“Nabza göre şerbet” açıklamalar!

16 Ocak 2010

İçişleri Bakanı Atalay son günlerde artan “Polis devleti” endişeleri ve uyarıları ile ilgili açıklama yapmış: “Biz ayrımcılığa karşı sistem geliştiriyoruz. Polis devleti isteyen bu mekanizmaları kurmaz. Sivil diktatörlük gibi mantığı olmayan ifadeler sosyal mühendislik icatlarıdır. Türkiye’de kimse diktatörlük kuramaz.” Başbakan Erdoğan da “Türkiye’de asla baskı olmadığını, olamayacağını, hatta medyanın ABD medyasından bile daha özgür olduğunu” söylüyor.Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun açılışında “İnsanların düşüncelerini farklı görebilir, beğenmeyebilir, eleştirebiliriz ama bunların bir saygı içerisinde olmasının gereğine inanıyoruz. Hiç kimsenin yaşam tarzına da bir kastımız olamaz” demiş.İyi, güzel, her konuda nabza göre şerbet bir açıklama bulunuyor da madem ki durum budur neden hukukçular ve hatta yüksek yargı, cumhuriyet başsavcıları, siyaset bilimciler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, medyanın iktidara ait olmayan (var mıydı eskiden böyle bir durum) kesimi, birçok kurum ve kuruluş aylardır “ağır siyasi baskı altında” olduklarından söz ediyor ve hatta “yangın bacayı sardı” feryatları atıyorlar?Bunların hepsi sosyal mühendislik peşinde mi? Veya hepsi topluca yalan söylemeye mi karar verdiler?NEDEN? NEDEN?Neden hükümet “Yargı Reformu hazırlanıyor” deyince hemen ortaya; yargıya baskıların daha da artacağı, yüksek yargıya üye seçen HSYK’nın veya Anayasa Mahkemesi’nin siyasallaştırılacağı, oralara TBMM’nin (yani AKP çoğunluğunun) seçeceği adayların yerleştirileceği endişesi çıkıyor?Acaba nedeni; aynı anda HSYK’dan 11 üyelik kontenjan istenmesi olabilir mi? Veya daha önceden yapılmış olan; Anayasa Mahkemesi’ne “TBMM ile Cumhurbaşkanı’nın da aday seçmesinin gerekli olduğu” açıklamaları?“Kürt açılımı” diye başlayan açılım neden toplumda hemen tepki ve endişe yaratıyor? Artık atılan adımlara güven kalmadığı ve arkasından daha da büyük sorunların geleceği tahmin edildiği için olabilir mi?“Polise ağır silah alınacağı” açıklanınca veya “TSK sınırlardan çekilecek, yerine 50 bin kişilik kolluk kuvveti gelecek” dendiğinde neden toplum bir anda korkuya sürükleniyor? Aylardır ordu ile polisin, MİT ile polisin, jandarma ile polisin karşı karşıya getirildiği görüldüğü ve kurumlar arası çekişmeler büyük endişe yarattığı için mi acaba?“Referandumlara alışın” dendiğinde neden hemen endişeler ortaya çıkıyor? Hükümetin hiçbir denetime, muhalif görüşe tahammül göstermediği artık iyice anlaşıldığı için mi?Bugüne kadar insanlar cep telefonlarıyla, sabit telefonla konuşmaktan hatta arkadaşlarıyla ya da evinde konuşmaktan korkar hale hiç gelmiş miydi? Bir toplumsal paranoyadan hiç söz edilmiş ve bu paranoya yabancı medyada bile yer almış mıydı?Darbe ve suikast iddialarıyla Genelkurmay haftalarca aranmış, suçlanmış, insanlarda bir de ayrıca “darbe paranoyası” yaratılmış mıydı?FOTOĞRAF ÇOK BENZİYOR!Bir “hukuk devleti” olduğunu iddia eden Türkiye’de; yüksek mahkemeler, cumhuriyet başsavcıları, hakimler, gazeteciler, bilim adamları terörist muamelesi görmüş ve herkes “önce içeri atıyor, sonra suç arıyorlar aman susalım” korkusuna düşmüş müydü hiç?“Demokratik bir ülke” olduğunu iddia eden Türkiye’de daha önce bir başka başbakan; “düşünceleri beğenmeyebiliriz ama saygı içerisinde olmalı” diyen Başbakan gibi “Bu gazeteleri almayın” çağrıları yapmaya, patronlara “maaşlarını sen veriyorsun, sustur adamlarını” demeye, gazetecileri aşağılamaya cesaret etmiş miydi?Ya da bağımsız kalmaya çalışan bir medya grubu (daha önce “bağımsız kalma” gibi bir durum da yoktu ya) dünyada benzeri görülmemiş vergi cezalarıyla köşeye sıkıştırılmış mıydı?Böyle bir ülkede isterseniz 10 tane “ayrımcılığa karşı mekanizma” kurun insanları kolay kolay “otoriter rejim tehlikesi olmadığına” inandıramazsınız.“İnsanların yaşam tarzı” dediğiniz şey öyle bir anda değişmez. Adım adım, hazmettire hazmettire değişir ki fotoğraf da epeyce andırıyor doğrusu!

Devamını Oku

Şimdi de “alıştıra alıştıra” referandum!

