Kendin dinle, kendin önle!!

27 Aralık 2009

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “yasadışı dinlemeyi sağlayan cihazların giriş çıkışına denetim ve ceza geleceğini” söylemesi bence geçen haftanın trajikomik olaylarından biriydi. “Talimat verdik, çalışma yapılıyor” demişti biliyorsunuz. Sonra da bir gazetecinin “Siz dinleniyor musunuz” sorusuna espriyle cevap vermişti: “Hayır dinlenmiyorum, sabah akşam çalışıyorum”...Memleketin altı üstüne getirilip “Telefonda şunu konuştun, bunu söyledin” diye yüzlerce kişi aylarca yıllarca tutuklattırıldıktan sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’na, Yargıtay’a varana kadar dinletildikten sonra doğrusu esprinin tam zamanı!!Biliyorsunuz bir kadın tutukluya “Telefonda ‘büyükhanım’dan söz ediyorsunuz, ‘Büyükanıt’ mı demek istediniz” diye sorulduğunda “Hayır kayınvalidemden söz ediyorduk” demişti. Olayın komedi boyutu buralara kadar vardı yani... İyi de yasa dışı dinlemeleri yaptıran “hükümetin kendisi” iken kime, ne talimatı veriyorsunuz, kime denetim ve ceza getiriyorsunuz? Bu gösterilerin yenir yutulur tarafı var mı?Adalet Bakanlığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nı Başbakan’ın kurdurduğu TİB’e kendilerinin dinlettiğini açıklamıştı. Aynı günlerde TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) “Yargıtay’ı dinletemediklerini” söylemişti ki arkasından Yargıtay’ın da 3 ay süreyle dinlendiği ortaya çıktı.“ÇİFTE STANDART”IN BÖYLESİ!Bunun yanında Adalet Bakanlığı müfettişlerinin “yasa dışı olarak”, mahkeme kararı olmadan bu kayıtların silinmesini (böylece arkada suç delili kalmamasını) istedikleri de ortaya çıktı. Son olarak Cuma günü İstanbul’dan sonra Ankara, Zonguldak, Kırıkkale ve Erzincan başsavcılarının da aralarında bulunduğu 21 yargı mensubunun ve Yargıtay’dan sonra Danıştay’ın telefonlarının da “Ergenekon kapsamında” dinlendiğini, hatta takibe alındığını, ortam dinlemesi yapıldığını duyduk. Yine biliyorsunuz, bu dinlemeler nedeniyle TİB’de araştırma yapılması için şikayette bulunan eski YARSAV Başkanı ile arama kararı veren Sincan 1’inci Ağır Ceza Hakimi hakkında Adalet Bakanlığı tarafından soruşturma başlatıldı, gerekeni yaptıkları için başları derde girdi. Eminağaoğlu’nun soruşturma nedenleri arasında “yargıyı etkilemek” ve “soruşturma sürecinde açıklama yapmak” gibi nedenler var. Siyasetçilerin ve kendilerine yakın medya gruplarının her olayda yargıdan önce hüküm verdikleri, soruşturma süreçlerini ve yargıyı kesinlikle etkiledikleri bir dönemde çok enteresan bir çifte standart durumu değil mi?Sadece Deniz Feneri soruşturması “çok gizli”, hiçbir gelişme olmuyor, hiçbir haber duyulmuyor. Ama bunun dışında maşallah her olayı yargıdan önce iktidar partisi yöneticileri yorumlayıp karar veriyorlar.CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu; Erzurum 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin yasalara aykırı işlemler yaptığını, arama emirleri çıkardığını açıkladığı konuşmasında;“Yargıtay’a dinleme yapıldığı, yalan beyanda bulunulduğu ortaya çıktı, TİB Başkanı bu durumda görevde kalacak mı” diye sormuş. Deniz Feneri davasında Alman yargısının “asil faillerden” dediği RTÜK Başkanı uzun süre “iyi bir arkadaşımızdır” diye görevde tutulduğuna, yeni RTÜK Başkanı “Ben şu programı hiç izlemem, bu programı izlerim” diye alenen kendi yetki alanı olan “Radyo Televizyon Yasası’nın 4’üncü maddesini açık şekilde ihlal etmesine, ayırımcılığın ta kendisini yapmasına” rağmen görevde kalabildiğine göre TİB Başkanı da kalacaktır. O da “iyi bir arkadaş”tır çünkü...TBMM Başkanı Şahin’in “yasayı bilerek çiğneyen” RTÜK Başkanı Davut Dursun’la ilgili soru önergesini geri çevirme hakkı nereden doğuyor acaba? Yoksa onlara “yasalara karşı gelme” ve geleni koruma hakkı mı verilmiş?Şahin soruşturma başlatılmasını neden reddediyor? (Aslında “Etiler’de oturanların millî ve manevî değerleriyle diğer bölgelerdekiler aynı mı” sözü bile soruşturma için yeterli bir ayırımcılık ve hedef gösterme idi...)Ya YÖK Başkanı’nın hiç çekinmeden “yasaların arkasından dolanacağız” sözüne ne demeli? Madem ki hepiniz arkasından, tepesinden, altından dolanacaksınız kaldırın yasaları el birliğiyle olsun bitsin.Zaten ortada ‘hukuk devleti’nin kala kala “h”si kalmış, o da “yüksek mahkemeler”, bitiriverirsiniz işlerini, sırası geldi zaten!! 2010’da bunları da göreceğiz daha.

Devamını Oku

Bond filmine hiç gerek yok!

