Falcı değil, “gelecek okuyucu”

8 Ocak 2010

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın geleceği önceden görmesi gerçekten takdire şayan bir durum...Bizdeki “falcı” tanımı hafif kalıyor tabii, ona “gelecek okuyucu” demek daha uygun olur. Zira kendisi geleceği adeta okuyor, bu işi yapsa herhalde maddi/manevi çok kazanç elde ederdi.Muhakkak ki daha önceden de birçok kez okumuştu ama -artık biliyorsunuz- benim dikkatimi esaslı şekilde geçen yıl Abant toplantısında “Şu kurumlar demokratikleşecek: Yargı, ordu, medya ve üniversiteler” dediğinde ve hemen arkasından bu kurumlara yapılan ağır baskılar ortaya çıktığında çekmişti. Detaya girmeyelim, çoğunuz neler olduğunu biliyorsunuz.Daha sonra isimsiz ihbar mektuplarında, bu isimsiz ihbarcıların gönderdiği darbe hazırlığı belgesi iddialarında ve hemen her olayda, herkesten önce konuştu... Tokat saldırısında “PKK üstlenmeden önce” de “Henüz bütün ‘puzzle’ları biraraya getirmiş değilim ama” diyerek başlamış ama ondan sonra ‘puzzle’ı bir anda çözerek bu saldırının “milliyetçi duyguları körükleyen söylem içindeki partilerin işini kolaylaştıran bir eylem olduğuna” karar vermişti. PKK olayı kesin şekilde üstlenince Meclis’te kıyamet koptu, muhalefet partileri ona bu sözleri sert şekilde hatırlattılar, hatta PKK’yı koruduğunu bile söylediler ama önemli değildi, o kendine göre “meçhulü okuma” görevini yapmıştı. Hem de Başbakan’dan bile önce, onun yokluğunda Başbakan Vekili olarak...Bir sonraki sözü Danıştay’ın katsayı ile ilgili kararından sonra görüşü sorulduğunda söylediği gibi “Bayramdan sonra ne Danıştay kalacak, ne Arınç” gibi “çok önemli olayların olacağını” ima ettiği sözdü ki gerçekten de “kendisine suikast iddiası”ndan Genelkurmay’da ilk kez devlet sırlarının saklandığı kozmik odaların aranmasına, arayan hakime zarf içinde mermi gönderilmesine kadar akla hayale gelmeyecek “çok önemli olaylar” ortaya çıktı. Suikast iddiasında da “İtalyan Gladyosu ve Aldo Moro” benzetmelerini anında yaptı ama suikasta yönelik bir bulguya rastlanmadığı için askerler serbest bırakıldı. Soruşturmanın sonucu gerçeği ortaya çıkaracaktır herhalde.Son olarak bu zarflı mermiler için muhalefeti kastederek “Bunlar şimdi şahsımla ilgili olduğu söylenen ama bağlantıları itibarıyla belki başka olayların habercisi olacak konu üzerinde yine aynı görevi yapıyorlar” dedi.Arınç, Tokat saldırısında ve diğer olaylarda “Abant toplantısındaki ya da Bayram öncesi Danıştay açıklamasındaki” kadar tutturamadı kehanetlerini ama yine de mermilerin arkasından “hangi başka olayların çıkacağını” merakla beklemek gerekir.Öyle ya bir başbakan yardımcısı “bağlantıları itibarıyla” diyorsa o bağlantıları kesinlikle biliyor olmalıdır, hiç böyle önemli konumda boşa atıp tutan birini gördünüz mü siz? Bekleyelim bakalım daha neler çıkacak.***** Seçim hileleri, şimdiden...Meclis’teki büyük muhalefet partileri ve medya “erken seçim”i gündeme getirir oldular, bazı gelişmelerin -AKP hükümeti her ne kadar aksini tekrarlasa da- erken seçimin işareti olduğu söyleniyor.Sonuçta bu gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi bilemeyiz ama nasılsa seçime çok uzun bir zaman da kalmadı. Ben “elektrik kesildi, bilgisayar çöktü” mazeretlerinin öne sürüldüğü ama elektrik kesintisinden sonra oylarda büyük değişikliklerin görüldüğü belediye seçimlerinden sonra da bu konunun daha o günlerde çözüme kavuşturulması gerektiğini söylüyordum, şimdi hiç zaman kaybedilmeden önlem alınması gerektiğine inanıyorum.Oyların bilgisayarla toplanması ABD’de de seçim hilelerine neden olduğu için Yunanistan bu sistemi reddetmişti ama Türkiye kolayca kabullendi. O günden sonra da bilgisayarla toplanan oylar konusunda hile şüphelerinin, sorularının arkası kesilmedi.Yüksek Seçim Kurulu yerel seçimler öncesinde “Bu sistemi değiştirin, hileye ortam yaratıyor” uyarılarını dinlemedi ve arkasından “elektrik kesintisi ile bilgisayar çökmesi” sonunda ortaya çıkan tablo geldi. YSK seçim sonrasında muhalefet partilerinden ve medyadan gelen hile uyarılarını ve tepkileri de hiç mi hiç dikkate almadı. MHP ile CHP ise sanıyorum oylarını arttırmış oldukları için fazla üstüne gitmediler.Bu nedenle o seçimde sonuç net şekilde ortaya çıkamadı, daha önceki seçimdeki benzer durumlar ve iddialar da incelenmedi. Peki bu, gelecek seçimde de aynı duruma razı olacağımız anlamına mı geliyor?Yoksa TBMM’de olan, olmayan tüm muhalefet partileri şimdiden bu hileye müsait sistemin kaldırılmasını isteyecekler mi? Muhalefet partilerinin tek yapması gereken bu da değil, sandık başlarına “zoraki gitmeyen, gönüllü ve dikkatli” sandık kurulu üyeleri bulmak zorundalar.Herkesin ortak görüşü, bu partilerin üyelerinin genellikle gönülsüz ve dikkatsiz çalıştığı yönünde...Bakalım bu kez “ülkenin geleceğini ilgilendiren en önemli konuyu” ve en önemli sorumluluklarını ne kadar ciddiye alacaklar, ne kadar önceden önlem için uğraşacaklar göreceğiz.

