Sahneyle kulise birlikte bakmak!

Haberin Devamı

Son günlerde iktidara ait veya “aitmiş kadar” kayıtsız şartsız destekçisi gazete ve gazetecilerde birkaç konuda yoğun faaliyet var. Kulisle sahneye birlikte geniş açıdan (veya her açıdan) baktığınızda şunları ilke edindiklerini görüyorsunuz:

1- Bir bahane bulup orduya acımasızca vurmak, mümkünse hakaretin en büyüğünü yapmak...

2- Ramazan’ı bahane ederek laikliğe ve rejime saygılı insanlara dinle ilgili saldırılarda bulunmak.

3- Dikkatler Kürt açılımına çekildiği sırada yargı reformu hızla ilerletilirken ellerinden geldiğince HSYK’yı ve yüksek mahkemeleri yere batırmak.

Bunları sürekli yaptıkları gibi mesela yargı reformu gündeme gelecekse önce ona uygun ortamı, yakında yeni bir Ergenekon operasyonu yapılacaksa ona uygun iklimi anında yaratıyorlar. Adeta bir düğmeyle harekete geçiyorlarmış gibi, çok tuhaf!

Diktatörlük mü, hangisi?

Yazdıkları her şeyi uygarlaşmaya, demokratikleşmeye bağlıyorlar, iyi güzel de hep tek taraflı. Örneğin; Genelkurmay Başkanı konuşup “Kürt açılımı” ile ilgili görüş bildirince “demo0kratik ülkelerde bu olmaz”, “örtülü asker diktatörlüğü” diyorlar. (Hatta ele fırsat geçmişken Genelkurmay Başkanını “Sen sus konuşma, ‘savaş’ denince savaş” diye azarlamayı ihmal etmiyorlar...)

Evet demokrasilerde elbette ordu siyasete karışmamalı ama eğer; demokrasi kaybolmuş, muhalefetin görüş bildirme hakkı hakaretlerle elinden alınmış (teröristbaşı kadar bile önem verilmez olmuş), yargı ve medya başta olmak üzere devletin tüm kurum ve kuruluşları siyasi baskı altına alınmış ise o ordunun da “sonunda ölmeye beni gönderiyorsunuz, yanlış yapmayın, ülkenin bölünmesine izin vermeyiz” deme hakkı doğacaktır.

Bütün diğer anti demokratik gelişmelere, baskılara alkış tutanların, gerçekle ilgili tek kelime yazmayanların, sıra ordunun konuşmasına gelince demokrasi sözcüsü kesilmesi ise hiç de inandırıcı olmayacaktır. (Bu arada Genelkurmay; nöbette uyuyan askerin eline bomba veren teğmenin ertesi gün tutuklandığını açıkladı.)

Aynen orduyla, yargıyla ilgili bir karalama fırsatını hiç kaçırmaz ve bunu “demokrasi”ye, uygarlığa, özgürlüğe bağlarken iktidarın en ağır baskılarını, devletin tüm demokratik kurumlarını tek ele bağlama adımlarını tümüyle görmezden gelmelerindeki anti demokratik ve aslında medya adına utandırıcı çelişki gibi. Örnek mi, o kadar çok ki...

Derin devletin ta kendisi

Mesela Başbakan ulusa sesleniş konuşmasında “Bu ülkede yaşayan herkesin kendini özgürce ifade edebileceği demokratik ortamı tesis edeceğiz. Sadece doğu, batı değil topkeyûn ... Nerede sıkıntı varsa devlet oraya gider” diyor.

Ama bu arkadaşların bir tanesi bile ortaya çıkıp: “Sayın Başbakan, bırakın bireyleri, tüm toplumun kendini ifade ettiği gazetelere, haber alma hakkına yoğun siyasi baskı var. Hoşlanmadığınız gazeteler için ‘bunları almayın’ çağrısı yapıyorsunuz, ‘size ait’ olanlara kimse dokunmaz, nedense en ufak bir pürüz çıkmazken sizden bağımsız medya grubuna eften püften nedenler yaratılarak art arda fahiş vergi cezaları kesiliyor. Bu ülkede artık kimse iktidarı eleştiremeyecek mi, bu mudur yeni demokrasi” diye sormuyor. “Derin devlet” yazıları döşenenlerin hiçbiri Adalet Bakanlığı’nın herkesi (özellikle de hakim ve savcıları) dinleyip izlemesinden, fişlemesinden, insanların evinin önüne çekilen teknik takip araçlarından (özel yaşam gizliliği ihlali bile değil, cinayeti) rahatsız olmuyor, bu dehşet verici Gestapo yöntemlerini dile getirmiyor. “İşte bu derin devletin ta kendisidir, insan haklarının bir numaralı ihlalidir” demiyor.

Orduya, yargıya “demokrasi adına” saldırırken, yerel seçim öncesi hükümet üyelerinin, belediye başkan adaylarının “bize oy vermezseniz”le başlayan tehditlerini aralarından biri bile hatırlamıyor.

Aralarından biri bile “farklı görüşteki” meslektaşlarına yapılan hakaretlere “Durun, yaptığınızın demokratlıkla ilgisi yok, tam aksine” diyemiyor.

Ve maalesef hepsi bu kadar da değil. Devamı var.


***



CNN Int’te Kürdistan şoku

Amerika’da CNN International televizyonunda, Campbell Brown isimli sunucunun programında 21 Ağustos’ta Türkiye topraklarını da içine alan bir Kürdistan haritası yayınladığını ve ABD’de yaşayan on binlerce Türk’ün büyük tepkisiyle karşılaştığını birkaç gün önce (uçan kuşu bile gözden kaçırmayan Ayşe Özgün’den) duymuş ama ‘Bu salaklığı hep yapıyorlar’ düşüncesiyle yazmamıştım.

Dün haber VATAN sitesindeydi, Campbell Brown yağmur gibi yağan tepkiler sonunda yayınında özür dilemiş. Görünen o ki kendilerine verilen bilgi doğrultusunda ama ilginç (ve yanlış) bir zamanlamayla, zamanından önce haritayla ortaya fırlayıvermişler.

Öcalan da yol haritasında “Türklerle Kürtlerin ‘ortak vatanı’ Türkiye ve Kürdistan’dır” diyerek “zamanından önce uyarı” olarak algılanabilecek aceleciliği yaptı. Türkiye’deki Kürtlerden söz ettiğine göre bu Kürdistan da Kuzey Irak’ta olacak değil ya!

“Demokratik açılım”a PKK’nın tasfiyesi şartıyla başlanmaması gibi bir büyük hata yapıldığı için gelecekte İspanya’daki ETA’nınkine benzer bir tablo ortaya çıkabilir mi bilmiyoruz. Ama yerel seçim başarılarından sonra DTP milletvekillerinden “seçimde görüldü, bu bölge bizim” açıklamaları duyulmuş olması doğrusu iyi düşünmeyi gerektiriyor.

Önce tüm gücün, yetkinin yerel yönetimlere verilmesi ile başlayacak bir adımın (2011 seçimlerine kadar terörün durması ve ondan sonra yeni taleplerle artması ihtimaldir) nerelere varacağını hükümetin çok yönlü hesaplaması gerekiyor. “Bedeli ne olursa olsun”un bedeli çok yüksek olmasın...

DİĞER YENİ YAZILAR