Asker ‘Ergenekon’, PKK da ‘Ergenekon’

9 Aralık 2009

Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu geçen Pazar Her Açıdan’da “psikolojik harekat”ın nasıl yapıldığını çok net bir şekilde anlattı. Tekrarlamakta yarar var, psikolojik harekatın temel kuralları şöyleymiş;1- Yaşanan olayları önemsizleştirirsiniz.2- Toplumu önemsiz olarak algıladığı konulara karşı duyarsızlaştırırsınız.3- Duyarlılığını kaybeden insanlar tepkisizleşir ki şu anda yaşanan budur.Bunları sağlamak için metodlar da şunlardır:1- İletişim kanallarını “tek yönlü iletişim”e çevirir ve toplum mühendisliği yaparak tek kanaldan bilgi aktarırsınız.2- Değişik sloganları ardarda tekrarlayarak bu sloganların bir süre sonra insanların beyninde “kendi öz düşünceleri gibi” kabul edilmesini sağlarsınız.3- Sürekli olarak değişik düşman hedefler gösterirsiniz. Böylece dikkatler “gerçek düşmanın nerede olduğunun algısına varamadığı için bir zihinsel savrulma ve akıl tutulması başlar.Yıllardır çeşitli ülkelerde uygulanan ve Amerikan kaynaklarında, ABD silahlı kuvvetlerinin eğitim kitaplarında yer alan bu metodları bugün de oralarda görmek mümkündür. Medyasının ve sivil toplum kuruluşlarının sorunları dile getirmekten kaçındığı bir ülkede insanlar da gelecek tasarımını kaybetmiş demektir ve böyle bir topluluğun zaten millet olma vasfı da sona erer.”Son derece önemli ve gerçekten de bugün ülkedeki gidişi son derece iyi anlatan bir konuşmaydı bu... Madde madde aynen uyduğuna göre acaba Türkiye’de nasıl bir psikolojik harekat yürütülmekte kafa yormak lâzım.Örneğin şu anda da aynen daha önce birçok konuda olduğu gibi Tokat’taki terör saldırısıyla ilgili kafa karışıklığı yaratma çabası açıkça görülüyor.Bunu malûm birkaç gazete özellikle yapıyor, zaten bir süredir aynı gazeteler PKK’nın aslında Ergenekon’la ilişkili bir örgüt olduğunu yazmaktaydılar. Öcalan’ın “PKK eylemlerine karışmadığı ve Ergenekon örgütü tarafından kullanıldığı” da Emniyet’in bir raporunda yer aldı, hatırlayacaksınız kısa süre önce bu da açıklanmıştı... Bugünlerde ise aynı gazeteler “Tokat saldırısının Ergenekon ile PKK’nın ortak çalışması” olduğunu yazıyor veya toptan “Ergenekon’un işi” diyorlar.ARINÇ’TAN YENİ İNCİLER!!Sadece onlar mı, “Ben Başbakan Vekili olarak” diye söze başlayan Bülent Arınç da aynı şeyi söylüyor. PKK pususu olduğu belirlenmiş alçak saldırıyı gerçekten akıl almaz bir şekilde (bir yandan “henüz tam pazılları bir araya getiremediği”ni söyleyerek ama bir araya getirememesine rağmen bu mide bulandırıcı fikri ortaya atarak) şöyle demiş:“Doğu Anadolu bölgesinin dışında bir yerde eylem yapmanın bir hesaba dayandığını az çok düşünebiliyorum. Türkiye’de daha çok ses getirecek, milliyetçi duyguları daha fazla körükleyecek, özellikle bu söylem içinde siyaset yapan partilerin işini daha kolaylaştıracak bir eylemi çok akıllıca plânlanmış olabilirler.” Başa dönüp Ercan Çitlioğlu’nun söylediklerini tekrar okuyun şimdi; bakın kafalar nasıl elbirliğiyle bulanıklaştırıldı değil mi?Bülent Arınç ucu kendi “açılım”larına dokunacak, terör örgütüne bu cesareti verdikleri söylenecek diye aklınca önden yolu kesiyor ve suçlamadan kurtulmak uğruna PKK’yı koruyor, muhalefet partilerini onun yerine oturtmakta ise en ufak tereddüt göstermiyor.Beyinlere sokmaya çalıştıkları şu:Muhalefet partileri Ergenekoncu ve işlerine gelecek bir katliam plânlayarak gencecik, aslan gibi 7 askerlerini öldürttüler. Sırf milliyetçi duygular körüklensin diye... Aynı anlayışa göre şu sonuç da çıkarılabilir (ki pek işlerine gelir); aslında bugüne kadar tüm PKK eylemlerini de muhalefet partileri ile AKP muhalifleri yaptırtmıştı, İstanbul’dan Hakkari’ye kadar şehirleri de onlar yakıp yıktırıyor, güvenlik güçlerini de onlar saldırtıyor (!) Ve hatta zavallı Serap’ı da onlar öldürdü (!) Ordu da işin içinde olabilir, onlar zaten baştan beri Ergenekoncu (işe bakın PKK Ergenekon’la işbirliği yapıyor, ordu da Ergenekon olduğuna göre -iddia bu- demek ki PKK ile ordu aynı saflarda... Nasıl? Bu da yetmediyse daha ne bulsunlar size? Çok şey istemeyin, yormayın adamları, yetinin artık!!)Tamamdır suçlu bulundu; tabii ki terör örgütü değil, onun dışında herkes olabilir, ülkenin muhalefet partileri, ordusu, hatta yargısı, medyası bile...İnsanın yazdığını gözü görmez ağzından çıkanı kulağı duymazsa, yüzler artık kızarma özelliğini yitirmişse, halkı aptal kendilerini pek zeki sanıyorlarsa işte böyle her şey söylenebilir, yazılabilir.Sonu düşünmeden atılan adımlar ülkeyi karmakarışık edince şehitler yakılıp yeni şehitler verilince “suçu başkalarına yüklemek”ten başka, “sorumsuzluğu sürdürmek”ten başka çözüm kalmayabilir. Ki yapılan da budur.Türkiye adına içler acısı bir durum ama maalesef olay bu!Millete ise “psikolojik harekat” karşısında uyanık olmak düşüyor.