Devamını Oku

Şehitle terörist aynı kefede!

6 Ocak 2010

Birileri devamlı olarak Türkiye’ye “alıştıra alıştıra” akla mantığa sığmaz eylem ve söylemleri dayatıyor, bunlar TV’lerde bazı siyasetçi, yazar ve akademisyenler tarafından “beyin yıkama” gibi tekrarlanıyor. Sokakta karşılaşıp konuştuğum insanlardan veya mektupla-internetle gelen yorumlardan anlaşıldığına göre ise vatandaş ne alışıyor, ne de yalancı dolmaları yutuyor.Örneğin: son zamanlarda tekrarlana tekrarlana neredeyse azılı terör örgütü PKK’yı ve lideri Öcalan’ı masum gösterme, ‘terörist’ ile ‘terör mücadelesi yapan asker’i veya şehidi aynı kefeye koyma gayretlerini yutmuyor. Yutmamakta da son derece haklı, dünyanın hiçbir medeni ülkesinde, hele de terör bir yandan devam eder, silahsız askerler bile hain pusularla katledilirken, şehirler terör saldırılarıyla yakılıp yıkılırken teröristi “onlar da aynı ülkenin vatandaşı”, “o da bizim çocuğumuz, bu da” benzeri anlamsız sözlerle mazur göstermeye çalışma görülmemiştir.Terör eylemlerine son verip pişmanlık bildirmeyen bir terör örgütü legalize edilmeye çalışılmamıştır.Ülkenin aydınları bir yandan “laiklik son derece önemlidir” derken bir yandan da esnetildiğinde (aynen terörün normal siyaset haline dönüşmesi gibi) laikliği yani devletin tüm din ve inançlara eşit mesafede durması ve din baskılarının önlenmesini ortadan kaldıracak adımlara destek vermemişlerdir.Terör örgütü terörden vazgeçip siyaset yapmak istiyorsa ki şu anda BDP’nin de, bu konuda görüş bildiren bazı isimlerin de açıkça söylediği (ve alıştırmaya çalıştığı) şey artık budur, önce hukukta işledikleri suçun karşılığı olan cezayı çekmeleri gerekir. Ülkenin diğer vatandaşları ekonomik krizde karşılıksız çıkan çek-senetleri yüzünden hapse girerken hain saldırılar yapmış, masum insanları katletmiş acımasız bir terör örgütünün üyeleri hukukun, yasaların üstüne çıkarılıp suçsuzlaştırılamaz.“Pişman değilim, liderimin sözüne uyarak geldim” diyen teröristler, adı üstünde Etkin Pişmanlık Yasası’ndan yararlandırılarak serbest bırakılamaz ve resmen parti açılışı yapmalarına göz yumulamaz.Buna benzer bir uygulama İngiltere ve İspanya da dahil hiçbir ülkede görülmemiştir.Türkiye’nin bazı siyaset bilimcileri bile gerçekleri oldukça geç, ancak olaylar gelişip geri dönüşü neredeyse imkansız noktaya gelince farkediyorlar. Onlar da sonunda farkediyorlar ama bu hiçbir fark yaratmıyor, yıllardır savundukları ve gelişmesine yardımcı oldukları yanlış adımlar çoktan atılmış oluyor.Halâ gerçekleri, doğruları açık açık söylemekten çekinen bilim adamlarına gelince; hep merak ediyorum, o birikimi, bilgileri hangi güne saklıyorlar acaba?***Mektupla gelen mermiler“Ergenekon ciddi konudur, sulandırmaya gelmez” diyenler acaba Ergenekon’un “kendi kendini sulandırdığını” farketmiyorlar mı?Eğer birileri, şahıslar veya gruplar darbe plânlaması yapmışlarsa, karanlık işler çevirmeye kalkmışlarsa “kesin deliller de mevcutsa” elbette soruşturularak, ortaya çıkarılmalı. Ama “ıslak imzanın sahibi” diye tutuklanan Albay Dursun Çiçek’ten, “suikast yapacaklardı” diye tutuklanan askerlere kadar hepsi “delil yetersizliğinden” hemen serbest bırakılıyorsa (soruşturma devam etse dahi) o soruşturmada, o iddialarda bir gariplik olduğunu da herkes düşünebilir.Her ihbarda askeri araçlar ahçısından marangozuna kadar aranıp soruşturuluyorsa elbette düşünebilir. Haklıdır.Eğer “darbe belgesi” denilen en ciddi suçlamalar savcılara postayla gönderiliyorsa yine düşünebilir. Ve tabii en sonunda geldik postayla, iki zarf içinde “Özel Kuvvetler’de arama yapan Hakim Kadir Kayan’a ve soruşturmanın başındaki Savcı Mustafa Bilgili’ye” gönderilen 8’er adet Kalaşnikof mermisine ve tehdit mektuplarına... Haydi tehdidi anladık diyelim, Kalaşnikof mermisini zarfa koyma salaklığını acaba kim yapar? Kimden şüphelenmek, kimi suçlamak gerekiyor?Üzerine gidilip her gün yeni bir suçlamayla karşı karşıya bırakılan kurum mu, o kurumun lekelenmesini isteyen veya alternatif olarak karşısına konan bir başka kurum mu, “kurumları çatıştırmak” veya “iddiaları inandırıcı kılmak” isteyen gizli güçler mi, kim?Arkası kesilmeyen ve inandırıcılığını tümüyle yitiren bu olaylardan, iddialardan bıktı millet, yargının fazla uzatmadan ıslak imzanın sahibinden mermilerin sahibine kadar tüm suçluları (eğer iddialar gerçek ise tabii) ortaya çıkarması bekleniyor. Unutturmadan, savsaklamadan, en kısa zamanda.Peki her detayı duyarken şu ihbar mektuplarını ve belgeleri gönderen isimsiz ihbarcıları neden hiç duymuyoruz, merak eden yok mu? Kimdir bu şahıslar, biliniyor da saklanıyor mu, her nedense hiç merak edilmedi mi, yoksa “mermileri gönderenler gibi” herkes olabilir mi?

