İki yıldır yapamadım, birkaç gün olayı, skandalı, darbesi, suikastı hiç bitmeyen sevgili ülkemden uzaklaşıp kafamı dinleyeyim dedim ama bu kez de kafam “vatandaşların huzurlu yaşadığı” bir batı ülkesine gıptayla bakarak altüst oldu. O ne huzur, ne mutluluktur ki hiç kimse siyaset konuşmak, kendisinin ve çocuklarının geleceğinden endişe duymak zorunda değil. Günlük yaşamın getirdiği mutluluklar veya küçük sorunlar onlara yetiyor. Çünkü kurumları ve siyasetçileri uyum içinde ülke sorunlarını hallediyor.‘Bizim için ne büyük hayal’ diye diye (tabii ki bulabildiğim gazetelerden ve internetten olayları yine de izleyerek) sayılı günleri geçirdikten sonra uçakta son gazetelere bakıp herşeyin iyice içinden çıkılmaz hale geldiğini görerek daha da morardım.“Kafes”ler, “Balyoz”lar, harp oyunları, iktidarın bu plânları belli gruplar veya şahıslar değil de “kurum olarak TSK” hazırlamış ve bundan eminlermiş gibi yaptığı açıklamalar, özellikle “ordudin” ilişkisini gündeme getiren iddialar, köşe yazıları... Öyle karmaşık bir tablo var ki adeta örümcek ağı gibi neredeyse herşeyi, herkesi, her konuyu içine alarak yayılıyor ve yayıldıkça “benim” diyen komplo teorisi çözücülerinin bile apışıp kalacağı hale geliyor.Bütün bu olaylar içinde en çok Ergenekon soruşturmasıyle ilgili Poyrazköy iddianamesinde emekli Binbaşı Levent Bektaş’ta ele geçirildiği iddia edilen DVD’deki “imanlı olan” ve “olmayan” illerle ilgili harita ile diğer bilgiler dikkatimi çekti. Bu haritada Türkiye’nin illeri 4 renge boyanmış; yeşiller “imanlı” illeri, kırmızılar “imansız” illeri gösteriyormuş. Aynı dosyada Başbakan Erdoğan’a suikast plânı, özellikle Sünnî bir alışveriş merkezine yönelik eylem plânı, AlevîBektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız ile Genel Sekreteri Kâzım Genç’e yönelik suikastlerden sonra Alevî Sünnî çatışması çıkarma plânı... Eski kuvvet komutanlarına suikast plânı...Hani “şeytanın aklına gelmez” denebilecek ne varsa; ki bunlara müze gezecek öğrencilere bombalı suikasti, cami bombalamayı, kendi uçağını düşürmeyi ve tüm duyduklarınızı da ekleyin, şeytanın aklına gelmeyecek herşey iddialarda mevcut.“İmanlı”yı kim bilebilir?İmanlı ve imansız illeri kimin, nasıl ayırabileceği meselâ akla gelir mi? Bırakın illeri, daha önce birinin yapmaya teşebbüs ettiği gibi semtleri bile “dindar veya değil, imanlı veya değil” gibi ayırabilmek mümkün müdür? Kimin ne kadar imanlı olduğunu Allah’tan başka bilecek, buna karar verecek kimse var mıdır? Bir ilde yapılacak eylemi kim “bu il imanlıdır, öyleyse özellikle dindarlara eylem yapılmıştır” diye değerlendirebilir? Türkiye’nin bütün alışveriş merkezlerinde Sünni’ler çoğunlukta olduğuna göre onları kim bu şekilde ayırabilir?Bu plânların hangisi gerçeğe uygundur, hangisi uydurulmuştur bunları (bazı işgüzar gazeteciler değil) tabii ki yargı -umarız bağımsız olarak- ortaya çıkaracak. Daha kaç yıl sürecek ve ortaya çıkarılana kadar bu konular nasıl siyasi malzeme haline dönüştürülecek, hangi yanlışların/olayların üzeri yeni darbesuikast haberleriyle örtülecek orası belli değil. Bekleyecek ve sabırdan çatlamazsak göreceğiz.*****Açıklamak Özkök’ün borcudur Bu plânların hazırlandığı dönemde Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök’ün halâ hiç sesinin çıkmaması size de anlaşılmaz gelmiyor mu? Kuvvet konutanları ifade verdiler, Özkök ise “Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in anılarında söz edilen darbe plânları var mıydı, yok muydu” sorusuna “Vardı da diyemem, yoktu da diyemem” dışında net bir açıklama yapmadı.Oysa “var” idiyse, planlar onun döneminde yapılmış. “Neden soruşturma başlatmadığını” açıklamak, onun için bir tercih değil borç olmalı... Hele de bugünün TSK’sı toptan suçlamayla karşı karşıya bırakılır, bugünün Genelkurmay Başkanı “Hiç bir cuntacı eğilim TSK’da barınamaz” dediği, darbe planı iddialarıyla ilgili kendisi soruşturma başlattığı, kozmik odaları tereddütsüz aramaya açıp her türlü kolaylığı gösterdiği, hukuk devletinin gereklerine saygıyı sürdürdüğü halde devamlı savunma durumunda kalırken esaslı bir borç olmalıdır.O sustukça akla “Acaba bu planlardan haberi vardı ve susup sakladı mı”, “planlar için onun dönemi ve kendi sorumluluğu tartışılmadığına göre belli bir zaman mı beklendi” gibi sorular geliyor, vatandaşlardan Özkök’le ve Büyükanıt’la ilgili olarak gelen soruların arkası kesilmiyor.Son haberlerden biri de Balyoz adı verilen plan döneminde 1. Ordu Komutanı olan, bu nedenle tartışmaların hedefindeki isim olarak görülen Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın bilgisine Genelkurmay’ın başvuracağı... Bakalım sonunda neler çıkacak?Başbakan Erdoğan’ın halâ “Durun bakalım daha neler çıkacak” demesinin arkası nasıl gelecek?Yarın Her Açıdan’da merak ettiğiniz bir çok soruyu; Emekli Orgeneral Çetin Doğan, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, SP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Vehbi Hatipoğlu, Laiklik ve Dinler Uzmanı Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal ve AG Araştırma Şirketi Başkanı Adil Gür ile tartışacağız.Yine kafa karışıklığımızı aydınlatacak bir tartışma olacağına inanıyorum, hepinizi bekleriz...
