Unutmak mı nasıl yani?

Haberin Devamı

Çok komik bir durum söz konusu, tam komedi filmi gibi... Önce ortaya “belge” diye bir kağıt çıkarılarak etrafında günlerce fırtınalar koparıldı, manşetler atıldı. Sadece yüzde yüz emin ifadelerle “o yazdı” dedikleri Albay’a değil, devletin ordusuna toptan “darbe hazırlığındalar” suçlaması yapıldı.

İktidar Partisi de bu “belge” üzerinden savcılığa suç duyurusunda bulundu. Sonra belge nin aslı olmadığı, fotokopinin de belge sayılamayacağı (TSK’da yazılmamış olduğu da) resmen açıklandı ve TSK;

“Kim yazdı bu belgeyi, bulunmasını bekliyoruz” dedi.

Bu durumda daha önce yaygara koparanların ve suç duyurusunda bulunanların ne diyeceklerine karar vermeleri zor diye düşünürsünüz ama yine de geri adım atmadılar ve “Fotokopisi varsa aslı da vardır” demeyi sürdürdüler.

Uyduruk “belge”lerle millette darbe korkusu yaratıp orduyu da mümkün olduğunca uzun süre “darbeci” etiketi altında tutan gazetelerin bir kısmı şimdi konuyu hiç hatırlatmama yoluna giderken, bazılarında şöyle yazılara rastlanıyor:

“Madem ki gerçek değilmiş, unutuverin gitsin.”

Çok hoş değil mi gerçekten? Aylarca ortalığı indirin, kaldırın, sebepsiz yere her hakareti yapın, sonra da herkese “unutuvermeyi” önerin. Haarika değilse ne bu?

Gelen sayısız mektup “savcının elindeki bu belge(!)nin kim tarafından gönderildiğinin, bir gazetenin eline nasıl geçtiğinin anlatılmasını ve suçlamayı yapan gazetelerin de bu tür bir sorumsuzluğun hesabını vermesini” istiyorlar.

Ama herhalde zaten sonunda bunlar olacaktır. “Hukuk devleti”nde yaşadığımız iddia edildiğine göre!


***


Ölü soyucular ve oruç!!

Geçen hafta Mustafa Mutlu yazmıştı; TV’ler sel sırasında (daha doğrusu BELEDİYE’NİN İHMALİ SONUCU ISLAH EDİLMEYEN Ayamama deresinin taşması sırasında) insanlar ölür, iş yerleri sular altında kalırken yağma yapan ruhsuz, vicdansızların yüzlerini kapatarak veriyormuş haberleri... Mutlu “Bunu neden yapıyorsunuz, tam aksine yüzlerini iyice teşhir etmek gerekiyor” demiş ki yüzde yüz haklı.

Emniyet’in derhal bu görüntüleri alıp büyüterek bu “felaket soyguncularını” cezalandırması gerekiyordu. Geriye kalan cezayı da ilahi adalet verecektir nasılsa...

Mustafa Mutlu’nun yazısında dikkati çeken bir cümle de yağmacıların “Oruç tutmadıkları için onları sel aldı” demesi... İşte yıllardır Türk insanının kafasına siyasetçiler eliyle kazınan “din üzerinden ayrıştırma” nın , “ötekine nefret” tohumlarının en belirgin örneği... Oysa bir kamyondan aracın tepesine çıkarak son anda ölümden kurtulan yarı çıplak adamın kendisine verilen suyu içtikten sonra “orucunun bozulduğuna üzüldüğünü” söylemesi de Perşembe günkü haberler arasındaydı.

Kendi ölü soygunculuğu günahına bakmadan, ölen insanların “orucunu”, yani dinini-inancını yargılama hakkına sahip olduğunu düşünen zavallı mahlûklar acaba arabasında, evinde, servis aracında ölen insanların oruç olup olmadığına nasıl emin olabiliyorlar? O insanlar oruç değilse bile bunu değerlendirmek, yargılamak (bin kez de olsa tekrarlayıp kafalarına sokmak gerekiyor) Allah’ın - Hz. Peygamber’e bile vermeyip de- kendilerine verdiği bir görev midir?

Din uzmanları kaç kez anlattılar, anlatıyorlar; başkasının -hele de hayatını kaybetmiş insanların- inancı hakkında yargılama yapanlar kafİr sayılırmış. Bakalım bu büyük günahı işledikten sonra “Ben oruç tutuyorum, öyleyse daha dindarım” mazeretiyle Allah’ı aldatabilecek ve cezasından kurtulabilecekler mi?

Birazcık beyinleri varsa düşünsünler şimdi!


***


Şener’in öfkesi!

Eskiden, AKP’nin en önde gelen isimlerinden biri olduğu günlerde Abdüllatif Şener’i konuşturmak çok zordu, ağzından cümleleri olta ile çıkarmak gereken konuşmacıların hepsinde olduğu gibi onda da sıkıntı çekerdi gazeteciler. Türkiye Partisi’ni kurup Genel Başkan olduktan sonra rahatladı.

Yapı olarak zaten espriye yatkındı şimdi onda da kendini aşmış. Dün “sel felaketinin sorumluları” ile ilgili konuşmasında “Tüm belediye başkanları Türkiye’deki çarpık kentleşmeden sorumludurlar. Bunun cezasını çekmelidirler. Hak ettikleri ceza idamdır” cümleleriyle irkildim.

Elbette bir yaptırımı olmalı, hele 30’dan fazla (aralarında bebeklerin, çocukların bulunduğu) vatandaşın “en dehşet verici son”lardan biri sayılacak şekilde çamurda boğularak ölmesine neden olanlar mutlaka hesap vermelidir. Kendilerinin de “Bizim de ihmalimiz var” dediği, bundan kaçınamadığı bir durumda gerçek bir hukuk devletinde ilk iş olarak istifaları, sonra da yargıya gitmeleri ve uygun ceza neyse onlarla cezalandırılmaları beklenir. Ama “idam”?.. “Ömür boyu hapis” dese irkilmeyeceğim...

Konuşmanın ilerleyen bölümünde “Ama Anayasa’mızda idam yoktur” u görünce ’Tamam’dedim ’düzeltmiş’... Devamını okuyunca sinirim bozuldu, gülmeye başladım; “Ama mutlaka cezaya çarptırılmalıdırlar. Hatta şu bile düşünülebilir. İdam cezasının kaldırılması ile ilgili maddeye bir parantez açılarak ‘belediye başkanları hariç’ yazılabilir.”

Şener’in öfkesi sınır tanımamış besbelli ama artık Türkiye’de gördüğümüz olaylarla herkesin dayanma sınırının yok olduğunu da yadsıyamayız maalesef değil mi?

DİĞER YENİ YAZILAR