Devamını Oku

Sondan başa doğru giderken...

6 Ocak 2010

Hepimizin bildiği gibi Türkiye’de olaylar “ilk yapılması (veya söylenmesi) gereken şeyin en sona bırakılması, son sözün veya eylemin ise işgüzarlar tarafından ilk söz veya eylem haline getirilmesi” nedeniyle hep çözümsüzlüğe, karmaşaya itilir. “Ergenekon” denilen davada da değişmez bu, “açılım” meselesinde de...Biz baştan beri hep ‘Madem ki Ergenekon davası Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek’in olduğu iddia edilen günlüklerle başlamıştır ve o dönemin (2004 yılı) Genelkurmay’ı muhataptır, soruşturma da onlardan ve dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök’ten başlamalıydı’ dedik. Aylar, yıllar geçti, aralarında Türkiye’nin en önemli; sivil toplum kuruluşlarının başkanları, bilim adamları da bulunan onlarca kişi didik didik arandı, sorgulandı veya tutuklanarak cezaevinde iddianame ve duruşma bekletildi, ülke her gün yeni bir belge, ihbar mektubu ya da suikast iddiasıyla çalkalandı ve en sonunda sıra kuvvet komutanlarına gelebildi. Bu arada birçok insanın tutuklanıp tutuklanıp “delil yetersizliğinden serbest bırakılmasını” da unutmayalım.BAŞKOMUTAN HİLMİ ÖZKÖKŞimdi, en son aşamada Özden Örnek (en başta reddederek dava açtığı) söz konusu günlüklerin kendisine ait olduğunu hâlâ reddediyor, buna rağmen aynen “kabul etmiş gibi” soruşturma sürüyor. Gördüğümüz kadarıyla kuvvet komutanları da “yöneltilen tüm suçlamaları baştan reddederek” söze başlıyor ve örneğin dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Fırtına “Görev yaptığım süreçte bu türden bir girişime tanık olmadım” diyor.Bu noktaya gelindiğine, ülke yıllardır darbe ihtimalleri, darbe hazırlıkları, belgeler, mektuplar ve akla gelen gelmeyen birçok olayla çalkalandığına göre elbette komutanların sorgulanması sürecek. Ama, buradaki durum “TSK’da herhangi kişi ya da gurupların darbeye heveslenmesi”nden farklı olarak 2004 yılındaki kuvvet komutanlarını ilgilendiriyor. Direkt TSK’nın en üst düzey görevlileri oldukları ve “Genelkurmay’ı birebir temsil ettikleri” için de dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü en başta bağlıyor.O zaman Hilmi Özkök’ün hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi konunun dışında kalması ve “misafir ifadeci” konumunda olması mümkün müdür?Aynen darbe araştırması yapanların; 27 Nisan muhtırasını yazarak hayati seçimin sonucu etkileyen, Cumhuriyet Mitingleri’ni bile muhtırasıyla “ordu düzenlemiş gibi” gösteren Emekli Org. Büyükanıt’ın sorgulanmasını neden hiç düşünmemelerine benziyor. “VAR DA DİYEMEM, YOK DA”Böyle bir durumda Hilmi Özkök, kendisine bağlı kuvvet komutanlarından sorumlu değil midir? Onların başkomutanı durumunda değil midir? Bu tür bir iddianın “öncelikli muhatabı” sayılmaz mı? Hepsi birlikte ve en başta sorgulansaydı Türkiye bugüne kadarki darbe çalkantılarından daha çabuk sıyrılamaz ve imajını “askerî darbelerle özdeşleşen muz cumhuriyetlerine benzemekten” kurtaramaz mıydı? Yoksa istenen bu mudur?Hilmi Özkök’ün “orduda darbe plânlarından haberim vardır da diyemem, ‘yoktur’ da diyemem” gibi bir cümle sarf edebilmesi neden gayet doğal karşılanmış ve “Genelkurmay’ın kozmik odalarına bile girilebiliyorken” ona “Buyrun, anlatın; var mı, yok mu bilelim” denmemiştir?Türkiye çok uzun süredir her gün “belgesinden, imzasız ihbar mektuplarına”, kimliği bilinmeyen (ve bazılarının hukukta benzeri görülmemiş şekilde ‘hem tanık, hem sanık’ olabildiği hukukçular tarafından açıklanan) gizli tanık ifadeleriyle tutuklamalara kadar devamlı ordu bağlantılı darbe iddialarını tartıştı durdu.Bu iddiaların, haberlerin bir kısmı alevlendirilip alevlendirilip söndürüldü. Ama sonuçta (ki en önemlisi budur) diğer ülkelere karşı “İktidar partisi yöneticilerine suikasta kadar her türlü karanlık işe bulaşmış, darbeye her an hazır, son yıllarda defalarca bu eyleme yönelmiş bir ordu” ve bu orduya sahip ülke tablosu ortaya çıkarıldı.The Economist’in geçen hafta TSK’ya, generallere en ağır hakaretleri ettiği yazısı da bunu açıkça göstermiştir.İsteyen TSK’ya The Economist’ten beter bir gözle bakmayı sürdürebilir tabii, tercih meselesidir ama ya yine yanlış yol izleyerek gerçeğin en kısa zamanda ortaya çıkmasını önleyenler ve bu tabloyu yaratanlar masum mudur şimdi?

Devamını Oku

Sınırlar neden kontrolsüz?