Menderes ve Demirel’i dillerinden düşürmez oldular ya, Demirel’in “Dün dündür, bugün bugün” sözünü de uyguluyorlar galiba...Bakın mesela Cemil Çiçek daha dün darbe iddiaları için “Durun bakalım, önce incelensin, anlaşılsın öyle konuşalım. Ne olduğu belli olmayan bir olay için konuşmak doğru olmaz” demişti.Biz de “Bravo, hiç değilse Cemil Çiçek doğru hareket ediyor, hukuka saygılı davranıyor” dedik.Bugün tamamen aksini yapıyor. Son iki yıldır kendi aralarında dönüşümlü olarak tekrarlayıp durdukları “aslı olsa da kötü, olmasa da kötü” sözünü söylemiş yine... Ama bunun arkasından ne dediğini anlayan varsa beri gelsin, herkese anlatsın.“Aslı varsa felâket (tamam felâket)... Yoksa Türkiye’de bu kadar vahim suçlamalar varsa bu da kötü”... Varsa felâket, yoksa bu ne demek?Özellikle 2009 yılı ve 2010’da vahim suçlamalar her gün duyuluyor, birileri ortaya yeni bir iddia atıyor, birileri de bunları gerçekmiş gibi alarak halkı her gün darbe korkusu içinde yaşatıyor. Millet iddiaların kanıtlanmasını ya da gerçek ne ise bulunmasını sabırsızlıkla bekliyor ama daha tek bir tanesinin “iddiadan öte” gittiği görülmedi.Peki “iddiaların aslı yoksa ama vahim suçlama hâlâ yapılabiliyorsa” hukuken ne anlama geliyor o zaman?Böyle anlamsız bir lâfı üstelik hukukçu başbakan yardımcıları söyleyince ve medya bunu haklı olarak irdeleyince bu kez Başbakan çıkıyor ortaya ve medyaya çatıyor. Başlıyor “birkaç tane köşe yazarı var” diye ve ağzına geleni söylüyor.Açık konuşsanız da anlasakCemil Çiçek diğer söyledikleriyle de hatasının devamını getirmiş. “İddiaları biliyor muydunuz” sorusuna:“Yedi yıllık iktidarımız döneminde bir kısım işleri biliyor olsak bile sabır göstererek kendi kuralları içinde çözmeye çalıştık. Kolay olmadı, Türkiye 2010’a kolay gelmedi. Türkiye’de yeteri kadar demokrasi kültürü yok. Demokrasi kültürünün birinci şartı, iktidarlar seçimle gelecek, seçimle gidecek” cevabını vermiş.Ne anlarsınız bu cevaptan?“Bu darbe planlarını biz çok önceden öğrenmiştik ama söylemedik, kendimize sakladık. Aslında bizi, seçimle gelmiş hükümeti kesin olarak indirmeye çalıştılar.” Bu değilse eğer “Kendi kuralları içinde çözmeye çalışma” nasıl oldu? Genelkurmay Başkanı ile gizli görüşmeler yapıldı ve ona çok daha önceden sorularak iddialar mı araştırıldı?Bunların delilleri kesinleşti de bir iki gazeteye haberleröyle mi gitti? Ne?“Kutlu yolculuk”Dikkati çeken bir nokta da sanki medyasından yargısına kurumları yıpratma veya tepki bildirme konusunda aralarında işbölümü varmış gibi konuşmaları.Biri medyaya çatarken (Başbakan) diğeri (Cemil Çiçek) yüksek mahkemeleri hedef alıyor. Ve sanki yürütme de, çoğunluğu elinde olan yasama da AKP demek değilmiş gibi “Anayasa Mahkemesi yasama meclisi yerine, Danıştay yürütme yerine karar verirse demokrasi daha ileri noktaya nasıl taşınacak” diyor.Demokrasinin daha ileri noktaya (!) bağımsız medya, bağımsız yargı olmadan (bağımsız kalabilen de sadece yüksek mahkemeler), denetleyen, eleştiren kimse kalmadan “dikensiz gül bahçesi” ile yürüyeceğine inandıklarını biliyoruz ama bu kadar açık ifadesi yine de çarpıcı oluyor.Ve son konuşmalarında Başbakan Erdoğan’ın Çiçek’le aynı sözlerde buluştuğunu görüyoruz:“Hukuk dışı oluşumlara taviz, prim vermeyeceğiz. O emanete uzananlara aziz milletimiz yüce iradesi ile gereken cevabı verdi. Türkiye’yi kutlu yolculuğundan alıkoymak isteyenlerin tuzağına düşmeyin.” Bakın arkadaşlar; medyasız, yargısız, herkesin dinlenerek, izlenerek yaşatıldığı kutlu yolculuk çok önemli, farkındayız (!)Ama ne derseniz deyin bu sözler bana özellikle 28 Şubat’ı hatırlatıyor. 28 Şubat’ta (her ne kadar karar MGK’da alındıysa da) hükümetin indirilmesinden sonra AKP oluşan tepkilerle güçlenerek ortaya çıkmıştı. “Asker bizi indirmek istiyor” imajının taze tutulması, seçimlere çok yarar. Tüm gayretler bu yönde gibi geliyor artık...Hele bu seçim de bir kazanılsın, asıl ondan sonra görün siz kutlu yolculuğu... Daha nerelere seyahat edeceğiz kim bilir?(Not: Dünkü yazımda “Avrupa veya Amerika şehirleri” derken “şehirler” kelimesi (daha sonra düzeltildi ama) bazı baskılarda ve internette “şehitler” olarak çıkmıştır. Özür dileyerek düzeltiyorum. *** İzninizle...Sevgili okurlarım, yıllık iznimden birkaç gün kullanmak üzere yazılarıma Cumartesi’ye kadar ara veriyorum. “Nereye gitti” diye merak etmeyin, o gün tekrar sizinle olacağım. Şimdilik hoşçakalın. R. M.