15 Ocak 2010

Artık biliyoruz ki AKP hükümetinden “alıştıra alıştıra” veya “alışsınlar” gibi bir lâf gelmişse hemen alışmaya başlamak lâzım çünkü arkası geliyor.Başbakan Erdoğan’ın “Türkiye referandumlara alışsın” demesiyle, parlamentoda uzlaşma aramayı gerektirecek kadar önemli; “açılım ve istenen her konuda Anayasa değişikliği ya da (yüksek mahkemelere üye seçen) HSYK ile ilgili değişiklikler” gibi konularda sadece halk oyu ile karar alınacağının işareti verilmişti. Başbakan “referandumlara” dediğine göre tek bir referandumla sınırlı kalmayacağı belliydi. Ki arkasından hemen AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ’ın “Bu konudaki çalışmanın sürdüğü” açıklaması geldi.Burada enteresan olan şey Başbakan’ın “kendilerinin hemen olmasını istediği anayasa değişikliklerini (küçük bir paket gibi önemsizleştirmeler yardımıyla) referandumla yapacaklarını ama yıllardır beklenen ve Türkiye için asıl demokratikleşmeyi sağlayacak olan örneğin Seçim Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu gibi konularda (dokunulmazlık, basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığının sağlanması filân ağıza bile alınmıyor) yapılacak değişikliklerin ise konsensusa (yani uzlaşmaya) bağlı olduğunu” söylemesi.Bozdağ da “Anayasa değişikliği gerekli ama TBMM’de konsensus sağlanamadığı için yapılamadı” diyor.Peki neden sizin istediğiniz konularda konsensus yerine halk oyu olabiliyor da seçim kanunu, partiler kanunu, dokunulmazlık ve diğer konularda olmuyor?Daha önce istediğiniz ve “konsensus olmadığı için yapılamadı” dediğiniz Anayasa değişiklikleri arasında, gerçek bir demokrasi için şart olan bu değişiklikler neden yoktu? Hepsinden önce dokunulmazlıkların sınırlandırılması ve hesap verecek suçu olanların bu ülke için Anayasa değişikliği filân yapamaması gerekmez mi?Ayrıca Türkiye neden bu kadar önemli kararları hiç tartışamıyor ve hepsi pat diye tepeden inme oluveriyor?HALK OYUYLA TOTALİTER REJİME...Geçen hafta Süheyl Batum Her Açıdan’da “Referandumu çok doğru bulanların İsviçre’de ‘minareler yasaklansın’ kararı referandum sonunda çıkınca hiç de doğru bulmadığını, tam aksine ‘büyük hata oldu’ dediklerini” hatırlatmıştı. Peki acaba demokrasiyi “çoğunluğun dediği olur” şeklinde algılayanlar (Hitler de bu anlayışla gelmiş, soykırımı bile “en çok oyu ben aldım” diyerek yapmıştı) yargı, medya gibi tüm “denetim mekanizmalarını” ortadan kaldırırken muhalefet partilerinin fren mekanizmasını da yok ederse bu tür büyük hataları kim veya hangi kurum önleyebilir? Buradan başlayarak istenen her konuda çoğunluğun isteğiyle (yüzde 51 yetiyor) alınacak kararlar ülkeyi nereye sürükleyebilir?AKP hükümeti “Yargı Reformu” adı altında yüksek yargıyı kontrolüne alacak yasa değişikliklerini hazırlıyor. Bir yandan da yüksek yargıya üye seçen HSYK’ya 11 kişilik AKP kontenjanı baskısı yapıyor. Öte yanda tarafsız medyayı köşeye sıkıştırıp el değiştirmesinin yolunu açıyor. Bir başka tarafta muhalefet partilerini devreden çıkarıyor. Sonra da hemen her kesimden toplumun haklı olarak “otoriter rejime gidiyoruz” tepkileri yükselince dönüp “Demokrasiden korkuyorlar, demokratikleşiyoruz” diyor.Demek ki “demokrasi” gibi en temel kavramlardan biri bile Türkiye’de değişken hale gelebiliyor, anlamı değiştirilebiliyormuş.DEMOKRASİ ÇITASI MI?Başbakan’ın son konuşmasında söylediği “Türkiye’de demokrasi çıtası AK Parti ile yükseldi, 7-8-10 yıl önce köşe yazarlarına kimler müdahale ediyordu” sözü de anlaşılır gibi değil. 22 yıllık gazeteciyim, 7-8-10 yıl önce böyle gazete kadrolarını değiştiren, gazetelerin ve TV’lerin iktidar yanlısı gruplara geçmesini sağlayan, bağımsız medya gruplarını baskı ile ele geçiren, tasfiye listeleri hazırlayan iktidarları hiç hatırlamıyorum. Bugünküyle o bile kıyaslanamaz ama Tansu Çiller dışında medya baskısı deneyen başbakan da görmedim.Bu hafta “İsrail-Türkiye gerginliği hangi zararları verebilir” konusundan “50 bin kişilik yeni ordu” kurulmasına, “polise ağır silah”tan “açılım”da Öcalan’ın baş aktörlüğe nasıl geldiğine ve tabii grevler, işsizlik, ekonomik krize kadar birçok konu gündemdeydi. “Referandum” son haber olarak geldi.HER AÇIDAN’IN KONUKLARI!Yarın Her Açıdan’da bu konuların hepsini yine en iyi uzmanlarla:Deneyimli bir emekli Büyükelçi ve CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, OHAL (Olağanüstü Hal) eski Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Marmara Üniv. İşletme Fak. Dekanı Prof. Dr. Osman Altuğ, Galatasaray Üniv. Ceza Hukuku Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal ve Yeditepe Üniv. Anayasa Hukuku Öğr. Üyesi Yrd. Doçent Dr. Ekrem Ali Akartürk ile tartışacağız.Anlamadığı olayları anlamak, bilgi kirliliği ile yaratılan kavram kargaşasından kurtulmak isteyenleri beklerim.

Devamını Oku

Başbakan medyayı sevdi!