Devamını Oku

Aslan yürekli analar bunlar!

9 Aralık 2009

Tokat’ta, maalesef ülkenin göbeğinde de askerlerimiz azılı terör örgütünün hain pususuna kurban gittiler. Şehit olan 7 askerden (iki bebeği var) uzman çavuş Harun Arslanbay’ın babası “Bana bir değil, iki tane terörist verin, ikisini de ellerimle öldüreceğim” derken anne fotoğrafını çeken gazetecilere “Beni bu halde göstermeyin, onlar sevinmesin” demiş.Adıyamanlı er Onur Bozdemir’in babası ise ardından ağıtlar yakılan oğlu için “Üç tane daha oğlum var, onlar da vatana feda olsun” demiş.Kaç ana, kaç baba bu cümleleri tereddütsüz söyledi evlatlarının ardından... En az çocukları kadar yürekli ve vatanını seven insanlar bunlar. Ve öte yanda hâlâ bu acımasız, kalleş saldırıları yapan terör örgütünü korumaya, “gerilla” filân demeye kalkan, yaptıkları katliamlara ve bunları destekleyen siyasi partiye arka çıkmaya çalışan gazeteleri, gazetecileri var bu ülkenin...İnsan düşününce utanıyor... Peki okuyanlar utanıyor da kendilerinin yüzü kızarıyor, vicdanları birazcık olsun azap çekiyor mu? Hâlâ lâfı nereden dolandırayım da böyle durumlarda bile çaktırmadan destek vereyim diye çırpındıklarına göre cevap “hayır”...Terör örgütü de, onun siyasi uzantısı olduğunu bir süredir artık açıkça, tüm söylemleriyle gösteren DTP de “açılım”ın, daha doğrusu “kendi istedikleri şartları sağlamayan” bir açılımın umurlarında bile olmadığını söylüyorlar. Ortada muhatap olarak “DTP-PKK” ikilisinden başka kimsenin olmadığı, Meclis’teki muhalefet partilerinin haklı tepkilerini bile kavgayla, hakaretle karşılayan hükümet ise hatasını itiraf etmek yerine “açılım sürecek” diyor.Bu açılım terörü bitirmek için, “analar ağlamasın” diye başlatılmamış mıydı? Analar ağlamaya devam edecekse, terör ülkenin göbeğinde bile artarak sürecekse ne açılımı olacak bu?Baştan işi bu noktaya getirip Öcalan’ı bile açılım konusu yapacaklarına “Güneydoğu’nun ihtiyaçlarını gidereceğiz, öncelikle herkese aş ve iş sağlanacak” deselerdi, terör gölgesinde; bir yandan muhataplarının “istediklerimiz sağlanmazsa şehirler savaş alanına döner” tehditlerini dinleyerek açılım yapmaktan daha iyi olmaz mıydı?İktidarın en büyük hatası eleştirileri düşmanlık gibi algılayıp kulak asmamasıdır. Her konuda böyle oldu ve aynen devam ediliyor.Başbakan Erdoğan ile Obama’nın konuşmalarında Türkiye’de halen en yoğun şekilde sürdürülen terör saldırılarına rastlayamadım ben... Sanki açılım başarılı olmuş gibi “Obama destekliyor” denmiş.Artık kendisine nasıl anlatıldıysa o da destekliyor tabii. ABD için önemli olan kendileri Kuzey Irak’tan ayrılırken problemleri Türkiye’nin üstüne yıkmak...Hükümet en kısa zamanda terörle mücadelede doğruyu bulmak zorunda... Hiç değilse aslan yürekli şehit analarına, babalarına bakarak acilen etkili çözümler üretmeleri gerekiyor.Obama’nın sırt sıvazlamasıyla yürümüyor bu işler! *** Basın özgürlüğü o kadar ileri ki! Belli ki Amerika’da basın özgürlüğünün yok edilmesiyle ilgili sorular sorulmuş Başbakan Erdoğan’a... Eksik sorular aslında; demokrasilerin “bağımsız olması gereken tüm kurumlarının” yargıdan medyaya, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına kadar siyasi baskı altında olduğu, tepkilerin ayyuka çıktığı sorulmalıydı... Yapamamışlar.Belki de “misafirdir, fazla sıkıştırmak ayıp olur” diye düşünmüşlerdir. Haklılar da, bu kadarı bile fena halde kızdırmış Erdoğan’ı.“Ülkemde basın özgürlüğü o kadar ileri ki cumhurbaşkanı, başbakan, bizi ailelerimizi yerden yere vurmaya, hakaret etmeye kadar hürriyetleri var. Herhalde birileri buraya gelip, lobiler yapıp bizi şikayet ediyor. Bu konu Maliye Bakanlığı’nın bir vergi noktasındaki sıkıntıyla alakalı. Benim müdahale etme hakkım yok” demiş.Gerçekleri anlayabilmeleri için Amerikalıların Türkiye’ye gelip araştırma yapmaları; yargıdan medyaya ve diğerlerine kadar kurumlara yapılan (örneğin direkt Adalet Bakanlığı eliyle yapılan) baskıları, ele geçirme operasyonlarını izlemeleri lâzım.Başsavcılara, gazetecilere yapılanları görmeleri lâzım. Bir RTÜK Başkanı’nın söylediklerine örneğin bakmaları, televizyonların denetçisi durumunda olan birinin “kendisini eleştiren bir programa” bile tahammül edemeyişini ve diline dolayışını, açıkça “bu gazeteleri almayın” çağrılarını, hoşlarına gitmeyecek yazı yazan gazetecilerin (kendi gazetelerinde çalışıyor olsa bile) yazılarını nasıl kestirdiklerini, “vergi meselesi” dedikleri medya grubuna “gazete ve TV’lerini yandaş gruplara satmaları için” yapılan baskıyı görmeleri lazım. Başbakan Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı’nın ve herkesin eğer bir hakaret varsa hemen dava açtıklarını, benzer eleştirilerin ise her hükümet döneminde yapıldığını kendilerinin izlemesi, öğrenmesi lazım.Ülkede basın özgürlüğü o kadar ileri ki iktidarı pohpohlamayan medya kalmadı. “Boşverin ciddi konuları, millet sıkıldı artık” diyenlerle aynı fikirde değilim ben, tam da bu noktada “açılım”a da, kuvvet komutanlarının dinlenip serbest bırakıldığı darbe iddiaları ve Ergenekon konusuna da, ekonomi ve işsizlik konusuna da en çok dikkat edilmesi gereken dönemdeyiz.Kaç aile, kaç insan mağduriyet çekti yapılan hatalardan veya bilerek atılan adımlardan dolayı, bu hataların açıklanmasını beklemek her toplumun hakkıdır, Türkiye’nin de!