Geçenlerde bir gazetede gözüme çarptı “TBMM’de deprem risklerini araştıracak ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlayacak bir komisyon kuruluyor”muş...Düşünün, on yıl geçti büyük depremin üzerinden ve on yıldır örneğin İstanbul’da sonuçları ağır olacak bir büyük deprem beklendiğini uzmanlar söyler durur, bugüne kadar Gölcük veya Haiti’deki gibi toplu ölümleri, felâketleri önleyecek yaygın deprem önlemi alındığını duymadık.Şimdi “Olur mu öyle şey; şu semtte binalara baktık, burada şunu yaptık” diyebilirler. Hayır efendim biz birkaç semtten söz etmiyoruz, Japonya’da veya ABD’nin Los Angeles şehrindeki gibi depreme dayanıklı inşaat seferberliğinden söz ediyoruz. Artık oralarda deprem can kaybına neden olmuyor, siz de 2010 yılı Türkiyesi’nde, her türlü imkân elinizdeyken (hele de Kültür Başkenti İstanbul’da) bunu sağlamak zorundasınız.“Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmek” lâfla olmaz, göstererek olur. Örneğin bir yandan sizden farklı düşünen veya eleştiren insanlara hatta kendinize bağlı olmayan basına düşman muamelesi yaparak, halkın gerçek gündemini, sıkıntılarını bir yana bırakıp yapay gündemlerle aylar, yıllar ziyan edilerek “yaratılan” sevilmez. Yolsuzluklarla, israflarla, kaldırımları beş on kez söküp söküp yeniden yapmakla ülkenin maddi kaynakları ziyan edilirken deprem önleminde halâ birkaç semtten öteye gidemezseniz bu lâflara kimse inanmaz.Her yağmurda sel felâketleri yaşayan ve insanlarını kaybeden ülkede kimse sevgiden söz edemez. Kırk yılda bir kar yağdı, İstanbul’da hayat durdu, ana yollar hariç kimse evinden çıkamıyor. Önümüzdeki günler daha beter olabilir.Bırakın dağınık kalsınBelediye Başkanı, Vali “Toplu taşıma araçlarını kullanın” çağrıları yaptı, bu araçlara koşanlar topluca araçları ittiler. Yine işe yaramayınca kar fırtınası içinde ellerinde poşetleri, kucaklarında küçük çocuklarıyla sürünüp “topsuz” araç aradılar!Avrupa veya Amerika şehitlerinde kar hayatı durdurmuyor çünkü bizde böbürlene böbürlene küçücük alanlara kurulan metrolara harcanan zaman ve paralarla onlar şehirlerinin bir ucundan öbürüne metro ağı kurmuş, bu metroların güvenliğini ve saat kadar sistemli çalışmasını sağlamış, vatandaşlarını sıkıntıdan kurtarmışlar.Onun için sanki her şey kontrol altındaymış gibi çağrı yapmaktan vazgeçip hiç değilse kendi haline bıraksınlar halkı. Normal araçların yolu açılıp toplu taşıma araçlarının yolu düşünülmediği için milletin nasıl perişan olduğuna bakınca insanın aklına, iki tel saçı olan adamın “nasıl tarayayım” diye soran berberine “Bırak dağınık kalsın” dediği fıkra geliyor.
