Ortaya atılan yüzlerce iddiadan hangisinin doğru, hangisinin düzmece olduğu yargı tarafından anlaşılmadan, günlerce tartışılmış en ciddi iddiaların “CD’sinin kırıldığı” bildirilen bir ortamda, bir TV programında adımı vererek “darbe iddialarına inanmıyorlar, rejim tehlikesinden söz ediyorlar, o zaman darbe işbirlikçisi olduklarını söyleyebiliriz” diyebilen Nazlı Ilıcak’tan söz ediyoruz biliyorsunuz.
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk başta olmak üzere herkes “rejim tehlikesi”ni vurguluyor, bunlar ise meslektaşlarına saldırıyor.
İki gün önceki yazısında benim ağzımdan (yazımdan alıntı yaptığını söyleyerek) bazı cümleler yazmıştı. Örneğin “Türkiye’nin en iyi 3 kadın yazarından biriyim ben” demişim. Gerçi son yıllarda büyük sivil toplum kuruluşlarından, üniversitelerden verilen çok sayıda ödülde “en iyi” yazıyor eksik olmasınlar ama ben böyle bir söz söylemem yine de... Açtım baktım 15.07.2008 tarihli yazıma; “biriyim ben” diye bir ifade yok. Tümüyle farklı bir anlatımla yazılmış paragraf kesilmiş, bir başka alakasız paragrafla birleştirilmiş, sonuna da “biriyim ben” yazılmış ve ortaya sevimsiz bir ucube çıkarılmış.
Açıkça tahrifat... Üstelik “ekleyerek”... Bunu yapabilen gazetecinin Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşunun bugüne kadar eğitimini sağlayıp ülkeye kazandırdığı on binlerce genç kıza TV’lerden iftira atmasına da şaşırmamak lazım.
Kısa süre önce Yiğit Bulut’un “Basın Kulübü” programında yine yargı tarafından gerçekliğine karar verilmemiş, iddia halindeki çirkin suçlamaları, sanki gerçekliği kanıtlanmış, karar çıkmış gibi alarak “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kız öğrencileri ile Deniz Lisesi öğrencileri ve Deniz Kuvvetlerindeki bazı kişiler arasında ilişki kurdurulduğunu” anlatıyor. “Yüzde yüz eminim demiyorum ama” diye başladıktan sonra, programı yöneten Yiğit Bulut’u bile şaşkınlığa düşürecek “Siz ÇYDD’yi suç örgütü gibi gösteriyorsunuz” dedirtecek suçlamalarda bulunuyor ki aslında suç örgütünden öte “başka bir şey örgütü” olarak göstermekte...
Bulut “Siz de iddianamenin hepsini bilmiyorsunuz” deyince ısrarla “Biliyorum, ben okudum. Subaylarla oradaki genç kızlar arasındaki ilişkileri kuralım diyor” cevabını veriyor.
Peki bunlar olmuş mu, onu bilmiyor. “İddianamede var”mış. Peki Adli Tıp’ın “ıslak imzanın sahibi” kararı bile yargıya yetmedi kanıt olarak, ya bu da yanlışsa? O önemli değil. “Kardelenler” diye kar gibi, özenle, gururla yetiştirilen öğrencileri lekelemek, aileleri üzmek, korkutmak da hiç önemli değil.
Şimdi o öğrenciler ve ÇYDD kendisine dava açıyorlarmış. Demek ki bu çirkin konuşmanın hesabını yargıya verecek. Tam da hak ettiği gibi!
Kavganın asıl nedeni başka mı?
O kadar ciddi olaylar arka arkaya geliyor ki kafamızı masadan kaldıramıyoruz. Dün Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sanatçılardan biri, benim de çok sevdiğim, değer verdiğim Cüneyt Gökçer’in duasına bu nedenle yetişemedim. Yine çok sevgili dostumuz Ali Bars’ın ağır bir hastalıktan kaybını duyduğumda hastaneye koşamadım. İkisi de nur içinde yatsınlar...
Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin TBMM’de çıkan skandal kavgadan dolayı üzgün olduğunu söylemiş. Ama herhalde o sırada Meclis Başkanı koltuğunda oturuyor olmadığı için çok mutludur. Zira daha önce Başbakan’ın kendisine yaptığı “Nasıl yönetiyorsun, neden konuşmasına izin veriyorsun” müdahalesinin tıpatıp benzerini kopyalama metoduyla yardımcısı Arınç TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’ya yaptı. Orada kendisi olsa ikinci azarı yemiş olacaktı.
Bu olay; üstelik daha önce Meclis başkanlığı yapmış biri tarafından ve üstelik “yürütme”nin yani hükümetin başbakanının yardımcısı tarafından, yine üstelik görevinde hiçbir hatasının olmadığı TV kayıtlarında gayet net gözlenen bir kadın başkanvekilinin (aynı zamanda soyunma odası, gardırop olarak kullanılan) odasını basarak ve “şiddet uygulamasından bile korkacak şekilde saldırarak” yapılan hakaret aslında Meclis’teki utanç verici kavgadan daha önemlidir... Önemlidir, çünkü siyaset bilimciler ve hukukçular tarafından aylardır tekrarlanan ama AKP iktidarı tarafından ısrarla reddedilen, yalanlanan “otoriter rejime gidiş”, “sivil dikta”, “tüm kurumlar baskı altında”, “yasama ve yargı kuşatıldı, erkler ayrılığı ortadan kalktı” uyarılarının fevri bir davranışla yani düşünmeden (ve sansasyon yaratarak göze girme çabasıyla) ortaya çıkma halidir. Hükümet (yürütme), parlamentonun (yasama) manevî şahsiyetini temsil eden Meclis Başkanı’na ve arkasından Başkanvekili’ne şiddete varan baskı gösterileriyle bir anlamda baskıyı alışkanlık haline getirdiğini, doğal bir hak zannettiğini göstermiş, “siyasi baskıları ve erkler ayrılığının ortadan kalkma iddialarını” doğrulamıştır.
Bu da bütün o hukukçuların ve siyaset bilimcilerin, benzer eleştiriler yapan gazetecilerin haklılığını, “rejim tehdit altında diyenler işbirlikçidir” incisi yumurtlayanların ise haksızlığını açıkça gösteriyor. (Her iki yazıya devam edeceğim.)