26 Aralık 2009

Ortalık tam bir “çıfıt çarşısı” durumunda... Her şey karmakarışık, ne ararsan (veya aramazsan) hepsi mevcut, seç seç al...Aklına sahip çıkmak istiyorsan sadece bekle... Nasılsa her şeyin bir “SON”u vardır değil mi, bu Ergenekon romanı da biter bir gün nasılsa...Ama olmuyor işte, kendi ülkemiz ve neler olup bittiğini, hangi senaryoların işleme konduğunu öğrenmek istiyoruz. Geleceğimizi çizenlerin ne çizikler attığını bilmek vazifemiz. Ve de tabii ki hakkımız.Aslında bunca karmaşa içinde, sizlerden gelen yorumlara, mektuplara bakıyorum da büyük çoğunluk “vatandaşlık” yanında dedektiflik görevini de tam hakkıyla yapıyor ve doğruyla eğriyi, gerçekle yalanı pek güzel ayırabiliyor. Takdir ediyorum doğrusu! Zira malûm, Türkiye’de doğmuş olmak, mesleğiniz ne olursa olsun onun yanında bir de dedektif özelliği kazanmayı zorunlu kılıyor.Meselâ şimdi “açılım”ın fiyaskoya dönüşmesi ve (kendileri söylüyorlar, benim buluşum değil) BDP-PKK ortaklığının bu nedenle ülkede “şiddetin artacağını ve hatta iç savaş çıkarılacağını” açıklamasıyla -tesadüf bu ya- aynı sıralarda gelen son ve en dehşetengiz Ergenekon fırtınası düğüm düğüm kördüğümleniyor.Bildiğiniz gibi; Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evinin bulunduğu sokakta yakalanan ve Genelkurmay’ın “TSK’nın içindeki bir köstebeği” izlediklerini bildirdiği iki subay önce üstlerinde ve araçlarında herhangi bir silaha veya suç unsuruna rastlanmadığı için serbest bırakılmışlardı. Ama artık Ergenekon soruşturmasında adet haline geldiği üzere (Yarbay Ali Tatar da bu nedenle bunalıma girerek intihar etmişti) zanlılar önce gözaltına alınıyor veya tutuklanıyor, sonra serbest bırakılıyor, üç gün sonra yeniden tutuklanıyor.Burada da aynı yol izlenmiş ama bu kez daha önce hiç görülmemiş şekilde “Genelkurmay’ın en kritik birimlerinden biri” olduğu söylenen “Seferberlik ve Tetkik Daire Başkanlığı”na baskın yapılmış. Tam 10 saat süren arama sonunda; daha önce serbest bırakılan 2 subayın da aralarında bulunduğu 8 asker gözaltına alınmış.Bu arada CNN Türk’ün bir haberine göre o iki askerin bilgisayarlarından Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Gül’e ait kişisel bilgiler çıktığı iddia ediliyor. Ertesi gün, Pazartesi yapılacak MGK’ya hazırlık toplantısına (daha önce hiç katılmayan) Genelkurmay Başkanı Başbuğ katılıyor ve Başbakan Erdoğan’la üç saat görüşüyor.SOKAK KAVGASI GİBİ...Bond filminden beter yemin ediyorum, bu ne yahu? Nedir bu milletin çektiği? Reuters Haber Ajansı haksız mı şimdi “Türkiye’de halk kime inanacağını bilmiyor. Kurumlar çatışma halinde, gerilim had safhada” demekte?Yargı orduya baskın yapıyor, ordu MGK hazırlık toplantısına, Adalet Bakanlığı yüksek mahkemeleri/başsavcıları “Ergenekon şüphelisi” diye izletiyor, MİT’le Emniyet, Emniyet’le ordu karşı karşıya geliyor. Askerler tutuklanıyor, askerler intihar ediyor, suikast iddiaları ortaya atılıyor.AKP’li Milletvekili Feyzi İşbaşaran “Emniyet’te 3-4 grup var, bunlar TSK ile hükümeti karşı karşıya getirmek istiyor” açıklaması yaptığı gün “aracını durduran polislerle küfürlü tartışma yaşadı diye” partiden ihracı isteniyor. O da “Benim gibi fikrini söyleyen milletvekillerini şantajla, tehditle susturuyorlar. Ölümle tehdit ediliyoruz, can güvenliğim yok. Başıma bir şey gelirse sorumlusu Erdoğan” diyerek istifa ediyor.Ne anlam vermeli şimdi buna? Evet milletvekili “kimlik göstermek zorunda olan ve ısrarla sorulmasına rağmen göstermeyen” polise kaba davranmış, küfretmiş ama açıkça kanunları çiğneyen bürokratların, yolsuzlukları bilinen siyasetçilerin titizlikle korunduğu bir ortamda, yargıya ait özel bir sorun neden anında ihraç nedeni oluyor?Merak etmeye hakkımız yok mu? Emniyet’le ilgili “istenmeyen bir bilgiyi” açık ettiği için bu yapılmış olamaz mı?Uzun lâfın kısası, “açılım”ından “Ergenekon”una, Emniyet’inden ordusuna, hükümetine boğazımıza kadar batmış vaziyetteyiz...Türkiye tarihinde benzeri görülmemiş olaylar yaşıyoruz, sonu hayrola!

Devamını Oku

Ülkede estirilen terör fırtınası!

