Değişimin her türlüsü!

5 Mart 2010

Gazete köşelerinde gazeteciler, yazarlar başka gazetecilere öyle bir baskı uygulamaya başladılar, “kendi görüşünü yazma hakkı”na öyle saldırıya geçtiler ki “Hitler Almanyasını aratmaz” desem yeridir. Hani “değişimi, dönüşümü” dillerinden düşürmedikleri kadar var, sadece medyaya bakmak bile değişimin geldiği noktayı görmeye yeter... Gelelim diğer değişimlere...Sadece Türkiye içinde geleceğimizi çok farklı yönlere itecek değişim ve dönüşümler yaşanmıyor dışarda da birçok değişim var. Örneğin ABD’de bundan önce 10 kez geçmesi için çalışılıp önlenen “Ermeni soykırım tasarısı” Dış İlişkiler Komitesi’nden geçti. Bugüne kadar birçok ülkenin kabul ettiği soykırım iddiasını ABD’nin de kabul etmesi kim ne derse desin Türkiye’nin bu konuda yalnızlığa itilmesi açısından son derece önemli.Kendi iç dünyasında kıyasıya kavgalarla zaman tüketen, kurumları birbirine düşmüş olan Türkiye şimdi sonuca kızıyor, Washington Büyükelçisini geri çekiyor.Oysa bırakın ABD’de “her oylama öncesi yaptığı kulis faaliyetiyle tasarının kabulünün önlenmesi yönünde çalışan” Yahudi lobisini kaybetmek için her fırsattan yararlanmamızı, kendi yazar ve akademisyenlerimiz yıllardır Amerika’da ve diğer ülkelerde Ermeni iddiasının kabulü için “Türkiye tarihiyle yüzleşsin, soykırım yaptığını kabul etsin” diye konferanslarla, makalelerle çırpınmadılar mı?Bunu yaparken Türk arşivlerini ve diğerlerini inceleme zahmetine bile katlanmadan, kulaktan dolma bilgilerle “Türkler 1,5 milyon Ermeni öldürmüştür” diye ortalara çıkmadılar mı? Bir ödüle ülkelerinin tarihini çarpıtanları görmedik mi?Ve bunlar olurken Dışişleri Bakanlığı bu konuda yazılmış doğru bilgiler içeren kitapları diğer ülkelerin parlamenterlerine göndermeyi bile düşünmedi. Ancak işler son safhaya geldiğinde kızıyor, öfkeleniyor, çare arıyoruz. Şimdi kimbilir yıllardır Ermeni diasporasıyla kol kola çalışma yapan yazar ve akademisyenler ABD’deki durumdan ne kadar memnundurlar... Sonuçta Türkiye dünya ülkeleri tarafından “21’inci yüzyılın ilk soykırımcısı” olarak kabul edilip tarih kitaplarına bu şekilde girerse daha da memnun olacaklar.Eh, bütün bunları düşününce ABD’ye filan kızmaya hakkımız olmadığını da düşünmek gerekiyor.“BENİM YARGIM”Bunun dışında “Yargı Reformu” adı altında yapılmak istenenler, eğer gerçekleşirse tam değişimi (!) sağlayacak. Örneğin “yüksek yargı”ya üye seçen HSYK’nın üye sayısını 21’e çıkarıp 7’sini Meclisin, 7’sini Cumhurbaşkanı’nın yani 14’ünü AKP’nin seçmesini istemek az değişim mi getirir? Anayasa Mahkemesi üyelerinin 4’ünü de bu yıl Cumhurbaşkanı Gül atayacağına göre “yargının yasamayı denetleme işlevi” büyük ölçüde kontrol altına alınmış olur. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in ve YARSAV gibi kuruluşların “yargı tümüyle yürütme baskısına giriyor” tepkileri boşuna değil.PKK terörü ve ekonomi de dahil olmak üzere tartışılacak çok konu var ki bunlar arasında “seçimlerde (veya referandumda) sandık sonuçları güvende mi” sorusunu da unutmamak lazım.Bu hafta yine Her Açıdan’da merak ettiğiniz sorulara cevap arayacağız. Konuklar; Meclis Anayasa Komisyonu Üyesi, CHP Mersin Milletvekili İsa Gök, SP Genel İdare Kurulu Üyesi ve Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Mustafa Kamalak, Bahçeşehir Üniv. Anayasa Hukuku Öğr. Üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum, Bilgi Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. İlter Turan ve Bilgi Üniv. Ekonomi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar olacak. (7 Mart Pazar öğlen 12.30’da STAR’dayız. Hepinizi bekliyorum.) *** Başbakan ