Demokratlığı hastalık zannetmek!

15 Şubat 2010

Geçen hafta Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın intihar eden son albayın cenazesinde “Susmak mümkün değil” dediği konuşması, Genelkurmay Başkanı’nın ise “Ordunun morali bozuk, askerimin moralini bozanla savaşırım” sözlerinin de geçtiği konuşması hakkında Emekli Koramiral Atilla Kıyat 14 Şubat’taki Her Açıdan’da uzun ve detaylı açıklamalar yaptı.Bugüne kadar orduyla ilgili öne sürülen “darbe plânı” iddialarını deneyimli bir komutan olarak değerlendiren Kıyat önce olayları “bir futbol maçının tarafları” şeklinde futbol diliyle, herkesin kolayca anlayabileceği şekilde anlattıktan sonra Balyoz Plânı gibi harp oyunları raporlarından yola çıkılarak darbe plânı olduğu iddia edilen plânları açıkladı. Kendisinin de defalarca “ordunun bir savaş halinde nasıl karşı koyacağına” hazırlanması için “düşman komutanını oynadığını” anlattıktan sonra “cami bombalama, kendi uçağını düşürme” gibi iddiaların “çirkin ve akıl almaz iddialar” olduğunu söyledi ve bunları tek tek nedenleriyle anlattı.The Economist’in bile, daha önceki yazılarında da “bilinen bazı Türk gazetelerinden ve gazetecilerinden etkilendiği” açıkça görülecek şekilde TSK’ya yaptığı hakaretlere karşın yine de Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u “hukuka, demokrasiye saygılı, modern bir general” olarak tanımlamasına rağmen o gazeteler ve özellikle “darbeden çok orduya karşı” bir gazete, henüz yargıda olan tüm iddiaları “gerçek” kabul ederek ve üstüne eklediği kendi yorumlarıyla TSK’ya kurum olarak, toptan saldırılarını bugüne kadar sürdürdü.Başbuğ’un örneğin “Koç Müzesi’ndeki denizaltıya bomba kondu” iddiası için “Keşke hemen imha edileceğine polise haber verilseydi. Denizaltılarda patlayıcı bulunur, belki bir köşede unutulmuş da olabilir, ne olduğu anlaşılırdı” şeklindeki sözlerini sürmanşet “İşte Başbuğ’un itirafı” olarak verdi... Bunların hepsi “ne olduğu anlaşılana kadar” aylarca ülkeyi karıştıran, darbe iddialarını 2003 yılında da bırakmayıp bugüne kadar taşıyan, toplumun huzursuzluğunu arttıran ve tabii birilerinin de fazlasıyla yararlanmasına neden olan, ne kadarı doğru, ne kadarı yalan bilinmeyen haberler. Onun için insanların olaylar hakkında bilgi edinmesi büyük önem taşıyor.Program sırasında konuşmacılar “Kozmik odaların aranmasının günlerce basında halkla paylaşıldığını ama sonuçta ne bulunduğu hakkında tek bir satır haber çıkmadığını” da vurguladılar ki bu konuda halktan gelen soruların da arkası kesilmiyor.KIYAT “SORUMLU” DEDİBugün aslında yazı günüm değil , çok yoğun bir tempo içinde olduğum için haftada bir gün dinlenmeye çalışıyorum, bununla birlikte önemli bir hatayı düzeltmek için yazmaya karar verdim.Atilla Kıyat, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a devamlı olarak “Sabrınız taşarsa ne yaparsınız” sorusunun sorulduğunu ve soranların çoğunun “darbe”yi telaffuz edeceğini umduklarını ama onun “hukuk içinde kalarak” cevap verdiğini söyledikten sonra bu durumda olabilecek önemli bir gelişmeyi “ne hükümet, ne de ülke böyle bir durumu kaldıramaz” diyerek anlatmıştı.Yaptığı açıklamada “TBMM’ye karşı sorumlu olan Başbakan” sözlerindeki sorumlu kelimesi VATAN gazetesindeki haberde maalesef atlanmış. Geç saatlerde hazırlanan haberlerde bazı hatalar olabiliyor ama burada o kelime çıkınca ifade “TBMM’ye karşı olan Başbakan”a dönüştüğü için anlamda ciddi bir fark yaratıyor. Kendi programımla ilgili, ayrıca Başbakan’ı ilgilendiren bir haber olması nedeniyle tekrar izledim ve düzeltmeyi yapıyorum.BASKININ ALÂSIBu arada... Baskılar sadece kurumlarla sınırlı kalmayıp şahıslara ve hatta ülkenin önde gelen bilim adamlarına sıçramaya başladı. Başbakan Erdoğan’ın tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın konuşmasına kızmasından sonra bazı yağcılar da ortaya atılıp Ortaylı’nın tarihten, darbelerin görüldüğü tüm ülkelerden söz ederek söylemiş olduğunu aptalların bile anlayacağı “Sivil siyasetin kendini geliştirmediği ortamda darbe kaçınılmazdır” sözünü alarak; “kaçınılmazdır dedi, bu şöyle demektir, böyle demektir” gibi uzman muhbir çalışmaları yapıyorlar.Tarihi bile uzman bir tarihçiden daha iyi bildikleri (!), hedef göstermede de uzman oldukları, bu zavallı davranışı da demokratlık ve gazetecilik zannettikleri için anlayışlı olmak gerekiyor.Malûm, günümüzde ağzını açıp konuşanı “darbeci”, “demokrat”lığı ise “psikolojik bir hastalık” zannedenler var.

Devamını Oku

Bilim adamları da sussun mu?