25 Aralık 2009

Biz “Ülkede gerilim arttı, terör şehirleri esir aldı, kurumlar çatışma içinde” diye yazdığımızda fena halde bozuluyorlardı. Kendilerine bağlı gazete ve yazarlar “Bunlar OHAL’e zemin hazırlıyor” benzeri abuk yorumlar yapıyordu. Yabancı medyada “Türkiye’de demokrasi yok oluyor, İslâmcı AKP hükümeti medyadan yargıya tüm kurumları ve muhaliflerini yoğun baskıyla susturmaya çalışıyor. Ergenekon soruşturması inandırıcılığını yitirdi” şeklinde makaleler çıktığında veya ABD’de sorular sorulduğunda “Ne demek Türkiye’de medya ve herkes ABD’den bile daha özgür. Birileri burada kulis mi yaptı” benzeri cevaplar veriliyordu.Dünyanın en önde gelen 4 haber ajansından biri olan Reuters, yaptığı Türkiye analizinde de aynı noktaları vurgulayıp “yaratılan gerilimin ve kurumlar arası çatışmanın” tehlikeli sonuçlarına değindiğine göre acaba ona da bu incileri dizecekler mi, merak ediyor insan...Kürt açılımı, Milli Birlik Projesi, Demokratik açılım diye ismine bile bir türlü karar veremedikleri girişimin daha ilk adımda yanlış başlatılmasıyla; DTP’nin “terör örgütüyle ilişkisini kesmesi ve sürekli olarak ‘PKK ile Öcalan’ı’ öne sürmekten vazgeçmesi” istenmeden muhatap alınmasıyla, kendi açılımlarının “DTP-PKK ikilisinin istediği açılımlarla ilgili olmadığı” bilinmesine rağmen yapılan göz boyamalarla öyle bir noktaya gelindi ki geri dönüşü mümkün değil.Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP “BDP’ye dönüşürken ve Meclis’te kalmaya karar verirken” kapatma kararına meydan okurcasına “Bunu Öcalan’ın isteğiyle yaptıklarını” açıkladı. Yeni BDP’nin açılışını da bir PKK’lıya yaptırdı. Hemen arkasından PKK “İstediğimiz açılım kesintiye uğrarsa iç savaş çıkarırız” tehdidini savurdu.PKK’nın sivil oluşumu KCK/TM’de yönetici konumunda bulunan DTP’li belediye başkanlarının gözaltına alınması üzerine Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir bir siyasetçinin asla ağzına almayacağı küfürlerle ve yine Öcalan-PKK sloganları eşliğinde konuşmalar yaptı.ŞİDDET TIRMANACAKŞimdi son olarak BDP’den yapılan açıklamada “AKP hükümetinin ‘demokratik açılım’ söylemi ile Türkiye’yi ve dünyayı yanılttığı” belirtiliyor ve; “Kürt halkının siyasi iradesine karşı saldırılar artmıştır, bu gözaltı politikası şiddeti tırmandıracak, kaosu derinleştirecektir” deniyor.Bakıyoruz, Diyarbakır Baro Başkanı, Diyarbakır ve Hakkari milletvekilleri vb. yaptıkları açıklamalarda hep “halkın iradesinin gözaltına alındığından, barış ve demokrasiye karşı yapılan operasyon”dan söz ediyorlar. Aslında sormak lazım; terör örgütünde yöneticilik yapmak ne zamandır “barış ve demokrasiye hizmet” anlamına gelir oldu? “Halkın iradesi” dedikleri seçilmişlerin bunu yapması iradeye ihanetin ta kendisi değil midir?Ama artık terör örgütünün siyasi kolları öyle etkin hale getirildi, Güneydoğu’da yapılan araştırmalarda tam tersi çıkmasına rağmen terör örgütü ve Meclis’teki uzantısı kendini “Kürt halkının temsilcisi” göstermeyi öyle ustaca başardı, terörü bile legalize etmeye başladı ve bütün bu olanlara rağmen mağdur rolünü sürdürdü ki soru sormak bile gereksiz kalıyor.Öte yanda Ergenekon diye sıkıştırıla sıkıştırıla intihar eden subaylar, suikast iddiaları, hükümet-ordu restleşmeleri, tüm kurumların birbirine düşmesi, kısacası ülkede çok yönlü olarak estirilen terörde ne ararsanız var. Hani “zorluklardan yılmamak, ülkemiz için mücadele etmek gerekir” diyoruz ama hangi biriyle mücadele? Kurtuluş Savaşı’ndan farksız noktaya getirdiler ülkeyi...Yine istedikleri 21 kişinin tüm sabit ve mobil telefonlarının dinlendiği, kayda alındığı, bazılarının yaşamının teknik araçlarla izlendiği, görüntü kaydı yapıldığı haberi geldi. Yalnız onlar mı, herkesi ve her kurumu “terörist şüphesiyle” izleyebilecekleri belirtiliyor. İstenen herkese keyfî arama kararları çıkartılıyor.HEM SUÇLU, HEM GÜÇLÜKomediye bakın, yasa dışı dinlemeleri bizzat hükümet yaptırırken Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım “yasadışı dinlemelere önlem getireceklerini” açıklıyor. AKP Milletvekili Feyzi İşbaşaran ise “Emniyet içinde 3-4 grup olduğunu, bunların TSK ile hükümeti karşı karşıya getirmek için komplolar kurduğunu” söylemiş. Memleket yap-boz tahtasına döndü ya, önce gerilimi son haddine çıkar, sonra tamir etmeye çalış. Bir sonraki adımda yine gerersin.Pardon, Emniyet kimin görev alanı içinde? Bu kadar tehlikeli bir örgütlenmeye izin verilmişse İçişleri Bakanı istifa etmek zorunda değil midir? Maalesef duyduğumuz her şey dehşet verici...YILIN ÜRKÜTÜCÜ FİNALİBu hafta 2009’un son Her Açıdan programında yılın en önemli gelişmelerini ve ürkütücü final olaylarını tartışacağız.Emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu, Ergenekon soruşturmasını yakından izleyen CHP’nin hukukçu İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, İstanbul Barosu eski Başkanı, Avukat Turgut Kazan, Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası Bşk. Galip Ensarioğlu ve Bahçeşehir Üniv. Siyaset Bil. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in katılacağı programda bilmediğiniz, karanlık kalmış birçok nokta aydınlanacak, ‘kaçırmayın’ derim. Yılın son Her Açıdan’ına hepinizi bekliyorum.

Devamını Oku

Herkes mağdur, suçlu kim?