3 Ocak 2010

Dün Her Açıdan’da “işsizlik ve yeni zamlar” konusunu tartışırken de değindik bu konuya; hatırlıyor musunuz Ermenistan’la ilgili olarak Başbakan’ın kendisi açıklamıştı “60 bin kaçak işçi çalışıyor, engel oluyor muyuz, istesek olurduk” diye... Neden engel olmadıklarını açıklamaları gerekirdi ama ülke devamlı çalkalandığı için kimse üstüne gidip sormuyor.Oysa Türk işçilerden; her yerde ve sanayi mahallelerinde kaçak işçiler yüzünden iş bulamadıklarını, işleri varsa bunu “sigortasız çalışan yabancı kaçak işçiler tercih edildiği için kaybettiklerini” anlatarak sızlanan, “Lütfen yazın, durdursunlar kaçak yabancıları” diye yalvaran mektupların arkası kesilmiyor.Sadece evlerde çalışmak için Özbekistan, Gürcistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Moldovya, Tayland, Filipinler gibi ülkelerden binlerce kadın her gün akın akın sınırlardan girip çıkıyor. Kaçak oldukları halde son derece rahat dolaşıyor ve binlerce TL’yi cebe indirerek çalışıyorlar. Her yeri örümcek ağı gibi sarmış vaziyetteler. Sırf bunları getirmek için kurulmuş yüzlerce ajans var ve bu ajansların polisle anlaştığı, böylece yakalanma korkularının olmadığı bilenler tarafından anlatılıyor.Hükümetten bir sorumlu çıksın ve Türk insanı işsizlikle boğuşur, sıkıntı yaşarken sınırlarımız ve ülkemiz neden göz göre göre yol geçen hanı’na çevriliyor, bu rezaletin benzeri hangi çağdaş ülkede görülebilir veya görülmüştür anlatsın. Hatta “istesek engel oluruz” diyen Başbakan anlatsa daha da iyi olur. Sınırlarımızın neden bu kadar kontrolsüz olduğunu, hele de terörden yıllardır böylesine canımız yanarken, teröristler karınca sürüsü gibi sınırlarda cirit atarken nasıl olup da bu kadar rahat davranıldığını öğrenmek vatandaşın hakkı değil mi?Her konuda çözüm için “yeter artık” çığlıkları mı atmak gerekiyor?*****Kriz döneminde dev yatırımlar Ekonomik kriz döneminde sanayiciler de “yatırım yapmamakla, istihdamı arttırmamakla” suçlanıyorlar ya, bazıları için bu hiç doğru değil... Doğru olmadığını da bu kuruluşların cesaretle sürdürdükleri yatırımlarla görüyoruz. Arkası kesilmeyen olaylar nedeniyle bu yazım gecikti ama sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim. 2009’un son günlerinden birinde 21 Aralık Pazartesi akşamı Vakko’nun Nakkaştepe’de açtığı Vakko Moda Merkezi’nin tanıtım gecesindeydim. Bu dev firmanın kurucusu, Türkiye’ye Batı ülkelerindeki birçok yeniliği taşımış, çağdaş ve büyük mağazacılığı getirmiş, kaliteyi en ileri ülkelerdeki düzeye ulaştırmış olan Vitali Hakko’dan sonra ikinci kuşak olarak bu yatırımları sürdüren Cem Hakko: “son iki yılda Nişantaşı ve Ankara’da yeni üretim merkezi tesisinden sonra Nakkaştepe’deki 30 milyon dolarlık ve 30 bin metrekare üzerine kurulan Vakko Moda Merkezi ile son iki yılda toplam 70 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını ve krizde yeni projelerine hız kesmeden devam ettiklerini ve edeceklerini” anlatıyor.Merter’deki fabrikanın duvarlarında yer alan Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Jale Yılmabaşar’ın olağanüstü güzellikteki eserlerinin de taşındığı, içinde yerli yabancı tüm sanatseverlere hizmet verecek (15 bin kitapla başlamış) bir Vitali Hakko Kütüphanesi’nin ve aileye ait 900 sanat eserinin sergileneceği bir müzenin, Power FM radyosu ile Power Türk TV kanalının da yer aldığı yeni moda merkezi adeta bir uzay üssü kadar etkileyici, en son teknolojiyle ve mimari sistemle hazırlanmış.“Teknoloji ile el işçiliğinin buluşacağı” ve her sezon 600’ü aşkın yeni kumaş deseninin çıkarılacağı bu muhteşem tesisi gezerken büyük bir gurur duydum. Bu gurur aynı gece Antakya Medeniyetler Korosu’nun Beethoven’den Sünni, Musevi, Ortodoks, Katolik ilahilerine, Alevi, Ermeni halk şarkılarına ve finaldeki “Memleketim” şarkısına kadar inanılmaz güzellikte bir repertuarla gerçekleştirdiği konseri dinleyince daha da arttı. Bilmediğimiz ne yetenekler var Türkiye’de ve ne güzel çalışmalar yapıyorlar.Antakya Medeniyetler Korosu’nu da, doğru seçimlerinden dolayı Vakko’yu da kutluyorum. Ve tabii Cem Hakko’yu... Hiç şüphe yok ki çalışkanlığı ve yatırımlarıyla Türkiye’ye yarar sağlarken babasının ruhunun huzur duymasını da sağlıyor.***** Müze kurucusu Abdülhamit Bundan 100 yıl önce, 1910’da Sultan Abdülhamit’e Monaco Prensi 1’inci Albert’den bir telefon gelmiş. Prens Albert, Abdülhamit’ten; kuracakları “Akdeniz Bilim Araştırma Kurulu”na ve kuracakları “Deniz Müzesi”ne Almanya, İtalya, Belçika ve İspanya’nın da aralarında olduğu 8 ülke ile birlikte kurucu üye olmasını istemiş. Sultan Abdülhamit bu teklifi kabul etmiş.Prens Albert aynı yıllarda Kuzey Kutbu’na gitmiş, Manş’ı geçerken denizlerin derinliklerini araştırmış ve 2’nci Dünya Savaşı’nda Almanya’ya karşı savaşan devletler onun verdiği ölçülerle Manş’taki mayın tarlalarını bulmuşlar. O günden bugüne deniz araştırmalarından elde edilen en ilginç bilgi ve kalıntılar Abdülhamit’in kurucu üyesi olduğu bu Deniz Müzesi’nde yer almış.Monaco Fahri Konsolosu ve yazar Tuna Köprülü’nün 700 yıllık Monaco Hanedanı’nı anlattığı ve uluslararası bir kongrede tanıtılacak kitabında duymadığımız tarihî olaylara da yer verilmiş. İngilizce ve Fransızca olarak yazılan kitap Avrupa ülkelerinde ve ABD’de satışa çıkmış ve Monaco’nun ünlü Okyanus Müzesi’nde de sürekli olarak satışı yapılacakmış. Köprülü bundan önce de çok güzel belgesel kitaplar yazmış ve yabancı ülkelerde Türkiye’nin adını duyuracak çalışmalar yapmıştı.Bu çalışmalar nedeniyle kendisine 1865’de Sultan Abdülaziz’e verilen nişanın bir benzerinin verildiğini duyunca onu kutlamak istedim. Arka arkaya gelen olumsuz haberler içinde başarı öykülerini duymak iyi geliyor insana!

