Dün ÇYDD’nin hukukçu Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel’le yaptığım konuşmayı ve “gerçekliği kanıtlanmamış iddiaları TV’de gerçek gibi anlatması nedeniyle “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile öğrencilerinin Nazlı Ilıcak için suç duyurusunda bulunup dava açacakları” bilgisini yazmıştım.Çelikel şöyle devam ediyor: “İddianame aleni de olsa TV’de suçlayıcı şekilde dile getiremezsiniz. Burada bir kurumun ortadan kaldırılması, gencecik kız öğrencilerin ve ailelerinin onuru, namusu söz konusudur. Herkes sınırlarını bilmek hukuka saygılı olmak zorundadır.” ÇAĞDAŞ EĞİTİMİ BALTALAMAKBir yandan Türkan Saylan gibi hayatını bilime, eğitime adamış bir başarı simgesini ve ÇYDD’yi yıpratmak, bir yandan bu dernek yardımıyla okutulacak yeni öğrencilerin ailelerinin yüreğine endişe salmak ve böylece çağdaş eğitimin yayılmasını önlemek... Bir taşla birkaç kuş... Ne kolay değil mi? Bu tür çirkin iftiraların, engelleme faaliyetlerinin böyle bir sonucu yaratması hiç de zor değildir.Omurgadan kurtulunca bir kez, her şey çok kolaylaşabiliyor. Ama neyse ki hâlâ yargı var, bir bölümü hâlâ siyasi baskıların etki alanı dışında... Burada asıl önemli soru; daha önce başka belgelerde, disklerde de olduğu gibi ÇYDD belgeleri de neden “kopyaları çıkarılmadan, yangından mal kaçırır telaşıyla” alelacele alınıyor? Farklı ifadeler -örneğin kötü niyetli birileri tarafından- bu dokümanlara eklenecek olursa nasıl açığa çıkacak?Kırık, kayıp CD’lerErgenekon’la ilgili olarak imzasız bir zarfla gönderilen ve Danıştay saldırısıyla Ergenekon arasında bağlantı olduğuna dair deliller içerdiği söylenen, basında günlerce “en kritik CD” diye manşetlerden verilerek gündemi meşgul eden CD ortadan kayboldu biliyorsunuz, bir başka önemli delil CD’sinin ise kırık olduğu söylendi. Böyle yanıltıcı, iddialardan hangisinin gerçek, hangisinin düzmece, ekleme olduğu bilinmeyen bir ortamda Prof. Çelikel’in sorusu son derece önemlidir.Bu sorunun cevaplanması gerekiyor; “CD’ler neden ve hangi hukuki hakla kopyalanmadan alındı?” Bir başka önemli soru da şu; Nazlı Ilıcak TV’de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği öğrencilerinin namusuna gölge düşürecek bu konuşmaları hangi hakla yapıyor? Umre’ye gittiği söylendi, umarız kendisine yararı dokunur... Böylece bütün ülke yararlanmış olur! *** Laiklik neymiş?‘Laiklik’ ilkesinin Anayasa’ya girişinin yıldönümünde devletin zirvesinden laiklik mesajları yayınlanmış. Cumhurbaşkanı Gül “Laiklik modern bir devlet olmanın ve siyaset ilişkilerini sağlıklı bir şekilde düzenlemenin en önemli teminatlarından biridir. Toplumun inançlarında özgür, ilişkilerinde saygılı, kaderde ortak olabilmesi bakımından da laiklik ilkesi büyük önem taşımaktadır” demiş. (Sadece laiklik ile “kaderde ortak” olmanın ilgisini anlayamadım.)Başbakan Erdoğan da “Bugün laiklik ilkesinin farklı inanç ve yaşam biçimleri için özgürleştirici bir güvence olarak ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu çok daha iyi görüyor ve anlıyoruz” demiş.Laikliğin sadece “modern devlet için teminat veya farklı inançlar için özgürleştirici bir teminat” olmanın çok ötesinde demokrasi için mutlak bir şart olduğunu, dünyadaki diğer tüm İslam ülkelerinde olmayan demokrasinin (Müslüman çoğunluklu bir ülke olarak) yalnız Türkiye’de başarılmış olmasının, din baskılarının toplumda ve devlet tarafından yapılamamasının sebebinin laik rejim olduğunu da keşke konuşmalarında anlatsalardı. (Bundan sonra mümkünse rica edelim, toplum aydınlansın...)Bir de laik rejimin kuralı olarak sadece devlet alanlarında (üniversiteler, okullar, devlet daireleri) hiçbir dine ait kıyafete ve ibadete izin verilmeyişinin, devletin tüm dinlere eşit mesafede durması, bir dinin devlete egemen olup çağdaş ve evrensel hukuk, çağdaş devlet kurallarını etkilememesi açısından önemini anlatırlarsa harika olur.Diğer cümleler çok basmakalıp ve birbirine benzer kalıyor, halk da laikliği ve bazı yasakları anlayamıyor. *** “İslâmcı” yanlış kullanılıyor!TV’den de anlatıyoruz, yazılarımızda da sık sık tekrarlıyoruz; “İslâm, dindar” ile “İslâmcı” farklı anlamlara sahip sözcüklerdir, birbirine karıştırıldığında kolayca anlam istismarı yapılabilir. Dün CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin de VATAN’daki röportajında “Alevilerin, Kürtlerin, İslâmcıların barınabileceği tek liman CHP” derken “İslâmcı” sözcüğünü yanlış kullanmıştı.Dini siyasal bir ideoloji gibi görenlere, İslâm’ı din kurallarıyla yönetilen devlet kurmak için kullananlara, kısacası dini siyaseten istismar edenlere verilen addır İslâmcı... Gürsel Tekin’in -yine de AKP’den farksız şekilde dini siyasete karıştırmak, inançları kullanmak anlamına gelen- sözlerinde bu kelimeyi kullanmak yerine “dindar insanlar”, “inançlı insanlar” demesi gerekirdi. Görünüşe bakılırsa partiler seçime giderken siyasete din karıştırmaktan vazgeçmeyecekler. Oysa inançları, özellikle de kadınların kılığını kıyafetini kullanmak yerine daha zoru seçip milyonlarca aç, işsiz insanın derdine seçim yatırımı olarak verilen “sadakalar dışında” bir çözüm bulmayı deneseler...Onların lâfla kaybettiği zaman içinde kim bilir kaç çocuk okuluna bir dilim ekmek yiyemeden, sıcak bir odada uyuyamadan gidiyor. Artık din istismarını hiçbir partiden duymak istemiyoruz.
Cumhurbaşkanı Gül “Meclis’te yaşananlar üzücü olaylardır ama demokratik siyasi mücadeleler zaman zaman bu şekilde çok gergin bir hal alabiliyor” demiş. Oysa kavga görüntülerini izleyenler için bu olay için “çok gergin bir hal” ifadesi fazlasıyla hafif kalır.Başbakan’ın söylediği “Türk siyasi hayatına olduğu kadar MHP tarihine de kara bir leke olarak kazınmıştır” sözü de -izleyenler için- eksik. Açık ve net olarak “AKP tarihine” de aynı şekilde kazınmıştır.Evet, daha önce AKP’li İl Başkanı tarafından söylenen “2’inci Peygamber gibi” sözünü alaya alan sataşma kesinlikle gereksiz ve provokatifti ama hem daha önce kendi partilisi söylemişti, hem de hedef eşi değil ‘Peygamber’ benzetmesinin yapıldığı Başbakan’ın kendisiydi. Ayrıca her partide olduğu gibi AKP’de de kürsüdeki konuşmacılara rahatsız edici cümlelerle müdahaleler yapan milletvekilleri bugüne kadar çok görüldü.Kısacası, Başbakan Erdoğan’ın bu kadar öfke ve taşkınlığa kapılarak “vicdansızlık, ahlaksızlık, izansızlık” hakaretleriyle ve kıpkırmızı bir yüzle MHP sıralarına bağırmasını, “eşine hakaret”ten söz etmesini gerektirecek bir şey yoktu.Ve asıl olay onun bu tepkisiyle başladı. AKP’liler bir anda fırlayıp MHP sıralarına yürüdüler.Burada birkaç önemli nokta var, 1) Balyoz Darbe Planı iddiaları gündemi kaplamış, ülke karmakarışık olmuş, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman konuşmaya başlamış, tam olaylar aydınlanma yoluna girmişken 3 yıl önceki “GATA ve türban” hikayesi nasıl ortaya çıktı ve Balyoz’u unutturdu?2) TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’ya Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından yapılan “şiddet uygulamasından korktum” dedirtecek davranış kavgadan daha ciddi tartışılması gereken bir olaydır.3) Arınç “Milletvekili olarak konuştum, Başbakan Yardımcısı olarak değil” diyor. Bu da mümkün değildir, bu ünvanlar istendiğinde atılamaz.4) Görüyoruz ki; siyasetçilerden başlayan ve her kesime yayılan bir mağdur-mazlum edebiyatı moda olmuştur. Ama acaba gerçek mağdur ve mazlum halk mıdır?YARSAV BAŞKANI İLK KEZ HER AÇIDAN’DAYarın Her Açıdan’da bu olayların perde arkasını, darbe iddialarında gelinen noktayı, önde gelen hukukçu ve siyaset bilimcilerin “kurumlar kuşatma altında” açıklamalarının nedenini ve gündemin diğer önemli olaylarını tartışacağız.Programın konuşmacıları; Başkan seçildiği günden beri ekranda hemen hiç görünmeyen YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil ve Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum olacak. Gerçekleri duymak isteyen herkesi bekleriz. *** ÇYDD belgeleri neden “kopyasız” alındı?Prof. Dr. Türkan Saylan gibi Türkiye’nin yüz akı, gururu bir bilim kadını ve sivil toplumcuya hayatının son günlerinde “Ergenekon’la ilişkili” iddiası yapıştırarak cehennem azabı yaşatmanın toplumda yarattığı büyük tepkiye bir neden yaratılması gerekliydi ki, onun kurduğu ve onbinlerce gence eğitim kazandıran ÇYDD ile ilgili iddianame bu nedene ortam hazırlamıştır.Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden alınan belgelerden, bilgisayar disklerinden çıktığı iddia edilen bilgilerle Türkan Saylan ve ÇYDD bir eğitim örgütü değil, suç örgütü gibi gösterilmektedir.Bunlar yargıda kesinleşmiş, kanıtlanmış belgeler değil, buna rağmen Nazlı Ilıcak TV programlarında “yüzde yüz emin değilim ama” diye başladıktan sonra “kanıtlanmış gibi” Saylan’a, derneğine ve pırıl pırıl öğrencilerine çirkin iddiaları yapıştırabiliyor. Yazımı yazmadan önce ÇYDD’nin hukukçu Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel’le konuştum: “Hedef Türkan Saylan ve dokümanların 2008 yılına ait olduğu söyleniyor. Saylan zaten 2008 ve 2009’u ağır hasta olarak, tedavisiyle geçirdi. Bu iddiaları çıkardıklarını söyledikleri belgelerin, hard disklerin alındığı günkü zabıt tutanağını inceledik, hiçbirinin yedeklemesi yapılmamış. Hard diskleri götürürken ‘aceleden ikinci kopyayı çıkaramadık’ demişler. Bu hukuka aykırıdır. Ortada Ergenekon’la ilgili bir organizasyon varsa ve o dosyalara yeni şeyler eklenirse, bunların gerçeğe uygun olup olmadığı nasıl anlaşılacak? İddianameyi okudum, Türkan Saylan’la ilgili suçlamaları birçok kişiye; ‘Böyle bir doküman bulduk, haberiniz var mı’ diye sormuşlar. Hepsi ‘Türkan Saylan’ı görmedim, ÇYDD’den kimse görmedim, bilmiyorum, haberim yok’ gibi cevaplar vermiş. Kısacası ortada ispatlanan bir suç yok. Buna rağmen Nazlı Ilıcak TV’lerde iddialar gerçekmiş gibi konuşuyor. Denizcilerden önce de ‘Kuleli öğrencileri’ demişti, suç duyurusunda bulunduk, kabul edildi. Dava yürüyor, son konuşmaları için de ÇYDD ve öğrenciler ayrı ayrı dava açıyoruz” dedi... Yarın devam edeceğiz.