24 Aralık 2009

Reuters Haber Ajansı yaptığı Türkiye analizinde bizim haftalardır söylediğimiz şeyleri “yeni fark etmiş gibi” anlatmış. “Halk bu olayları yakından takip ederken artık kime inanacağını bilemez durumda” diyor. Ergenekon denilen soruşturmada hükümet muhaliflerinin tutuklanması ve kapsamının giderek genişletilmesiyle bu soruşturmaya desteğin azaldığını, bazı askerlerin intihar etmesinin olayın gizemini daha da attırdığını, yatırımcıların ise ‘ordunun üst düzey kadrosunun da Ergenekon soruşturmasında hedef alınması durumunda’ ordunun vereceği tepkiden korktuğunu bildiriyor.Bazı askerlerin arka arkaya intihar etmesi, hem de örneğin Yarbay Ali Tatar’ın tutuklanıp serbest bırakıldıktan sonra 2’nci kez tutuklama kararıyla bunalıma girip “Onurumla oynanıyor, benim bu kadar değer verdiğim komutanıma suikast düzenleyeceğim nasıl iddia edilebilir” diyerek intihar etmesi elbette çok önemli... Ellerinde kesin delil olsa serbest bırakmayacakları askerleri defalarca üstüne giderek bunalıma sürüklemeleri “hesabı kesinlikle verilecek” kadar önemli.Cumhuriyet başsavcılarını, Yargıtay’ı yasa dışı şekilde dinletmeleri, TİB’in “Yargıtay’ı dinlemedik” demesine rağmen bunun yalan olduğunun ortaya çıkması, yargıdan orduya, medyadan üniversitelere; bilim adamlarına kadar her kurumu darbeci, çeteci ilân etmeleri çok önemli.Ama Reuters merak etmesin, ordunun üst düzey kadrosuna generallerine, ordu komutanlarına kadar el atılmış olmasına rağmen TSK bu kez bütün kışkırtmalara rağmen demokrasiye, hukuka saygılı davranışı sürdürme kararında görünüyor. Ve yaratılan cinnet ortamında takdire şayan şekilde sükûnetini koruyor.Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç (ki ben kendisinin “yardımcılıkla yetinmeyip” Başbakanlığa oynadığını düşünüyorum) hayrettir; bir hukukçu olmasına rağmen “kendisiyle ilgili suikast iddiası ortaya atıldığında” olayı hukukçu gibi, Başbakan Yardımcısı gibi araştırıp, Genelkurmay Başkanlığı’ndan, yargıdan gerekli bilgilere ulaşmak dururken böylesine önemli, kendisini birebir ilgilendiren bir olayla önce ilgilenmemiş bile... Ankara Emniyet Müdürü bilgi vermek istemiş; “Pazartesi bilgi verirsiniz” demiş. Neden acaba, merak etmeyelim mi? Kendisi de mi inanmamış, yoksa çok mu cesur? Ve şimdi, yine yargı olayın nasılını, nedenini açıklayıp karar vermeden; “Sonuçta bu olay nedir? Suikast mi, istihbarat çalışması mı” diyor, Genelkurmay’ı suçluyor, devamında iki subayın “suç işlediğini” de ima ediyor ama sonra aynen Hüseyin Çelik gibi “yargıya müdahale etmemek lazım” diyor. Yani millet aptal ve ne yapılmaya çalışıldığını görmeyecek, bir tek onlar akıllı vaziyeti...Bir yanda “soruşturmayı yönlendiriyor, yargıyı etkiliyor” diye başkalarına dava açılacak, diğer yanda kendileri istedikleri gibi konuşacak.MAĞDURLUK AÇILIMIMuhalefete eleştirisi de enteresan; “Bir defa geçmiş olsun demeden yorumlar yapmalarından utandım” diyor ve CHP milletvekillerine hakaretler yağdırıyor. Doğrusu hükümet adına içler acısı konuşmalar bunlar... Ayrıca muhalefet neden “geçmiş olsun” diyecekmiş, kendisine suikast girişimi olduğuna karar mı verildi, bir hukukçu bunu da söyler mi?Aslına bakarsanız şimdi ortada şöyle bir tablo var, daha doğrusu olaylar bunu düşündürüyor: “Kürt açılımı” diye başladıkları proje öyle yanlış yönetildi, öyle sarpa sardı ki PKK resmen “İç savaş çıkaracağım” tehdidine başladı. Eski DTP’liler “Meclis’te kalmamızı Öcalan istedi” diye PKK ve Öcalan’a bağlılıklarını resmen ilân ettikten sonra yeni BDP’yi de bir PKK’lı açtı. Yani o cenahta bir “kıyamet” durumu mevcut. İçinden çıkmak veya en azından mazur görünebilmek için de esaslı bir mağduriyete ihtiyaç var. Bugüne kadar tek bir kesinleşmiş hükmün bulunmadığı Ergenekon olayında mesele “suikast”a gelirse mağduriyet kesinleşir. Diğer tarafta BDP de mağdur rolünü devam ettiriyor, bütün o “PKK-Öcalan istedi”, PKK’lının parti açması, belediye başkan adaylarını PKK’nın seçmesi olayları unutulmuş gibi Osman Baydemir galiz küfürlerin yer aldığı bir açıklama yapıyor. O konuşurken de PKK ve Öcalan lehine sloganlar atılıyor. Kısacası; herkes mağduru oynuyor, birilerine çatıyor ama “gerçek suçluları” halkın anlayacağını kimse düşünmüyor. Türkiye’yi bu olayların içinden ancak (suçluların da cezasını bulmasını sağlayarak) halkın sağduyusu ve ordunun her şart altında demokrasiye bağlı kalması çıkarır. Ben buna inanıyorum.*** Bir efsanenin kaybı!Çarşamba akşamüstü, tam Cüneyt Gökçer’in ağırlaştığı saatlerde beni telefonla arayan Ayten Gökçer’le ondan söz ediyorduk. Daha iki gün önceki yazımda ayın 26’sında Ankara’da sahnelenecek IV. Murat Operası’nı anlatırken onların üstün başarısından da söz etmiştim.Birkaç günlüğüne kızını ve torunlarını görmek için İstanbul’a gelen Ayten Hanım: “Cüneyt’in ateşi çıkmış, dönmek üzere bilet arıyorum” dediğinde Türk tiyatrosunun bu gerçek efsanesini, onlarca yıl önce Broadway’de sergilenen en büyük prodüksiyonları Türkiye’ye taşıyıp olağanüstü başarıyla yöneten ve oynayan bu unutulmaz sanatçıyı kaybetmek üzere olduğumuzu hissetmiştim.Ankara’da daha çocukluk yıllarımda ailemin de tiyatroya özel ilgisiyle bir tiyatro aşığı olarak yetiştiğim günler Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen tüm eserleri bir değil, birkaç kez üst üste izleyerek geçmiştir. Bu eserler arasında Cüneyt ve Ayten Gökçer’in birlikte veya ayrı ayrı rol aldıkları oyunların ayrı bir yeri vardır. Bunlardan My Fair Lady, Damdaki Kemancı, Hamlet, Kral Lear gibi oyunları Covent Garden’da veya Broadway’de yıllar sonra izlediğimde (ki Damdaki Kemancı ve My Fair Lady’i birkaç yıl önce Londra’da tekrar gördüm) yıllar öncesinin kısıtlı imkânları ve teknolojisiyle bugünün oyunlarını aratmayacak nasıl muhteşem bir performansla sahnelenmiş olduklarını düşünmüş ve bir kez daha takdir etmiş, gurur duymuştum.Böyle büyük bir sanatçının aynı zamanda dostları arasında olmak, onu yakından tanıyıp sohbet etme fırsatı bulmak benim için şanstı. İstanbul’a geldiği zamanlarda (ki çok nadir geliyordu) hep birlikte buluşup yemek yediğimiz, bol bol güldüğümüz, sanat konuştuğumuz akşamlar oldu. Cüneyt ve Ayten Gökçer’le, Deniz ve Mehmet Adanalı’nın da bulunduğu bu fotoğraf birkaç yıl önce bir balık restoranında çekilmişti.Benim için en büyük üzüntü onun hazırlayıp yönettiği ve rol aldığı (bu Ayten Gökçer için de geçerlidir ve onlara defalarca üzüntümü söylemişimdir) eserlerin bant kayıtlarının bulunmaması ve yeni kuşakların da izleyip bu büyük başarılarla gurur duyacak fırsatı bulamamasıdır.Değerli sanatçımıza Allah’tan rahmet, eşi Ayten Gökçer’e ve tüm ailesine başsağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın, şarkılarını cennette meleklerle söylesin.