Devamını Oku

Hukuk kimlerin yakasına yapışır?

3 Ocak 2010

Uzun zamandır konuşmuyordu, konuşmuş ve yine enteresan şeyler söylemiş... Artık her şey “çok enteresan” hale dönüştüğü için dikkatlerden kaçabilir diye AKP Adana Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat’ın konuşmasından bir bölümü almak istedim;“Türkiye demokratikleşiyor, bir hukuk devleti haline geliyor, görmediğimiz şey bu. Hiçbir kurum, kuruluş veya kişi hukukun dışında kalamaz. Eğer bir suç varsa takip edilecek, suçlular varsa yargıya götürülecek. Kimse bundan çekinmesin (...) Aslında insanı yücelten bir konu. Arınarak geliyorsanız o sizin alnınızın akıdır (...) Özel Kuvvetler’de de, başka yerlerde de icap ediyorsa gerekli araştırmalar yapılır (...) Ve kim olursa olsun, rütbesi ne olursa olsun, hangi makamda olursa olsun hukuka aykırı davrandığı zaman şunu bilmesi lâzım; hukuk mutlaka bir gün yakasına yapışır (...) Kozmik odalardaki aramaları ‘yıpratma gibi’ göstermek isteyenlerin belli bir korkuları var diye düşünüyorum. Kozmik odalarda kendileriyle ilgili bilgi ve belge mi var?” Konuşma o kadar çok çelişki ve hata içeriyor ki, hemen her cümleyi irdelemek mümkün... Aslında iktidara yakın hangi gazeteye, hangi köşeye baksanız bu sözlerin benzerlerini görebilirsiniz:“Askeriyeye bir reform süreci lazımdı zaten, bu olmadan ordunun demokratikleşeceğini sanan yanılır” veya “Demilitarizasyon ve yargı reformu demokratikleşmenin temel maddesi olacak” gibi...YA DENİZ FENERİ?İyi de bu “demokratikleşme” dediğiniz şey için önce hukuk lazım... Hukuku yok edilmiş demokrasi olabilir mi?Örneğin; Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener’in VATAN’daki son röportajında söz ettiği “yargının Ergenekon davasıyla ve Deniz Feneri ile ilgili farklı uygulamaları”na ne diyeceksiniz?Bir davada henüz suçunu bilmeyen sivil-asker onlarca insanı 1,5-2 yıl cezaevine tıkarak duruşma bekleten, diğerinde ise “davanın asıl suç failleri” olduğu Alman yargısı tarafından net şekilde bildirildiği ve acilen şirket belgelerinin, mal varlıklarının incelenmesi istendiği halde o isimleri sorgulamak için gözaltına bile almayan, arama yapmak için aylar boyu Adalet Bakanlığı’nın kendisi tarafından mazeretler üretilerek oyalama yapılan (ve suç delillerinin karartılmasına göz yumulan) ülkede hukuka güvenilebilir, “hukuk vardır” denebilir mi?“Kim olursa olsun, rütbesi, makamı ne olursa olsun” benzeri her kesimi kapsayan sözler ederken, “hukuk bir gün yakasına yapışır” derken aynı hukukun “milletvekili” olur olmaz kimsenin yakasına yapışamadığı, hukuktan kaçmak için “dokunulmazlıkların asla kaldırılmadığı”, böylece her rütbenin yakasına yapışan hukuka karşı eşitliği bozan, ayrıcalıklı bir zümre yaratıldığı unutulabilir mi?SUÇ DOSYALARI VE AYRICALIKEski DTP’li milletvekilleri şimdi, milletvekillikleri düşünce yargıya gidiyorlar. Eski DTP’li belediye başkanlarına “terör örgütü üyesi olma” suçuyla kelepçe takılabiliyor. Peki AKP’nin (rekor sayıda) milletvekilleri suç dosyaları raflarda beklerken nasıl ifade vermekten kaçıyor ve üstelik ülkeyi yönetme hakkına sahip olabiliyorlar? Devletten maaş alıp, gelecekte bile ayrıcalıklı vatandaş olabiliyorlar? Onların “alnının ak olması” neden önemli değil?Yani bu ülkede hukuk “suç işleyen herkesin” değil, “gücü elinde tutan ve olaylara yön verenler dışındaki” herkesin yakasına yapışabiliyor.Son zamanlarda hukuka aykırı davrandığı kanıtlanmamış, hakkında bu yönde delil bulunmayanların da yakasına “siyasallaşan, siyasallaştırılan hukuk” nedeniyle yapışılabiliyor. Kimin yapıştığı, kimlere yapıştığı, sadece “muhalefet” görülen veya “bazı gelişmeleri önleyebileceği düşünülen”lere mi yapıştığı belli değil.Cumhuriyet Başsavcıları’nın, Yargıtay, Danıştay gibi yüksek mahkemelerin bile “terör örgütüyle bağlantılı mı” diye izlendiği/dinlendiği ülkede hangi hukuku sorgulayabilirsiniz ki?Özel Kuvvetler aransın da, hukukçular “soruşturma safhasında devlet sırrı alınamaz, incelenemez” diyorlar. Bunun “kanunlarda yer aldığını” madde numarasını vererek söylüyorlar. Ne olacak şimdi? Suikast iddiası da yargıda doğrulanmadı ama bu neden öne sürülerek kozmik odalarda yapılan aramalar, devlet sırrı niteliğinde bilgi ve belgelerin tutanağa geçirilme işlemi yapıldı. Bu konularda görüş bildirenlere “kendileriyle ilgili bir korkuları mı var” diyen Dengir Mir Fırat (ve onun gibi düşünen, yazanlar) hâlâ hukuktan, demokratikleşmeden söz edebilirler mi? Rahmetli anneciğimin deyişiyle “istediğin yere bir han kurmak” öyle kolaylaştı ki, her şey beklenebilir.