Devamını Oku

Ülke teröre teslim, Başbakan Amerika’da!

7 Aralık 2009

Başbakan Erdoğan eşi Emine hanımla birlikte Washington’un en lüks ve en pahalı otellerinden birinde ama terör örgütünü muhatap alarak başlattığı açılım Türkiye’yi savaş alanına çevirdi, birçok gencin anası ağlıyor.Öcalan’ın hücresini bahane ederek neredeyse bir haftadır birçok şehri yakıp yıkan, güvenlik güçleriyle çatışan PKK teröristleri son olarak Tunceli’de molotoflu saldırılarla, Hakkari Şemdinli’de de araçları ateşe vererek, yangınlar çıkararak “Bakın istersek terörü şehirlere de taşırız” diye gözdağı vermeyi sürdürdüler.Bu arada “Öcalan’ın hücresi, DTP’nin kapatma davası” derken açılımdan da memnun kalmamış oldukları AKP binasına saldırmalarıyla anlaşılıyor. Tabii ki hücre 5-10 cm daha küçük diye olmaz bütün bunlar... Aynen 30 bin kişinin “sadece daha fazla kültürel hak veya dil özgürlüğü” için öldürülmüş olamayacağı gibi...DTP ile PKK’nın istediği açılımın; Öcalan’ın serbest bırakılması, siyaset yapmasına da izin verilmesi, ‘yol haritası’ diye anlattığı (ve sonunda sıranın ‘ayrı bir devlet’e geleceği) özerk bölge olduğu apaçık belliydi. Bunu DTP’li siyasetçi ve belediye başkanları da söylüyorlardı, Öcalan’ın kendisi de... Ama hayıır, Başbakan ve hükümeti anlamamakta ve onların dişinin kovuğunu doldurmayacak vaatlerde ısrarlıydı. Üstelik anlatmaya çalışanlara dönüp “Sizin hiç yakınınız terör saldırısında öldü mü” gibi popülist, duygusal çıkışlar yapmakta da ısrarlılardı.Şimdi anlıyorlar işte... Yani sonunda hükümet tüm açılımlarını yapsa da DTP ile PKK’nın; önce hücre, sonra Öcalan’ın serbest bırakılması, sonra DTP’li belediyelere sınırsız yetki tanınması, arkadan ayrı eğitim, ayrı güvenlik gücü gibi yeni isteklerin geleceği, verilmediği takdirde şu anda yapılan saldırıların o zaman başlayacağı konusunda görünen köy en başta kılavuz istemiyordu ama onlar sonunda anladılar.Ne pahasına?.. Ülke yakılıp yıkılıyor, Anadolu’nun ortalık yerinde Tokat’ta PKK’nın sisten yararlanarak kurduğu pusuda 7 askerimiz şehit oluyor ve çok sayıda ağır yaralı asker var. Şehit sayısının artabileceği bildiriliyor.ANALAR AĞLIYOR!Bir ülkede hükümetin öncelikli görevi vatandaşlarının canını korumak, şehirlerinin, köylerinin güvenliğini sağlamaktır. Bizde hükümet kendini muhalefet veya vatandaş sanıyor, onlar herkesten önce şikayete başlıyor ve örneğin PKK’nın İstanbul’da otobüse molotof atmasıyla baştan aşağı yanan ve sonunda dün hayatını kaybeden zavallı Serap’cık (nurlar içinde yatsın) olduğu gibi terör örgütüne kızıyorlar...O gencecik, gelecek hayalleriyle dolu Serap tepeden tırnağa korkunç şekilde yandığında bile okulunu, sınavlarını düşündüğünü söylemişti. İnsanın başına, kalbine ağrılar giriyor. “Elleriniz kırılsın, Allah en büyük cezayı size versin” diye beddualar haykırıyoruz hepimiz.Bir de geçmiş bu emirleri veren teröristbaşının hücresinin santimetresini konuşuyorlar. Terör uzmanları da, Güneydoğu’da görev yapmış komutanlar da PKK silah bırakmadan, terör tehditleriyle, 3-5 teröristin krallar gibi karşılanmasıyla, “teröristle pazarlık yaparak açılım olamayacağını” her zaman söylediler. Gelinen noktada hükümetin hatasını kabul edip teröristlere de, terör örgütüne kucak açmış ve hâlâ Emine Ayna gibi milletvekilleriyle “Taban dağa çıkmamızı istiyor” diye tehditler savuran, şehirlerdeki eylemlerde rolü olduğunu reddeden velâkin bu eylemlerin hep kendi öncülüklerinde başladığı görülen DTP’ye gerektiği şekilde davranması lâzım.Tabii bir de toplumdan, muhalefet partilerinden, uyarmaya çalışan herkesten özür dilemesi. Başbakan önce Serap’ın ailesini arayıp özür ve başsağlığı dilesin. Onu korumak da kendi görevleriydi, şehirlerimizi korumak da... Şu anda 8 yeni ana ağlıyor, devlet evlatlarını koruyamadı.Ekranlar ise Erdoğan’ın Obama ile “dostum, arkadaşım” uyutmacalarıyla dolu konuşmasına kilitlenmiş vaziyette. Bugüne kadarki görüşmelerinden ne hayır çıktıysa??

Devamını Oku

Suçu yoksa iftira at!

