ODTÜ’de okurken de, yüksek eğitimimi İngiltere’nin Manchester Üniversitesi’nde tamamlarken de hep bir an önce bitirip ülkeme yararlı olmaya, onu kalkındırmak için çabalamaya programlanmıştım.
O yıllarda babam da Adalet Partisi’nin Adana Senatörü olarak sadece seçildiği il için değil, Türkiye’nin tamamını daha çağdaş bir düzeye çıkarmak, sıkıntıda olan herkese ve her ile yardımcı olmaya çalışmakla meşguldü. 25 yıla yakın süre rakip tanımadan seçildiği siyaset yaşamının anlamı buydu onun için...
Sabahları uyandığımda giriş katındaki dairemizin kapısını açık, önünde de yardım isteyen vatandaş kuyrukları görürdüm... Bu vatandaşlarla tek tek ilgilenir, hasta olanları hastaneye gönderir, iş arayan veya sorunlarını çözemeyenlerin derdine deva olmaya çalışırdı. 12 Eylül’de, yine başarıyla seçilmişken onu ikinci kez bir darbeyle “hakkı elinden alınmış” görmek bu nedenle benim için daha da büyük acı olmuştu.
Birilerinin oynadığı siyasi oyunların, birilerinin de darbeyle başa geçip ülkenin hakimi olma isteğinin cezasını, halkla birlikte babam ve onun gibi “tek isteği ülkesine ve toplumuna hizmet etmek” olan dürüst siyasetçiler çekmişti. Bu nedenle “darbe, muhtıra, bunlara ortam hazırlama” gibi heveslere veya “ama efendim ülke çok karışmıştı” gibi mazeretlere karşı acımasız hissederim kendimi... (Tabii bunu, her muhalif ismi ya da her Cumhuriyet kurumunu “darbe hazırlığıyla ilişkilidir” etiketleriyle karalamak ya da mahkûm etmekten de dikkatle ayırıyorum.)
Ben 1987’de gazeteciliğe muhabir olarak başladım, kısa süre sonra köşe yazarlığı ve TV programları geldi, babamı da bu darbeden 12 yıl sonra 1992’de kaybettim.
O gün bugündür onunla aynı amaç için çırpınır dururum ve işte çok acı olan da bu; geriye dönüp baktığımda Türkiye’nin bir arpa boyu yol gittiğini görüyorum ancak...
Hâlâ büyük sıkıntılar içinde yıpranan bir halk, hâlâ aynı siyasi oyunları hatta bin beterini oynayanlar ve hâlâ darbe iddiaları, araştırmaları, bütün kurumları birbirine düşürülmüş bir ülke...
ÖZGÜR BİR MEDYA VE ÇAĞDIŞI OLAYLAR
Hiçbir dönemde görülmemiş baskıları, özgür bir medyanın bile hazmedilemediğini ve inim inim inletildiğini görmenin dayanılmaz ağırlığı... İnanın 21’inci yüzyılın 9’uncu yılını bitirmeye iki gün kala içim eziliyor, gözlerim yaşarıyor.
Hâlâ “yetim hakkı yedirmeyiz” lafları eşliğinde yetim hakkını çıtır çıtır yiyenler, hâlâ küçücük çocuklara taciz/tecavüz haberleri, ezilen-dövülen-öldürülen kadınlar, hâlâ trafik cinayetlerinde yitirilen gençler, “din, dil, ırk” yasak olan ne varsa o değer üzerinden birbirine düşürülen vatandaşlar ve diğer çağdışı olaylar... Benim ülkem mi burası?
21’inci yüzyıl Türkiye’si mi? Bunun için mi analarımız, babalarımız ve biz dirsek çürüttük, hayatlarımızı seferber ettik?
Dün İstanbul Maltepe’de 25 yaşındaki Candan Mumcuğ ile 2 aylık bebeğinin doğalgazlı evde “daha ucuz olsun diye” kullandıkları sobadaki kömürün gazından zehirlendiğini duyunca bende de sigorta attı.
Düşünün anne de, baba da çalışıyor, besbelli eğitimli insanlar da ama minicik bebeklerini ısıtacak doğalgazı kullanmaya çekiniyorlar. Ve düşünün bu zehirli kömürlerin satışının yapılmasına izin verildiği gibi hâlâ vatandaşlara hiç değilse zehirlenmekten korunmaları için ne gibi önlemler alınması gerektiği öğretilemiyor. Hiç değilse devletin televizyonundan bunun gibi hayat kurtarıcı önlemler, bilgiler anlatılabilecekken en ufak bir gayret gösterilmiyor ve halkın vergileriyle işleyen, binlerce kişinin çalıştığı kanal adeta siyasi gücün yayın organı işlevini yürütüyor.
Devletin kendisi neyle meşgul, bu sorunlara ve onların yanında işsizlik ve yoksulluğa, ağlaşan işsiz üniversite mezunlarına çözüm aramakla mı, tabii ki hayır... Devlet; kendi içindeki güç kavgalarıyla; antidemokrasinin ta kendisi telefon dinlemeleri ve insan hakkı ihlalleriyle, adım adım yaratılan etnik bölünmeyi izlemekle meşgul.
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk dün VATAN’da çıkan (2’inci bölüm) röportajında asıl yapılması gerekenlerle “göz boyamalar ve yanlışlar” arasındaki farkı
kusursuz şekilde anlatmıştı.
Devletin işi sorun yaratmak veya sızlanmak değil, sorunlara çözüm üretmektir.
Öncelikle devletin doğru tanımını öğrenmelerini bekliyoruz. Hem de; yeter artık oyalandıkları, acilen!
“21’inci yüzyıl Türkiye’si” kompleksi!
Haberin Devamı