Hayret ettiğimiz, artık yorumlamakta bile güçlük çektiğimiz öyle olaylarla meşgul ki Türkiye, şaşırma refleksimizi bile kaybetme noktasındayız.Ama her ne kadar duygularımızı dumura uğratma başarısı elde edilmişse de çok dikkat çekici bazı noktalar gözden kaçmıyor.Örneğin Cuma günkü Taraf gazetesinin birinci sayfa manşetini “Balyoz Hükümeti” diye attıktan ve “darbeci ekip Türkiye’nin kalbine balyoz indirdikten sonra kurduracağı yeni hükümetin programını da yazdı. Ulusalcı ve devletçi bir bakış taşıyan bu programda...” dedikten sonra manşete koyduğu üç fotoğraftan birini son yıllarda bilgisi ve birikimi ile ön plana çıkan anayasa hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum olarak seçmesi...Sonra iç sayfaya koyduğu haberin devamında, kendisi ile hiç mi hiç alâkası olmadığı fotoğraflara ve isimlere bakar bakmaz fark edilen ve hemen hepsi ülkenin rejimine bağlı, saygılı isimlerden oluşan bir grubun arasına Süheyl Batum’un fotoğrafını bir kez daha koyması...2002 yılında hazırlandığı iddia edilen darbe planında, darbecilerin kurduracağı iddia edilen hükümetin listesinde Süheyl Batum’un ne işi var?Hangi sivri zekâlı darbeci -veya bu listeleri pek güzel hazırlayan işgüzarlar- 2002 yılında henüz adı duyulmamış, bugünkü gibi parlayarak ön plana geçmemiş bir hukuk profesörünü hükümete almayı aklına getirebilir?Ne olmuş acaba; istihareye filan mı yatmış, yoksa malûm mu olmuş? Nasıl bulmuş bu ismi?KÖTÜLÜK AYAĞA DOLAŞIRYoksa kendini pek akıllı sanarak bu listeleri çarşaf çarşaf hazırlayanların kötülükleri, acele ile yapılmış bu tür fahiş hatalarla kendi ayaklarına mı dolanıyor?Prof. Dr. Süheyl Batum 2005 yılından sonra parlamaya başlamıştır ve bu da başta onun açıklamalarındaki netliği, bilgi düzeyini, etkili konuşma yeteneğini fark ederek sık sık konuşmacı olarak davet eden “Her Açıdan” ve diğer TV programları, sonra da hukuki konularda onun görüşünü almaya başlayan gazetelerle olmuştur.Yani ne Süheyl Batum bu konuda özel bir gayret göstermiştir, ne de birileri onu “aman siyasete de girsin” diye önceden desteklemiştir. Süreci iyi bildiğim için çok emin olmama rağmen yine de kendisini arayarak sordum, aynen şu cevabı verdi;“Haklısınız, beni 2002’de öğrencilerim dışında Türkiye’de kimse tanımazdı. O yıllar TÜSİAD’a ‘AB yönünde ne değişiklikler yapılmalı’ başlıklı dört rapor hazırladığım dönemdi. Henüz ‘ulusalcılar’ diye toplumu bölmeye de başlamamışlardı.Açıkça görülüyor ki tamamen yıpratma amaçlı bir haberdir bu.” FARK ETMEDİNİZ Mİ BEYLER?En tarafsız gözle baktığınızda da, kendilerini “tutuklanacak gazeteciler, mağdurlar” olarak verirken 140’a yakın gazeteciye hiç sıkılmadan kendi yorumlarıyla “darbe planı destekçisi” yaftasını yapıştırabilen ve bunu da gazetecilik sananların Batum gibi “artık siyasette de bir umut ve alternatif yaratacağı düşünülen” başarılı bir hukukçuyu yıpratma nedenini tahmin etmek mümkündür. Onu yıpratmak kimlere yarayacaktır, düşünmek lâzım. Haydi şimdi Taraf çıksın ve Süheyl Batum’la ilgili bu gerçeği nasıl fark etmediklerini itiraf edip okuyucusundan özür dilesin. Ama tabii bu arada Genelkurmay’ın yaptığı soyut, kısa, “açıklamayan açıklama”lardan vazgeçip halkın duymak istediği gerçekleri geç kalmadan ve net şekilde, kanıtlarını da ortaya koyarak anlatması lâzım.ŞENER HER AÇIDAN’DABu hafta Her Açıdan’da Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Hürriyet gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever, Milliyet gazetesi yazarı Mehmet Tezkan ve Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı ile bu konuları tartışacağız.AKP’nin eski Başbakan Yardımcısı Şener ayrıca yeni Başbakan Yardımcısı Arınç’ın açıklamalarından, demokratik açılıma, kozmik odaların aranmasından yolsuzluklara kadar birçok konuda görüşlerini anlatacak.24 Ocak Pazar öğlen 12.30’da Star’da...Bu programı kaçırmayın derim.