Ortaya atılan yüzlerce iddiadan hangisinin doğru, hangisinin düzmece olduğu yargı tarafından anlaşılmadan, günlerce tartışılmış en ciddi iddiaların “CD’sinin kırıldığı” bildirilen bir ortamda, bir TV programında adımı vererek “darbe iddialarına inanmıyorlar, rejim tehlikesinden söz ediyorlar, o zaman darbe işbirlikçisi olduklarını söyleyebiliriz” diyebilen Nazlı Ilıcak’tan söz ediyoruz biliyorsunuz.Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk başta olmak üzere herkes “rejim tehlikesi”ni vurguluyor, bunlar ise meslektaşlarına saldırıyor.İki gün önceki yazısında benim ağzımdan (yazımdan alıntı yaptığını söyleyerek) bazı cümleler yazmıştı. Örneğin “Türkiye’nin en iyi 3 kadın yazarından biriyim ben” demişim. Gerçi son yıllarda büyük sivil toplum kuruluşlarından, üniversitelerden verilen çok sayıda ödülde “en iyi” yazıyor eksik olmasınlar ama ben böyle bir söz söylemem yine de... Açtım baktım 15.07.2008 tarihli yazıma; “biriyim ben” diye bir ifade yok. Tümüyle farklı bir anlatımla yazılmış paragraf kesilmiş, bir başka alakasız paragrafla birleştirilmiş, sonuna da “biriyim ben” yazılmış ve ortaya sevimsiz bir ucube çıkarılmış.Açıkça tahrifat... Üstelik “ekleyerek”... Bunu yapabilen gazetecinin Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşunun bugüne kadar eğitimini sağlayıp ülkeye kazandırdığı on binlerce genç kıza TV’lerden iftira atmasına da şaşırmamak lazım.Kısa süre önce Yiğit Bulut’un “Basın Kulübü” programında yine yargı tarafından gerçekliğine karar verilmemiş, iddia halindeki çirkin suçlamaları, sanki gerçekliği kanıtlanmış, karar çıkmış gibi alarak “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kız öğrencileri ile Deniz Lisesi öğrencileri ve Deniz Kuvvetlerindeki bazı kişiler arasında ilişki kurdurulduğunu” anlatıyor. “Yüzde yüz eminim demiyorum ama” diye başladıktan sonra, programı yöneten Yiğit Bulut’u bile şaşkınlığa düşürecek “Siz ÇYDD’yi suç örgütü gibi gösteriyorsunuz” dedirtecek suçlamalarda bulunuyor ki aslında suç örgütünden öte “başka bir şey örgütü” olarak göstermekte...Bulut “Siz de iddianamenin hepsini bilmiyorsunuz” deyince ısrarla “Biliyorum, ben okudum. Subaylarla oradaki genç kızlar arasındaki ilişkileri kuralım diyor” cevabını veriyor.Peki bunlar olmuş mu, onu bilmiyor. “İddianamede var”mış. Peki Adli Tıp’ın “ıslak imzanın sahibi” kararı bile yargıya yetmedi kanıt olarak, ya bu da yanlışsa? O önemli değil. “Kardelenler” diye kar gibi, özenle, gururla yetiştirilen öğrencileri lekelemek, aileleri üzmek, korkutmak da hiç önemli değil. Şimdi o öğrenciler ve ÇYDD kendisine dava açıyorlarmış. Demek ki bu çirkin konuşmanın hesabını yargıya verecek. Tam da hak ettiği gibi! *** Kavganın asıl nedeni başka mı?O kadar ciddi olaylar arka arkaya geliyor ki kafamızı masadan kaldıramıyoruz. Dün Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sanatçılardan biri, benim de çok sevdiğim, değer verdiğim Cüneyt Gökçer’in duasına bu nedenle yetişemedim. Yine çok sevgili dostumuz Ali Bars’ın ağır bir hastalıktan kaybını duyduğumda hastaneye koşamadım. İkisi de nur içinde yatsınlar...***Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin TBMM’de çıkan skandal kavgadan dolayı üzgün olduğunu söylemiş. Ama herhalde o sırada Meclis Başkanı koltuğunda oturuyor olmadığı için çok mutludur. Zira daha önce Başbakan’ın kendisine yaptığı “Nasıl yönetiyorsun, neden konuşmasına izin veriyorsun” müdahalesinin tıpatıp benzerini kopyalama metoduyla yardımcısı Arınç TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’ya yaptı. Orada kendisi olsa ikinci azarı yemiş olacaktı.Bu olay; üstelik daha önce Meclis başkanlığı yapmış biri tarafından ve üstelik “yürütme”nin yani hükümetin başbakanının yardımcısı tarafından, yine üstelik görevinde hiçbir hatasının olmadığı TV kayıtlarında gayet net gözlenen bir kadın başkanvekilinin (aynı zamanda soyunma odası, gardırop olarak kullanılan) odasını basarak ve “şiddet uygulamasından bile korkacak şekilde saldırarak” yapılan hakaret aslında Meclis’teki utanç verici kavgadan daha önemlidir... Önemlidir, çünkü siyaset bilimciler ve hukukçular tarafından aylardır tekrarlanan ama AKP iktidarı tarafından ısrarla reddedilen, yalanlanan “otoriter rejime gidiş”, “sivil dikta”, “tüm kurumlar baskı altında”, “yasama ve yargı kuşatıldı, erkler ayrılığı ortadan kalktı” uyarılarının fevri bir davranışla yani düşünmeden (ve sansasyon yaratarak göze girme çabasıyla) ortaya çıkma halidir. Hükümet (yürütme), parlamentonun (yasama) manevî şahsiyetini temsil eden Meclis Başkanı’na ve arkasından Başkanvekili’ne şiddete varan baskı gösterileriyle bir anlamda baskıyı alışkanlık haline getirdiğini, doğal bir hak zannettiğini göstermiş, “siyasi baskıları ve erkler ayrılığının ortadan kalkma iddialarını” doğrulamıştır.Bu da bütün o hukukçuların ve siyaset bilimcilerin, benzer eleştiriler yapan gazetecilerin haklılığını, “rejim tehdit altında diyenler işbirlikçidir” incisi yumurtlayanların ise haksızlığını açıkça gösteriyor. (Her iki yazıya devam edeceğim.)
