Mehmet Barlas neşeli, içten, sevilen bir arkadaştır benim için ama meslektaş olarak onu eleştirmeme engel değil bu... Kendisi de böyle olmasını tercih eder ve aynı şekilde davranır zaten...
Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz’ın, Bülent Arınç için kendisini hedef aldığı iddia edilen (iddiadır dikkat, kesinleşmiş, yargı kararı çıkmış değil) suikast planları konusunda “susmasının daha doğru olacağını” söylemesi üzerine Barlas bir kızmış, bir kızmış ki ta 28 Şubat dönemlerine gitmiş ve başkalarını suçlayarak Mehmet Yılmaz’a da o suçlamalardan pay çıkarmaya çalışmış.
Ve diyor ki; “Bülent Arınç konuşmayı sürdürürse belki ‘öldürülseniz bile bir kenarda sessizce durmanız memleket için daha iyi olacaktır’ diye de yazabilir.” İşte “hayır” tam burada gerekli... Hayır, Mehmet Yılmaz öyle demiyor, anlattığı şu;
“Soruşturmanın sonunu beklemeden, yargılama bitmeden kesin sonuç varmış gibi konuşmak veya kendi görüşlerini ‘kesinleşmiş bir yargı kararı varmış gibi’ sunmak yanlıştır. Bir kenarda sessizce soruşturma sonucunu beklese, soruşturma üzerine siyaset gölgesi düşürmese memleket için daha iyi olur”... Ki bunu birçok hukukçu söyledi; “siyasetçilerin ve bazı yazarlarla-gazetelerin bir olayın hemen arkasından, olay yargı süreci içindeyken kesin yorumlar veya suçlamalar yapması yanlıştır” dediler. Kendisi de benzer yorumlar yapmaktan çekinmeyen Başbakan Erdoğan bile işler sarpa sardığı zamanlarda dönüp medyaya “Olay yargıda, susun, kişileri veya kurumları suçlamayın” demedi mi?
TOKAT SALDIRISI, ALDO MORO, GLADYO...
Bu durumda söz konusu yorumlar, yapılan bu tür “kesin sonuç ortaya çıkmış gibi” konuşmalar (her ne kadar sadece Deniz Feneri gibi bazı soruşturmalar için geçerli tutuluyor ve baskı uygulanıyor, diğer konularda her türlü yorum serbest bırakılıyorsa da) yargıyı etkileyeceği için hukuken de suç sayıldığına göre Mehmet Yılmaz’ın eleştirisine bu aşırı tepkinin sebebi ne olabilir acaba?
Peki Yılmaz’ın bir gazeteci olarak kendi görüşünü açıklamasına en azından “demokratlığın gereği olarak” saygı göstermek, haydi bunu gösteremiyorsak hiç değilse oraya buraya atlayıp suçlama bulmaya çalışmak yerine “görüşünü çürüterek” karşı çıkmak gerekmez mi?
Tokat saldırısı sonrasında da o sırada Başbakan ABD’de olduğu için ayrıca Başbakan Vekili olarak konuşan Arınç alelacele “bu saldırıyı PKK’nın değil, başka örgütlerin yaptığını” söylemiş, sonra PKK birkaç kez üstlenince lafını yutmak zorunda kalmıştı.
Üstelik Başbakan döndüğünde, herhalde aynı görüşü ona da empoze etmiş olmalılar ki bir kez de bu büyük hataya o düşmüştü.
Suikast iddiası ortaya atılır atılmaz yine eksiksiz şekilde benzer davranış ortaya çıktı. Başta Bülent Arınç olmak üzere “Çok vahim bir durum... Herkes ciddiye almalı... İtalya’da Gladyo da bunu yaptı, Aldo Moro böyle öldürüldü, bizi hedef almaları beklenir” şeklinde açıklamaların arkası kesilmedi. O zaman da söylemişti Arınç, şimdi de tekrarlıyor: “Eğer ortada bir suç varsa, suçlular da askerse o kurumdan beklenir. Genelkurmay’dan ‘geçmiş olsun’ bekledim gelmedi” diye...
YARGIYA BASKI
Oysa olay yargıda, ‘suçlular’ dediği kişiler “suç delili bulunmadığı için” serbest bırakılmış. Soruşturma bitip olayın ne olduğu anlaşılmadan, bir mahkumiyet ortaya çıkmadan Başbakan Yardımcısı’nın (ve üstelik hukukçu) bu konuşmaları yapması çok mu doğrudur, Mehmet Barlas doğru olduğunu mu düşünüyor?
Sıradan bir vatandaş bu hatayı yapsa neyse ama bir başbakan yardımcısı, başbakan veya adalet bakanının bu tür konuşmalar yapması yargı üzerinde hükümet gücünü kullanarak baskı yaratmanın ta kendisi değil midir?
Uzun lafın kısası Bülent Arınç’ın soruşturma sürecindeki bir olayda yargıyı etkileyerek, kurumları suçlayarak açıklamalar yapmaması kesin şekilde gerekir. Aksi de savunulamaz.
Ermenistan açılımı kapanıyor
Geçen Ekim’de Zürih’te Türkiye ile Ermenistan arasında protokol imzalanıp bu büyük bir başarı olarak sunulduğunda ben de dahil birçok kişi, siyaset bilimciler de “1915 olaylarının-soykırım iddiasının araştırılması için komisyon kurulmasını ve Dağlık Karabağ’dan çekilmeyi kabul etmediklerini, bu konuların protokolün dışında tutulacağını söylediler. O zaman yapılan protokolün ne anlamı var. Tek mesele Türkiye’nin şartsız olarak sınırı açması mı” diye defalarca sormuştuk. O günlerde bu sorular için de “Ermenistan açılımını istemiyorlar” diyenler çıkmıştı.
Şimdi; Ermenistan Anayasa Mahkemesi “ilişkilerin kurulması ve sınırın açılması” şartıyla protokolü geçerli saydığı, 1915 olaylarının ise bir ortak komisyon tarafından ele alınamayacağı şeklindeki kararını açıkladı. Zaten Dağlık Karabağ konusunun protokolle ilgisi olmadığını Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan bu protokol imzalanmadan önce birkaç kez tekrarlamıştı.
Mahkeme kararını duyan Başbakan Erdoğan “Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin kararı değişmezse süreç tıkanır” demiş. İyi de şartları baştan söylenmiş olan bir protokolü ısrarla imzalamak mı hata, yoksa Ermenistan’ın daha önce açıkladığı noktaları mahkeme kararıyla kesinleştirmesi mi? Olayları çok geç kalıyoruz!