15 Şubat 2010

Her gün değil, neredeyse her saat başı Başbakan’dan yeni bir konuşma, yeni bir açıklama geldiği için yorumlamaya yetişmek zor.Birkaç gün önce Türkiye’nin en tanınmış tarihçilerinden olan Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Her şehre bir üniversite kurulmasını, böylece iyi yetişmemiş, ehil olmayan kişilerin meslek sahibi olmasını” eleştirdiği konuşmasına kızmış ve ona “önünde Prof. yazısı olan zevat” demişti. (Bunu yapacağını sanmam ama acaba İlber Ortaylı ona “önünde Başbakan yazısı olan zevat” dese ne hisseder?)Daha sonra bu konu kendisine sorulduğunda ise “İlber Hocam benim saygı duyduğum bir hocamdır. Topkapı’daki göreve de onu ben getirdim” dedi.“Basına yansıyacağına direkt bize söyleseydi, biz gençlerin illerden göçünü engellemek için, o illerin sorunlarını çözmek için üniversite açıyoruz” dedi.Saraylar veya müzelerle ilgili kararları TBMM Başkanlığı veya Kültür Bakanlığı vermez mi? Topkapı Müzesi’ni yönetecek tarihçiye de Başbakan mı karar veriyor? “Topkapı Müzesi Başbakanlığa bağlı” deseler bile bu seçimi de mutlaka bizzat Başbakan’ın mı yapması gerekiyor?Yaptığı bir konuşmada üniversiteler konusuna değinmek, kendisi de bir hoca olan Prof. Ortaylı’nın en doğal hakkı değilmidir? Bir bilim adamının görüşlerini önce hükümete açıklamak gibi bir mecburiyeti mi olmalıdır? Kaldı ki, üniversite mezunlarının “İşsiziz, diplomayı niye aldık ki”, üniversite öğrencilerinin ise “Mezunlar iş bulamıyor, bizim diplomamız ne işe yarayacak ki” diye inlediği bir ülkede bırakın her ili, her köye bir üniversite açsanız neye yarar? Önce bunun açıklanması lâzım. (Ama bu sorular sorulmuyor!)“Her aileye en az 3 çocuk” demek yetmez, önceden o çocukları nasıl doyuracağınızı düşünmek lâzım. ***** Bu vahşet niye Türkiye’de?Haberi okurken arka arkaya “Allah kahretsin, Allah kahretsin” diye tekrarlayıp durduğumu sonunda fark ettim. İstanbul Üsküdar’da yoğun trafikten kaçmak için güzergâhını değiştiren minibüsün ezerek öldürdüğü 16 yaşındaki Ömer Ersöz’ün annesinin, neredeyse elindeki “evladının kanlı gömleği” nden daha kanlı gözyaşlarını görebiliyordunuz. “Yavrum, sensiz ne yaparız biz. Katil, katilsin sen” feryatlarını ta yüreğinizde duyabiliyordunuz.Aynı feryatları, sırf iki müşteri fazla kapmak için pırıl pırıl bir gence kıyan, bir ailenin ocağını söndüren katil yerine öğrencinin suçlu olduğunu ve suçlunun da büyük ihtimalle cezasız kurtulduğunu öğrendikleri gün de dökecek bu bağrı yanık anne...O ve ailesi yaşam boyu bu acıyla yanacak ama katil şoför birkaç ay sonra yine aynı güzergâhta son sürat müşteri avında olacak.Daha kısa süre önce İstanbul Ortaköy’de bir başka minibüs kaldırıma çıkarak yürümekte olan Galatasaray Üniversitesi öğrencisini öldürmüştü. Merak ediyorum, şu anda içerde mi, yoksa aynı yolda cadde-kaldırım demeden direksiyon mu sallıyor...İşte Türkiye’de adaletin olmaması, yasaların doğru uygulanmaması, suçlu cezalandırılacağına (bu katiller en az 20-30 yıl hapis cezası alacağına) mağdurların bir kez daha acımasızca mağdur edilmesi toplum vicdanını her gün daha çok kanatıyor.Ve bakıyorsunuz hiçbir siyasetçinin bu vahşetten söz edecek, buna ağlayacak ve çözüm arayacak vakti yok. Her şeye ağlıyorlar, nedense gencecik insanların kurban edilmesine ağlamıyorlar.Münevver cinayeti de dahil bu vahşetlere ceza indirimi yapanlar suça ve bundan sonra işlenecek (trafik ve diğer cinayetlere) ortaktırlar, iyi bilsinler. Hiçbir medeni ülkede cinayete, tecavüze; tahrik, iyihal vs. indirimi yapılmaz, onun için de böyle olaylar duyulmaz. Ne hakla katillere ceza indirimi yaptıklarını halka açıklasınlar.Yeter artık!*****Küçücük çocuğa acıma yok! Antalya 12’nci Ağır Ceza Mahkemesi, iki yıl önce öldürülen okul arkadaşlarının katil zanlısını aynalı camdan teşhis eden ikiz kız kardeşleri sanıkla yüzleşme için duruşmaya çağırmış.Çocuklar korkuyor, babaları “ağır travma geçirdiler, can güvenlikleri ve ruh sağlıkları açısından bu sakıncalı” diyor. Ama hayır, hukukçuların da “Hukuk çocukları korumalı, teknolojiden yararlanılabilir, yüzleşmeye gerek yok” demesine rağmen mahkeme kararlı; “çocuklar katille karşılaşacak”!Bu nedir yahu? Teröriste saygı gösteren ve affeden, en vahşi katillerin cezasını 3-5 yıla indirecek kadar suçluya alicenap davranan Türk adaleti hukuku bir tek bu çocuklarda mı hatırlıyor?Pedagoglar, psikologlar ortaya çıkmalı, sivil toplum kuruluşları (hâlâ var iseler) tepkilerini göstermeli ve bu mahkeme durdurulmalı.Kadın ve Aile Bakanı, kadın milletvekilleri bu haberleri hiç okumazlar mı? Yoksa derin uykularından uyanmaya hiç niyetleri yok mu?

Devamını Oku

Türkiye hazır değil mi?