Devamını Oku

Aşçıyla marangoz da yakalandı, sıra “bahçıvan”da!

1 Ocak 2010

Çoğumuz emindik sonunda sıranın “bahçıvan”a da geleceğine... Hani eski polisiye romanlarda katil hep bahçıvan çıkar ya sonunda, bu köşeye kıstırma-takip operasyonunda da rektöründen siyasetçisine, dünya çapında ünlü cerrahından ülkenin en önemli sivil “eğitim kuruluşlarından biri” olan ÇYDD’sine varan kovalamaca, yakalamaca, keyif isteyince ‘serbest bırakma’ca bahçıvana da varmalıydı ki millet şaşkınlıktan iyice yere yapışsın.Genelkurmay Başkanlığı’nın kozmik odalarının aranması, 8 askerin tutuklanıp “delil ve şüphe yetersizliği” nedeniyle serbest bırakılması, Genelkurmay’ın devamlı “kendini savunma” zorunluluğuna sokulması, ülkeyi yöneten en tepedeki isimlerin yargı sürecini beklemeye gerek bile görmeden yaptıkları “hukuka saygısız ve aykırı” açıklamalar yetmemiş, şimdi artık caddede gezen askerî araçlar serseri mayın gibi oraya buraya serpiştirilmiş “özel ihbarcı”lar tarafından (veya uydu ile ABD’den) belirleniyor, “şüphe üzerine ihbar” Emniyet’e bildiriliyor, acilen bir savcıdan durdurma-arama emri çıkartılıyor ve içindekiler savcılığa çekilerek sorgulanıyor.Son olayda, sözüm ona kozmik odadaki belgeleri inceleyen hakimi izleyen (!) bir aşçı, bir elektrik teknisyeni, bir marangoz ve iki şoför toslamış bu mayınlara... Sorgulanıp “serbest bırakılmış”lar. Yazın bir köşeye; gelecek sefere “bahçıvan”ı bulacaklar. Tabii bu rezil, sefil gelişmeler, Yarbay Ali Tatar gibi bir askerin, daha önce benzer suçlamalarla karşılaşıp intihar eden yüzbaşı arkadaşı için “Böyle yapmamalıydı, eşini çocuklarını böyle bırakmamalıydı” demesine rağmen “bir daha bu haksızlığa dayanamam, o deliğe dönemem” diye bunalıma girip aynı hatayı tekrarlamasına sebep olabiliyor.Deniz Yarbay Ali Tatar bıraktığı son mektupta; “Bu şekilde giderseniz ne yönetecek bir ordu, ne yapacak bir ülke, bir cumhuriyet bulamayacaksınız” demiş. Ağabeyi Ahmet Tatar ise kardeşinin “Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım” sözleri için; “Suikast düzenlenecek kişi asker, yapacak olanlar asker. Ancak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda böyle bir soruşturma var mı? Bu durumda neden askerî savcılar ile Beşiktaş’taki o savcılar işbirliği yapmıyor? Niye “Sen benim mensubumu çağırdın, ben de gönderdim. Bak tutukluyorsun ama burada bir hukuk zafiyeti var. Neden tutukladın bana anlat, demiyor” açıklaması yapmış.Asker kaç, polis tutÇok da haklı... “Islak imzalı belge” iddiasındaki ıslak imzanın sahibi diye Albay Dursun Çiçek tutuklanıyor, serbest bırakılıyor, bir daha tutuklanıyor, yine” delil yetersizliği ve kuvvetli şüphe olmaması” nedeniyle bırakılıyor. “Kafes operasyonu” diyerek, birçok iddia ile millet ayağa kaldırılıyor, siyasetçiler “millet kafese kapatılmaya tepki verir” benzeri açıklamalar yapıyor, sonra “kafes” sessizliğe çekiliyor, ortalığı ayağa kaldıran siyasetçi ve gazetecilerin yorumlarının arkası kesiliyor. Suikast iddiası ortaya atılıyor 8 asker tutuklanıyor; “delil yetersizliği ve kuvvetli şüphe olmadığı için” serbest bırakılıyor. İki askerî araç durduruluyor; aşçılar, marangozlar gözaltına alınıyor, serbest bırakılıyor. İntihar eden Yüzbaşı ile Yarbay’a aynı şey oluyor.Bu durumda TSK “Bu nasıl iş, burası hukuk devleti ise ancak hukuken elinde yeterli delil varsa tutuklarsın, defalarca tutuklayıp neden sonra ‘delil yok’ diyorsunuz” diye soramaz mı? Daha baştan askerî savcılarla işbirliği yapılamaz mı?.. Eğer ordunun en ufak sorusunda “Vay sen sivil yargıya, hukuka itiraz mı ediyorsun, tepeden baskı mı yapıyorsun” vaveylası koparılmasa belki sorardı, ama bu durumda kurumsal olarak zor durumda kalacakları ortada...Son olarak Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener “Suikast iddiası” ve TSK’ya karşı yapılan operasyonlarla ilgili olarak “kurumlar arası güven sorunu olmadığını söylemek herkesi aptal yerine koymaktır. Son 3 yıldır sürekli yıpratılan Genelkurmay’ın bu süreci doğru ve etkili idare edemediğini düşünüyorum” demiş. Çok önemli bir soru da sormuş; “Açılım ve PKK ile yumuşayan süreçte askerin hırpalanması tesadüf mü?” Çok ama çok iyi anlaşılması gereken konular ve çok fazla soru var ortada... Örneğin devamlı olarak ortaya ilginç iddiaların atılması, özel savcının görev alanına girmeyen konularda bile aramayı mümkün kılacak yeni iddiaların çıkarılması, her iddiada bir “askere karşı polis gücü” havası yaratılması, hep merak uyandıran konular.Kılıçdaroğlu’nun iddiasıBugün bir de; Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ankara Kızılay’da Başbakanlığa verilen 16 katlı binadan Başbakanlığın ‘tam karşısında bulunan’ Genelkurmay’ı dinleteceği” iddiası duyuldu.Bu hafta Her Açıdan’da bütün bu gelişmeler (ki içinde PKK’nın diğer ülkelerde beyin yıkama yaptığı “TSK’yı yıpratacak yalanları” da var) nedeniyle Türk ordusuna hakarete başlayan yabancı basın haberlerini de inceleyerek son olayları tartışacağız.Programın konukları; CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, DP Genel Başkanı (ve TBMM eski Başkanı) Hüsamettin Cindoruk, Disk-Tekstil İşçileri Sendikası Genel Başkanı Rıdvan Budak ve Ceza Hukukçusu Ergin Cinmen olacak.3 Ocak Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da. Türkiye’de neler olup bittiğini anlamak isteyen herkesi bekliyoruz.