6 Aralık 2009

Basına ve yargıya yapılan anti demokratik siyasi baskılar eşzamanlı olarak yürütülüyor. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başına Adalet Bakanı ile Müsteşarı oturtularak, istenmeyen bir karar çıkacaksa ikisinin de toplantılara katılmamasıyla kurul engellenerek, telefonları dinlendiği gibi bazılarının peşine özel dinleme araçları takılarak, internette okudukları gazeteler bile izlenerek (ve çizgisi beğenilmeyenler her türlü cezaya çarptırılarak) hakim ve savcılara yapılan baskılar yetmezmiş gibi şimdi bir de namuslarıyla uğraşılmaya başlanmış.Bir cemaatle ilgili soruşturma yürüten Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’e yapılanların bir kısmını duymuştum ama detaylarını İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan’dan duyunca “Artık bu kadarına pes” dedim.Hani geldiğimiz noktada, her gün ayrı bir şokla sarsıldığımız günlerde “pes” diyecek hayret duygularımızı da yitirdik ama buna rağmen dedim.Düşünün şimdi Başsavcı cemaat soruşturması yürütürken “bir grup sağduyulu vatandaş” adı altında birileri mektupla onun hakkında “Rus kadınlarla bir araçta buluştu” benzeri abuk bir şikâyet ortaya atıyor.Malum, normal olarak hukukta, yasalara göre şikâyetçisinin kimliği belirli değilse hiçbir ihbar işleme konulmaz, sadece adını gizleyen şikâyetçi somut bir belge ortaya koymuşsa o incelenir. Burada ise ne belge var, ne şikâyetçi ama Adalet Bakanlığı hemen incelemeye almış, sonunda “işlem yapılmaya gerek olmadığı” kararı çıkmış, yani şikayetin palavra olduğu anlaşılmış. Ama o arada “sadece savcıya gönderilebilecek” olan bu karalayıcı palavra bazı gazetelere (herr zaman ama herr zaman olduğu gibi) servis edilmiş.Böylece aynen suçlu mu, suçsuz mu olduğu kesinleşmemiş, davasına bile bakılmamış onlarca insana “bu bazı yandaş gazeteler” tarafından darbeci etiketi yapıştırılması, manşetlerden suçlanmaları gibi Erzincan Başsavcısı da ortada bir olay yokken bir şekilde olumsuz etiketlenmiş oluyor.İşlemi yapan Adalet Bakanlığı olduğuna göre acaba bu haberler de bakanlık tarafından mı gönderiliyor gazetelere? Peki bir Adalet Bakanlığı kendi başsavcısına bunu yapabilir mi? Mümkün müdür?Çağdaş, demokratik, hukuka saygılı bir ülkede asla mümkün değildir ama “bakın ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkardık” diye böbürlenen hükümetlere sahip olmasına rağmen çağdaşlıktan halâ nasibini alamamış ülkelerde mümkün oluyor işte.Bu olay son derece ürkütücü bir duruma işaret ediyor; acaba Adalet Bakanlığı’nın veya hükümetin istemediği soruşturmalar (örneğin bazı cemaatlerle ilgili, malum oy deposu gibiler) yapan savcılar, başsavcılar daha önce benzerleri de görüldüğü gibi mutlaka, elde bir suç yoksa imzasız mektuplarla yıpratılarak cezalandırılacak ve sindirilecekler mi?İstanbul Cumhuriyet Başsavcısını kendilerinin dinlettiğini açıklayan Adalet Bakanlığı acaba o işi de “bir iyilik (!) düşünmek üzere” mi yaptı?Adalet Bakanlığı’na da güvenilemeyecekse neye güveneceğiz bu ülkede, anlatsınlar bize! ***Ölüme gönderilen Kürt kadın! İran hapishanesinden insan hakları kuruluşlarına gönderilen bir mektup bana da gönderilmiş. “27 yaşında siyasi tutuklu bir Kürt kadını olduğunu, hakkında verilen ‘ölüm cezası’nın İran Yüksek Mahkemesi tarafından onaylandığını” bildiren Zeyneb Celalyan” sürekli işkence altında olduğunu, mahkemesinin sadece birkaç dakika sürdüğünü, ailesiyle son kez görüşme, vedalaşma isteğinin bile hakim tarafından “kapa çeneni” denerek reddedildiğini yazıyor.Mahkemede kendisine “sen Allah’ın düşmanısın, çok yakında tüm Allah düşmanları gibi idam edileceksin” denmiş. Düşünün, daha 27 yaşında, hayatının baharında...Ve yine düşünün, bir insan hele de İran gibi şeriat kurallarıyla yönetilen, gece gündüz dinden söz edilen bir ülkede nasıl “Allah’ın düşmanı” olabilir? Bu suçlamayı hak etmek için ne yapmış olabilir?İran’da çarşafının kolu 5 cm kısa olan kadınlara bile devrim muhafızları tarafından “din düşmanı” muamelesi yapılıp kırbaçlandığına göre “Ahmedinecad yönetimine karşı” olması da örneğin, onu Allah düşmanı yapmaya yetebilir.Madem ki Türk hükümeti İran’la çok iyi ilişkiler içinde, bu genç Kürt kadını ölümden kurtarmak için ellerinden geleni yapmaları gerekir.Herşeyden önce “insanlığa saygı” bunu gerektirir. İşte bir ülke ve toplum tek bir diktatörün eline geçince Müslümanlık gibi en gelişmiş, en bağışlayıcı bir din bile ölüm fermanı haline getirilebiliyor. Haksızlığa direnecek bir yargınız bile kalmayabiliyor.Türkiye’nin rejimini beğenmeyenler çok iyi düşünmeli. Başbakan Erdoğan’a ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na (hatta yasağı kalkar kalkmaz ilk iş olarak İran’a giden Erbakan bile deneyebilir) Zeyneb Celalyan için insanlık adına girişimde bulunmalarını hatırlatmak istiyorum. Hem de geç kalmadan.

Devamını Oku

Ülkeye hakim olan “kuşatılmışlık” duygusu!

5 Aralık 2009

Çok daha önceden hissedilmeye başlanmıştı; Cumhuriyeti koruyacak, gerçekleri savunabilecek kurumlara yargısından medyasına, sivil toplum kuruluşlarından üniversitelere kadar önce hafiften başlayan ve giderek yoğunlaşan bir kuşatma söz konusuydu.Bu kuşatma kâh “Bu gazeteleri almayın”, “Yüksek yargı yetkisini aştı, değiştirilmeli” benzeri direkt saldırılarla görülüyordu, kâh konuşma aralarına “Şu 4 kurum demokratikleşecek” diye listeler sıkıştırılıyordu...Bence, her zaman demokratik kurallara-kurumlara saygılı, birikimleriyle yol gösteren, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk başta olmak üzere tüm güvenilir hukukçuların, baro başkanlarının “Yargı kuşatıldı” şeklinde yaptıkları uyarılar yargının demokratikleşme adı altında tümüyle siyasi baskıya alındığının, güçlü ve Cumhuriyet değerlerine bağlı olduğu için bağımsız kalmayı başaran Doğan Grubu’na görülmemiş yükseklikte vergi cezasıyla yapılan baskı ve ele geçirme operasyonu da medyanın kuşatıldığının inkâr edilemez işaretleriydi.Bu işaretler Yargıtay’ın ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın dinlenmesiyle, iktidarın hoşlanmadığı davaları yürüten hakim ve savcıların kendilerine açılan davalarla, aynı grubun bazı gazete ve TV kanallarını iktidar yanlısı gruplara satmaya mecbur hale getirilmesiyle iyice ayyuka çıktı.Öyle fütursuz, öyle kararlı bir gidiş vardı ki kimsede başka ciddi hukuksuzluklara bakacak, ilgilenecek hal kalmadı.Bir yandan bu inanılmaz gelişmeler yaşanırken ve eleştirilmesi, tartışılması gerekirken öte yanda toplum her gün yeni bir darbe iddiasıyla, kuru-ıslak imzalı belgelerle, ihbar mektuplarıyla şaşkına çevrildi.Hangi bilgiler, belgeler hukuken geçerlidir, neye inanmak gerekir bilmeyen vatandaşlar bu iddiaları, belgeleri, mektupları yargıdan önce (veya aynı anda servis yapılan gazeteler sayesinde) tartışmaya, inanmaya zorlandı.Aynı sıralarda “Kürt açılımı” diye başlatılan furya geldi. Daha içeriğinin ne olduğu bile anlaşılmadan ortaya atılan bir kaç ipucu kırıntısıyla toplumun tüm kesimleri haftalarca çalkalandı, siyasi partiler birbirine düştü, Kandil’den, Mahmur’dan gelen PKK’lılar ve radikalin radikali söylemler nedeniyle toplum ilk kez “Türk-Kürt” diye bir bölünme yaşadı.Hükümet sonunda “Milli Birlik Projesi” adında karar kıldığı ve toplumun tüm kesimlerini daha (!) demokratikleştireceğini söylediği açılımın sürdüğünü (terör tehdidiyle, silahların gölgesinde demokratik hiçbir şeyin olamayacağı uyarılarına rağmen) zannederken, yaratılan bölünmenin ve kışkırtıcı gelişmelerin sonunda İzmir ve Çanakkale’de çıkan olaylar, arkasından PKK yandaşlarının İstanbul, Urfa, Mersin, Adana, Ağrı, Van ve daha birçok ili savaş alanına çevirmesi ve en sonunda da “Öcalan’ın yeni hücresini beğenmemesini” öne süren DTP’nin “Açılım bitti” demesiyle toplumun bunca haftadır çekmek zorunda bırakıldığı sıkıntıların tamamı boşa gitmiş oldu.Şimdi “terör bitecek, analar ağlamayacak” vaadlerinin bu şekilde gerçekleşmeyeceği, zira DTP ile PKK’nin istediği (ve birçoğumuzun ilk günden beri söyleyip durduğu) açılımın “bambaşka bir açılım” olduğu, bunun öncelikle “Öcalan’a af” sonra da “özerk bölge” olduğu nihayet anlaşıldı ama gelinen nokta, PKK desteğiyle yaratılan düşmanca ortam nasıl düzeltilecek?İlk kez “Onlar Batı’da yaptı, biz de Doğu’da yapalım” diyerek yine PKK’nın başlattığı Doğu-Batı bölünmesi nasıl önlenecek?Öte yanda eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlükleriyle başlatılan darbe hazırlığı iddialarında ilk dinlenmesi gereken Örnek aylar sonra ifadeye çağırıldı.O arada, günlük iddiasından bu yana yüzlerce kişinin evi ’darbe şüphelisi’olarak arandı, kimi “mahkemeni içerde bekleyeceksin” diye kesin suçlu gibi tutuklandı, kimi kanser oldu, kimi cezaevinde öldü, kimileri ise halâ hastane köşelerinde. Ve bugün bile kim darbe yapmak istiyordu; ordu içinde bir grup mu, kuvvet komutanları mı, 2003’te mi yapılacaktı, 2007’de mi, 2009’da mı, gazeteciler mi yapacaktı, rektörler veya sivil toplumcular mı (mesela rahmetli Türkân Saylan ve ÇYDD mi? Güldürmeyin insanı, öğrenciler bile neden fişlendi?) yoksa hepsi birlikte ve Genelkurmay Başkanı tarafından yönetilerek mi, toplumun en ufak bir fikri yok.Toplu şekildi kafayı üşütmemek için artık en kısa zamanda bu işi bitirmelerini ve milleti aydınlatmalarını bekliyoruz. Ülkeye toplumu ve tüm kurumlarıyla hakim olan kuşatılmışlık duygusu daha nerelere varacak, nelere şahit olunacak orası ise meçhul!

Devamını Oku

“Açılım”da İspanya yoluna girildi!