14 Şubat 2010

Başbakan Erdoğan “gazetecilerin sorularını yanıtlıyor” dendiğinde nedense hep aynı gazeteciler karşısında hazır ol, pardon hazır durumda oluyorlar. Birkaç isim var ki TV’de, seyahatte ve her fırsatta asla karşısından ayrılmıyorlar.O zaman da “uslu uslu sorular”a verilen cevaplara karşı yeni sorular sorulmuyor, açıklamalar irdelenemiyor. Kalıp soru, kalıp cevap...Son TV konuşmasında örneğin; “yüzde 10 seçim barajı inmeyecek, Türkiye buna hazır değil” demiş. Sebep de “Koalisyon hükümetleri olmamalı”!Peki sizin tek başınıza “az parti olsun, koalisyon olmasın” diye karar vererek temsilde adaleti göz ardı etmeniz demokrasiye uygun mu? “Cumhurbaşkanını vekiller değil, halk seçecek” diyorsunuz, vekilleri kim seçiyor? Halk değil mi? Değil işte, dananın kuyruğunun koptuğu yer burası!Bu sorunun cevabı önemli... Cumhurbaşkanı seçiminde halka çok önem verildiği imajı yayılıyor ama örneğin halkın yüzde 9’unun oy verdiği partinin Meclis’te temsil hakkına sahip olamaması detay gibi gösteriliyor. Bu açıklaması yapılamayacak kadar büyük bir çelişkidir.“ŞENER OLURSA” Cumhurbaşkanını “halkın seçtiği vekiller” yerine “halkın kendisinin seçmesi”ne de hiç gerek yoktur aslında. Tam aksine “militan partizan” bir ismin seçilmemesi için Meclis’te uzlaşmanın sağlanması (ki hatırlayın CHP “Abdüllatif Şener aday olursa destekleriz” demişti), böylece daha sonra -bugün olduğu gibi- ortaya çıkacak kavgalarda, çekişmelerde cumhurbaşkanının liderleri bir araya getirerek ortamı sakinleştirmesi, istikrarın bozulmaması açısından önemlidir.Cumhurbaşkanı Gül bunu teklif etti ama başarabildi mi, hayır. Çünkü tamamen partisinin doğrultusunda karar verdiğini birçok kez (son olarak rektör atamalarında 14 rektörü üniversitelerin seçmediği isimler arasından atayarak) gösterdi.Gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere... Milletvekillerin halkın vekili değil liderlerin vekili olması çok ciddi sorundur. Başbakan’ın “halk seçecek” demesinin bir nedeni “halkın çoğunluğunun ‘tarafsız cumhurbaşkanı’nın önemini düşünerek değil, ismin popülaritesine, propagandalara bakarak karar vermesi” ise, bir nedeni de belki budur.BU SORULARIN CEVABI?Milletvekillerini lider yerine halkın seçmesi, isimlerin lider yerine önseçimle belirlenmesi, aynen yüzde 10 barajının indirilmesi gibi demokrasi için şarttır. Peki bunu sağlayacak değişiklik neden hükümet tarafından ısrarla unutturuluyor, hiç ağza alınmıyor?Seçim Yasası ve Siyasi Partiler Yasası değişmeden, dokunulmazlıklar kalkıp suç dosyası olanların ülkeyi yönetmemesi sağlanmadan, yargı bağımsızlığı için HSYK Adalet Bakanlığı baskısından kurtarılmadan, basın özgürlüğü için “medyayı hükümetlerin hışmına karşı koruyucu önlemler” belirlenmeden neden bu halk bir seçime daha zorla gönderiliyor? Bu konuda neden Başbakan’ın soru cevapladığını hiç duymuyoruz?Soruları devamlı aynı gazeteciler soruyor olmasa duyabilirdik ama bu şartlarda maalesef duyamıyoruz. Başbakan Erdoğan diğer gazetecilerin soruları olarak bunları da cevaplarsa ve seçimden önce, yüksek yargı üyelerini ve Anayasa’yı “liderin vekilleri” ile değiştirmeden önce Seçim Kanunu’nun değişmesinin önemini topluma açıklarsa çok memnun oluruz. *** AB’ye “basın özgürlüğü” tepkisi! ABbüyükelçilerine verilen yemekte Başbakan birçok konuyla birlikte Avrupa Parlamentosu raporunun “basın özgürlüğü” ile ilgili bölümüne de tepki göstermiş ve: “Türkiye’de basın özgürlüğü konusundaki tartışmalar Avrupa’ya farklı aksettiriliyor. Türkiye’deki bir kısım medyanın lobi faaliyetleri sebebiyle böyle oluyor (...) Basının başbakanı eleştirme hakkı olduğu kadar, başbakanın da basını eleştirme hakkı vardır. Türkiye’de medya kuruluşlarının yayınları derinlemesine incelendiğinde 7 yıl öncesine göre kıyas kabul etmeyecek derecede ileri olduğu görülecektir” demiş.Tayyip Erdoğan haklı, basın eleştiriyorsa başbakan da “bir yanlış, bir haksızlık yapılmışsa” söyleyecektir, demokrasi bunu gerektirir. Ama AP raporunun, Erdoğan’ın “bir kısım medya” ile kastettiği “eleştirebilen, iktidarın güdümünde olmayan” medya ile, lobi faaliyeti vs. ile alakası yok. Dünya, Türkiye’de giderek tüm medya kuruluşlarının iktidara çok yakın isimlerin eline geçtiğini, yapılan baskıların boyutlarını görüyor. İktidar medyası dışında kalan gazete ve gazetecilerin artık eleştiri yapmaya bile korktuğunu ve bu korkunun bizzat Başbakan’dan kaynaklandığını görüyor.Başbakanlar medyayı eleştirebilir ama “Bu gazeteleri almayın” çağrıları yapamaz. Haberlerine, yorumlarına kızdığı medya kuruluşlarını gücünden yararlanarak en ağır şekilde cezalandırmaya, yok etmeye çalışamaz. AP raporunda vurgulanan bu noktanın ta kendisidir.Basının 7 yıl öncesine göre daha ileri (veya daha özgür) olmasına gelince... Acaba sadece orduya yapılan hakaretlerde artık sınır tanımayanları mı kastediyor?

Devamını Oku

Ordu, yargı, medya... Psikolojik savaş!

12 Şubat 2010

“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü boşuna söylenmemiş. Türklerin tarihinde ‘yok etme’ operasyonları “önce içerde birbirine düşürün, onlar kendilerini bitirirler zaten” anlayışıyla hep içerden başlatılmış. Bu “birbirlerini aşağı çekerler zaten” görüşünü anlatan fıkralar bile var. Aynı özellik 21’inci yüzyılda hiç değişmeden sürüyor.Meclis’teki partiler birbirinden nefret ediyor, hükümet ordusundan yargısına, medyasından üniversitelerine kadar tüm kurumlarla kavga halinde ve onlara istediği şekli verme mücadelesi içinde... Medya, yargı, üniversiteler (Arınç’ın “demokratikleşecek” dediği kesimler) kendi içinde de siyasi bölünme halinde...İktidara yakın medya kesimi bir yandan liberal olduklarını iddia ederken herkese, kendi meslektaşlarına bile özgürlüğü, bağımsızlığı haram ediyor. Geçenlerde bir gazetenin genel yayın yönetmeni TV’de bir siyaset bilimci yazara “dönek” demiş, görenler hayretle anlatıyor. Sormak lâzım “Nereden dönek? Neden dönek?”.. Cevaplasın, insanların, özellikle bir siyaset bilimcinin “olayların gidişini, tehlikeleri görerek görüş değiştirmesi” mümkün değil mi? Böyle bir özgürlükleri, insan hakları yok mu? Yoksa özgürlük sınırlarını “kendini liberal sanan ağır baskıcılar” mı çizecek?Her türlü karalama, suçlama, “darbecilerle işbirliği” etiketleri hazır. Parsel parsel sürüyorlar piyasaya... Bunu yaparken de gerçek gazetecinin, dürüst gazetecinin (veya bilim insanının) korkmayacağını, sinmeyeceğini, güce ve bu tür baskılara boyun eğmeyeceğini akıllarına bile getirmiyorlar. Malûm “kişi herkesi kendi gibi bilirmiş”...Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Yeter artık, böyle rezillik olmaz” diyerek anlattığı “komutanlara kendi subayları tarafından suikast yapılacağı iddiasının 5’inci iddianamede tek satırla yer almaması” yenir yutulur şey midir? Haftalarca ülkenin altı üstüne getiriliyor, iddialar hükümet üyeleri ve kendi medyaları tarafından gerçek gibi tekrarlanıp duruyor ama sonunda iddianameye girmiyor bile!Başbuğ, bu baskılar ve suçlamalarla psikolojisi bozulan subayların intihar ettiğini hatırlatacak şekilde “Bu rezilliğin hesabını kim verecek” diye soruyor. Ama insafın zerresi olmayan birileri hâlâ, bu haksızlık karşısında bile papağan gibi “Ordu konuşamaz, işini yapar” diye tekrarlayıp duruyor.AT ÇAMURU İZİ KALSINİçerde kendi ordunuza bu kadar hakareti reva görürseniz dışardan da yansıması gelir tabii... Zaten belki amaç bu “At çamuru, yapışmasa bile izi kalır”... Birilerinin kafasına yer eder. İşte bunların olmaması için yargı kesin kararını açıklayana kadar yargıç kesilme hakkı kimseye verilmemiştir.The Economist dergisi kısa süre içinde ikinci kez Türk ordusunu (toptan) darbe planları ile özdeşleştirmiş. İlker Başbuğ’u “modern ve siyasete karışmayan bir general” olarak tanımlıyor ama “Başbuğ’un askerleri virüsü kapmış görünüyor” demeyi ihmal etmiyor. Laikliğin gereği olarak, bir devlet kurumu olan ordunun “görevine din karıştırmaması gerektiğini” göz ardı ederek “ordunun İslam’dan uzak duruşu popülaritesini geriletti” diyor. Böylece TSK’nın, darbe iddiaları ayyuka çıkarıldıktan sonra bile “en güvenilen kurum” konumunu koruduğundan haberlerinin olmadığını da ortaya koymuş oluyor. Bir yanda içten ve dıştan bu psikolojik savaş sürerken diğer yanda “yüksek mahkeme üyelerinin büyük bir kısmını Meclis’in seçmesi” ve “Anayasa’nın değiştirilerek parti kapatmanın zorlaştırılması” çalışmaları da devam ediyor.“Önce Seçim Kanunu değiştirilmeli ve buna göre bir seçimle oluşacak Meclis karar vermeli” uyarılarını hiç dikkate almadan... Hiçbir kesimle uzlaşma aramadan...BU HAFTA HER AÇIDAN’DA...Ve tam aksine hükümetin Anayasa değişikliği söylemlerinde, gerçek demokrasiyi getirecek olan Seçim ve Siyasi Partiler yasaları, yüzde 10 barajının düşürülmesi, dokunulmazlık, yargı bağımsızlığı ve medya özgürlüğünün sağlanması konuları hiç mi hiç yok.Onlara göre demokratikleşme sadece yargı, medya, ordu ve üniversiteleri iktidar kontrolüne alarak olacak.Herkesin tüm olayları büyük dikkatle izlemesi gereken bir dönemdeyiz. Bu hafta Her Açıdan’da bütün bu konuları, en son gelişmeleri (ve en son anket sonuçlarını) Emekli Koramiral Atilla Kıyat, İstanbul Üniversitesi Hukuk Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ersan Şen, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, Din Yüksek Kurulu eski uzmanı-ilahiyatçı Doç. Dr. Niyazi Kahveci ve SONAR Araştırma Şirketi Başkanı Hakan Bayrakçı ile tartışacağız.14 Şubat Pazar (Sevgililer Günü’nü erken kutlayın) öğlen 12.30’da STAR’da. Gerçekleri duymak isteyenleri bekliyoruz.

Devamını Oku

TSK’nın sabrı nihayet taştı!