Devamını Oku

Ergenekon ve “iç savaş” tehdidi!

24 Aralık 2009

Öyle “pes” dedirtecek olaylar birbirini takip ediyor ki millet “haber manyağı”na çevrildi. Bugüne kadar toplumca dedektiflik yaparak iz sürüp olayları anlamaya çalışıyorduk artık o da yetmiyor. Sanki “açılım”daki tıkanmadan ve ortaya çıkan garip tablodan sonra Ergenekon konusu da iyice çığırından çıktı.Biliyorsunuz “açılım”da geldiğimiz noktada; kapatılan DTP’nin katıldığı (yeni) BDP’nin açılışını, bu partilerde açılış yapacak siyasetçi yokmuş gibi Türkiye’ye dönen PKK’lılardan biri yaptı. “Öcalan’ın isteğiyle Meclis’te kaldık” sözünden sonra Anayasa Mahkemesi kararına ikinci meydan okuma idi bu ve aynı zamanda “BDP ile PKK birlikte çalışacak, yani kabul etseniz de etmeseniz de muhatap ‘Öcalan ve PKK’ olacak. Biz sadece siyasi etiket olarak ortada duracağız” kararının açık ifadesiydi.Hükümet hâlâ “Bizim açılım projemizle terör bitecek, ne olursa olsun açılım sürecek” derken PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Duran Kalkan; muhalefet partilerinin şehirlerdeki terör eylemleri için “ayaklanma provası” tanımını doğrular şekilde “Kürt sorununun çözülmesi uzatılırsa Türkiye’nin gideceği yer daha yaygın ve derin bir iç savaştır. Sokak çatışmalarını Öcalan durdurdu. Ama Türkiye demokratikleşmedikçe, hükümet günlük politikalarla oyalamayı sürdürdükçe iş savaş durumu ortadan kalkmaz” açıklaması yaptı. Yani... Eski DTP’liler “Öcalan ve PKK”ya bağlı. PKK “İç savaş çıkmasını Öcalan önledi ama istediklerimiz yapılmazsa her an çıkarırız” diyor. Bu isteklerin ve “Kürt sorunu” dedikleri şeyin ne olduğu da artık aşağı yukarı biliniyor ve Hükümet’in açılımıyla hiçbir ilgisi olmadığı da tehditlerden anlaşılıyor. Kısacası ortada son derece tehlikeli sonuçlar getireceği görülen bir “açılım bunalımı” mevcut.Çok garip tesadüflerVe aynı sırada Ergenekon olayı yeniden alevleniyor, devletin kurumları arasındaki gerginlik; hükümeti, orduyu, yargıyı, MİT’i, Emniyet’i, TİB’i içine alacak şekilde açıkça “yetki çatışması”na dönüşüyor. Erzincan’da 3 MİT mensubu her nedense (!) Erzurum’a götürülerek tutuklanıyor, Yarbay Ali Tatar “tutuklanıp serbest bırakıldıktan sonra bir kez daha tutuklama kararı çıkınca” bunalıma girerek intihar ediyor. Arkasından Ezine Jandarma Komutanı intihar ediyor.Tam bu akıl almaz olaylar olurken Ankara’da, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evinin bulunduğu Çukurambar’da bir araç içinde görülen ve suikast iddiasıyla gözaltına alınan iki subay haberi ortaya çıktı.Cumhuriyet Savcılığı olaya el koymuş, olay soruşturma safhasında, iki TSK personelinin kendileri ve araçları aranmış, tutanak tutulmuş ve subaylar soruşturma sonunda serbest bırakılmış. Belki sonra tekrar sorgulanacak ama demek ki şu an için kendilerinde ve araçta suç unsuruna rastlanmamış.TSK’nın yaptığı açıklamaya göre ise “İki subayın, bölgede oturan ve TSK ile ilgili bilgi sızdıran bir askerî personel hakkında inceleme yapmak, bilgi toplamak üzere görevli olduğu” bildiriliyor. Yani Adalet Bakanlığı canının istediği kişi ve kurumları yasadışı şekilde açıkça dinletip izletirken, TSK kendi bünyesi içinde bir tahkikat yapıyor. Kısacası olay henüz araştırma, soruşturma safhasında ama ortada yine bilgi kirliliğinden, “yargıdan önce hüküm verme”lerden geçilmiyor.“Yargıya saygı”nın böylesi!!!Başbakan Erdoğan, subayların evinde kendisinin ve Cumhurbaşkanı Gül’ün ev adreslerinin de bulunduğu şeklinde iddialar olduğu sorusuna, sanki suikast iddiasının gerçek olduğu kanıtlanmış ve açıklanmış gibi “Bu süreç vahim ve düşündürücü” demiş.AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ise her olayda kendisinin ve hükümet yetkililerinin yaptığı gibi en başta yargı yerine kararı vermiş: “Askerî personelin üstünde Sayın Arınç’ın adresinin bulunduğu kağıdın işi ne? Ayrıca basında çıkan haberlere göre Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı’nın evinin krokileri çıkıyor. Bu durum yeterince kuşkuludur. Süreç yargıdadır ve herkes yargı kararına saygı duymalıdır.” Düşünün; yargı “gizli soruşturmasını” bitirip Arınç’ın adresinin bulunduğunu açıklamamış. Diğer adreslerin bulunduğunu da açıklamamış. Hatta Başsavcılık kaynaklarından “böyle bir kağıt bulsak serbest bırakır mıydık? Suçlu bulsaydık ikisini de tutuklardık” şeklinde bir açıklama da yapılmış. Ama sanki hepsi kesinleşmiş gibi halkta yine bulanık duygular, şüpheler yaratmak üzere 4 koldan çalışma yürütülüyor. İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı, aynen Tokat saldırısında yaptıkları gibi ilk anda ve üstelik “basında çıkan haberlere dayanarak” “durumun yeterince kuşkulu” olduğunu söylüyor (basın dediği de yandaş basın) ama hemen arkasından “yargıya saygı”dan söz ediyor. Alay eder gibi.Ayrıca ortada bir gariplik daha var; adı geçen kişiler en üst düzeyde korunan, koruma ordularıyla gezen ve yaşayan siyasetçiler. İki subay (her ne kadar araçtan silah vb. çıkmamışsa da) böyle bir koruma varken nasıl suikast düzenleyecekler? Üstelik tam bütün gözlerin TSK üzerine dikildiği, her gün yeni bir “ihbar mektubu veya darbe belgesi iddiası” ile ordu komutanlarının bile sorgulamaya alındığı, henüz kanıtlanmış hiçbir suçlama olmadığı halde orduya bin çeşit suçlamanın siyasiler ve belli gazeteleri tarafından yapıldığı bir dönemde böyle bir aptallık olabilir mi?Bırakın istihbarat subaylarını, en basit mantık bile bunu yapar mı?CHP’nin hukukçu Konya Milletvekili Atilla Kart dün; “TSK’nın kendi bünyesindeki bilgi sızdırmaları tahkikat için yaptığı çalışmayı iktidarın kurduğu özel karargah görüyor ve engellemeye çalışıyor. Bunu da inandırıcı bir neden bularak ve kaotik ortam yaratarak yapıyor. Olay açığa çıkmadan ‘suikast ihtimali’nden söz edilmesini anlamak mümkün değildir” dedi.Memlekette yine iç savaş tehdidinden subay intiharlarına ve suikast iddialarına kadar toz dumana karışmış vaziyette. Bakalım Türkiye’yi nereye sürükleyecekler?

Devamını Oku

Hani “Yaradan’dan ötürü” seviyordunuz?

22 Aralık 2009

Darbe isteyen bir çete veya ordu içinde bir grup var mıydı yok muydu hâlâ bilmiyoruz. Daha kaç ay (veya yıl) öğrenemeyeceğiz o da belli değil. Zira artık Ergenekon denilen “her olayı içine attıkları çuval” öyle bir hale geldi ki sanki iktidar ne zaman bir sıkıntıya girse (mayın temizleme, Deniz Feneri, açılım vb.) anında ortaya yeni iddianameler, yeni operasyonlar, yeni belgeler (ıslak imzalı, Kafes vb.), yeni yeni ihbar mektupları ya da gizli tanıklar çıkıyor. O da olmazsa bilmem neredeki kazılardan ya da denizlerden/göllerden silahlar, bombalar bulunuyor.Sonu gelmez yani... Gel de inan bu sınır tanımayan “Cumhuriyet Mitingi’ne katılmayı” bile suç sayan iddialara... Üstelik darbe yapacak olanlar veya yapanlar (12 Eylül örneğin), ayaküstü tek başına durup dururken e-muhtıra yazıp bir seçimin yönünü değiştirenler (Büyükanıt örneğin) serbest ama başarısıyla dünya çapında ün kazanmış, uluslararası tıp kurullarına şeref başkanı seçilen bilim adamları, rektörler, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Aylin Duruoğlu gibi gazeteciler aylardır tutuklu.Ertuğrul Özkök dün Penguen dergisinin karikatür yıllığında ‘Vakit’ gibi gazetelerin manşetlerinin, haberlerinin karikatürize edilmesini anlatıyordu; Penguen’in “Türkan Saylan Ergenekon’dan yırtmak için öldü” karikatüründen de söz etmişti. Çok da haklılar Saylan ağır hasta olmasa ve gerçekten “bardağı taşıracak damla” olduğu görülmese, onun hastalığı filan da dinlenmez, içeri alıverirlerdi. ÇYDD’nin tüm kayıtlarını, bilgisayarlarını alıp eğitim verilen öğrencileri bile nasıl fişledikleri ve yeni öğrencilere çağdaş eğitim verilmesine sekte vurmaya çalıştıkları ortada.Geçmiş yıllarda bir darbe hazırlığı olmuşsa önce o dönemin Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları bunun hesabını vermeliyken (şimdi kuvvet komutanları yeniden ifadeye çağrılmış, açılım sürerken yeni Ergenekon gelişmeleri de oluyor demek ki!! Peki Hilmi Özkök neden onlarla birlikte ifade vermiyor?) sapla samanı birbirine karıştırıp “hiç değilse birkaç yıl için susturulmuş olsunlar” diye darbeyle marbeyle alakası olmayacak insanlara azap çektirip, özgürlükleri aylarca yıllarca ellerinden alınırsa “adalet” bir gün ortaya çıkar (bugün çıkamasa da bir gün mutlaka) ve bunun hesabını sorar.Türkiye’nin en büyük medya grubunu da susturmak, hatta yok etmek için olmadık çoraplar örülürse onun sorgulanmasını da önce özgür dünya medyası yapar, ki ABD’de yaptı. Her ne kadar “bizden önce birileri burada kulis mi yaptı, yoksa bu ABD’li gazeteciler Türkiye’deki grubun uzantısı mı” gibi komik lâflar edilse de bunları oralarda yutan olmaz. O ülkenin aydın insanları Türkiye’dekiler gibi sinmez, “sadece gerçeği” ister.ÇİFTE STANDARDIN BÖYLESİSon olarak “açılım” konusu çıkmaza girip terör bu kez şehirlerde esmeye başlayınca, toplum yanlış politikalarla gerginleşip bölününce ve olaylar, tepkiler artınca Ergenekon yeniden devreye girdi. Erzincan’da 3’üncü Ordu Komutanı’nın da ifadesinin alınacağı söylendi, “Ergenekoncular”ın Bülent Arınç’a suikast düzenlemek üzereyken yakalandığı haberi çıktı ve bir subay daha intihar etti. Önceden tutuklanıp serbest bırakılan ve yeniden tutuklanacağını öğrenince “Bir daha cezaevine gireceğime ölürüm daha iyi” diyerek sinir krizi geçiren Yarbay Tatar eşine yazdığı mektupta; “Babam öldüğünde bile komutanım beni arayıp teselli etti. En kötü günümde yanımda olan birinin öldürülmesini nasıl düşünebilirim. Sadece saygı ve minnet duyabilirim” demiş.Böylesine ağır bir suçlama, iktidara yakın belli medya kesiminde “yargı kararını vermiş gibi” birçok isimle ilgili olarak peşin peşin yapıştırılan etiketler böyle onurlu insanları hayattan nefret ettirmeye yeter... Öldürmekle suçlandığı komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in de cenazeye katılması bu iddiaya inanmadığını açıkça gösteriyor. (Boşverin “son yolculuğunda personeline sahip çıktı” gibi abuk yanıltmacaları, hiç kimse suikastçısı olduğuna inandığı birinin cenazesine gitmez!) Peki Deniz Feneri sanıklarına (Alman yargısının ‘1 numaralı failler’ dediği isimlere) hiç dokunulmazken ve hatta Zekeriya Karaman belediyeden yeni ihaleler alırken tutarsız suçlamalarla ve tutuklayarak bu ülkenin subaylarını bunalıma, intihara sürüklemek kabul edilebilir mi?HER YERDE KROKİLERDevletin en önemli kurumlarını birbirine düşüren, istedikleri zaman “hukukun arkasından dolanmayı” övünür gibi söyleyebilenler, söz konusu ordu olunca çifte standarda neden hiç karşı çıkmıyorlar? TSK’dan istenen nedir?Bu nasıl tesadüf ki tam şu sorunlu dönemde, iktidarın başı sıkışmışken Bülent Arınç’ın oturduğu sokakta bir albay ve bir binbaşı yine en kolay bulunacak şekilde, ellerinde bir krokiyle dolaşıyorlar ve şıp diye yakalanıveriyorlar?Arınç; Emine Ayna için “çok garip bir yaratık” demiş. Bırakın Avatar filmini bile geride bırakacak garip yaratıklardan geçilmeyen bir dönemi yaşamakta olduğumuzu, nerede kaldı “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmek”?Birlikte açılım yaptıkları ve epeyce de açıldıkları isimleri Yaradan’dan ötürü sevemez mi oldular acaba?