Türkiye’de bu kadar önemli gelişmeler olurken köşemi bu yazıya ayırmak inanın sizin kadar beni de üzüyor. Ama bunu yapmak zorundayım.Bir zamanlar “terbiyesiz” tarifine uyan insanların yaptıklarını görmezden gelmeye, yutmaya çalışır ama terbiyesizlik kolay yutulmadığı için de hazım zorluğu çeker, üzülerek kendime zarar verirdim.“Terbiyesizden terbiyeni satın al” sözüyle yetiştirilmiştim çünkü... Yıllar geçip de mesleğimde ilerledikçe “kifayetsiz ama pek muhteris” üstelik saygısız ve saygı olmadığı için de ölçüsüz birilerinden öyle çelmelerle, utanmazlıklarla karşılaştım ki tümüyle susup sineye çekmekten vazgeçtim.Sustukça üstünüze “sıçrıyor”, üstelik herkes şirretliklerinden korktuğu için bunu keyiflerince önüne gelene yapıyor, yaparken bazıları bir de üstüne mağdur rolü oynuyordu. Yıllarca diğer ülkelerde yaşadım, bu gibi olayların sadece bize özgü olduğunu, oralarda insanların -en kötüsünün bile- en azından kendine saygısını yitirmemek için sınırları aşmadığını da söylemem lâzım.Nazlı Ilıcak denen saygısız ve ölçüsüz, ülkesinin geleceği yerine sadece kendi çıkarını; “bir gün Tayyip Bey tarafından yeniden milletvekili yapılma” ümidini düşünen gazeteci -ben yine de ittire kaktıra gazeteci olmuş demeyeceğim zira zaman ve başarı zaten bunun cevabını verecek belirleyicilerdir- dün de beni çirkinliklerine malzeme olarak seçmiş.Nereden bulup çıkardıysa Ajda Pekkan’la bile benzerlik kurmuş. Çalışmalarımın yoğunluğundan ancak çok kısa süre yaptığım tatillerde beni görünce aklına geliyor zahir.İKTİDAR HIRSI ÇİRKİNLEŞTİRİR! “Tevazu kraliçesi” de demiş sonra, gerektiği yerde tevazu göstermeyi iyi bilirim ama “görünen köy kılavuz istemez” durumlarda da tevazu gösterisi yapmaya gerek olmadığına inanırım. Örneğin kendimi hiçbir zaman bir başkasıyla kıyaslamam, kimseye özenmem, kimseyle yarışmam sadece kendimle yarışırım. Üzerlerine afiyet zekâmdan, yeteneğimden, eğitimimden, ailemden emin olduğum, gurur duyduğum, için asla “birşeyin çakma”sı, yani taklidi olmam ya da taklit etmem mümkün değildir, 15 yaşındayken de değildi.Ne yapacağız şimdi, utanmamız mı gerekiyor bu durumdan Nazlı hanımın hatırı için? Ya da nasıl bir tevazu lütfedelim hanfendiye?Öyle kendisi sinek olanların Mevlana’dan “sinek, konduğu samanı gemi, kendisini kaptan sanır” gibi hikayeleri alıntılamasını filan da kimse yemez, zahmet etmesinler. Çünkü bir de “Ainesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” sözü vardır malûm...Hak etmeyen hiç kimse zirveye çıkamaz, daha da zoru; zirvede kalamaz. Bunu başaranların yıllar içindeki mücadelesi de herkes tarafından bilinir zaten. Kimsenin “gölge düşürmek için” ıkınıp sıkınmasına gerek yoktur.Nazlı Ilıcak’ın asıl sorunu da budur; kendi ağzıyla bir TV programında bile “O çok başarılı” dediği kişilerin başarısını aslında hazmedememesi, bir yandan da eleştiri yapabilen bağımsız gazetecilere öfke kusarak iktidara yaranmaya çalışmasıdır. Yazdığı koca yazıda benim yazdıklarıma cevap olacak tek kelime yok. Baştan sona aklınca karalamaya yönelik zavallı bir şeyler çiziktirmiş. Ki bu zavallılık mı daha öndedir, yoksa aynı yolu seçen başkalarını örneklemesi mi daha zavallıdır orasına karar vermek zor gerçekten.DARBENİN TA KENDİSİBıraksın bu Mevlana, Nazım Hikmet alıntılarıyla “iktidara göbekten bağlı olmadığı için görüşlerini özgürce yazabilen” gazetecilere saldırmayı da 12 Eylül’ü öven, 82 Anayasası’na “oy verin” diyen yazılarına baksın. O günlerde yazdığı satırları düzeltmek “ama ben şöyle de demiştim” mazeretleriyle mümkün değil. Yakın ahbaplarının kendisini koruyan yazıları da onları silemez.Eğer darbe öncesi ortamın müsait olması darbeleri darbe olmaktan çıkarıyorsa o ortamı hazırlamak her zaman mümkündür. 1000 kişi birlikte yazsalar da 12 Eylül bir darbenin tüm özelliklerini taşır. Kendisi de bu darbeye övgüler dizmiştir.“Kontrgerillayı destekledik” sözünü neden açıklayamıyor? “Bu cümleleri hiç söylemedim” ya da “yazmadım” diyemiyor?Öyle “polemik kraliçesi” gibi abuk sözlerle beni de susturabileceğini zannediyorsa yanlış efendim. Bu mesleği yaparken her tür saldırıyı göze alıyorum ben, terbiye dışı olanları da.Koca Atatürk’e bile hakaret eden utanma yoksunu insanların çıktığı ülkede göze almak zorundayım da zaten, değil mi?Yarın bu hanımın (üstelik anne ve anneanne) Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kız öğrencilerine yönelik akıl almaz iftiralarını yazacağım.