Veya “onlar rahatlasa” da diyebiliriz. Olayları yöneterek, yönlendirerek hoşlanmadıkları kurumları ve en saygın hukukçular, bilim adamları, sivil toplumcular başta olmak üzere kişileri öyle kolay etiketliyor; darbeci, çeteci ilan ediyorlar ki işinizde, gücünüzde hayatla boğuşurken bir bakmışsınız siz de listelerde yer alıvermişsiniz.Ergenekon soruşturmasında sanık durumundaki isimlerin aynı zamanda tanık olarak dinlendiği saçmalığını daha önce hukukçular açıklamıştı. Ucu rahmetli ÇYDD Başkanı Türkan Saylan’a kadar vardırılan, bazı cumhuriyetçi rektörlerin itiş kakış gözaltına alınıp bırakıldığı, Amerika’da Mc Carthy dönemindeki gibi cadı avına döndürülen soruşturmada artık rejime sadık ve ülkenin geleceğinden endişe duyan hiçbir vatandaş güvende değil.Adınız “Ergenekon’un öldürmek istediği isimler” arasında yer aldıktan kısa bir süre sonra kolayca “Ergenekoncular” listesinde de çıkabilir, hiç şaşırmayacaksınız. Sinirlerinizin çelikten olduğuna kendinizi inandırıp dayanmaya çalışarak ve cehennem azabından farksız bir hale dönüşen bir yaşama mahkûm olarak devam edeceksiniz.İrticayla Mücadele Eylem Plânı ile başlayan kuru ve ıslak imzalı belgeler, arka arkaya “kesin suçlu” haberleriyle etiketlenip ve tutuklanıp “suç delili yetersizliği”nden bırakılan sivil-asker insanlar, imzasız ihbar mektupları, Sarıkız’ından Ayışığı’na, Kafes’inden Balyoz’una arkası kesilmeyen darbe plânı iddialarıyla serseme dönseniz bile çaktırmayacak, ülkenin/halkın tüm sorunlarını bir yana bırakıp olanca zamanınızı bu bilmeceleri çözmeye ayıracaksınız...ÖRTÜ NİYETİNE DARBE HABERLERİ Tabii bunlar olurken “mayın temizleme” olayından “Kürt Açılımı” diye başlayıp terör örgütü lideriyle pazarlık mecburiyetine dayanan başarısızlıklarla, üstü örtülen dev yolsuzluklara, ekonomik kriz, işsizlik, milleti inleten ağır vergi ve zamlarla, hiç düşünülmeden yapılan özelleştirmelerin mağdurlarıyla, KPSS gibi anlamsız bir sınavın ızdırabını yaşayan (80-85 puan almasına rağmen işsiz kalan) gençlerle ilgilenmeye, bu başarısızlıklar veya medyanın, yargının akıl almaz baskılar altında ezilmesiyle ilgilenmeye zaman bulamayacaksınız.Her nasılsa bu darbe belgelerinin, ihbar mektuplarının savcılardan bile önce ilk adresi olan Taraf gazetesi son olarak “Balyoz cuntası” haberiyle Birinci Ordu Komutanı Çetin Doğan tarafından hazırlandığı iddia edilen yeni ve öncekilerden de ürkütücü “darbe plânı” iddiasını verdi.GERÇEĞİ BEKLİYORUZEmekli Orgeneral Çetin Doğan ise dün bir TV kanalında bu gazetenin yöneticileri olan Ahmet Altan ve Yasemin Çongar ile haberi hazırlayan Mehmet Baransu ile Yıldıray Oğur’u canlı yayında tartışıp iddialarını ispatlamaya davet etti. Orada yaptığı konuşmada “Ordunun 12 Eylül’de gerekli dersleri çıkardığını, TSK’nın askerî müdahalelerden uzak durması ve rahatsız olduğu konuları meşru yollarla iktidarlara açıklaması gerektiğini anladığını” belirtti.“Silahlı Kuvvetler’in iktidarı cezalandırma hakkı yoktur, bu konu yargının işidir” dedi ve “TSK’nın ‘Balyoz’ gibi ürkütücü, saçma plân isimleri koymayacağını, bu iddiaların deli saçması olduğunu” söyledi.GAZETECİ LİSTESİBizim bu toz duman içinde toplum olarak 2003 yılında darbe plânlayan komutanlar var mıydı, yok muydu anlamamız mümkün değil. Ama bugün bile “suikast iddiaları”yla uğraşıldığına göre bu konu hiç kapanmayacak gibi görünüyor.Ve öyle görünüyor ki bundan sonra yüksek yargının verdiği kararlara daha çok “yargı darbesi, Ergenekon”, muhalefete veya eleştiriye ise her zamankinden daha fazla “Ergenekoncu” etiketi yapıştırılacak. Her olayda, özellikle iktidarın yanlışlarıyla karşılaşılan her olayda Ergenekon karşımıza çıkacak.Onun için artık bu iddiaları öne sürenler ve anında “Çok vahim bir olay” açıklaması yapanlar, darbe plânlarının sahibi olduğu iddia edilen kişilerle ekranlara çıksınlar ve milletin önünde tartışsınlar. Herkes de anlasın. Evet hukuk devletinde bu konuları çözmek yargının işidir ama iki yıldır tek bir konuyu aydınlatıp, tek bir kesin sonuç alamayan yargıyı daha ne kadar bekleyeceğiz? Seçime kadar mı, yoksa orada da bitmez mi?Taraf gazetesinin Balyoz darbe plânında tutuklanacağı iddia edilen 36 gazeteciyi “Kalemleri kırılacak” diye verirken, “faydalanılması umuluyor” dendiği iddia edilen 137 gazeteciyi “Listedeki isimlerin darbe plânlayan grubun zihnindeki ‘muhtemel destekçiler’ olduğu anlaşılıyor” yorumuyla vermesi ise gazetecilik adına utanç verici bir durumdur.Medyanın en saygın isimlerinin aralarında olduğu gazeteciler için bu yorumu yapma hakkını onlara kim vermiş acaba? İşler çığırından çıkınca utanmazlık da serbest oluyor böyle!