14 Ocak 2010

Nihayet, nihayet Başbakan Erdoğan medyayı bir bütün olarak sevdi... İsrail’de Türk Büyükelçisi’ne yapılan saygısızlık nedeniyle yaşanan krizde medyanın gösterdiği birlik ve beraberlik için onlara teşekkür etti.Dedi ki:“Özellikle bu son olayda Türk medyasının durduğu nokta benim bir Başbakan olarak özlediğim noktadır. Bu birlik ve beraberliği her tür siyasi, askerî, ekonomik, ticari bütün olaylarda aynı şeyi başarmamız lâzım. Uzlaşmayı sadece siyasi partilerin liderlerinde görmeliyim.” Önce... “Özellikle bu olayda” dediğine göre ‘acaba medyayı topluca takdir ettiği başka konular da mı var’ diye düşündüm. Sonra ‘bir başbakan’ın özleyeceği, ‘birlik-beraberlik’ veya ‘uzlaşma’ isteyeceği medyanın hiçbir demokratik ülkede olamayacağını düşündüm. Zira saydığı bütün olaylarda tüm medyanın uzlaşma içinde başbakanların seveceği, özleyeceği yayınlar yapması söz konusu olamaz. (Bu olayların içine ‘askerî’nin nasıl ve neden girdiğini de anlamak kesinlikle mümkün değildir, zira askerî konular demokratik bir ülkede ‘ekonomi-siyaset-ticaret’ benzeri konular gibi tartışma konusu da değildir.) TASFİYE LİSTELERİÖyle olsa, demokrasilerde şart olan çok sesliliğin de ortadan kalkması ve medyanın topluca ve sadece “bir başbakan”ın sevdiği şarkılar (!) söylemesi gerekirdi.Oysa gerçek demokrasilerde medya siyasi partilerin, özellikle de ülkeyi yöneten, bugününü ve geleceğini şekillendiren iktidarların eleştirisini özgürce, bağımsızca yapar ve başbakanlar bundan hoşlansa da hoşlanmasa da ne öfkesini belirtir, ne “kızılan ya da tasfiyesi istenen gazeteci listeleri” hazırlanır (hazırlandığında ise ‘tarafsız ve çoksesli’ medya görmezden gelmez, ‘ordu andıç hazırladı’ diye kıyamet koparırken buna susmaz), ne “Bu gazeteleri almayın” çağrısı yapar, ne de bir medya grubunu ödenmesi imkânsız boyutta vergi cezaları ile köşeye sıkıştırır.Tam aksine demokratik ülkelerin, kendine güvenen, gerçeklerden korkmayan demokratik başbakanları bu tür; çoksesli, özgürce ve bağımsız eleştirebilen bir medyayı tercih ederler. Böyle medya grupları ile kavga içine girmez, onlara muhalefet partilerine yaptıklarını yapmazlar.Aslında normal olarak demokratik ülkelerin demokratik başbakanları medyanın “iktidara ait veya yandaş kesim” ve “eleştiri yapabilen bağımsız kesim” gibi, bugün Türkiye’de (ilk kez) görülen tabloda olmasına gerek duymazlar. Bunu sağlamaya değil, önlemeye çalışırlar. Türkiye’de zaten bugün medyanın büyük kesimi Başbakan’ın “özlediği, sevdiği” bir yapı içindedir, geriye kalanı ise “varlığını sürdürme, aynı sınıfa dahil olmama” mücadelesi içinde...AĞLANACAK NOKTA!Yani “özlenen” değil, “ağlanacak nokta” dayız. Peki Başbakan şimdi medyayı neden beğendi? Türkiye’ye bir başka ülke tarafından hakaret ediliyorsa, hangi dönemde olsa elbette bütün vatandaşları gibi medyası da birlik içinde olacaktır.Acaba medyada; “Bu hakaretin sebebi İsrail ile ilişkileri kasıtlı olarak germenin sonucudur. Onlar da ‘one minute’ hakareti ile başlayan gergin süreçte intikam aldılar, sonra da Peres’in ısrarıyla ‘zoraki bir özür’ dilendi. Ya Peres bu kadar olgun davranacağına ‘önce siz bizden one minute özrü dileyin’ deseydi? Gazze ile ilgili olarak İsrail’e kızabilirsiniz ama bunu diplomatik yolla, ilişkileri bozmadan da yapamaz mıydınız” diye soran çıkmadığı için mi? Ya da “Bu İsrail çekişmesinde ABD’nin rolü ne” diye soran olmadığı için mi? “Eleştiriye tahammüllü siyasetçi” de medyanın özlemidir, hiç şüpheleri olmasın! *** TRT açıklasın!Önceki gün açıklanan bir gelişme; TRT reyting sisteminden çekilmiş. Doğrusu her vatandaşın “kendi vergileriyle çalışan” bir devlet televizyonunun hangi nedenle ve hangi hakla reyting sisteminden çekilme yetkisi bulabildiğini sorgulaması gerekir.Çünkü başarısız, halkın izlemediği programları ısrarla sürdürmeye bu kanalın hiç hakkı yoktur ve bunu da sadece reytingler gösterir. Evet TRT’nin birçok programı, örneğin taraflı siyasi tartışma programları başarı gösteremiyor ama bunların da milletin parasıyla sürdürülmesine izin verilemez.Birileri ödüllendirilecek veya bir partiye arka çıkılacak diye halkın parası çarçur edilemez.Bu konuyu topluma açıklamak, “Biz binlerce çalışanımız ve devletten aldığımız büyük paralarla yine de rekabet edemiyor, çözümü de rekabetten kaçma ve rekabetsiz harcamada buluyoruz” diye itiraf etmek TRT’nin borcudur.

Devamını Oku

Kafa karıştırma sanatı!