Halktan gelen mektupların çoğunda “haftalardır sadece darbe tartışıldığı, ondan önce de aylarca Demokratik Açılım tartışmalarıyla gündemin tıkandığı, böylece milletin gerçek sorunu olan işsizlik, yoksulluk, maaşlara yapılan küçük zamlar yanında ihtiyaç maddelerine yapılan ağır zamların, arttırılan vergilerin hiç tartışılmadığı” var.Nitekim Uşak İl Müdürlüğü’nün yürüttüğü bir proje kapsamında “sadece 4 ay çalışacak 316 geçici işçi” için tam 3 bin 526 kişinin başvurduğu dünkü haberler arasındaydı.Düzenli, devamlı bir iş de değil, 4 ay para kazanabilmek için binlerce kişi koşuyor. Bunlar arasında hiç şüphesiz üniversite bitirmiş mühendisler, öğretmenler ve diğer meslek sahipleri de var.Sayısı giderek artan işsizler ordusu bir yana, işi olan ama emeğinin karşılığını almak yerine çok daha azına razı olması istenen işçiler, özelleştirme denerek kapatılan fabrikalar nedeniyle işini kaybedenler ya da işçi statüsünden çıkarılarak büyük kayıplara uğrayanlar, yasal haklarını izinlerini kaybedenler büyük bir mağdurlar kitlesi oluşturdular.TEKEL işçilerinin “kazanılmış haklarını kaybetmeye razı olmadıkları için” 50 gündür sürdürdükleri ve 19 Ocak’ta açlık grevine de başladıkları grev sürüyor. Dün 50’nci gününde yeniden açlık grevine başlamışlar. Hükümet ise grev sırasında işçilerin karşılaştığı gaz, tazyikli su gibi şiddet eylemlerini olduğu gibi açlık grevini de hiç önemsemiyor ve hatta “fena halde kızıyor” görünmekte... Başbakan Erdoğan dünkü konuşmasında “İşçilerin eylemi abarttıklarını, hükümete karşı kampanyaya dönüştürdüklerini, bu kampanyanın içinde muhalefet partilerinin ve medya kuruluşlarının da olduğunu, hatta partilerin ve medyanın işçileri kullandığını” söylüyor. “Çetelerin, hukuk dışı örgütlerin yapamadığını şimdi bu olumsuz olayları abartarak başaracaklarını zannediyorlar” diyor. “Hazinedeki her kuruş bize emanet edilmiştir. Tüyü bitmemiş yetimin parasının emanetçisiyiz” diyor.“Ay sonunda gereken cevabı vereceğiz, kusura bakmasınlar burası yolgeçen hanı değil” diyor. “Sendikalar dürüst değil” diyor.Öfke siyasetinin pek makbul hale geldiğini artık iyi biliyoruz ama her konuya bunu uygulamaya, her olayda “One minute” anlayışını sürdürmeye kalkarsanız sonu hüsran olabilir. Hele de 2 milyon sendikalı işçi toplu greve hazırlanırken kesinlikle hüsran olur.ÜLKEDE DÜRÜST VAR MI?Sendikalar dürüst değil, muhalefet partileri değil, medya değil, yüksek mahkemelerden istenmeyen kararlar çıkınca onlar değil, ordu hiç değil, peki kim dürüst bu ülkede?İktidar partisinden başka dürüst kimse var mı acaba? Başbakan her fırsatta ama hepsinde olduğu gibi yine sorumluyu bulmuş; “medyaya teessüf” ediyor. Medya ne yaptı ki işçilerin mağduriyetini ve eylemlerini duyurmaktan başka? Bir Avrupa ülkesinde karın, dondurucu soğuğun altında işçiler aylarca eylem, açlık grevi yapsalar medyaları duyurmayacak mıydı?YA YOLSUZLUKLAR, SEÇİM YATIRIMLARI?Başbakan “bir yol açılışı” yaptığında “sadece 5 TV kanalı çekti. Kar altında yol açtık gelmediler” diye de medyaya kızmıştı, o önemli de yüzlerce işçinin kar altında açlık grevi yapması nasıl bu kadar önemsiz olabiliyor?Vatandaştan gelen mektuplarda “hazinedeki her kuruş, yetimin hakkı önemliyse o zaman hükümet neden belediyelerdeki yolsuzlukları önlemiyor? Neden yetimin hakkını seçim propagandası için suyu bile olmayan köylere beyaz eşya dağıtarak harcadılar? Asgari ücretin emekli maaşının 500-600 TL olduğu ülkede emekli milletvekili neden 5000 TL alıyor” soruları var.Parklara yurtdışından getirilen ve dikilip bir sezon sonra atılan lâleleri, palmiyeleri, her yıl sökülüp sökülüp yeniden yapılan kaldırımları, trilyonlarca liraya malolan saraydan farksız parti binalarını, son model çifter çifter makam araçlarını soranlar da var tabii... Bunlar düşünülünce hükümetin bu tür açıklamalarla sadece işçiye değil, onların durumuna duyarsız kalmayanlara da “çetelerin yapamadığını yapıyorlar” sözleriyle yaptığı büyük haksızlık açıkça görülüyor.Her konu seçim hesabıyla düşünülemez. Bir tarafta gerçekler ve çözüm bekleyen dev sorunlar dururken sadece mağdur edebiyatına fırsat verecek konulara eğilmek, zor durumdaki vatandaşları ise popülist söylemlerle dışlamak kimseye yarar sağlamaz.Hükümet artık tüm kurumları düşman gibi görmekten vazgeçip halkın gerçek sorunlarına eğilmek zorundadır. *** Hukuk karşısında eşit olmak ya da olmamak Daha çok kısa süre önce hükümet, en tepesinden “Hiç kimse ’hukukun üstünde’ve dokunulmaz değildir. Her kurum ve her vatandaş ‘hukuk karşısında’ eşittir” açıklamaları yapmıştı.Dün gazetede haberdi; Başbakanlık, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda (TİB) yapılan soruşturmayı etkilemeye çalışmakla suçlanan MİT Müsteşarlığı Hukuk Müşaviri Asuman Bozoklu için soruşturma izni vermemiş. Buna bağlı olarak Başsavcı takipsizlik kararı vermiş.Hani herkes hukuk karşısında eşitti ve kimse hukukun üstünde değildi? Aynen “dokunulmazlığı olan milletvekilleri” gibi iktidarın soruşturulmasını istemediği kişiler de diğer tüm vatandaşlardan daha fazla eşit (!) işte, görünen köy kılavuz istemezken eyleme mi inanmak lâzım, söyleme mi?