Devamını Oku

Çevir hindiyi yanmasın

30 Aralık 2009

Salı günü malûm medya kesiminin bazı gazetelerinde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “kendisini 1978’de Gladyo tarafından öldürülen İtalya Başbakanı Aldo Moro’ya benzettiği” konuşma geniş şekilde verilmişti.Yine bir “hukukçu ve başbakan yardımcısı”nın araştırma-soruşturma safhasındaki bir adlî olay hakkında söylemediği cümleleri ardı ardına sıralıyor; PKK’nın bir değil birkaç kez üstlendiği Tokat saldırısının “belki işbirliği halinde yapılmış bir eylem” olduğunu hâlâ tekrarlıyor, oradan “suikast iddiası”na atlıyor, “arının kovanına çomak soktuklarını” bu nedenle bazı örgütlerin ayakta kalabilmek için siyasilerin hayatına kastedebileceğini söylüyordu.Verdiği örnek İtalyan Gladyo’su, yani “devlet içinde gizli örgütün” örneğiydi ki burada; kendisine suikast iddiasında da derin devletin, Ergenekon’un parmağı olduğuna inandığını anlatmaktaydı.Kısacası, hukukçu-siyasetçi Bülent Arınç, her olayda; hatta alenen ‘PKK terörü’ olduğu bilinen olaylarda bile ilk anda öne atılarak bir “derin devlet” açıklaması yapıyor.Bunu çoğu kez Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve bazı başka isimlerin benzer imâları, açıklamaları izliyor.Tokat saldırısında da “PKK’nın merkezinden bağımsız bir başka örgüt, diğer örgütlerle bağlantılı, araştırıyoruz” benzeri cümleleri hemen söylediler, suikast iddiasında da ‘iddiayı gerçek farzeden’ yorumları anında yaptılar. Hüseyin Çelik örneğin: önce “durumun kuşkulu olduğunu, askerî personelin üstünde Arınç’ın evinin adresi, Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın ev krokileri çıktığını” söylüyor, arkadan da alay eder gibi “yargıya saygı”dan söz ediyordu.Bu komik çelişki diğerlerinin özensiz ve her nedense, her seferinde yargıyı beklemeden alelacele yapılmış konuşmalarında da dikkati çekiyor. Devletin tepesindeki isimler “derin devlet, Ergenekon, arı kovanı/çomak, milletin iradesine karşı gelen darbeciler, suikastçılar” benzeri açıklamaları yapınca arkadan kendilerine yakın medya kesimi atışı genişletiyor ve olmadık senaryolar ortaya çıkıyor.Bülent Arınç’ın “Aldo Moro suikastı” benzetmesiyle aynı gün yine bu gazetelerde; Genelkurmay’da yapılan aramalar için “Türk Gladyosu’nun ordudaki uzantılarına ulaşılıyor” yorumları yapılmıştı.ALDO MORO VAZİYETİSon durum nedir; Arınç’ın evinin önünde ‘suikast yapacakları suçlamasıyla’ yakalanan iki subay da gözaltına alınan diğer 6 askerle birlikte “suç işledikleri yönünde ‘kuvvetli’ şüphe ve delil olmadığı için” serbest bırakıldı. Aslında daha dürüst olursa bırakın ‘kuvvetli’yi, böyle ciddi bir Aldo Moro durumunda (!) en hafif şüphe veya delil bulunsa asla serbest bırakılmazlardı. Kaldı ki ‘Arınç’ın ev adresini yutma vs’ iddialarının yalan olduğu da bildirilmiş.Tabii bu durumda birilerinin “ortalığa dökülen çamurları” temizlemesi, en basit mantık yürütmeye/düşünmeye bile gerek görmeden yapılmış konuşmaları yumuşatması, “çevir kazı (yoksa hindiyi mi demeli) yanmasın” yapması gerekir üzerinize afiyet... O nedenle Cumhurbaşkanı Gül “otorite olarak” hemen “TSK’ya karşı tasvip etmediği yazılar”dan, “kurumları yıpratmamak”tan, “Türkiye’nin hukukun en çok geliştiği ülkeler arasında olduğu”ndan söz ettiği bir açıklama yapmış. Daha önce askeri her fırsatta ve ilk anda suçlayan Hüseyin Çelik de “Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına katılıyorum. TSK’ya karşı ölçüsüz suçlamalar var, bu çok rahatsız edici” demiş.YIPRATAN KİM?Hepsi bu kadar da değil, aynı konuşmada; “Totaliter yapılarda asla tartışma olmadığını, tartışma varsa hür bir medya ve hür bir siyasetin olduğunu, AK Parti üst düzey yöneticileri ve camiasının asla karamsar olmadığını” söylemiş.Bütün bu anlamsızlığın ve hukuka saygısız gelişmelerin yoruma ihtiyacı bile yok aslında... Türkiye kesinlikle “hukuku en geri” ülkeler düzeyinde, şimdi başkalarını “TSK’yı (veya kurumları) yıpratmayın” diye uyarmaya kalkanların bu uyarıları, aynen “telefon dinleme olayı”nda olduğu gibi KENDİLERİNE yapmaları gerekiyor, Türkiye’de hür bir medya ve hür bir siyaset olduğuna ise ne bu ülkede ne de diğerlerinde hiç kimseyi inandıramazlar...Polisle orduyu karşı karşıya getirerek, mağdur rolü oynayacak senaryolar düzenleyerek ve öte yanda etnik ayırımcılığın körüklenmesine neden olarak ve her konuda ülkenin rotasını değiştirerek Türkiye’yi berbat bir çıkmaza sürüklediler.Hiç değilse 2010’un ilk günlerinde şu son rezaletten bir ders çıkarmaya bakmaları lâzım.***Sevgili okurlarım, hepinize daha mutlu, daha huzurlu ve sıkıntılarınızın hafifleyeceği bir yeni yıl diliyorum. Bu dileklerin gerçekleşeceğini hayal ederek.