13 Ocak 2010

Bugün İsrail Büyükelçimiz’e yapılan hakareti ve onun da hiç fark etmemiş gibi gülerek oturmasını yazacak ve kendisine acilen Ömer Seyfettin’in “İncili Kaftan” hikâyesini okumasını önerecektim ama dün başladığım yazıyı bitirmem gerekiyor.Yerim kalmadığı için Ali Bayramoğlu’nun “Türkiye, Sovyetler Birliği’nin Gorbaçov döneminde yaşadığı dönüşümü yaşıyor” benzetmesine değinemedim. Aralarında siyasetçilerin, hukukçuların da bulunduğu okurlarımızdan: “Çoktan tarihe karışmış Sovyetler Birliği’nden söz eden yazar o değişimde de bugün Türkiye’deki gidişte de esas belirleyicinin ABD olduğuna neden hiç değinmemiş” diyen çok sayıda mektup geldi. Bunun üzerine; 1989 yılında Zürih’te sahip olduğu kültür merkezi ile yayınevinin aynısını bir kültür faaliyeti olarak ve Gorbaçov’un isteğiyle Rusya’da kurmak üzere Moskova’ya giden, daha sonra da bir süre “Gorbaçov yönetiminin Kültür Danışmanlığını” yapan uluslararası araştırmacı yazar Aytunç Altındal’a sordum:Şunları söyledi; “Gorbaçov döneminde Sovyetler Birliği’nin üretim tarzı ve üretim ilişkilerinin rejimi değişti, sosyalist sistemden kapitalist ekonomiye geçildi. Türkiye’de böyle bir şey mi oldu, mülkiyet rejimi değişikliği mi var, temelde bir rejim değişikliği var da biz mi görmüyoruz? ‘Gorbaçov’un yaptığı yapılıyor’ demek Sovyetler’deki olaylardan tümüyle habersiz olunduğunu gösterir. Türkiye’de bugüne kadar darbeleri ordu yapmıştı, bugün sivillerin darbe niteliğinde girişimleri söz konusudur. Yapılan ‘devleti tasfiye etme’ değil, laik devleti tasfiye etme girişimidir. Bunları gizlemek için Gorbaçov örneği de çok yanlış bir örnektir.”HEP ÖRTÜLÜ CÜMLELERHaydi bu yanlış yapıldı diyelim, ya ertesi gün “Kürt meselesi”, “Açılım durursa büyük bedel ödenir” laflarını tekrarlayarak yaptığı uzun konuşmada Kürt meselesinin ne olduğu, BDP’nin ve tabii amaç terörü yok etmek olduğuna göre PKK’nın meselesi ile hükümetin meselesinin neden birbirleriyle alakasız olduğu, hangi talepler karşılanırsa bu meselenin çözüleceği neden analiz edilmemiş?Edilmemiş çünkü talepler dile getirilecek gibi değil. Onun için sloganlarla, üstü örtülü cümleler ve laf oyunlarıyla, bir yandan hükümete de “değişirseniz sizin için de kötü olur” mesajlarıyla idare edeceksiniz.Ertesi gün kendi gruplarından bir başka isim “Türkiye’nin asla otoriter bir rejime gitmediğini, böyle bir süreçte örneğin Ergenekon’u buna delil gösterenlerin yanıldığını, yanlış ve haksız gözaltıların olabileceğini” söylüyor, daha sonra da “AKP’nin verdiği demokrasi mücadelesinde, yapmak istediği Anayasa değişikliğine ‘sistem içinde güçlü olanlar’ın izin vermediğini” öne sürüyor ve soruyordu “AK Parti’nin yapmaya çalıştığı Anayasa’da temel hak ve özgürlükleri boğan hangi madde vardı?” BİRAZCIK YASA DIŞI!Tabii, ayrıca bir hukukçu olan Bülent Arınç’ın “Dinlemeler yasa dışı olabilir ama o konuşmalardaki hukuksuzluğun hiç mi önemi yok” diyebildiği, bir hükümetin (Adalet Bakanlığı ‘Ben dinlettim’ diyor) yasa dışı bir olaya imza atmasını hukuki bulabildiği bir ülkede “başkaları ne demiş” diye sorulmaz artık ama... Yanıltmanın, saptırmanın bir sınırı olmalı, değil mi efendim?Bu konuşanların hukukta usul kurallarının böyle anlamsız sözlerle küçümsenemeyeceğini, yasa dışı olaylara ve yanlış/haksız tutuklamalara (gözaltı değil) mazeret aranamayacağını bilmeleri gerekiyor. “Otoriter rejim” vurgularının sadece Ergenekon meselesiyle sınırlı olmadığını; medyadan yargıya, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına ve vatandaşa kadar herkesin ve her kesimin karşı karşıya olduğu ağır baskıdan söz edildiğini hatırlayıvermeleri gerekiyor.Acaba “demokratikleşme, modernleşme” incilerini sıralayanlar neden bu baskıları veya örneğin asıl demokratikleşme olan “seçim sistemi, partiler yasası, yüzde 10 barajı, dokunulmazlıklar” gibi konuları hiç ağızlarına almıyorlar?AKP’nin anayasa değişikliği “temel hak ve özgürlükleri boğan madde” nedeniyle mi yoksa Anayasa’nın “değiştirilemez ilk 3 maddesi” ile bağlantılı olduğu daha önceden de bilinen 42’nci madde nedeniyle mi yapılamadı? AKP’nin “cumhurbaşkanını halkın seçmesi” ile ilgili Anayasa değişikliğine neden itiraz edilmedi de buna edildi?Sonra acaba hangi ülkede “rejime karşı eylemlerin odağı” olanlara Anayasa değişikliği yapma imkânı verilmiştir ki?Bunların cevabı yok maalesef... At ortaya bir söz, anlayan anlasın anlamayanı belki inandırırsın taktiği...Bilerek “zihinsel kaos” yaratanların uzman kesilmeye hakkı olmamalı!