Mehmet Barlas neşeli, içten, sevilen bir arkadaştır benim için ama meslektaş olarak onu eleştirmeme engel değil bu... Kendisi de böyle olmasını tercih eder ve aynı şekilde davranır zaten...Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz’ın, Bülent Arınç için kendisini hedef aldığı iddia edilen (iddiadır dikkat, kesinleşmiş, yargı kararı çıkmış değil) suikast planları konusunda “susmasının daha doğru olacağını” söylemesi üzerine Barlas bir kızmış, bir kızmış ki ta 28 Şubat dönemlerine gitmiş ve başkalarını suçlayarak Mehmet Yılmaz’a da o suçlamalardan pay çıkarmaya çalışmış.Ve diyor ki; “Bülent Arınç konuşmayı sürdürürse belki ‘öldürülseniz bile bir kenarda sessizce durmanız memleket için daha iyi olacaktır’ diye de yazabilir.” İşte “hayır” tam burada gerekli... Hayır, Mehmet Yılmaz öyle demiyor, anlattığı şu;“Soruşturmanın sonunu beklemeden, yargılama bitmeden kesin sonuç varmış gibi konuşmak veya kendi görüşlerini ‘kesinleşmiş bir yargı kararı varmış gibi’ sunmak yanlıştır. Bir kenarda sessizce soruşturma sonucunu beklese, soruşturma üzerine siyaset gölgesi düşürmese memleket için daha iyi olur”... Ki bunu birçok hukukçu söyledi; “siyasetçilerin ve bazı yazarlarla-gazetelerin bir olayın hemen arkasından, olay yargı süreci içindeyken kesin yorumlar veya suçlamalar yapması yanlıştır” dediler. Kendisi de benzer yorumlar yapmaktan çekinmeyen Başbakan Erdoğan bile işler sarpa sardığı zamanlarda dönüp medyaya “Olay yargıda, susun, kişileri veya kurumları suçlamayın” demedi mi?TOKAT SALDIRISI, ALDO MORO, GLADYO...Bu durumda söz konusu yorumlar, yapılan bu tür “kesin sonuç ortaya çıkmış gibi” konuşmalar (her ne kadar sadece Deniz Feneri gibi bazı soruşturmalar için geçerli tutuluyor ve baskı uygulanıyor, diğer konularda her türlü yorum serbest bırakılıyorsa da) yargıyı etkileyeceği için hukuken de suç sayıldığına göre Mehmet Yılmaz’ın eleştirisine bu aşırı tepkinin sebebi ne olabilir acaba?Peki Yılmaz’ın bir gazeteci olarak kendi görüşünü açıklamasına en azından “demokratlığın gereği olarak” saygı göstermek, haydi bunu gösteremiyorsak hiç değilse oraya buraya atlayıp suçlama bulmaya çalışmak yerine “görüşünü çürüterek” karşı çıkmak gerekmez mi?Tokat saldırısı sonrasında da o sırada Başbakan ABD’de olduğu için ayrıca Başbakan Vekili olarak konuşan Arınç alelacele “bu saldırıyı PKK’nın değil, başka örgütlerin yaptığını” söylemiş, sonra PKK birkaç kez üstlenince lafını yutmak zorunda kalmıştı.Üstelik Başbakan döndüğünde, herhalde aynı görüşü ona da empoze etmiş olmalılar ki bir kez de bu büyük hataya o düşmüştü.Suikast iddiası ortaya atılır atılmaz yine eksiksiz şekilde benzer davranış ortaya çıktı. Başta Bülent Arınç olmak üzere “Çok vahim bir durum... Herkes ciddiye almalı... İtalya’da Gladyo da bunu yaptı, Aldo Moro böyle öldürüldü, bizi hedef almaları beklenir” şeklinde açıklamaların arkası kesilmedi. O zaman da söylemişti Arınç, şimdi de tekrarlıyor: “Eğer ortada bir suç varsa, suçlular da askerse o kurumdan beklenir. Genelkurmay’dan ‘geçmiş olsun’ bekledim gelmedi” diye...YARGIYA BASKIOysa olay yargıda, ‘suçlular’ dediği kişiler “suç delili bulunmadığı için” serbest bırakılmış. Soruşturma bitip olayın ne olduğu anlaşılmadan, bir mahkumiyet ortaya çıkmadan Başbakan Yardımcısı’nın (ve üstelik hukukçu) bu konuşmaları yapması çok mu doğrudur, Mehmet Barlas doğru olduğunu mu düşünüyor?Sıradan bir vatandaş bu hatayı yapsa neyse ama bir başbakan yardımcısı, başbakan veya adalet bakanının bu tür konuşmalar yapması yargı üzerinde hükümet gücünü kullanarak baskı yaratmanın ta kendisi değil midir?Uzun lafın kısası Bülent Arınç’ın soruşturma sürecindeki bir olayda yargıyı etkileyerek, kurumları suçlayarak açıklamalar yapmaması kesin şekilde gerekir. Aksi de savunulamaz. *** Ermenistan açılımı kapanıyorGeçen Ekim’de Zürih’te Türkiye ile Ermenistan arasında protokol imzalanıp bu büyük bir başarı olarak sunulduğunda ben de dahil birçok kişi, siyaset bilimciler de “1915 olaylarının-soykırım iddiasının araştırılması için komisyon kurulmasını ve Dağlık Karabağ’dan çekilmeyi kabul etmediklerini, bu konuların protokolün dışında tutulacağını söylediler. O zaman yapılan protokolün ne anlamı var. Tek mesele Türkiye’nin şartsız olarak sınırı açması mı” diye defalarca sormuştuk. O günlerde bu sorular için de “Ermenistan açılımını istemiyorlar” diyenler çıkmıştı. Şimdi; Ermenistan Anayasa Mahkemesi “ilişkilerin kurulması ve sınırın açılması” şartıyla protokolü geçerli saydığı, 1915 olaylarının ise bir ortak komisyon tarafından ele alınamayacağı şeklindeki kararını açıkladı. Zaten Dağlık Karabağ konusunun protokolle ilgisi olmadığını Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan bu protokol imzalanmadan önce birkaç kez tekrarlamıştı. Mahkeme kararını duyan Başbakan Erdoğan “Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin kararı değişmezse süreç tıkanır” demiş. İyi de şartları baştan söylenmiş olan bir protokolü ısrarla imzalamak mı hata, yoksa Ermenistan’ın daha önce açıkladığı noktaları mahkeme kararıyla kesinleştirmesi mi? Olayları çok geç kalıyoruz!