Başbakan Erdoğan’ın “Başbuğ ile darbe iddiaları konusunda paslaştıklarını, bu paslaşmanın olumlu gittiğini” söylemesi son derece önemli bir açıklamaydı.“TSK içinde darbe planlayan cuntaların olduğu” iddiasının ortaya çıkmasını istemek, bu konuda yardımcı olmak Genelkurmay için doğaldır. Ama ortada çok farklı bir tablo yaratan gelişmeler var.Bu darbe iddiaları bir kaç hafta veya birkaç ay içinde oluşmuş bir hazırlığı, plânları kapsamıyor. Ta 2002’den bugüne süregelen, hatta 28 Şubat dönemine kadar uzandığı iddia edilen bir cuntadan ve devamlılığı olan bir plânlamadan söz ediliyor. Ve bu plânlar arasında ordunun cami bombalamaktan, kendi uçağını düşürmeye, öğrencilere veya farklı mezhepten olan vatandaşlara, Başbakan ile yardımcısına suikast düzenlemesine varan en dehşet verici senaryolar yer almakta... HİLMİ ÖZKÖK NEDEN SUSTU?Peki bu takdirde Hilmi Özkök’ten Yaşar Büyükanıt’a ve İlker Başbuğ’a kadar dönem içinde Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan isimlerin; iddianamesi bile binlerce sayfa tutan, (eğer varsa) bu cuntalardaki askerlerin işi gücü bırakıp tüm zamanlarını vererek hazırlamaları ancak mümkün olan bu binlerce sayfalık plânlardan, kalabalık grupların aynı çatı altındaki hummalı faaliyetlerinden haberdar olmaması mümkün müdür?Örneğin; Balyoz Planı ile ilgili olarak ancak şimdi, kendisinin “TV stüdyolarında kurulan iddia makamları” dediği programlarda ve örneğin benim haftalardır sürekli vurguladığım gibi “Hilmi Özkök konuşmalı” diyen köşe yazılarındaki taleplerden sonra yaptığı “Seminer emrini ben verdim” açıklaması neden günlerdir TSK topluca “darbeci” ilan edildiğinde, ülke bu karmaşayı yaşayıp insanlar darbeyle yatar kalkar hale geldiğinde yapılmadı?YARGIYI ETKİLEMEK!Bu seminerlere general düzeyinde subaylar Genelkurmay Başkanlığı’nı temsilen katılıyorlarmış. Komutana rapor veriliyormuş. Bu raporlar iki nüsha halinde hazırlanıp biri saklanıyormuş da, Genelkurmay “darbe ile ilgili bir planın olup olmadığını” görmemiş mi?Mesela kendisini aylardır “TSK’nın darbe yapmasını önleyen demokrat Genelkurmay Başkanı” diye öven sayısız köşe yazısına susmak ve sessizce kabul etmek yerine Özkök çıkıp “Bunun söylenmesi doğrudur veya yanlıştır, şu nedenle...” şeklinde bir açıklama yaparak en azından TSK’nın kurum olarak suçlanmasına neden engel olmamıştır?Darbe hazırlığı ile ilgili bir plan görmemişlerse neden sonradan “Darbe hazırlığı vardır da diyemem, yoktur da diyemem” sözleriyle “varmış da söylemek istemiyormuş” havasına girmiştir?Hilmi Özkök şimdi “emekli bir devlet adamı olarak basına, TV’lere konuşamazdım. Adil bir yargılamayı şu veya bu yönde etkilemek zarar üretir” diyor. Bildiklerini saklamak da beter bir zarar üretmez mi?Bildikleri yoksa “Vardır da diyemem, yoktur da” gibi imalı bir lâf yerine hiç değilse “Genelkurmay Başkanı olarak kurumum benim sorumluluğumdadır ama böyle bir plan görmedim, duymadım” demesi gerekmez miydi?Sonra bu planların Büyükanıt döneminde devam ederek bugüne geldiği iddia ediliyor. Onun da haberi yok, köşesinde susup oturuyor. Aylardır her gün yeni bir darbe planı ve hükümetin “Biz bu planları çok daha önceden biliyorduk da sustuk” veya “ordu vesayeti bitecek. Bizi indirmek istiyorlar, halkın iradesine karşı çıkıyorlar” diye toptan TSK’yı ve Genelkurmay’ı açık ve net şekilde suçlayan söylemleri devam ederken “Sabrın da bir sınırı vardır” benzeri açıklamalar yapan Orgeneral İlker Başbuğ’un ise darbe iddiaları için “Başbakan’la paslaştıklarını” duyuyoruz.Demek ki bütün bu konuşmalar Başbakan’ın son olarak söylediği “Bir şeyler bu ülkede yapılmamış değil, bazı şeyler uygulamaya konmuş. Eğer şu yoktur derseniz olmaz” şeklindeki; yargıdaki darbe planlarını plan olmaktan çıkarıp “Başbakan ağzıyla kesinleştiren” sözleri yargıyı etkilemek değil de, Genelkurmay Başkanı olarak bilmek durumunda olduğu gerçekleri açıklamak mı yargıyı etkilemektir?ORGENERALLER BİLİYORDarbe iddiaları yıllar süren bir sürece yayılmış durumda. Bu süreçteki genelkurmay başkanlarının görevi (ki eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman bu süreçteki iddiaları sadece Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ ve kendisinin cevaplayabileceğini söylüyor) olayları aydınlatmaktır.Hilmi Özkök’ün yaptığı gibi röportajla da değil, basın toplantısı yaparak Türkiye’ye açıklamaları gerekir.Bu süreçteki (iddia edilen) olaylar silsilesinden hiçbir haberleri olmamış mıdır?Olduysa neden soruşturma açtırmadılar, vardı da haberleri olmadıysa o koltukları neden işgal ettiler?İlker Başbuğ’un paslaşması bir anlamda iddiaların gerçek olabileceğine inandığını, en azından ihtimal verdiğini gösteriyor ki o zaman da bundan önceki çıkışlarının “halkı ve yargıyı yanıltma” olup olmadığı tartışması ortaya çıkar.Aslına bakarsanız bu durumda “paslaşan” Başbakan’la Genelkurmay Başkanı’nın da (bugünlerde kara koyun haline getirilen ve pek kızılan) TV’lere birlikte çıkıp millete neler olduğunu anlatmaları zorunludur. Tabii eğer bir tiyatro oyunu sergilenmiyorsa!