4 Aralık 2009

Kürt Açılımı” diye başlayarak 25 yıldır verdiğimiz on binlerce terör kurbanının bile başaramadığı Türk-Kürt ayırımını devlet eliyle başlattıkları gün medya onları uyarmıştı. Muhalefet partileri de... Tabii o medya kalemini güce teslim eden yandaş medya kesimi değildi, “halkın sizin yazılarınıza, konuşmalarınıza ihtiyacı yok” anlamında sözler sarfettikleri, bağımsız kalmayı, görevini düzgün yapmayı başarmış medya kesimiydi.O muhalefet de “Halkın sizin görüşlerinize ihtiyacı yok” dedikleri, hakaretlerden hakaret seçtikleri muhalefet...Ama işte demokrasilerde özgür basın ve muhalefet bu nedenle “olmazsa olmaz” kurumlardır. Hükümetlerin popülizm peşinde koşup hakaret etmek, halkın gözünden düşürmek ve sonuçta tüm gücüyle ortadan kaldırmak için uğraşacağına onlara kulak vermesi bu nedenle gereklidir. Zira muhalefetin de, özgür bir medyanın da en önemli işlevi “olayları dikkatle izlemek, doğru şekilde yorumlamak, bir anlamda denetleme yapmak”tır.“Yanlış yapıyorsunuz, silahların gölgesinde açılım olmaz. Kürtleri temsil ediyormuş gibi ortaya çıkanlar aslında PKK terör örgütünü temsil ediyorlar ve istedikleri ’açılım’ sizin söylediklerinizden çok farklı” diyenleri “Barış düşmanı” ilan ettiler.“Verilen şehitlerden nemalanıyorlar, şehit cenazesi gelsin, kan dökülsün istiyorlar” dediler. Habur’dan PKK üniformasıyla gelen teröristlerin “Biz pişman değiliz sadece liderimiz Öcalan’ın isteğine uyduk” açıklamaları da onları uyarmadı, teröristbaşı Apo’nun “Onları, bana bağlılıklarını sınamak için getirttim. Başka grup da gelmeyecek” diyerek adeta devletle alay etmesi de... DTP mitinglerinde ve her yerde DTP’lilerin “Öcalan muhatap alınmazsa çözüm yok” sözlerini tekrarlaması da...MADIMAK gibi!Şimdi durum nedir? Birçok il PKK’lıların saldırılarıyla savaş alanına döndü, Ağrı’da kalabalık gruplar taş ve sopalarla polise saldırdı, birçok işyeri tahrip edildi. Şırnak’ta PKK destekçileri (dün de yazdığım gibi özellikle İzmir ve Bayramiç olaylarının rövanşını aldıklarını açıkça gösterecek şekilde): “Onlar bizi Batı’da linç ediyor biz de onları linç edelim” diye bağırarak halkı kışkırtmaya başladı ve 500 kişi PKK ve Öcalan lehine sloganlar atarak ’öğretmen evi’ne saldırdı. Bu arada DTP’li yöneticiler göstermelik olarak onları durdurmaya çalıştı ama taşlı saldırı yoğun şekilde devam etti. Görevliler “Pencereler demirli olmasa bizi linç edeceklerdi” dedi, öğretmenler “Sivas’taki Madımak Otelindekine benzer şekilde öleceğiz” diye aileleriyle vedalaştılar, yaralanan öğrenciler oldu.Peki şimdi sözüm ona bu gözü dönmüş teröristleri durdurmaya çalışan DTP’liler ne demişlerdi daha önce; “istediğimiz şartlar sağlanmazsa terör artarak sürer, şehirler savaş alanına döner” dememişler miydi?DTP’li Ahmet Türk ve Emine Ayna halâ; Öcalan’ın milletvekillerini kıskandıran hücresini bahane edrek (onların TBMM’deki odaları 6 metrekare, Öcalan’ın hücresi 12 metrekare imiş) açıkça “açılım ancak bizim öne sürdüğümüz şartlarla olur, asıl açılım konusu Öcalan’dır” anlamında “İmralı’ya yaklaşım Kürt sorununa yaklaşımdır. Bu oda sorunuyla açılım bitmiştir” demiyorlar mı?O zaman, hani bu “Herkes için daha çok demokrasi” idi, hani “barış açılımı” idi, herkes mutlu olacak ve terör bitecekti, geçen kısacık sürede nerede kaldı bu romantik sözler?İktidar rüya mı görüyor, hayal dünyasında mı yaşıyor? Türkiye’yi soktukları, fırsat yarattıkları bu ’iç savaş’ ortamının, 18 yaşından küçük çocuklarla devlete verilen zararın, vatandaşlara, öğrenci ve öğretmenlere yaşatılan ölüm korkularının telâfisi nasıl olacak? Hepsinin cezası vatandaşın canını mı yakacak, yoksa iktidar hesap mı verecek?“PKK oldu STK”AKP Milletvekili Reha Çamuroğlu “Hiç kimse Dersim tartışmalarını fırsat bilerek CHP’yi Alevi katliamcılığıyla suçlayamaz” dediği konuşmasında “PKK’yi birden STK’ya (sivil toplum kuruluşu) çevirdiler” şeklinde çok doğru bir benzetme de yapmış... DTP ile bir grup destekçisi yazar yıllardır azılı terör örgütü PKK’yı “gerilla, Kürt halkının savunucusu” gibi ilgisiz tanımlarla sempatik göstermeye çalıştılar. Sonunda elbirliğiyle ve AKP’nin geri dönüşü olmayacak hatasıyla “devletin muhatabı” haline getirmeyi de başardılar.Bu arada PKK’nın başarısı ise, DTP’nin sık sık verdiği “İspanya-özerk Katalan bölgesi” örneğine yaklaşmayı sağlamak oldu. 17 özerk bölgeden oluşmuş İspanya’nın Katalonya bölgesinde de şu sıralarda “ayrı bir devlet” istekleri iyice yükselmiş durumda.DTP ile Öcalan’ın “Kendi içinde teşkilatlanmış özerk bölge” israrlarını bilmem hatırlıyor musunuz?Benzerlik nasıl? Haydi hayırlı açılımlar!

Devamını Oku

Şehirler savaş alanı... Bu bir rövanş mı?