Devamını Oku

Bayramoğlu-Arınç benzerliği

13 Ocak 2010

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a “suikast ihbarı”nın bir Telekom bayisinin kontörlü telefonundan yapıldığı ortaya çıkmış ve bazı şahısların isimleri de şüpheli olarak belirlenmiş.Yapılması gereken bu, çıkarsınlar ortaya kimlerin ihbar ettiğini ve neye dayanarak “suikast” iddiası ortaya attığını da bilelim. Ama işte maalesef burada olay polisin araştırıyor olması ve polisin “suçlu”su ile yargının suçlusunun da bu olaylarda birbirini hiç tutmaması... Bu nedenle yeni iddialara kimsenin inanacak hali kalmaması. (Bu arada Arınç’ın, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “TV’de tartışalım” teklifini “O benim dengim değil, Baykal isterse onunla tartışırım” bombası müthiş değil mi? Nedir bu, krallıkla filan mı yönetiliyor Türkiye? Bir sınıf ayırımı filan mı var? Hangi standarda göre yapıyor bu kıyaslamayı ve kendine denk seçiyor? Gerçek demokrasilerde böyle bir söz asla söylenemez. Peki şimdi Baykal “Ben Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’yım, asıl Arınç benim hiç dengim değil” dese ne olacak?)Neyse, Allah’tan bazı yazarlar ve siyaset bilimciler Türkiye’nin giderek daha demokratik, daha hukuka uygun, daha şeffaf bir hale geldiğini tekrarlayıp duruyorlar da millet rahatlıyor (!)Son olarak, 2002’de iktidara geldikten sonra AKP’ye uzun süre destek veren (veya onu demokratik bulan) bazı yazar ve siyaset bilimciler gibi düşünen ama 2007’de yüzde 47 oy aldıktan sonra tavrının değiştiğini, otoriter bir tutuma girdiğini ve TSK’nın yerine Emniyet’in geçtiğini anlatan Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever’in gerçekçi ve “ülkenin önde gelen siyaset bilimcilerinin bugünkü görüşleriyle örtüşen” açıklamasının yanında Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu’nun gerçek tabloyla uyuşmayan, çelişkili açıklamalarını okuduk Vatan’da.Bir grup arkadaşıyla TV’lerde de yaptıkları gibi sürekli “askeri vesayet”ten bahseden ve buna örnek olarak da “27 Nisan bildirisi”ni gösteren; “seçimlerde muhtıra yiyen parti büyük oy aldı”, “iktidara tam olarak biat etmeyen TSK yapısı kırıldı, demokratikleşme bu” diyen, “laik kesimin demokratlaşması”ndan, (sanki “laik”in karşıtı “İslami” imiş gibi) “İslami kesimin ise biraz sekülerleşmesinden” söz eden; “Türkiye’nin, Sovyetler Birliği’nin Gorbaçov döneminde yaşadığı dönüşümü yaşadığını” iddia eden bir konuşma...Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın 27 Nisan bildirisini ‘askeri vesayet’ örneği olarak veriyor ama “askeri vesayeti kaldırmak” için başarılı faaliyetlerde bulunduğunu iddia ettiği AKP iktidarının bütün ısrarlara, tepkilere rağmen neden 27 Nisan bildirisini sorgulamadığından hiç söz etmiyor. “Muhtıra yiyen partinin oyunu arttırması” mıydı tek mesele?Normal demokratik akışı böylesine ciddi şekilde zedeleyen, gereksiz ve ‘tek başına yazıldığı, yazan Genelkurmay Başkanı tarafından açıklanmış’ bir muhtıranın hesabının neden sorulmadığı, isimsiz ihbar mektubu veya telefonlarıyla insanlar tutuklanır, TSK’nın “özel savunma bilgilerinin, devlet sırlarının bulunduğu odalar” didik didik aranırken, kesin delili ortada bir olayın neden üstüne gidilmediği, bu kadar “demokrat” kişilerin dikkatini hiç çekmez mi? Aynen iktidar partisi gibi bunu yok sayabilirler mi? ASIL KAOS BU!“Laik kesim” dediği “laik rejimin dibinin oyulmasını, böylece kısa sürede tanınmaz hale gelme ihtimalini” dikkate alanlar, “demokratik olmayan” ne yapmışlar ki demokratikleşiyorlar?Eğer durum bu olsa, daha üç gün önce AİHM eski Yargıcı Rıza Türmen’in TV’de açıkladığı gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi neden “Türkiye’nin laik kalmasının önemine inanıyor ve bu yönde verilen kararları onaylıyor”, bunun cevabı neden yok? Acaba AİHM’nin de “demokratikleşmesi” mi gerekmekte?İslami kesim ile İslamcılar, “dindarlık” ile “dinî kurallarla yönetim isteme, siyasete din karıştırma” arasındaki farkı bir akademisyen bilmez mi? Peki, yanlış şekilde “İslami” dediği “İslamcıların” sekülerleştiğinin göstergesi ne?Bu farkı bilmesine rağmen laiklikle-İslam’ı karşı karşıya getirerek asıl zihinsel kaosu yaratan biri, ayrıca ülkedeki karışıklığı tüm sosyologlar ve siyaset bilimciler, dünyanın önde gelen düşünce kuruluşları ve medyası fark ederken “Tehdit ve tehlikelerden söz edenler kaos politikasının destekçileri olmasın” gibi bir suçlama yapar mı?Türkiye bugüne kadar görmediği bir karmaşaya sürüklenmişken “zaman zaman ortaya çıkan aksaklıklar” diye tabloyu gizlemeye çalışır mı? Ne “zaman zaman”ı? Yargının önde gelen tüm isimleri, yüksek yargı temsilcileri “yargının kuşatma altında olduğunu” söylerken (Bayramoğlu’na bu sözü ilk olarak Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un söylediğini hatırlatalım), “Ergenekonla ilişkisi var mı” diye yüksek yargının bile telefonları dinlenir, dinlenen 56 yargı mensubunun hiçbirinin ilgisi olmadığı ortaya çıkarken, medyanın büyük çoğunluğu iktidarın güdümüne girmiş ve geri kalanlar ele geçirilmeye çalışılırken bunları görmezden gelebilir mi? “İktidara biat”tan söz ediliyor ya işte ancak o biat kesinse bunların hepsi yapılabiliyor.Asıl dikkat çeken ise Bayramoğlu’nun sözleri ile Bülent Arınç’ın “demokratikleşecekler” diyerek kurumların isimlerini saydığı konuşması arasındaki benzerlik... TSK ile ilişkilendirilen olaylar ve iddialar o konuşmadan sonra ortaya çıkmıştı. Şimdi bu açıklamaları da görenlerin “acaba hepsi senaryo mudur” diye düşünmesi hiç de zor değildir sanıyorum.(Devam edecek...)

Devamını Oku

Dehşet verici bir umutsuzluk!