Zaten iki gündür Abdi İpekçi’nin katili, Papa’nın suikastçısı Mehmet Ali Ağca’nın sanki önemli bir devlet adamı ya da bir kahramanmış gibi yere göğe sığdırılamadığını, lüks araçlarla geceliği 540 Euro olan Sheraton süitlerine götürüldüğünü, gazetecilere oynadığı ‘mesih’ rolünü, avukatlarının ‘bir de Hollywood filminde oynamak istediğini’ söylemesini, basın toplantısı için verdiği ültimatomları izlerken kanım beynime yeterinden fazla çıkmıştı.Gazetelerin manşetleriyle, tam sayfa haberleriyle ve TV’lerin de yayınlarıyla bu “kahramanlaştırma”yı sürdürdüğünü görünce ve katilin bundan sonra cinayet-suikast istismarıyla zengin olacağı haberlerini de okuyunca bu kez başıma ağrılar girdi.Hani insan izlerken ‘Eh bu rezaleti gören gençler -eğer yeterince sağlam bir alt yapıya sahip değillerse ve ekonomik sıkıntı içindelerse- yanılarak aynı yolu denemeyi pekalâ düşünebilirler. Sadece böyle şöhret olmak için bile düşünebilirler’ diyor.Gazeteci ordusu tarafından krallar gibi karşılanan katille ilgili haberde ise avukatı “Bugün odasında dinlenecek, basın toplantısına hazırlık yapacak” diyor, bir gazeteci ise “İngilizce mi, Türkçe mi konuşacağını” soruyor.Böyle gazetecileri duyunca gazeteciliğimden utanıyorum ben... Gözünü kırpmadan cinayet işleyen ağır suçlulara “bir başarıya imza atmış” muamelesi yapanları topluca görünce insanlığımdan da utanıyorum.Türkiye’ye ne oldu, başımıza gelenler, arka arkaya yaşadığımız abuk subuk olaylar ve acılar bize insanlığımızı mı unutturdu? Tüm değerlerimiz yerle bir mi oldu?Dün yine TV’de, Köşk’te şehit ailelerine ve gazilere Devlet Övünç Madalyası verme töreninde, Cumhurbaşkanı Gül ile konuşurken önce ağlayan, sonra fenalaşarak yere düşen terör şehidi yüzbaşı Tekin Işık’ın babasını ve bu tablo karşısında dövünerek ağlayan anasını görünce (üstelik arka arkaya 9-10 kez gösteriyorlar) gözümden akan yaşları tutamaz oldum.Nasıl bir acı yaşadıklarını, canlarından bir parçanın koptuğunu ve bu acının asla dinmeyeceğini, hiçbir övünç madalyasının yeterli olmayacağını anlatıyordu ana babanın hali... Yere düşen baba saçlarını yoluyordu bilinçsizce... Hangi yürek dayanabilir ki buna?Peki böyle tarifsiz bir acıyla hayatları zindana dönmüş aileler teröristbaşı Öcalan’ın da bir siyasi lider haline getirilmesine, hücresinden devlete emirler yağdırıp “yol haritaları” açıklamasına, İtalya’ya makaleler göndermesine, PKK’lı teröristlerin düğün derneklerle kahramanlar gibi karşılanmasına nasıl dayanabilirler acaba bunu düşünen var mı?“Açılım yapıyoruz” diye PKK’nın ve liderinin isteklerini yerine getirme çabasına düşenler önce kendilerini bu şehit anasıyla babasının veya gazilerin yerine bir koysunlar, ondan sonra karar versinler.VİCDANLAR KANATILDIAyrıca... Şehit ailelerinde bu acıları yaşayanların sayısı 15-20 bin kişi olabilir ama onların acısını hisseden vatandaşların sayısı en az 50 milyondur, bunu da bilsinler. Atılacak hatalı adımların hesabını seçimlerde de yalnız 15-20 bin kişi sormayacaktır yani... (Hile olmayacağını varsayarak söylüyorum tabii.)Ağca ve onun gibi katillerin (ya da tecavüzcülerin) bundan önce tüm tepkilere, uyarılara rağmen oy hesabı ile çıkarılmış aflarla cezasız kalmalarının vicdanları nasıl kanattığı, çıkan suçluların çoğunun benzer suçları tekrar işledikleri defalarca görüldü.Türkiye adalet açısından da çağdışı bir ülke olarak kalmakta ısrarlıysa ve bunu kimse önleyemeyecekse diyecek yok, çaresiziz... Ama eğer bir hukuk devleti ise “medeni ülkelerde en az ömür boyu hapis cezası alacağı” suçlar işlemiş kişileri affetme özgürlüğüne bundan sonra tek bir başbakan bile sahip olamamalıdır.Topluma da bu olaylar karşısında susup izlemek değil, tepkisini ortaya koymak düşüyor. *** Özür: Sevgili okurlarım, Pazartesi günkü yazımda Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun başörtüsü için söylediği “1400 yıldır İslam aleminde gereklilik olarak görülmüştür” cümlesinde (‘emir’ olduğunu söylemedi, ‘gelenek, gereklilik’ şeklinde söz etti) demiştim.1400 yerine yanlışlıkla 100 yazılmış. Dizgideki arkadaşımız ‘sayfayı yerleştirir, satırları düzenlerken yanlış bir tuşa dokunmuş olmalıyım’ diyerek dilediği özürü size iletmek istiyorum. Çoğunuzun zaten doğrusunu bildiğinize de eminim.