3 Aralık 2009

O kadar çok konu var ki; Almanya’da Deniz Feneri eV soygunundan sonra ortaya çıkan Milli Görüş Dernekleri’nin “30 milyon Euroluk bağış skandalı” meselesini mi, İsviçrelilerin minare yasağı referandumunun Almanya, İtalya ve Fransa’da da örnek alınması için harekete geçenleri ve Sarkozy’nin “İsviçre’ye destek veren” konuşmasını mı, eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’in ABD’de yaptığı ve “AKP hükümetinin otoriter bir yönetime yöneldiğini, yargı bağımsızlığının ve medya özgürlüğünün tehlikede olduğunu, Türkiye’nin 20 yılda Cumhuriyetin kurucu değerleriyle ilgisi olmayan bambaşka bir ülke olmasından korktuğunu” anlattığı konuşmasını mı yazmalı, karar vermekte zorlanıyorum.Bu arada İsviçre’den yazan çok sayıda okurum “minare referandumu” için 1 milyon 530 bin kişiye gönderilen 32 sayfalık oy kullanma pusulasında (benim de 2 Aralık Çarşamba günü Daily Mail gazetesinden verdiğim haber): Türkiye Başbakanı R. T. Erdoğan ‘Bizim demokrasimiz emellerimizi gerçekleştirene kadar bindiğimiz trendir. Camiler bizim kışlamız, minareler süngümüz ve inananlar askerimiz dedi’ şeklinde bir bilginin yer aldığını, arkasından da “burada artık dinden söz edilemez, politik emperyalizm söz konusudur. Minarelerin bir dinsel özelliği yoktur, Kur’an’da da bahsi geçmez. Dünyada binlerce minaresiz cami vardır” dendiğini bildiriyorlar.Ve bu referandumda Erdoğan’ın çok büyük sorumluluğu olduğunu, broşürde başka hiçbir Müslüman ağırlıklı ülke devlet adamının malzeme yapacak konuşması bulunmadığını anlatıyorlar.Doğrusu, Türkiye’nin adının Avrupa’da arka arkaya çıkan dev bağış soygunlarıyla tanıtılmasından minare sorununa kadar nerede bir olumsuzluk varsa onun içine dahil olması, bu kadar sıkıntının üstüne tuz biber ekiyor. AB’ye kendimizden önce şanımız girdi maşallah... Bakalım daha ne marifetler sergileyeceğiz?Bu arada Türkiye’de İstanbul’dan Mersin’e, Adana’dan Hakkâri, Van, Şanlıurfa’ya kadar birçok ilimizde sokaklar PKK yandaşları tarafından savaş alanına döndürülmüş vaziyette...“Teröristbaşı Öcalan’ın hücresinin küçüklüğü” nü bahane eden terör destekçileri “istediğimiz yapılmazsa şehirleri yakar yıkarız” mesajını verecek eylemleri sürdürürken DTP Genel Başkanı Ahmet Türk halâ “Kürtlerin gözü kulağı İmralı’dadır. Oradaki bir olumlu-olumsuz tavrı Kürtler kendilerine alınmış tavır olarak görür. Bu olaylar halkın ortaya çıkardığı tepkidir” diyebiliyor. 40 bin kişinin ölümünden sorumlu azılı bir terörist, legal bir partinin ve terörist grupların baskısı altında devletle “eski hücre, yeni hücre” pazarlığına girişebiliyor.Yine çocuklar öndeÇok kısa süre öncesine kadar DTP milletvekillerinden de tıpatıp PKK lideri Karayılan’ın “İsteklerimiz yapılmazsa şehirler savaş alanına döner” tehditleri duyuluyordu. Bu olaylar; hükümetin “Kürt Açılımı” diye başlattığı süreçte “Terör tehditleri eşliğinde, terör örgütü topluca silâh bırakmadan, pişmanlık bildirmeyi bile kabul etmeden yapılacak açılım yanlıştır, her yeni istekle yeni terör eylemleri ortaya çıkarsa ne yaparsınız” diye uyaranların ne kadar haklı olduğunu ortaya koyuyor.Ahmet Türk’ün, yine çoğunluğu (cezadan kaçabilsinler, “çocukları hapse attılar” istismarını diğer ülkelerde de yapabilsinler diye) 18 yaş altı çocuklardan oluşmuş terörist grupların eylemlerine “halkın tepkisi” diyerek sanki tüm illerde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar PKK’yı, Öcalan’ı, terörü destekliyor havası yaratma çabaları özellikle dikkat çekici bir durum. DTP’nin PKK ile ortaklaşa yürüttüğü faaliyetleri de, hepsi devletle sorunluymuş imajının yaratılmasını da, bırakın diğer illeri Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşların çoğunluğunun kabul etmediği, araştırmalarla ve gelen yüzlerce mektupla ortada. Tabii hepsinin üzerinde PKK desteği ile, korkutarak ve çeşitli yöntemlerle yaratılan baskı sonunda onlar da çaresiz kalırlarsa ne olur bilinmez.DTP’nin bu olayların “halk tepkisi” olduğu imajı yaratma çabasında İzmir ve Bayramiç’te halkın DTP ile Kürtlere gösterdiği tepkinin de rolü var gibi görünüyor. Adeta “o halk tepkisiyse bu da halk tepkisi” diyorlar. Hükümet de DTP de çok tehlikeli ve sorumsuz bir gidiş içindeler. Bir ülkede bölünme sürecinin başlaması, çoğu kez iç savaş çıkararak olur. Devlet teröre taviz verirse terörün sonu gelmez. Türkiye her açıdan en zor ve en çok dikkat gerektiren dönemini yaşıyor.***** Bilge Köyü’nün isyanı! Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü’nde 44 kişinin öldüğü katliamı hiçbirimiz unutamadık. Unutulacak gibi de değil.Bayramı Mardin’de geçiren bir arkadaşım Bilge Köyü halkının isyan duyguları içinde olduğunu söyleyerek durumu anlattı.Köylüler “Katliamı yapanların ailelerine Tekirdağ’da kaloriferli evler verildiğini, yakınlarını kaybeden asıl mağdurların ise yoksullukla, bin türlü sıkıntıyla boğuştuğunu, katliam sonrası köydeki duvarlardan kanları bile kendilerinin temizlediğini, devletin sadece bir tabelası ve yolu bile olmayan köye ‘bakanlar, valiler geliyor diye’ bunları yaptığını” anlatıyor ve korkunç bir soru soruyorlarmış: “Devletten birşey elde etmek için katliam yapmak mı gerekiyor?” Devletin toplumda “PKK’lı teröristlere iş, hatta politika yapma imkanı hazırlanıyor, dürüst vatandaş ise işsiz” duygusu yaratmasından sonra Bilge Köyü’nde de bu duyguya neden olması anlaşılır şey değil. Bu konuyu derhal ele almaları gerekiyor!

Devamını Oku

Türkiye’nin “demokrat” basını ve uçan demokrasi!