Devamını Oku

“21’inci yüzyıl Türkiye’si” kompleksi!

29 Aralık 2009

ODTÜ’de okurken de, yüksek eğitimimi İngiltere’nin Manchester Üniversitesi’nde tamamlarken de hep bir an önce bitirip ülkeme yararlı olmaya, onu kalkındırmak için çabalamaya programlanmıştım.O yıllarda babam da Adalet Partisi’nin Adana Senatörü olarak sadece seçildiği il için değil, Türkiye’nin tamamını daha çağdaş bir düzeye çıkarmak, sıkıntıda olan herkese ve her ile yardımcı olmaya çalışmakla meşguldü. 25 yıla yakın süre rakip tanımadan seçildiği siyaset yaşamının anlamı buydu onun için...Sabahları uyandığımda giriş katındaki dairemizin kapısını açık, önünde de yardım isteyen vatandaş kuyrukları görürdüm... Bu vatandaşlarla tek tek ilgilenir, hasta olanları hastaneye gönderir, iş arayan veya sorunlarını çözemeyenlerin derdine deva olmaya çalışırdı. 12 Eylül’de, yine başarıyla seçilmişken onu ikinci kez bir darbeyle “hakkı elinden alınmış” görmek bu nedenle benim için daha da büyük acı olmuştu.Birilerinin oynadığı siyasi oyunların, birilerinin de darbeyle başa geçip ülkenin hakimi olma isteğinin cezasını, halkla birlikte babam ve onun gibi “tek isteği ülkesine ve toplumuna hizmet etmek” olan dürüst siyasetçiler çekmişti. Bu nedenle “darbe, muhtıra, bunlara ortam hazırlama” gibi heveslere veya “ama efendim ülke çok karışmıştı” gibi mazeretlere karşı acımasız hissederim kendimi... (Tabii bunu, her muhalif ismi ya da her Cumhuriyet kurumunu “darbe hazırlığıyla ilişkilidir” etiketleriyle karalamak ya da mahkûm etmekten de dikkatle ayırıyorum.)Ben 1987’de gazeteciliğe muhabir olarak başladım, kısa süre sonra köşe yazarlığı ve TV programları geldi, babamı da bu darbeden 12 yıl sonra 1992’de kaybettim.O gün bugündür onunla aynı amaç için çırpınır dururum ve işte çok acı olan da bu; geriye dönüp baktığımda Türkiye’nin bir arpa boyu yol gittiğini görüyorum ancak...Hâlâ büyük sıkıntılar içinde yıpranan bir halk, hâlâ aynı siyasi oyunları hatta bin beterini oynayanlar ve hâlâ darbe iddiaları, araştırmaları, bütün kurumları birbirine düşürülmüş bir ülke...ÖZGÜR BİR MEDYA VE ÇAĞDIŞI OLAYLARHiçbir dönemde görülmemiş baskıları, özgür bir medyanın bile hazmedilemediğini ve inim inim inletildiğini görmenin dayanılmaz ağırlığı... İnanın 21’inci yüzyılın 9’uncu yılını bitirmeye iki gün kala içim eziliyor, gözlerim yaşarıyor.Hâlâ “yetim hakkı yedirmeyiz” lafları eşliğinde yetim hakkını çıtır çıtır yiyenler, hâlâ küçücük çocuklara taciz/tecavüz haberleri, ezilen-dövülen-öldürülen kadınlar, hâlâ trafik cinayetlerinde yitirilen gençler, “din, dil, ırk” yasak olan ne varsa o değer üzerinden birbirine düşürülen vatandaşlar ve diğer çağdışı olaylar... Benim ülkem mi burası?21’inci yüzyıl Türkiye’si mi? Bunun için mi analarımız, babalarımız ve biz dirsek çürüttük, hayatlarımızı seferber ettik?Dün İstanbul Maltepe’de 25 yaşındaki Candan Mumcuğ ile 2 aylık bebeğinin doğalgazlı evde “daha ucuz olsun diye” kullandıkları sobadaki kömürün gazından zehirlendiğini duyunca bende de sigorta attı.Düşünün anne de, baba da çalışıyor, besbelli eğitimli insanlar da ama minicik bebeklerini ısıtacak doğalgazı kullanmaya çekiniyorlar. Ve düşünün bu zehirli kömürlerin satışının yapılmasına izin verildiği gibi hâlâ vatandaşlara hiç değilse zehirlenmekten korunmaları için ne gibi önlemler alınması gerektiği öğretilemiyor. Hiç değilse devletin televizyonundan bunun gibi hayat kurtarıcı önlemler, bilgiler anlatılabilecekken en ufak bir gayret gösterilmiyor ve halkın vergileriyle işleyen, binlerce kişinin çalıştığı kanal adeta siyasi gücün yayın organı işlevini yürütüyor.Devletin kendisi neyle meşgul, bu sorunlara ve onların yanında işsizlik ve yoksulluğa, ağlaşan işsiz üniversite mezunlarına çözüm aramakla mı, tabii ki hayır... Devlet; kendi içindeki güç kavgalarıyla; antidemokrasinin ta kendisi telefon dinlemeleri ve insan hakkı ihlalleriyle, adım adım yaratılan etnik bölünmeyi izlemekle meşgul.DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk dün VATAN’da çıkan (2’inci bölüm) röportajında asıl yapılması gerekenlerle “göz boyamalar ve yanlışlar” arasındaki farkı kusursuz şekilde anlatmıştı.Devletin işi sorun yaratmak veya sızlanmak değil, sorunlara çözüm üretmektir. Öncelikle devletin doğru tanımını öğrenmelerini bekliyoruz. Hem de; yeter artık oyalandıkları, acilen!

Devamını Oku