Devamını Oku

Sorunlar kaçarak çözülmez!

20 Aralık 2009

Gazetelerde bu vahşet olayının haberini göremedik. Türkiye’nin hep gizlenen ve en fazla gerek duyulmasına rağmen asla çözülmesi için adım atılmayan sorunlarından biri olan “ensest-aile içi ilişki”nin, kendi çocuğuna, kardeşine, yeğenine cinsel tacizin dehşetinden mi korkuluyor bilinmez. Ama bilinmesi ve ilgili kadın ve aileden sorumlu bakanlığın artık çözüm araması gerekiyor. Kadın bakanların giyiminden kuşamından önce yaptıklarıyla ilgilenirsek belki ararlar. Zonguldak’ta 15 yaşındaki kız çocuğunun 6 aylık hamile olduğunun hastanede ortaya çıkması üzerine ifadesi alınan kız, kısa süre önce maden göçüğünde ölen öz babası ve 2 amcası tarafından yıllardır tecavüze uğradığını söylemiş. İlkokul 6’ncı sınıftan beri babasının, 7’nci sınıftan sonra da amcalarının tecavüzüne uğrayan zavallı çocuk korkusundan yıllarca bu vahşi yaratıkları kimseye anlatamamış.Şimdi ise her baktığında o dehşet verici anları hatırlayacağı bebeğin doğuşunu bekliyor.Haydi “insan” bile denemeyecek babadan kurtulmuş ama o Allah korkusu olmayan, kendilerine engel olamayacak kadar küçük ve çaresiz yeğenlerine tecavüz eden iki amcanın hiçbir hafifletici nedenin sözü bile geçmeden (yaparlar çünkü, bunu bile yaparlar) en ağır cezaya, ömür boyu hücre hapsine mahkûm edilmesi şarttır. ABD’de ve AB ülkelerinde bu suçun cezası ömür boyu hapistir.STK’LARI TARİH YAZACAKBu mağdur çocukları tecavüzcü alçaklarla aynı minibüslere bindirenler de benzer bir suç işliyorlar onu da söyleyeyim. Sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri “sesimiz çıkarsa bize de Ergenekoncu der, içeri atarlar” korkusundan hiçbir konuda konuşamadıkları gibi artık kadına karşı şiddet konularında da sesleri duyulmuyor.Başkanlarına “korkuyorsanız çekilin, yerinize korkmayan biri gelsin” deyince “sivil toplum kuruluşları da eskisi gibi değil, oralarda da yandaş örgütlenme aldı başını gitti” cevabını veriyorlar. Onun için biz tarihe bu notu düşelim, hiçbir olaya tepki veremez hale gelen, bu dönemin STK’larını tarih de böyle yazsın.Tecavüze uğrayan çocukların hakkını korumak hakimlerin vicdanına kalıyor, umarız o sesi dinlerler.Bu tecavüzlerden doğan çocukları devletin alıp bakması da ayrıca mutlaka düşünülmesi gereken bir konudur.Hâlâ düşünme ve belki önce anneleri ve çocukları eğitme, danışma büroları açarak bunları TV’lerle duyurma zamanı gelmedi mi yoksa? Devlet televizyonu sadece iktidar yağcılığıyla uğraşmak için mi kurulmuştur? Daha kaç çocuğun çaresizlik içinde bu zulme katlanması, tüm hayatının mahvolması gerekecek?*****İstanbullular IV. Murat’ı göremeyecek mi?Yıllar önce başrollerini Cihan Ünal ile Ayten Gökçer’in oynadığı IV. Murat oyununu hâlâ unutamam. Kusursuz yetenekler, kusursuz dekor ve kostümler, gerçekten Batı ülkelerinde “kültür-sanat merkezi” denilen kentlerde sahnelenen oyunlarla rahatça rekabet edebilecek eserler unutulmuyor.Aynen Cüneyt Gökçer’in oynadığı Damdaki Kemancı, başrolleri Ayten Gökçer’le paylaştıkları “My Fair Lady” gibi müzikallerin, başarılı opera-bale sanatçılarımızın oynadığı eserlerin unutulmadığı gibi...Onun için, Devlet Sanatçısı Dr. Okan Demiriş’in IV. Murat Operası’nın 26 Aralık’ta Ankara’da sahnelenmeye başlanacağını duyunca heyecanlandım.‘Ne mutlu Ankaralılara, keşke biz de izleyebilseydik’ diye düşündüm. Bu üç perdelik operanın dünya prömiyeri uzun yıllar önce 1980’de İstanbul AKM’de yapılmış ve bugüne kadar çeşitli yerlerde yaklaşık 150 kez sahnelenmiş ama şu anda İstanbul AKM Kültür Bakanlığı tarafından kapatıldığı için büyük prodüksiyonların İstanbul’da sahnelenmesi 2 yıldır mümkün olamıyor. AKM’yi kapatınca Kadıköy’deki eski Süreyya Sineması “Süreyya Operası”na çevrildi ama yeterli alana sahip olmadığı için koronun tamamını sığdırmak bile mümkün değil. Sanatçıların sanatı geriye gidiyor, dünya çapında sanatçılar bir köşede bekletiliyor. Eskiden Nabucco operasında sahneye atlar bile çıkarılıyordu, şimdi koroya yer yok... Ayrıca bu küçük salonun akustik sorunu olması eserlerin sahnelenmesini imkânsızlaştırıyor. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ise “Cumhuriyeti değiştirmeye çalışmak”tan kültür ve sanata zaman bulamıyor olmalı, AKM’yi de, sanatı da unutturuyor insanlara.Durum içler acısı yani. İstanbulluların ne IV. Murat’ı, ne de bir başka büyük prodüksiyonu izleme şansı yok. Türkiye’nin megakentinde sanata sekte vurulmuş durumda.IV. Murat; Ankara Operası Büyük Tiyatro Salonu’nda sahnelenecekmiş, tiyatroseverler bu eseri görmeyi ihmal etmemeliler bence. Şanslı olduklarını unutmasınlar.

Devamını Oku

Cindoruk tam üstüne basmış!

19 Aralık 2009

ABD’nin büyük TV kuruluşlarından NBC televizyonu “İran tarafından ‘sınırı izinsiz geçmek’ suçuyla alıkonulan 3 ABD’li gençle ilgili” haberi verirken Türkiye’de sınırın geçildiği bölgeyi haritada Kürdistan olarak göstermiş.Alıştırma mı yapıyorlar, hata mıdır bilinmez ama (daha önce de yaptılar çünkü) Amerika’daki Türkler ve NewYork merkezli Türk radyosu büyük tepki göstermiş.Belki de şu sıralarda Türkiye’de de alıştırma yapıldığı içindir, Amerika güdümlü projelerle, PKK ve Öcalan’ın, uzantıları olan siyasetçilerin söylemleriyle biz de az duymuyoruz bunu... Artık açık açık dile getirilmekte...DTP kapatılınca BDP’li olan milletvekilleri dillerinden PKK’yı, Öcalan’ı, ayrı bir devlet talebini düşürmüyorlar. Şimdilik “demokratik haklar, kültürel haklar” bir yana bırakıldı “özgürlük rüyası”, “özgürlük mücadelesi”, “özgür yurttaş olma” gibi sloganlara geçildi ama onların açılıma da partilerine de referans gösterdikleri teröristbaşı Öcalan yol haritasında açıkça anlatmıştı zaten biliyorsunuz.DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk “Meclis’te kalma kararını şu önderin talimatıyla aldık diyen, kendilerinin karar alma ehliyeti olmadığını ifade eden siyasi parti, grup olur mu” demiş. Yerden göğe kadar haklı olmadığını (Ahmet Türk ve arkadaşları dahil) kim söyleyebilir? PKK’nın ve Öcalan’ın siyasi uzantısı gibi çalışan bir grup ısrarla ayrılıkçı tutumu, teröre arka çıkmayı sürdürüyor, bir yandan da “Kürtleri biz temsil ediyoruz” diyor. Kürtlerin hepsi ayrılıkçı mı? Hepsi PKK’nın emrine mi girmiş?Gerçi “DTP’ye oy çıkmayan mahallelerde PKK tarafından terör estirildiği” anlatılıyor ama bu baskıya, tehlikeye rağmen “Benim devletle sorunum yok” diyen büyük bir çoğunluk yaşıyor Güneydoğu’da...Cindoruk, yılların siyaset deneyimiyle benzer bir baskıya da dikkat çekmiş;“Bazı bölgelerimizde bazı belediyeler siyasi otorite kurmuşlardır. Vatandaşlar devlete itaat yerine belediyelere itaat etmektedirler. O belediyelerin de arkasında terör örgütü vardır” diyor. DTP’li belediye başkanlarına “PKK’nın karar verdiği” yazılmıştı biliyorsunuz. Bu belediyelere “özerklik, tam yetki” verilmesi, “bölgesel yönetim” zaten en başta gelen istek, onu da biliyorsunuz.Terör eşliğinde devlete yapılan dayatmaların devam edeceğini de gayet iyi biliyorsunuz. Peki bunları bilirken artık NBC televizyonunun yaptığına kızsak ne fark eder, kızmasak ne fark eder, değil mi efendim?*** Seni OHAL’ci, sus bakayım! Moda üstüne modalar çıkıyor malûm; örneğin her olayın arkasına Ergenekon’u -uysa da, uymasa da- koymak moda... Halkını, okuyucusunu, izleyicisini, icabında öğrencisini aptal yerine koymak ve her türlü abukluğu yutturmaya çalışmak moda... Son moda ise ülkedeki had safhaya çıkmış baskıları veya terör olaylarını yazan gazetecilere “OHAL istiyor, olağanüstü hal ilân edilsin diye alt yapı hazırlıyor” benzeri abuk ötesi bir yakıştırma yapmak.Kendileri hangi olay varsa yargıdan, güvenlik güçlerinden önce, daha ne olduğu anlaşılmadan, siyasetçisiyle, gazetecisiyle, akademisyeniyle hükmü verip ekranlardan, manşetlerden kurumlara, insanlara suç yapıştıracaklar, mahkûm edecekler ama başkaları gerçekleri anlatamayacak. “Kaos” diyemeyecek, “kargaşa, anarşi var” diyemeyecek.Kendileri; haklarını aramak için parkta eylem yaparken üzerine durup dururken, gaz ve tazyikli su sıkılan Tekel işçilerine yapılanı bile haklı bulacak ve işçileri suçlu çıkaracak (ya da hiç görmezden gelecek) ama başkaları “Bu ne adaletsizliktir, nasıl demokrasidir” diyemeyecek.Ben onu bunu bilmem, bana göre gazeteciliğin tek tanımı vardır; “gerçekleri saptırmadan, dürüstçe halkın haber alma hakkını sağlamak”... Etikete filân bakmam, görevimi yaparım.En azından yastığa başımı koyduğumda kendimden utanmam... OHAL senaryocularına da önereceğim ama onlarda bu duygunun kaldığını hiç sanmıyorum artık!

Devamını Oku