11 Şubat 2010

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “Böyle rezillik olur mu, yeter yahu” isyanı, “Bu ordu muz cumhuriyeti ordusu değil, askerimin moralini bozan herkesle savaşırım” demesi çok önemli. Ergenekon bağlantılı albaylar tarafından öldürüleceği iddia edilen Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in, intihar eden Albay Erden’in cenaze töreninde “Susmak mümkün değil. 100’e yakın denizci personele suç isnat ediyorlar. Habur’dan terör örgütü üyeleri elini kolunu sallayarak giriyor, benim personelim silahlı terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyor. O albaylar değil bana suikast yapmak, saldırı olsa göğüslerini siper ederlerdi” demesi elbette çok önemli.Başbakan Erdoğan geçen hafta hem “TSK ile karşılıklı anlayış içindeyiz, paslaşıyoruz” demişti, hem de “Biz şapkasını alıp gidenlerden olmadık” diyerek yine iktidara karşı bir ordu darbesi ihtimalini çağrıştırmıştı.Doğrusu hem hükümetin, hem de Genelkurmay’ın tutumları “hangisi doğru; anlaşıyorlar mı, yoksa birbirlerini suçluyorlar mı” sorusunu akla getiriyordu. Zira anlaşıyorlarsa bu kez aylardır ülkenin neden hükümet-ordu gerginliği ile çalkalandığı sorusu ortaya çıkacaktı.Bu hafta, Genelkurmay Başkanı ile Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın; bu kez de birilerinin “ailesini konu ederek psikolojik baskı altına aldığı” son albay intiharı ile nihayet sabrının taştığı görüldü. (Ki bazı gazetelerle, gazetecilerin bu durumdan büyük mutluluk duyacağını, onlara “niye kızıyorsunuz, elbette bunlar size yapılacak” diyeceklerini kestirmek hiç zor değil.)Deniz Kuvvetleri Komutanı Yiğit “Biz personelimizin nefes alışını dahi hissederiz, bir cunta faaliyeti içine girmeleri ve bunu haber almamamız mümkün değil” diyor. Devletin kurumlarının bu kadar gergin bir çözümsüzlük içine itilmesi, karşı karşıya getirilmesi ülke adına son derece üzücü bir durum ve asıl ilginç olanı İlker Başbuğ’un da sorduğu soru... Bu “kendi komutanına suikast” iddiaları aylarca sürdürüldü, askerler intihar etti ve neden hâlâ ortada hiçbir sonuç yok? Aynı şekilde neden ihbarcı subaylar araştırılmadı ve bu hiç ağza alınmıyor?Görünen o ki önümüzdeki günlerde birçok sorunun cevabı herhalde artık istenecek.GATA SORUSUBu arada TP Genel Başkanı Abdüllatif Şener de “Emine Hanım’ın türbanla GATA’ya alındığını, bu bilgiye sahip olduğunu” açıklamış.O zaman... Birçok kişi ve Cumhurbaşkanı Gül de “GATA’ya başörtüsüyle girildiğini” söylerken bu iddia nereden ortaya çıktı?Nejat Uygur’un eşine “Emine Hanım türbanla gelmesin, sorun olur” diyen kim? Hangi doktor? Bayan Uygur’un (ve konuyu araştırdığı, Genelkurmay Başkanı’yla konuştuğu anlaşılan Başbakan’ın) da bu soruyu cevaplaması, ismi bildirmesi gerekiyor. *** Münevver’in katili adaleti öğrenmeli!Tarihte görülmüş en hunhar cinayetlerden birini işleyen Cem Garipoğlu, yasalardaki boşlukların bugüne kadar iyice araştırıldığını, “tahrik indirimi” denilen fahiş adaletsizliğin kadın cinayet ve tecavüzlerinde nasıl MAĞDURUN ALEYHİNDE kullanıldığının iyice öğrenildiğini ilk duruşmada ilan etmiş.“Erkekliğime lâf etti”... Bitti işte, hemeen bu yalan üzerine hiçbir medeni ülkede asla yapılmayacak ceza indirimini garantiledi. Hukuku böylesine ayaklar altına almak, ağır suçların mağdurlarını (ve hele cinayetlerde hayatını kaybedenleri) ve ailelerini bir kez daha öldürmek buna denir.15-18 yaş arasına bir miktar ceza indirimi var ama 12-15 yaş arasına yapılan indirimden daha az. Haydi “17 yaşında diye” ceza indirimi yapılıyor, bari başka indirimler ekleyip adaleti de katletmesinler.Münevver’in erkek kardeşi dayanamayarak şırıngayla katile saldırmış. Bugüne kadar akıllarını korumuş olmaları bile takdire şayandır. Eğer adalet varsa, bu adaletin Münevver’in katiline de, topluma da, mağdur aileye de gösterilmesi gerekir. Beklenen ve yargıya düşen görev kesinlikle budur! (Merak ediyorum, suçlularda 17 yaş altı çocuk sayılıyor da aynı kural neden evlenme konusunda 17 yaş altındaki kız çocuklara uygulanmıyor?) *** Özür ve teşekkürSevgili okurlarım, dün “Sandık demokrasisi ve gerçek demokrasi” başlıklı yazımda YARSAV’dan ayrılan yargıç ve savcıların -aynen kurultayda bir partiye kızıp da ayrılan ve yeni parti kuran siyasetçiler gibi- Demokrat Yargı isimli başka bir birlik kurduklarını, yargının da medya gibi siyasi etki altında ikiye bölündüğünü anlatırken “umarım yanılıyorumdur” cümlesi “umarım yanılmıyorumdur” şeklinde çıkmış. Hatadan dolayı özür diliyorum.Bu arada meslektaşlarına “o zaman ben de size darbe işbirlikçisi derim” sözleriyle sataşan ama 12 Eylül’ün darbe olmadığını iddia eden gazeteciyle ilgili gönderdiğiniz yüzlerce mektubun hepsini cevaplayamasam da tek tek okuduğumu bilmenizi isterim. Ve yazdığınız her şey için size teşekkürü borç bilirim. Bana sataşmaya kalkanlar işte bu nedenle ya tatile çıkmak veya yorum köşelerini kapatmak zorunda kalıyorlar. Sağolun, varolun.(Dün ‘devam edeceğim’ dediğim yargı yazısı yarına kaldı.)

Devamını Oku

“Sandık demokrasisi” ve gerçek demokrasi!