10 Ocak 2010

Önceki hafta, 3 Ocak’taki Her Açıdan’da da “önlerine konan KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı) nedeniyle öğretmenlik hayallerini kaybeden yüzbinlerce öğretmen”den söz etmiştim. Bu sınav sonucunda, “iktidar torpillilerinin işe alındığı”nı, en fazla da polis, imam ve sağlık memuru alındığını söyleyenlerden 80-85 puan alanların bile atamasının yapılmadığını söyleyenlere, bir KPSS sınavına 2 milyon kişinin girip ancak 20 bin kişinin iş sahibi olabildiğine kadar birçok şikayetin yer aldığı ve neredeyse “imdat” çığlıklarının satırlardan duyulduğu çok sayıda mektup geliyor uzun süredir.Hayal kırıklığı öğretmen adaylarını kasıp kavuruyor ve “Şubat’ta atama yapamayacaklarını, bunun gerekli olmadığını” açıklayan Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun adeta bu konuyla hiç ilgisi yok gibi görünüyor... İnternet’te yayımlanan ve bana da gönderilen “KPSS mağduru öğretmen mesajları”nı okurken onlar adına gerçekten büyük üzüntü duydum. Eğitimlerini tamamlayıp diploma almış, öğretmen olmaya hak kazanmışlar ve önlerine saçma sapan bir yeni “mezuniyet” sınavı daha konuyor.Hükümet, onların yaşadığı üzüntüyü ve umutsuzluğu hâlâ hissedemiyorsa belki yayımlanan mektupların sadece biri onlara hissettirir.İSYANIM UMUTSUZLUĞA“Sosyal Bilgiler Öğretmeniyim. 2005 yılında mezun oldum ve 2006’da işsizdim. 2009 yılında da umutsuzum. Kazanamadığım bir yarış var: KPSS. Ve benim gibi kazanamayanların sayısı çok fazla. İnceden bir ses hep şunu fısıldıyor kulağıma: “Yine kazanamazsan...” Küçükken şöyle söylerdi annem: “Seni kravatlı görmek istiyorum. Gurur duymak istiyorum her anne gibi.” Şimdi utançla bakıyoruz birbirimize. Ara sıra takmak istiyorum o kravatı boğazıma ve asmak bedenimi. Annemin ayda bir kere cebime koyabildiği 10 TL. Gözlerim doluyor; içime ağlıyorum.Başbakanı dinliyorum; her şey güllük gülistan. Enflasyon düşüyor, işsizlik azalıyor, devletimiz büyüyor... Anlayamadığım şey ben neden gittikçe küçülüyorum. Dershanenin birine gittim. “Öğretmen lazım mı” dedim. Bana şu cevabı verdiler: “Sizi şimdilik kadroya alamayız. Çalışın hoşumuza giderseniz belki, ilerde. Ayrıca dershanemiz ücret verebilecek durumda değil.” Aklıma Mustafa Kemal geliyor. Bu ülkenin Başöğretmeni... Görseydi şu öğretmenlerin halini. Ne yapardı acaba?Ara sıra bir okulun önünden geçiyorum. Öğrenciler teneffüse çıkmış ve iki öğretmen bahçede nöbetçilik yapıyor. Yüreğim sızlıyor. Kendimi o binanın içinde düşünüyorum, olmuyor. Daha fazla dayanamayıp çeviriyorum başımı. Ama kapatamıyorum kulaklarımı. Öğrencilerin cıvıldayışı her yerde... Bir titreme alıyor içimi. Sanki Azrail yokluyor bedenimi. Öğretmenliğe duyduğum hasret Azrail oluyor ve öldürmek istiyor beni.24 yaşındayım ve unuttum bütün benliğimi. Bildiğim tek şey var: İşsizim. (...) Artık hayal kuramıyorum, umutsuz hayal kurulmuyor. Ah bir atansam göreve, asgari ücrete bile razıyım, sigorta istemez.”ERDOĞAN NE DEMİŞTİ?Mesajların sonuna da şu ilaveyi yapmışlar, Sayın. Başbakan’ın 2002 yılında İzmit mitinginde söyledikleri:“Şu sisteme bakın hele, ülkede 72 bin öğretmen açığı var, sen sınavla öğretmen seçiyorsun (KPSS). Hangi akla hizmet ediyorsunuz? Bırak da öğretmenlerimiz okul seçsin, göreve başlasın, önüne niye engel koyuyorsunuz? Ama inşallah biz hükümetimizi kurduğumuzda bütün öğretmenlerimizi göreve başlatacağız ve öncelikli olarak eğitim sorununu çözeceğiz...” Bilmem ki Başbakan verdiği sözü hatırlıyor mu? Ve önemi var mı onun için?*****Üskül-Kazan tartışmasıMeclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AKP Milletvekili Zafer Üskül aradı ve İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan’ın katıldığı Her Açıdan programında (iki hafta önce) kendisiyle ilgili sözlerine verdiği cevabı bana iletti. Aslında tabii programa gelerek o da aynı ortamda cevaplasa veya Kazan’la karşılıklı konuşsa daha iyi olurdu ama böyle tercih etmiş...Turgut Kazan programda “Zafer Üskül’ün daha önce de yargıyla ilgili benzer bir reform metni hazırladığını” söylemiş ve “Yargı bağımsızlığı için yapılması gereken şey 4 maddeden ibaret bir kanun değişikliği, isteseler bunu şimdi kolayca yapabilirler ama yapmıyorlar. Her iktidar ’yargı benim elimin altında kalsın’diyor. Teftiş kurulu (hakim ve savcıları) Adalet Bakanlığı’na bağlı kaldığı sürece hiçbir yargıç kıpırdayamaz” demişti.Üskül buna karşılık “Ben bilim adamı olarak görevimi yaptım, böyle bir kanun değişikliği teklifi yazdım, iki kez TBMM’ye verildi ama olmadı. Daha sonra hazırladığımız Anayasa Taslağı’na koydum ama o taslak da kabul edilmedi. Ayrıca ’Teftiş Kurulu’nun Adalet Bakanlığı’na bağlı kalması’yetkisini Anayasa veriyor” dedi.Daha sonra tekrar Turgut Kazan’la konuşarak bu açıklamayı ilettim. Kazan “İstanbul Barosu olarak Zafer Üskül’den bu kanun teklifinin 3-4 maddelik metnini hazırlamasını istediklerini ve hazırlanan metni o dönemde parti başkanları Demirel ile İnönü’ye ilettiklerini” söyledi. Yani Üskül’ün sözlerini doğruladı ama sonra;“Şimdi Üskül Meclis’tedir, iktidar partisinin temsilcisidir, kanun teklifi verme yetkisine sahiptir. ‘Şimdi de düşünüyorum’ demek yetmez, istese Anayasa değişikliği için de çalışabilir. Şu anda temsil ettiği parti tam tersini yapıyor, Yargıtay’da açık var ama Adalet Bakanlığı seçimi engellediği için kriz doğuyor. Cemil Çiçek zamanında yaşanan krizin benzeri yaşanıyor. Adalet Bakanlığı bunları yaparken samimiyetlerine inanmak imkânsız” dedi.Elçiye zeval olmazmış, ben her iki tarafın açıklamalarını da buraya aldım. Keşke eskiden yaptıkları gibi yine aralarında konuşarak anlaşabilselerdi. Yazarken bile üzülüyorum. Kim bilir belki yakında bir Her Açıdan’da karşılıklı konuşmayı düşünürler.

Devamını Oku

Soykırım iddiası, türban ve “erkeksiz gelme”