Dün Melih Aşık’ın Nazlı Ilıcak’la ilgili yazısından ve okurken ne kadar güldüğümden söz etmiştim.Gülmemin nedeni, Ilıcak’ın Balyoz darbe planına hemen inanmayan gazeteciler için “Herşey çok açık, sorgu sual edilecek bir durum mevcut değil. Ama bazı arkadaşlar Balyoz planını karartmaya çalışıyorlar. Zaten onun için darbecilerin yararlanacağı gazeteciler listesindeler” demesi üzerine, onun 12 Eylül darbesi öncesinde ve sonrasında yazdığı cümleleri vermiş olmasıydı.O kadar net ve güzel anlatmış ki Melih Aşık; bir kısmını -izniyle- okumamış olanlar için aktarmak istiyorum: “... O, darbelere karşı canı pahasına savaşan bir katıksız demokrat!Ne var ki, gerçek darbe olduğunda tam tersine darbecilerle birlikte. Onların bir numaralı destekçisi...Mesela 12 Eylül darbesi öncesi 17 Aralık 1978’de şöyle yazıyor Nazlı Hanım: ‘13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba asker!..’12 Eylül’den hemen sonra 14 Eylül günkü satırları: ‘... Bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri bu boşluğu doldurdu...’18 Eylül 1980: ‘12 Eylül bir darbe değildir diyen Orgeneral Kenan Evren’e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir ne de bir ihtilâl.’16 Ekim 1980: ‘12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır; 12 Eylül terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür.’Evet dostlar... 12 Eylül’ün şakşakçıları, o kanlı günlerin ortakları şimdi demokrat oldu. Yıllar yılı cuntacılarla cebelleşen bizler ise darbeci... Bir de şu mazi arşivlerden silinebilseydi... Ne iyi olurdu değil mi Nazlı Hanım?” İşte böyle yazmış Melih Aşık... Nazlı Ilıcak’ın darbenin ta kendisi olan, onbinlerce kişinin işkence gördüğü, yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği, idamlara sahne olmuş 12 Eylül’ü nasıl da övdüğü görülüyor.ŞARTLAR OLUŞUNCA“Ne darbe, ne bir ihtilal”miş de, “terörden bezen halkın meşru müdafaası”ymış da...12 Eylül darbe değilse, darbe nasıl olurmuş Nazlı Hanım bir anlatsa bari. Bunu yaparken, darbe cumhurbaşkanı Kenan Evren’in yıllar sonra söylediği “Daha önce yapacaktık ama şartlar biraz daha oluşsun diye bekledik” sözüne de açıklık getirsin.Darbe yapılacaksa, niyet varsa halkın terörden bezdirilmesi, anarşi yaratılması hiç de zor değildir ve bunun yapıldığını da Evren sözleriyle açıklamıştır.Peki buna bile meşru müdafaa diyebilen birinin, henüz ortaya atılmış, iddianamede yazılanların hangisi doğru, hangisi yanlış veya ekleme anlaşılmamış, yargıda hükme bağlanmamış Balyoz planına inanmayanları darbecilikle suçlamasına gülmez misiniz?Diyorum ya, kötü niyet bir yerde mutlaka kendini ele verir, kötülük ayağa dolaşır. *** “Kimse hukukun üstünde değil”mi?Eleştiri yapan gazetecilere pek kızan meslektaşların ve siyasetçilerin izniyle(!) bir küçük eleştiri getirmek istiyorum. Üzülüyorum aslında onları kızdırmak hoşuma gitmiyor ama malûm “basın özgürlüğü ve ilkeleri” adı altında birşeyler var ve onlar da bir yandan dürttürüyor insanı. “Yapacaksan işini doğru yap. Gazetecilik sinme, korkma veya ‘el pençe divan durma’ yeri değildir” diye... Sık sık, hatta her gün bir şekilde ulusa seslenen Başbakan Erdoğan, son ulusa sesleniş konuşmasında:“Kim bu ülkede hukuk yok zannediyorsa bilsin ki artık o devirler geçti. Bu ülkede herkes hukuk karşısında eşittir, kimse hukukun üzerinde değildir. Kimse kanunlarca çizilmiş sınırlardan muaf değildir” demiş. Çok doğru sözler Allah için ama maalesef söyleyen kişiye de, parlamentodaki milletvekillerine de hiç uymuyor.“Herkes hukuk karşısında eşit” ama suç dosyaları raflarda beklerken ülke yönetmeye kalkanlar “herkesten daha eşit”... Madem ki bu ülkede her kurum ve kuruluş, her vatandaş “dokunulabilir” olmuştur, o zaman derhal bu milletvekili dokunulmazlığının “kürsü ile sınırlı” hale getirilmesi gerekmektedir. “Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar” diye başkalarını suçlayanlar ve demokratikleşmeyi dillerinden düşürmeyenler artık demokrasinin gereğini yapsınlar ve dokunulmazlık konusunu duymazdan gelmekten vazgeçsinler. Millet bekliyor! *** Bravo Teoman Bu arada... Yılların gazetecisi 12 Eylül’ün darbe olduğunun farkında değil ama genç bir sanatçı olan Teoman farkında... NTV’de konuk olduğu programda gençlerden söz edilirken bir başka TV programında (Abbas Güçlü’nün Genç Bakış) gençlerin Kenan Evren’i alkışlaması için “O herifi alkışladılar, aklım almıyor” demiş. Gençlerin “idam cezalarını imzalarken elim titremedi. 12 Eylül darbesini bugün olsa yine yapardım” sözü üzerine alkışladığını hatırlayacak olursak Teoman’ın kızmakta ne kadar haklı olduğunu daha iyi anlayabiliriz.Onu duyarlı sanatçılığından dolayı kutluyorum. Bravo Teoman’a.