3 Aralık 2009

Dün İsviçre’deki minare referandumunda bizim nasıl bir rolümüz olduğunu anlatan yazım Başbakan Erdoğan’ın “köşe yazarlarının haftada bir yazmasını istediği, yarım saatte yazdıklarını söylediği (nasıl biliyorsa bunu, yoksa bir de gözetleniyor muyuz) konuşması” ndan söz ettiğim cümlelerle bitmişti.Altında da bir “not” vardı; özgürlük, demokratlık deyince mangalda kül bırakmayan, pek ünlü bir grup “liberal ve de demokrat” yazarlar bu benzerini ancak baskı rejimlerinde duyabileceğimiz (pardon, bir de Berlusconi var ama orada şakası değil, gerçek demokrasi olduğu için İtalyan gazeteleri ona dava açabiliyorlar) söze mutlaka tepki vereceklerdi (!), bunu beklediğimizi belirtmiştim.Bu gazetelerden ve gruptan “tepki” anlamında hiçbir yorum gelmedi. (Nazlı Ilıcak dışında diyeceğim ama hatırlatınca yazılarını kaldırıyorlar.)Çoğu başka “derin ve çok önemli” konulara dalmışlardı, konuşmadan söz edenler bunun basın özgürlüğü ve demokrasi açısından ne kadar “bağışlanamaz” bir konuşma olduğuna değil, detaylara veya yazısıyla “Başbakan’ı kızdıran Mehmet Tezkan’a ders vermeye” dalmışlardı.DEVLET DÜŞMANI KİM?Eh, eğer gazeteci kendine “bir iktidarın gazetecisi” olmayı yakıştırabiliyor ve bu utanç verici görevi de misyon olarak üstlenebiliyorsa artık onları eleştirmeye bile gerek kalmamıştır.Başbakan Erdoğan’ın bir demokrasinin “olmazsa olmazı” muhalefet partilerine ’çapsız’dan ’kifayetsiz’e ağzına geleni söylediği (sonra da dönüp “çocuklarınıza muhalefet liderlerinin konuşmalarını izletmeyin, terbiyeleri bozulur” diyor), “milletin sizin konuşmanıza ihtiyacı yok” dediği konuşmasında “milletin aslında bizim basınımız dışında bir basına da ihtiyacı yok” anlamındaki sözleri, ağzından düşürmediği demokrasiyi içselleştirmekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.Ama bu sözlerde asıl önemli olan “yazarların yarım saatte köşe yazmaları veya çok sık yazmaları” değildi, sipariş üzerine yazdıklarını söyleyebilmesi ve onlara “devlet düşmanı” diyecek kadar ileri gitmesiydi.Özgürce görüşünü yazan, siyasi güce-baskıya biat etmemiş yazarları “etmiş olanların” veya yandaş gazetelerde çalışanların durumu ile karıştırıyor (!) ve “sipariş üzerine yazıyorlar” diyordu.ÇARESİZLİK YOLDA!Eğer bu ülkede medya bağımsızlığı korunabilseydi elbette köşe yazarlarının en az yüzde sekseni bu hukuksuzluğa, bu hakaretlere toplu şekilde karşı çıkardı. Belki İtalya’daki gibi dava açanlar bile olurdu. Aslında böyle durumlarda ortaya çıkan medya tablosu yakında yargı için de benzer şartlar oluşturulduğunda demokrasinin düşeceği içler acısı durumu ve toplumun böyle bir durumda karşı karşıya geleceği çaresizliği çok net anlatıyor.Ele geçirilebilen basın kesiminin en ufak bir eleştiri yapamadığı, gerçekleri tarafsız şekilde duyuramadığı, ele geçirilemeyen kesimin ise dünyayı ayağa kaldıracak baskılar altında inletildiği (ama buna rağmen hiç de umursanmadığı), geriye kalan gazete ve TV’lerin köşeye sıkıştırılarak yandaş isimlere satılması için de gereken baskının yapıldığı ülkelerde artık demokrasinin uçmakta olduğunu hiç kimse görmezden gelemez.Direnen bir avuç gerçek demokrat, gerçek liberal, gerçek gazeteci ve gerçek bilim adamı da etkisiz hale getirildi mi operasyon tamamlanır. O zaman ne muhalefetten şikâyet kalır ne basından...“Yarım saat” bitti, şükür yazımız da bitti. Sıra ikinci yazıda...***** CİNDORUK HAKLI MI?DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk (ki benim de görüşlerine ve deneyimine büyük güvenim vardır) geçen pazar katıldığı Her Açıdan’da A&G Araştırma Şirketi’nin anketine programda tepki gösterdi. Bu sonuçların tartışılır olduğunu belirtti ve DP ile ilgili gerçek değerlerin Ocak ayında görülmeye başlanacağını söyledi.Ben bir haberci-programcı olarak o hafta içinde açıklanmış son kamuoyu araştırmalarını her zaman veriyorum. Ama SONAR, GENAR, METROPOL, A&G gibi şirketlerin “güvenilirliği” daha önce sınanmış olduğu için veriyorum, her anketi de programıma almıyorum. Son araştırma hakkında programda Adil Gür ile konuşurken ‘Bu sonuçların diğer üç şirketin sonuçlarından çok farklı olduğunu, hangisine inanacağımızı bilmediğimizi’ de söyledim. Nitekim sonuçlar anketin yapıldığı günlerdeki gelişmeler ve konuşmalara göre gayet farklı çıkabiliyor. Ve seçime kadar yine tümüyle farklı şekil alabiliyor.Cindoruk’un tepkisine hak vermemi sağlayan şey ise onun Her Açıdan’da ne kadar büyük bir ilgiyle izlendiğini, sonuçlardan dakika dakika görmüş olmam... Toplumun her kesimiyle bu kadar büyük ilgisini toplayan bir genel başkanın partisi de bence aynı güven ve ilgiyi hak edecektir. Kendi adıma, kamuoyu araştırmaları ile ilgili olarak yapabileceğim şey; araştırmalarının sonuçları seçim sonucuyla tutarsızlık gösteren şirketlerin (hangisi olursa olsun) araştırmalarını bir daha kesinlikle ciddiye almamak, yayınlamamak, bunu uygulayacağım. Bilimsel araştırmalara güvenirim ama böylesine önemli bir konuda tek bir kez bile hata yapan şirketlere sonsuza kadar güvenmiyorum, onu da söylemiş olayım.

Devamını Oku