9 Ocak 2010

Bazen çok farklı konularda aynı noktada birleşen olaylar oluyor, işte ikisi... Önce Türkiye’nin Ermeni soykırım iddiasını kabul etmesi gerektiğine inanan ve bunu “Türkiye geçmişiyle yüzleşsin, inkâr politikasından vazgeçsin” benzeri söylemlerle sık sık tekrarlayanlar arasında ve “Ermenilerden özür” için açılan imza kampanyasında başlarda yer alan, bu arada da “insan hakları, özgürlük” gibi kavramları dilinden düşürmeyen Baskın Oran’ın kızı Sırma Oran’ın Fransa’da başına gelenlere bakalım.Yerel seçimlerde Yeşiller partisi’nden aday olan Sırma Oran, Villeurbanne Belediye Başkanı Jean Paul Bret tarafından kendisine ikna odasında “Ermeni soykırımını kabul edip etmediğinin” sorulması üzerine adaylıktan çekilmiş ve Bret aleyhine “ayırımcılık” davası açmıştı.Mahkeme Başkanı’nın “Sırma Oran’ın ‘soykırım yoktur’ pankartının açıldığı bu gösteride bulunduğunu” belirterek “Fransa yasaları soykırımı kabul etmektedir. Bret’in bu soruyu sorma hakkı vardır” demesi, verilen kararla Fransa’da “Ermeni iddiasını kabul etmediği için mahkûm olan ilk Türk” olması aslında tüm gazetelerin günlerce manşetten vermesini gerektirecek kadar önemliydi.Sırma Oran daha sonra bu karar için “Utanç verici bir karar, o soru bana Türk asıllı olduğum için soruldu. Hakim beni dinlemedi bile, AİHM’ye kadar gideceğim” diyordu. YABANCILAR AKSİNİ SAVUNURKEN...Oran “Ermeni iddiasını kabul etmediği için” mahkûm olan ilk Türk’tü ama ondan önce, dünyanın en saygın tarihçilerinden olan Prof. Bernard Lewis de bir röportajında “soykırım olmadığını, Türklerin de acı çekip yok edildiğini, tarihi belgelerin ‘imha’yı değil ‘tehcir’i gösterdiğini” söylediği için Ermeni diasporası tarafından açılan davada tazminata mahkûm edilmişti.Sırma Oran’ın karşılaştığı haksızlık Fransa’da demokrasinin, insan hakları ve özgürlük anlayışının “kendi çıkarları için” nasıl ayaklar altına alınabildiğini gösteriyor. İnsanların “soykırım yoktur” demesini, bunu düşünmesini suç sayan abukluğu bırakın, pankartının altında olmak bile suç sayılıyor.Şimdi Sırma Oran’ın, babası Baskın Oran’a soracağı sorular yok mudur? Örneğin; “Bernard Lewis’ten Andrew Mango’ya, Justin Mc Carthy’den Norman Stone’a, Stanford Shaw’a (ABD’de bu nedenle tehditler aldığı için Türkiye’ye yerleşmiş ama ölene kadar “soykırımın olmadığını” söylemişti) birçok yabancı ve sayısız yerli tarihçi soykırım olmadığını belgelerle anlatırken, Ermeni tarihçiler Türkiye’nin tüm çağrılarına rağmen konuyu ortak bir komisyonda tartışmayı asla kabul etmezken siz bu haksızlığı Türkiye’ye nasıl yaparsınız” diye sormaz mı? Aslında sorması gerekir, zira Fransa “Ermeni soykırımının Fransız Ceza Kanunu’nda Yahudi soykırımının inkârını cezalandıran maddesi kapsamında işlem görmesi ve soykırımı inkâr edenlerin 1 yıl hapis ve 45 bin Euro cezaya mahkûm edilmelerini” de istiyor. Yani yakında sadece davayı kaybetmekle ve küçük bir para cezasıyla kalmayacak bu iş.Panellerde, gazetelerde, özür kampanyalarında savunduğumuz yanlışların dönüp bumerang gibi bizi vurmasının ve örneğin “soykırımcı” damgasının sonsuza kadar alnımıza yapışmasının ne kadar kolay olduğunu gösteren bir örnek bu...TÜRBANLA BİTMİYORBenzer bir olayı türbanı dindarlığın şartı veya simgesi gibi gören ve uzun yıllar “dindarlık ile laikliği” karşı karşıya getirebilen Nihal Bengisu Karaca yaşadı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun dinin ölçüsü olarak kadına türbanı da değil, çarşafı zorunlu kılan Suudi Arabistan’a yapacağı geziyi izlemeye hazırlanırken bu ülke Karaca’ya “yanında erkek yok” diye vize vermedi ve “eşinden ya da babasından izin” istedi. Bunun üzerine Nihal Bengisu Karaca seyahatten vazgeçti.Açıklamasında “katı olmayan bir laikliğin önemine inandığını” söylüyor. Ama laiklik “din kurallarına göre esnetilmeye” başlandığında sonunun bu anlayışa kadar gitmeyeceğini kim garanti edebilir? Dünyada böyle bir Müslüman ülke örneği var mı? Din baskıları (özellikle kadınlara) bir kez devlet alanlarına, devlet yönetimine girdi mi kuralların nereye varabileceğini kim bilebilir?Suudi Arabistan’ın vize olayı kadına yapılacak din baskılarının başladı mı bitmeyeceğine güzel bir örnek bence, üzerinde düşünmek gerekir.(NOT: Yine türbandan söz edildi diye hemen “siz türbana karşı mısınız” diye soracak olanlar zahmet etmesin, türbana değil “laikliğin esnetilmesine” karşıyım. Ayrıca Nihal Bengisu Karaca, Hüseyin Gülerce’nin “Başörtüsü dinde öncelik değil. İslâm’ın ve imanın şartlarında yok” sözüne karşılık “Madem şart değildi, bizi niye kandırdınız” dememiş miydi?)*****Engin Altan... Bileğinin gücüyle! Dün Hürriyet gazetesinde sürmanşet “Brad Pitt Engin” haberini ve “Bir Bulut Olsam”ın Serdar’ı; Engin Altan Düzyatan’ın “2009’a damgasını vuran dizi oyuncuları” anketinde 338 binden fazla oyla birinci olduğunu görünce gülümsedim.Senaryosunu Meral Okay’ın yazdığı Bir Bulut Olsam’ı işten eve dönüş saatim nedeniyle sonlarına doğru yakalamış ama başta Engin Altan, Melisa Sözen ve Engin Akyürek olmak üzere tüm oyuncuların (örneğin Narin’in annesi, Mustafa’nın eşi) sade, doğal oyunlarına, yeteneklerine, senaryonun ve Mardin’de seçilen mekânların güzelliğine hayran kalmıştım. Bu diziyle ilgili takdir yazım gecikmeli olarak bugün yayınlanacaktı (çünkü mutlaka yazmam gerektiğine inanıyordum) ama dün haberi görünce yazıyı da değiştirdim.O yazı şu cümlelerle bitiyordu “Türkiye’de bu kadar başarılı oyuncuların, senaryo yazarlarının olması çok gurur verici doğrusu”... Evet hepsi çok başarılılardı ama Engin Altan Düzyatan ilk bakışta sivrilen isimlerin başında geliyordu, yani bileğinin gücüyle anketi kazanmış.Peki ben sonucu görünce neden gülümsedim? Çünkü sanatçılar arasında veya diğer mesleklerde bazı isimler ve diziler medyada özellikle parlatılıyor ama asıl kararı halk veriyor, izleyici veriyor.İşe bakın ki, kimse özel olarak Bir Bulut Olsam’a veya Engin Altan’a parlatma kampanyası yapmadı ama izleyici “onun en iyi” olduğuna karar verdi.Çok başarılı bulduğum sanatçıyı ve Bir Bulut Olsam’ın tüm ekibini kutluyorum, bravo onlara!