Tatil dönüşü o kadar çok güldüm ki Nazlı Ilıcak’la Melih Aşık’ın yazılarını okurken gözümden yaşlar geldi. Durun, sondan başa gideyim.Balyoz darbe planı iddiası kapsamında gazetecileri “tutuklanacaklar” ve “faydalanılacak, destek alınacaklar” olarak iki gruba ayıran bir listeden söz edildi biliyorsunuz, TV programlarımda da iki hafta üstüste konuştuk bu konuyu...Haydi tutuklamak istediklerini tutukladılar diyelim, ya faydalanmak istediklerine bu isteği nasıl ileteceklerini hiç düşündünüz mü? Tam 137 kişi... Bunların arasında bizim gibi, ayıptır söylemesi “dediğim dedik, çaldığım düdük, kimseden emir almam, en ufak müdahaleye boyun eğmem, gerekirse onurumla basar giderim” diyen onlarca isim var ve bu isimlere asker diyecek ki “Biz darbe planları yapıyoruz (veya ‘bir tepki yapılanması içindeyiz’) sizin de desteğinizi istiyoruz”...Onlar da “siz tak diye emredin, biz şak diye yapalım” cevabını verecekler...Tam bir komedi, tam bir abukluk ötesi durum yani...TEK MAĞDUR KENDİLERİVe sonra, zaten çoğu hemen her yazılarında kendilerinden farklı görüş bildiren veya iddialara inanmakta dikkatli davranan meslektaşlarını “darbeci, çeteci, Ergenekoncu” ilan etmekte olan, “tutuklanacaklar” listesindeki isimler, diğer gruptakilere haber bile vermeden (Sadece kendileri mağdur, diğer grup mağdur sayılmaz zahir) orduya karşı savcılığa suç duyurusunda bulundular.İşte bu “darbeye, darbecilere karşı” grubun orta yerinde de Nazlı Ilıcak oturuyor. Köşesinde “Düzmece belgelerle mi karşı karşıyayız diyecek bir durumun olmadığını ama adı ’faydalanılacaklar’ listesinde geçen bazı arkadaşların darbe planlarını karartmaya çalıştıklarını, zaten onun için bu listede yer aldıklarını” yazmış.Yani hiç sıkılmadan, yüzü kızarmadan başka gazetecilerin bağımsızca, özgürce görüş bildirmesine baskı uyguluyor, birlikte suç duyurusunda bulunduğu grup “kınama” yaparken o “oh olsun, hak ettiler” diyor. Bir gazeteci olarak kendisi basın özgürlüğüne karşı çıkıyor.LİSTELERİ SEN YAZ BARİBu da yetmiyor, NTV’de Ruşen Çakır’ın programında Çakır “darbecilerle işbirliği yapacak gazeteciler” listesinde adının çıkmasına kızarken ona (Polemiğe girerse iyi reyting alacağına geçmişteki deneyimleriyle emin olduğu bir ismi de veriyor);“Kimse sizin darbeci olduğunuza inanmıyor. Ama herkes sizin gibi değil. Ruhat Mengi’nin programına baktım dün, halâ bu planları ciddiye almıyorlar. Sen bu planları ciddiye almazsan o zaman benim kafamda da senin işbirlikçi olabileceğin şüphesi doğar. Bu plan ciddidir. Ama arada bir ‘biz darbeye karşıyız’ demek... Sen rejimi tehdit altında gösterirsen zaten ’ben seni kullanırım’ demek. Bu kullanmak oluyor. Sizin gibi titiz gazeteciler var ama tek yönlü bakan arkadaşlar var ve onlar kullanılıyor.” Şimdi bunu duyan veya okuyan herkes bu sözleri söyleyebilen bir gazetecinin “kendinden utanması gerektiğini” düşünür. Bunu hangi nedenle yaptığını ben biliyorum ama bir meslektaşımın düzeyi bu kadar düşürüp böyle dehşet verici bir haksızlığa bile tenezzül edebilmesinin nedenini yazmaya ben utanıyorum.Bırakın iddialara hemen inanmak yerine sorgulamayı veya hukuka saygı göstererek en azından yargı sonucunu beklemeyi tercih etmenin tamamen kişiye (ve gazeteciye) ait bir karar olmasını, böyle düşünenleri hangi hakla ‘darbe işbirlikçisi’ ilân edebildiğini sorarlar adama/kadına.Ben de şimdi savcılığa onun için suç duyurusunda mı bulunayım? Bulunduklarımın hiç biri dava kazanamamıştır bugüne kadar... GÜVENMİYORLAR, O KADAR BASİT!Başkasının tek yönlü bakması ile uğraşacağına kendisi kaç yönlü baktığını düşünmeli önce... “Tayyip Erdoğan bana milletvekilliği verse koşarak giderim ama vermiyor” diyen, bu anlayışı doğrultusunda yazan birinin başka gazetecileri eleştirme hakkı olamaz. Kaldı ki bugüne kadar en ufak bir mesleki pürüzü görülmemiş, okuyucusunun ve izleyicisinin içtenlikle inandığı bir gazeteciyi eleştirmek...Madem ki kendisi bu kadar demokratik ve dürüst bir gazetecidir ATV’de yaptığı program neden bir kaç hafta ancak dayanabildi ve izlenmediği için kaldırıldı? Bari o konuda bir özeleştiri yapsın.Kimi çıkardıysa izlenmedi çünkü halkın güveni, sevgisi önce programı hazırlayan kişi ile ilgilidir, izlenmiyorsa bu güven ve sevgi yok demektir, yıllar içinde oluşmamış demektir. O zaman başkalarına demokrasi, darbe, titiz gazetecilik dersi veremezsiniz.12 EYLÜL DARBE DEĞİLSE!Rejimi tehdit altında görenler işbirlikçi oluyorsa, bu anlayışa göre; AKP hükümeti için anayasa taslağı hazırlayan bilim kurulunda bulunmuş olan Prof. Serap Yazıcı’nın “Hükümet yeni anayasa hazırlayacaksa önce topluma laiklik güvencesi vermeli” sözünden, Nuray Mert’in açıklamalarından başlayarak ülkenin önde gelen çok sayıda hukukçu ve siyaset bilimcisi de “darbe işbirlikçisi” demektir! Hemen onlara da bu görüşünü iletsin.Nazlı Ilıcak, babamın 27 Mayıs ihtilâlinde Yassıada’ya gittiğini, her seçimi büyük bir başarıyla kazanan 25 yıllık siyasetçi olarak 12 Eylül darbesinde politika hayatına son verildiğini, bu nedenle ve bugüne kadar yazdığım darbe karşıtı yazılarımla (Nokta dergisinde verilen ‘TSK’nın sevmediği yazarlar’ listesinde de yer almışken) saçma iddialarının bana asla uymadığını iyi bilir.Ama işte gülmemin nedeni olan; Melih Aşık’ın “Darbeye karşı görünen Ilıcak’ın 12 Eylül’ü darbe saymadığını, övgüler dizdiğini anlattığı” yazısıyla hatırladığımız gibi “12 Eylül ne darbedir, ne ihtilâl” diyebilen birinin bugünkü baskıları, rejim tehlikelerini değerlendirmesini beklemek de boştur, iyi tanıdığı insanlara çamur atmamasını beklemek de...Nazlı Ilıcak kendi işine baksın. İktidar gazetesinde çalışıp milletvekilliği ümit ederken ancak bu kadar yazabilir, konuşabilir çünkü... Onu mazur görmeye çalışacağım.