YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan yıllarca öğretim üyeliği yapmış, üniversitelerin, Yüksek Öğretim Kurumu’nun başına getirilmiş bir isim.
Kendi oğlunu da en iyi şekilde yetiştirmiş olması beklenirdi ama oğlu Baran Özcan yanına bir arkadaşını da alarak bir başka arkadaşlarını (üstelik 2’ye karşı 1) tuvalete çağırıp boğazını sıkarak, tek me tokat döverek hastanelik etti.
Eh herkes için ama özellikle bir YÖK Başkanı için bundan daha üzücü ve imaj zedeleyici bir durum olamaz değil mi? En azından oğlunun yaptığından “büyük üzüntü duyduğunu” söyleyip onun adına özür dilemesi gerekirdi. O ise gayet sakin bir şekilde Türkiye’de katil ve tecavüzcülerin de hemen başvurduğu yolu denemiş ve işin içinden sıyrılıvermeye, mağdur tarafı suçlu çıkarmaya çalışmış: “Aslında benim oğlanın olayla bir ilgisi yok. A.M.K (mağdur genç) küfür ettiği için kavga çıkmış. Benim oğlan bir tane vurmuş, başka da vurmamış. Ama işte benim çocuk biraz büyük olduğu için (üstelik 2 yaş da büyük) sanırım hızlı vurmuş. A.M.K yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış.”
İyi ki “O arada kalorifer ve lavabo da kalkıp A.M.K’nın kafasına çarpmışlar” dememiş, onu da diyebilirdi. Besbelli mağdur gencin başı ciddi şekilde yaralanmış ama bu bile ki YÖK Başkanı konumunda olan kişiyi yeterince endişelendirip üzemiyor, o sadece mazeret uydurmakla meşgul. Oysa kamu görevi yapan, topluma örnek olması gereken insanların suçluların ağzıyla konuşması, gerçek dışı mazeretler sıralaması, yargıyı yanıltmaya çalışması öncelikle toplumdan, sonra da yargıdan özür gerektirir.
Öte yanda; “kimsenin hukukun üstünde olmadığı, bundan böyle hukuk dışına çıkmanın yasak olduğu (bugüne kadar değildi sanki... Elbette yasaktı da Yusuf Ziya Özcan’ın anlayışında olanlar yasak masak takmıyor) her gün tekrarlandığına göre” bakalım bu olayın nasıl bir yaptırımı olacak?
18 yaşından küçük olanların işlediği ağır suçlarda büyük indirimler yapılıyor, bu son zamanlarda daha da arttı. Bu durumda en iyisi (bir okurumun fikridir bu) onları kötü yetiştiren anne babalara versinler cezaları. Köpeğinizin yaptıkları nedeniyle bile “onları kontrol etmediğiniz için” siz suçlanıyorsanız çocuklarınızın suçları neden sizi ilgilendirmesin?
“Hukukun üstünlüğü” bakalım bu olayda nasıl görülecek? Deniz Feneri’ndekine benzer mi olacak?
(Not: YÖK Başkanı yaptığı konuşmadan dolayı mağdur gencin babasından özür dilemiş ama o “davadan vazgeçmeyeceklerini” söylemiş.!)
ÖZAL’IN RAPORU’NU KİM SAKLIYOR?
Cengiz Çandar’ın “Özal’ın hazırladığı bir Kürt Raporu yoktu” dedikten sonra “En yakınında ben vardım, hatta onun bu konudaki akıl hocası da bendim” anlamında konuşması ve Turgut Özal’ın “Kürt sorununa çözüm için görüşlerini” tek tek kendisinin sıralaması dikkat çekiciydi.
Zira Özal’a yakın çevreler bugün de onun böyle bir raporu üç kopya halinde yazdığını; Genelkurmay, Milli Savunma Bakanlığı ve Başbakanlığa gönderdiğini belirtiyorlardı, nitekim aynı soruyu Aksiyon dergisi de Çandar’a ısrarla sormuştu.
Yine Turgut Özal’a yakın kişiler onun “1’inci Körfez Savaşı’nın içinde bulunmanın veya çok yakından izlemenin” önemine inandığını, Türkiye’nin yanı başındaki Kuzey Irak’ı ve petrol bölgelerini kimin kontrol edeceğini bilmek, bu nedenle de ABD ile masaya oturmak istediğini hatırlatıyorlar.
O dönemde ABD Başkanı Bush’un da Özal’la aynı görüşte olduğunu ama Milli Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın tepki göstererek istifa etmeleri sonucunda Özal’ın bu projesinin durduğunu... Ve Körfez Savaşı’ndan sonra Özal’ın bu raporu YAZ-DI-ĞI-NI söylüyorlar. Cengiz Çandar’la paylaşmamış olmasının “raporun yazılmadığı” anlamına gelmeyeceğini de özellikle vurguluyorlar. 4 Ekim Pazar günü Her Açıdan’ı telefonla arayan eski Sağlık Bakanı Halil Şılgın “Bu raporun Demirel’e gönderildiğini biliyorduk. Başbakanlıkta mutlaka mevcut olmalı” şeklinde bir açıklama yaptı. Peki o zaman örneğin dönemin hükümeti ve Genelkurmay Başkanlığı “Özal’ın Raporu’nu” neden açıklamadı? Bugün neden açıklanmıyor, bu önemli rapor nerede?
Rapor açıklanmadığı takdirde isteyen ve Özal’ın yakınında bulunmuş herkesin onun ağzından “hayali bir proje” yazabilir ki bu da ciddi yanlışlara ve haksızlıklara fırsat yaratır. Ayrıca Özal’a ait görüşler bir başka başbakanın görüşü gibi de gösterilebilir.
Özal’ın yazdığı raporun da, Adnan Kahveci’nin “Özal’a iletilmesi için” Cengiz Çandar’a verdiği, onun ise söz verdiği halde bunu her nedense yapmayıp yıllarca muhafaza ederek Diyarbakır konuşmasından sonra Başbakan Erdoğan’a verdiği raporun da mutlaka açıklanması gerekir. Milletin gerçekleri öğrenmeye hakkı var!