Devamını Oku

Körebe oyunu

8 Ocak 2010

Selçuk Tınaz her zaman analizlerini takdir ettiğim okurlarımızdandır, son yazdığı mektuplardan birine şöyle başlamıştı;“Türkiye’de yaşamak bir körebe oyununa döndü, hepimizin gözlerini bağlayıp söyledikleri her şeye inanmamızı istiyorlar. Böyle olacağını bilseydik, çocukluğumuzda bu oyuna daha fazla yer verirdik.” Ne kadar doğru, gerçekten de körebe oyununda gibiyiz, ortaya atılan sınırsız iddia arasında ve siyasi baskılarla gerçeklerin medyada manşetlerden duyurulamadığı (sadece ‘siyasi gücün hoşuna gidecek yorumlar ve haberler’ yazanların kendini özgür hissettiği) bir ortamda karanlıkta yön bulmaya çalışıyoruz.Bu arada Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin (belki yüksek mahkeme üyelerinin de) bir kısmının TBMM tarafından seçilmesini öngören Yargı Reformu gibi, MİT’e ve Emniyet’e ordudakilerin benzeri ağır silahların alımına izin verecek yasa gibi gelişmeler örneğin, bir yandan sürüyor.YİNE “TOKAT” SALDIRISIDün Tokat saldırısından sonra ortaya atılan ve TSK ile ilişkilendirmeye çalışılan iddiaları hatırlatmıştım. PKK terör örgütünün saldırıyı üstlenmesinden sonra bile bu iddialar hız kesmemiş, siyasetçisinden gazetecisine, akademisyenine kadar birçok isim “PKK üstlense bile bu işin içinde başka örgütler var” yorumlarını göğsünü gere gere sürdürmüştü. PKK, saldırıyı bir değil birkaç kez ısrarla üstlenince orduyla bağlantı kuramayanlar pek üzüldüler ve doğal olarak başka aramalara giriştiler. Ki neredeyse tek işi orduyla uğraşmak olan bir gazete bu kez ortaya “TSK’ya Reşadiye saldırısının şifresi önceden gelmişti” iddiasını attı.Bu iddiaya göre “Genelkurmay Haziran ve Kasım 2009’dan itibaren Tokat bölgesi de dahil birçok yerde PKK’nın eylem yapacağını biliyordu ve bu bilgi saldırıdan 2 gün sonra Genelkurmay’ın hazırladığı raporda yer aldı.” Ama aynı raporda; Genelkurmay’ın saldırıdan önce teröristler arasındaki telsiz görüşmelerini kaydettiği, Reşadiye talimatının 3 Aralık’ta şifreli bir mesajla verildiği ancak ‘bu şifrenin çözülememesi nedeniyle baskının engellenemediği’ de yer almıştı.İHMAL VAR MI?İlk bakışta “33 erin şehit edildiği Bingöl saldırısındaki ihmalleri anımsatan bir ihmal” suçlaması gibi görünüyor. Haberin veriliş tarzını da göz önüne alarak ikinci bakışta “başka örgüt iddiası tutmadı, şimdi de bunu deneyelim” gibi bir gayreti düşündürüyor. Tüm ihtimalleri göz önüne aldığınızda ise, bu mesajlar alınmış olsa bile “16’dan 408 üzerinde durun” gibi bir şifreye gerçekten de bir saldırı anlamı vermenin zor olduğu görülüyor.Tabii olayın detaylarını TSK açıklamadıkça bilmek imkânsız ama aynen “33 er” olayındaki ya da “küçük Ceylan” olayındaki gibi Genelkurmay açıklamalarının zamanında yapılmamasının da bu tür haberleri TSK’ya en ağır suçlamalarla verenlere büyük fırsat tanıdığına şüphe yok. Hemen açıklama yapılsa ve “olayın iç yüzü neydi ya da ihmal var mıydı, yok muydu” net şekilde anlatılsa bu karmaşaya ve gölgelere zemin hazırlanması önlenebilir. Genelkurmay, artık iyice bunalan toplumu da düşünerek bunu yapmak zorundadır.Son günlerde gelen tepki ve soruların çoğu “ordunun zan altında bırakılması” ve özellikle açılım sürecinde toplumda ortaya çıkan Türk-Kürt ayrışmasıyla ilgili... Bu arada ben Kürt yazar Altan Tan’ın “Kürt sorunu-Ya Tam Kardeşlik, Ya Hep Birlikte Kölelik” kitabını okumaktayım. Acaba “bugün için” Altan Tan hangi kölelikten söz ediyor?PKK’nın bütün programlarında hangi amaçları net şekilde ortaya konuyor? Bu amaçlar “terörün bitmesi için istenen şartlar”ı, yani BDP ile PKK’nın “asıl açılım”ını anlatıyor mu?Uzun süredir bu “asıl açılım”ı anlamanın peşindeyiz ve önümüzdeki Pazar Her Açıdan’da bu soruları Altan Tan’a soracağım.*****Tek kişilik hukuk ordusuBiliyorsunuz Her Açıdan’da bütün konuşmacılarımız konularında en uzman isimlerden seçiliyor, hepsi çok özel ve sizler de konuklarımız için takdirlerinizi her zaman bildiriyorsunuz. Bu hafta daha önce hiç dinlemediğiniz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde yaptığı 10 yıllık başarılı yargıçlık göreviyle adından sıkça söz ettirmiş olan ve kendisiyle ilgili “Tek kişilik bir hukuk ordusu” gibi tanımlar yapılan Rıza Türmen de konuklarımız arasına katılıyor.Onu davet etmeye henüz AİHM’de iken başlamıştım, yıllar geçti ben davetimi tekrarlamaktan bıkmadım ve nihayet... Kısa süre önce “20 yılda Türkiye’nin Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle ilgisi olmayan bambaşka bir ülke olmasından korkuyorum” dediği konuşmasıyla dikkat çeken Türmen’i ikna edebildim.Avrupa Konseyi’nde Türkiye’yi büyükelçi olarak da temsil etmiş olan AİHM eski Yargıcı Rıza Türmen, Sabancı Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Bahçeşehir Üniv. Anayasa Hukuku Öğr. Üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum, Kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik en büyük operasyonlardan birini yönetmiş olan Emekli Korgeneral Hasan Kundakçı ve Kürt sorunu kitabının yazarı Altan Tan’ın katılacağı Her Açıdan’a hepinizi bekleriz.(10 Ocak Pazar, Öğlen 12.30’da STAR’da.)

Devamını Oku