11 Şubat 2010

Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can üç gündür gazete röportajında “yargının ne şekilde bağımsız olacağını ve bu Meclis’in pekâla Anayasa yapabileceğini” kendi siyasi görüşüne göre ve bu siyasi görüşü açıkça ortaya koymaktan da çekinmeyerek anlattı.Bunu yaparken aralarında 50 yıllık Anayasa Hukukçusu eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk ile AKP için 2007’de Anayasa Taslağı hazırlayan bilim kurulunda bulunan Anayasa Profesörü Serap Yazıcı gibi deneyimli uzmanların görüşleri için bile “kusursuzluğu yüceltirseniz çözüm ortadan kalkar” veya “bırakın buna halk karar versin” gibi hissettirmeden çürütme içeren cevaplar verdi.“Bizim dediğimiz gibi olmazsa (bizim anlamına geliyor çünkü iktidar partisinin, örneğin AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun fikirleriyle birebir örtüşüyor) toplumun yargısı haline gelmez, majestelerinin yargısı olur” diyor meselâ, “Nasıl majestelerinin yargısı” sorusuna ise net cevap vermiyor.Görünüşe göre “Hitler’in de demokrasi yoluyla iktidara geldiği” konusunda bile tarihle aykırı düşen görüşleri var.Bunları TV’de sorulara cevap vererek topluma daha net anlatması gerekir, zira daha önce de Anayasa Mahkemesi Raportörü olarak yapmaması gereken ideolojik konuşmalar yapmış, siyasi görüş açıklamış ve bu yaygın şekilde tartışılmıştı. Şu anda da aslında “Demokrat yargı” nasıl ki iktidarın görüşlerine çok yakın bir yargıçlar birliği olarak ortaya çıkmışsa o da “eşbaşkan” olarak aynı görüşü savunuyor.Bunların olmaması gerekir, medyada zorla yaratılan ve bugüne kadar görülmemiş siyasi kutuplaşmanın, siyasetten tümüyle bağımsız olması gereken yargıda ve yargıçlar-savcılar arasında asla yaratılmaması gerekir. ‘Umarım yanılmıyorumdur’ diyeceğim, umarım bu gerçekleşmez.MAJESTELERİNİN YARGISICumhurbaşkanı Gül de Anayasa hukuku uzmanı olmamasına rağmen “Bu Meclis Anayasa yapabilirdi” diyor. Oysa Prof. Dr. Sami Selçuk “Neden yapamayacağını ve neden asıl bu Meclis yargıya üye seçerse bunun ‘Majestelerinin yargısı’ olacağını” gayet net açıklamıştı. Seçim Yasası değişmeden, milletvekillerinin liderin ağzından çıkanı emir kabul ettiği sistem değişmeden bu Meclis’in yargıya seçeceği üyelerin asla bağımsız olamayacağını anlatmıştı.Prof. Dr. Serap Yazıcı da “Bu Meclis Anayasa yapacaksa millete laiklik güvencesi vermeli” demişti.Ama Osman Can’ın yargı ile ilgili tüm açıklamaları “yargının da yetkisini halktan alması” üzerine yoğunlaşıyor. Yani “çoğulcu demokrasi”ye değil, “çoğunlukçu demokrasi”ye, sandık demokrasisine dayanıyor.Peki o zaman demokratik sistem neden iktidarı “yasama-yürütme-yargı” diye “birbirinden bağımsız olması şart olan” üç gruba ayırmış ? Neden “halkın iradesi tek güçtür, buna göre parlamento yeterlidir” dememiş?Yüksek yargıya “halkın iradesi” demek olan parlamentonun çıkardığı yasaları iptal etme hakkı neden verilmiş? İktidar partisi yeni Anayasa’da “parti kapatmanın zorlaştırılmasını” mutlaka gerçekleştirmeyi düşünüyor da Seçim Kanunu’nun demokratikleştirilmesi hâlâ neden hiç ağza alınmıyor? (Devam edeceğiz) *** Güldal Mumcu’nun kadın hakkı yok mu?Türbanla ilgili bir konu olunca “kadın hakkı” arayan AKP’li kadın milletvekilleri Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu’ya yapılan hakaretlere, üstelik “Bana şiddet uygulayacak durumdaydı” dediği ve sonucunda tekrar kürsüye “neredeyse ağlayacak halde” çıkmasına neden olan hakaretlere en ufak bir tepki göstermediler. Kulis odasının basıldığı, Güldal Mumcu’nun üzerine yüründüğü ve söylenen sözler odada bulunan diğer milletvekilleri (ve Divan Üyesi Milletvekili) tarafından görülmesine, açıklanmasına rağmen sonunda Bülent Arınç yine ustalıkla kurulmuş masum cümlelerle işi basite indirgeyiverdi; “Odasını basmam söz konusu değil ama eğer Güldal Hanım kendisini başkasıyla kıyasladım diye ‘incindiyse’, benden özür bekliyorsa dilerim...” Birdenbire o öfkeli, şiddet uygulayacağı hissi veren saldırı ânı, yayınlarda Güldal Mumcu’nun elinden geleni, gerekli tüm müdahaleleri yaptığı net şekilde gözlenirken; “Meclis böyle yönetilir mi? Militanca yönetiyorsun” lâfları unutuluverecek. Daha sonra söylediği ve “edepsiz” anlamına gelen “Odasını basmışım. Edep ister edep” sözleri, ayrıca bunu Başbakan Yardımcısı olarak, “yasama”ya “yürütme baskısı” şeklinde yaptığı unutuluverecek.Ve olay “İsterseniz özür dileyin, istemezseniz dilemeyin. Zaten o kadar önemli bir olay da olmadı” noktasına gelecek.Peki Başbakan Yardımcısı bütün suçu “görevini yapan” Güldal Mumcu’ya yıkarken kavganın Başbakan’ın kendi milletvekillerini kışkırtma anlamına gelen ve nitekim onların da böyle algılayarak saldırıya geçtikleri aşırı tepkilerini, AKP milletvekillerinin bir sokak kavgasındaymış gibi Parlamento’nun saygınlığını zedelemesini neden hiç eleştirmiyor?“DEDİĞİMİ YAP, YAPTIĞIMI YAPMA”Başbakan’ın “Başkanvekili hanım kardeşimiz” sözü de örneğin açık ve net bir cinsiyet ayrımcılığı değil midir? Erkek başkanvekillerinden söz ederken “Başkanvekili bey kardeşimiz” diyor mu hiç?“Siyasetin bir üslubu, kültürü, seviyesi vardır” diyorlar ama bu lâfı söylemeden önce yaptıklarıyla sözün içeriği birbirinin tamamen zıttı durumda. Adeta “Dediğimi yap, yaptığımı yapma” sözü gibi...Bülent Arınç’ın sadece Güldal Mumcu’ya değil, önce demokrasiye sonra da tüm kadınlara bir özür borcu var... Bunu dilemek için de Mumcu’dan işaret beklemesi hiç gerekmiyor.

Devamını Oku

Yargı ve Anayasa plânları başlıyor!