Din hakkında konuşmaya, özellikle de insanları “laikliği din ve dindarlığın karşıtı imiş gibi göstermeye çalışan örümcek kafalıların, din tüccarlarının beyin yıkamalarına” karşı uyarıp aydınlatmaya çalıştınız mı hemen arkasından saldırılar gelir. Konuşacak veya yazacaksanız bunları göze alacaksınız.Bir gazetede yazan bir bay benim için “Bayan’ın başörtü takıntısı” diye başlık attığı, ancak IQ’su düşük insanları inandırabileceği yazısında benim 10 Ocak’taki Her Açıdan’da başörtüsü ile ilgili söylediklerimi aklınca “düzeltmeye” çalışmış. Her programımda onlarca konu işlenir ama bu bay veya baylar için sadece ve sadece başörtüsü/türban konusu vardır.Kendileri devamlı “başını örten kızlarımız” sömürüsüyle kadınlara “türban takmayan kadınların Müslüman sayılmadığını, ancak saçlar örtülürse (altına daracık pantolon, bluz, sandalet serbest) Müslüman, dindar, namuslu olunacağını” empoze ettikleri gibi (Hz . Peygamber’e bile verilmeyen bir inanç ölçme, değerlendirme hakkı kendilerine verilmiştir (!!) ya), oluşturdukları 25-30 kişilik “ermiş” takımından olmayanlara dinle ilgili konuşma, tartışma hakkı da vermezler. Türkiye’de bunu yapacak üç beş belli gazete ile onların yazarları vardır, diğerlerine “ne oluyor da konuşuyorlar”dır. (Kız çocuklara tecavüz edenler için de topluca böyle tepki verseler??)Ama işte herkes yemez bu palavraları... Sen istediğin kadar en çok izlenen haber programı için “iki dakika izledim” filan de, baştan sona dikkatle izlediğini de anlar birileri.Her neyse gelelim bu bayın derdine... Ben programda “Başörtüsünün din emri olduğuna kimsenin emin olmadığını, bunu daha önce Her Açıdan’da Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’na ve onun hocası Prof. Dr. Saim Yeprem’e de sorduğumu, onların da ‘Başörtüsü emirdir’ demediğini” söyledim.Hep aynı yöntemKendisine ne oluyorsa nasıl bir öfke, nasıl bir rahatsızlık... Ben “aleme nizam vermeye çalışanlardan”mışım, sık sık başörtüsü takıntımı dile getirerek rahatlarmışım, vs, vs...Bunca yıldır anlayamadığına göre bay’a söyleyelim, kesinlikle hiçbir takıntı yoktur, pek rahat ve demokrat biriyim. Herkesin istediği gibi giyinmesi veya inancı beni hiç ilgilendirmez ama din diktatörlüğüne geçen hemen her ülkede erkekler tarafından verilen böyle sempatik desteklerle, teşviklerle tesettürlü kadın sayısını arttırarak başlandığını, ilk adımın ‘kadınlar’ olduğunu, ağır baskıların ise arkadan geldiğini iyi bildiğim için bu baskının kurulmasına, dinin siyasete alet edilmesine (İslamcılığa) ve laiklikle-dinin birbirine rakip gösterilmesine karşıyım.Prof. Bardakoğlu ile Prof. Yeprem’in “böyle demiş olmalarına” ihtimal vermediğini, eşleri ve çocuklarının “başının örtülü olduğunu” söylüyor ama Ruhat Mengi’nin yalan söylemeyeceğini de istemeye istemeye kabul ederek “Bayan’a yalan isnat etmek istemem” diyor. Tek bir nazik cümle, yine de iyi...Gelenek...Şimdi... Birkaç yıl oldu konuştuklarına ama bantları tekrar izledim. Prof. Bardakoğlu 2,5 saatlik konuşmamızda tek bir kez bile “emirdir” demiyor, “100 yıldır İslam aleminde bir gereklilik olarak görülmüştür” diyor, Prof. Yeprem ise; “Kur’an’da ‘Ey Mümin kadınlar başınızı örtün’ diye açık bir emir yok. ‘Örtülerini yakalarının üstüne indirsinler ve ziynetlerini örtsünler’ diyor ki burada asıl olan boyun göğüs bölgesinin örtülmesidir” demiş. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Bekir Karlığa da bir başka Her Açıdan’da “Bu manada emir yok zaten, öyle olsaydı kimse tartışamazdı o konuyu. Çünkü mesela ‘namaz kılınız’ diyor böyle bir emir var, ama örtünme konusunda net bir emir yok” demiş.Yoksa, 20 küsur yıllık kadın yazara ‘bayan, bayan’ diye hitabeden Karaman bir İslam Hukuku Prof.’u olmasına rağmen bu değerli din bilimcileri de “bazı yazarlar” dediği kişiler gibi “inkilap yobazlığı, cehalet veya kin”le mi suçlayacak? Prof. Dr. Saim Yeprem’le Cumartesi günü telefonla görüştüm; “Başını örtmeyen kadın Müslüman değildir” diyen tek bir “Müslüman din adamı yoktur” dedi. Acaba ne anlatıyor bu sözler?Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun Cumartesi günü gazetelerde çıkan açıklamaları, özellikle “laiklik ile Müslümanlığın çelişmediği” açıklaması çok güzeldi... Bu konuya devam ederim belki...