9 Şubat 2010

Aslında “proje” yürürlüğe çoktan kondu, bir takım gazeteler ve yazarları uzun süredir “Anayasa da Anayasa” veya “Anayasa Mahkemesi değişmeli” diye tutturdu. Birçok hukukçu iyi niyetle “Anayasa’nın değişmesi gerektiğini” söylediler (çünkü bazı değişiklikler gerçekten gerekli ama AKP’nin istedikleri değil) ve ortamın oluştuğuna karar verilince de iktidar partisi konuyu ortaya döktü.AKP genel merkezindeki istişare toplantısında Başbakan Erdoğan milletvekillerinin hepsi Anayasa değişikliği isteyince “330’u buluruz değil mi” demiş, partisinin milletvekilleri arasında alkış tufanı kopmuş.Liderleri ne derse desin partilerin milletvekilleri alkış tufanıyla karşılıyor zaten, orası önemli değil. Neyi alkışladıkları çok önemli ama...Alkışlayanlar demokrasiyi sadece “yeterli oyu alıp iktidara gelen partinin dediğinin olması” zannetmekteler. Bu nedenle devamlı “millet iradesi, millet ne isterse o olur” gibi basmakalıp sözleri tekrarlayıp duruyorlar. Bu nedenle yüzde 10 barajını düşürmeye yanaşmıyorlar. Çünkü bırakın yüzde 5-6 ile Meclis’e girecek partilerin de “millet iradesi” ile oraya geleceğini kabul etmeyi, “yüzde 20’nin üstünde” oy almış ana muhalefet partisiyle “yüzde 15’e yakın” oy almış olan MHP’yi bile ülkenin hiçbir ciddi sorununda millet iradesi saymıyorlar.İşte “sivil dikta” endişelerinin, önde gelen hukukçular ve siyaset bilimciler tarafından dile getirilmesinin nedeni tam da bu anlayıştır. Zira “Millet en çok oyu bana verdi, tek başıma istediğim yasayı çıkarır, istediğim kararı alırım” anlayışı demokrasiyi en kolay ortadan kaldıracak anlayıştır.Aklı başında tüm Anayasa hukukçuları “Bu Meclis yeni Anayasa yapamaz” veya “Toplumun tüm kesimlerinin görüşü alınmalı” derken onlar Anayasa’da en önemli değişiklikleri de tek bir partinin yapmasını meşru göstermeye çalışmaktalar.“Açılım” deyip de adına bile karar veremedikleri ve daha en başında ortalığı savaş alanına çeviren adımları da tek başlarına atabileceklerini sanmışlar, muhalefet partilerinin “önce açıklayın, tartışılsın” uyarılarına kavgayla karşılık vermişlerdi. Sorunun ülkeyi getirdiği nokta bile onları uyarmaya hâlâ yetmiyor.AKP toplantısında milletvekillerinden gelen talepler “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısının değiştirilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesi ve siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması” konularında yoğunlaşmış (!)TEK ELDE TOPLAMABunları referandum yardımıyla yapmaya çalışacaklar. (Oylar da yine bilgisayarla toplanacaktır. Elektrik kesintisine dikkat edilmeli!)Tüm kurumlara ait tüm istihbarat bilgilerinin de AKP’nin elinde toplanmasını sağlayacak olan ve yine muhalefet partilerinin “çok sakıncalı, çok yanlış” dediği ama kimseciklerin görüşü alınmadan kurulmaya çalışılan Kamu Güveni ve Düzeni Müsteşarlığı’na ait tasarı yasalaştıktan sonra sıra bunlara gelecekmiş.Topluma bu nedenle, adımları atmakta oldukları için HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısında yapacakları değişikliklerin -ki bu üyelerinin çoğunu kendilerinin seçmesi demek oluyor- önemini anlatmaya çalışıyoruz... HSYK; yüksek mahkemelere üye seçen kurul. Anayasa Mahkemesi ise; her ülkede yasamayı (parlamentoyu) denetleyen, çıkarılacak yasaların Anayasa’ya uygunluğunu kontrol eden yüksek mahkemedir.Sadece bu ikisinin iktidar kontrolüne geçmesi, iktidarın tümüyle kontrolsüz kalmasını sağlar. (Devam edecek.) *** AKP’li kadın vekillerin tek sorunuAçılım’dan Balyoz’a atlandı, oradan her nasılsa bir yolu bulunup 3 yıl önceki bir olayla türbana geçildi. Ve hazır türban konusu yakalanmışken kesinlikle bırakılmıyor. Yine aynı istişare toplantısında AKP’li kadın vekiller; MHP’li Osman Durmuş’un “Hepiniz Meclis’te başınızı açıyorsunuz ama dışarda örtülüsünüz” sözü için MHP’yi kadınlardan özür dilemeye davet etme kararı almışlar.Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve Başbakan Tayyip Erdoğan da konuşma yaparak kadın vekillere destek vermişler. Kadınlar açıklamalarında “Başın örtülmesi suç mudur? Ayıp mıdır? AK Partili kadınlar seçim kampanyasında başörtülü olarak oy talep edip, sonra başını açarak milleti yanıltmamıştır” diyeceklermiş.Laik devletin kuralı böyle olduğu, dinî kıyafetlere izin verilmediği için kadınlar devlet alanında bir işe talip iseler “başın açık olacağını” zaten biliyorlar demektir. Nitekim MHP eski Milletvekili Nesrin Ünal da başörtüsünü çıkararak Meclis’e girmiş sonra tekrar takmıştı. Diyanet İşleri’nin iki başkanının kızları da bu şekilde üniversite bitirdiler. Yani bu görülmemiş, olmayacak bir durum değil.Ama AKP’nin kadın milletvekilleri “seçim kampanyasında başörtülü oy istemedik” diyorlarsa bu düzeltmeyi açıklamak haklarıdır. “Suç mudur? Ayıp mıdır” kısmı ise gayet alâkasız kalıyor, lafın istismarına giriyor, zira söylenen sözde böyle bir ifade yok. Aynen “Peygamber” sözüne vurgu yapılmışken konuyu “başörtüsünün ayaklar altına alınması”na getirmeleri gibi.Burada MHP’nin de “muhafazakâr parti” olarak tanınması, bu nedenle “bakın dine, türbana saldırıyorlar” imajı yaratarak gözden düşürmeye çalışma gayreti geliyor akla...Her iki parti de din-türban konusu üzerinden siyaseti bıraksınlar artık. Millet hep aynı kavgayı dinlemekten bıktı. AKP’li kadın vekillerin aklına neden töre diye “diri diri toprağa gömülerek veya kordonla boğularak öldürülen” genç kızlar hiç gelmiyor?

Devamını Oku

“Tutuklanacak” ların garip tutumu!

8 Şubat 2010

Merhum yazar Aziz Nesin’in oğlu gazeteci yazar Ahmet Nesin 12 Eylül için “İhtilal değildir, darbe değildir, meşru müdafaadır” diyen Nazlı Ilıcak’ın 10 Ekim 1980’deki yazılarından bazı ifadeleri yazmış. (12 Eylül darbe değilse 27 Mayıs da değil herhalde. Orada da bazı şartlar oluşmuştu, bir açıklasalar da öğrensek.)Ilıcak’ın “İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir (...) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir” diye yazarak idamları onayladığını ve alkışladığını yazmış.Darbecilerin idam kararlarını bile onaylayan birinin meslektaşları için, üstelik henüz kanıtlanmamış, adı üstünde iddialar için: “onlar darbe iddialarına inanmıyorlar; öyleyse darbe işbirlikçisi diyebiliriz” şeklinde inciler dizmesi ancak Türkiye’de görülebilecek bir trajikomedidir.Bu tabloya biraz daha geniş açıdan baktığınızda olayın vahameti de artıyor.Sözüm ona “Balyoz Darbe Planı’nda böyle yazılmış” diyerek ortaya atılan gazeteci listelerinde “tutuklanacaklar” grubundaki gazeteciler bu listeyle ilgili savcılığa suç duyurusunda bulundular biliyorsunuz. Aynı gün yaptıkları basın toplantısında 137 gazetecinin “yararlanılacaklar” diye sınıflandırılmasını da kınadılar. Ama gelin görün ki bu kınamadan sonra yazdıkları yazılar ve TV’lerde yaptıkları konuşmalar adeta bir komediyi andırdı.Hem grubun orta yerine oturarak kınayacaksın, hem de ertesi gün ekranda geri zekalının birinin yaptığı listeyi gerçek kabul edip, elinde TEK BİR KANIT yokken meslektaşlarına “işbirlikçi” diyeceksin.DEMOKRASİ, İNSAN HAKKI VS. VS...Hem tutuklanacaklar listesinde olup kınayacaksın, hem de Ahmet Altan’ın 3 Şubat yazısında olduğu gibi “kullanışlı medya” diyeceksin. “Onlar her zaman kendilerini kullandırdılar” diyeceksin, “alçak”tan “tıynetsiz güruh”a kadar en iğrenç hakaretleri sıralayacaksın. 137 gazeteci Ahmet Altan’ı bu nedenle dava etse, mahkeme “Neye dayanarak bunları yazabildiniz” diye sorsa kim için hangi delili gösterecek çok merak ediyorum.Cengiz Çandar da “Biliyorum, aralarından en az 100 tanesi işbirlikçidir” demiş. Ona da “say bakalım şu isimleri ve kanıtla” deseler ne cevap verecek? Gazeteciye, üstelik “demokrat”, “insan haklarına saygılı”, “hukuka saygılı” olduğunu iddia edenlere bu yakışır mı? Yoksa çok mu çirkin kalır?Türkiye’nin geldiği noktaya bakınca insanın içi acıyor. Giderek de dibe doğru daha hızlı yol alıyormuşuz gibi geliyor maalesef.Baksanıza darbe iddiaları medyayı bile bugüne kadar görülmemiş şekilde nasıl da düşman kutuplara ayırdı.*****Biraz da bu kadın haklarına baksanız! Kadınlara, küçücük çocuklara tecavüzün, kadın cinayetlerinin, kadına karşı her türlü şiddetin arkası kesilmiyor. “Erkeklerle konuştu” diye canlı canlı toprağa gömülen Adıyamanlı zavallı Medinecik (ki “şiddet görüyorum” diye polisten yardım istemiş ama umursamamışlar) ve üvey kardeşinin tecavüzüne uğradığı için başkasıyla evlendirilen ama bakire çıkmayınca adamdan sürekli dayak yiyen, evine döndüğünde komşuları tarafından “dul kadın” diye hakkında dedikodular üretilen Diyarbakırlı Gülserencik sözüm ona “töre” diye vahşi aileleri tarafından öldürüldüler.Toprağa gömecek kadar... Babası boğarken çırpınmasın diye ayakları kardeşine tutturacak kadar vahşi, cani, asıl kendisi hayata lâyık olmayan yaratıklar tarafından...Bu insanlık dışı olaylar tüm medeni ülkelerin basınında Türkiye için utanç verici yazılar yazılmasına neden oluyor. Ve bu cinayetleri işleyenler (aynen çocuk ve kadın tecavüzleri de) toplumdan tümüyle, ömür boyu tecrit edilmeleri gerekirken cezaları “ağırlaştırılmış müebbet hapis”ten 20 yıla, oradan 6 yıla indiriliyor. Sanki töre cinayeti deyince bu dehşet verici suç hafifliyormuş gibi olay “Tipik bir töre cinayeti” diye nitelendiriliyor. Kardeşine (söylediği de belli değil, çoğu tahrik indiriminden yararlanmak için uyduruluyor) “başıma erkek mi kesildin” demiş olması haksız tahrik sayılıyor.Asla ama asla yapılmaması gereken indirimlerle suçlular kurtarılıyor ve her nedense kadına karşı suçlarda sık sık görüldüğü gibi Yargıtay oy çokluğuyla kararı onaylıyor.(Gülseren cinayetinde Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı Mehmet Yalçın şerh koydurmuş, kendisini kutlarım.)Bu durumda elbette kadın tecavüzü, cinayeti, töre cinayeti, kadına karşı her tür şiddet de azalmıyor, hızla artıyor.Peki kadının türbanı söz konusu olduğunda ortalığı toz duman eden, Meclis’te savaş çıkaranları “kadınlara göz yaşı döktürüyorsunuz izansızlar” manşetleri atan gazetecileri ve dahi Meclis’in sessiz ve de suskun, heykel kadın milletvekillerini neden hiç duymuyoruz?Pankart açan, ekmek çalan yıllarca hapis yatıyor da en vahşi cinayetleri işleyenler neden teşvik ediliyor?Yok mu itiraz edecek, ortalığı birbirine katacak bir lider, bir milletvekili, bir sivil toplum örgütü?Ve bir kadın milletvekili?.. Bülent Arınç’ın kadın milletvekillerine “yaratık” demesi, saldırması da onları rahatsız etmiyor. Kendileri için “vitrin” benzetmesi yapanlar bile bu kadar cansız vitrin olacaklarını düşünmemişti herhalde!

Devamını Oku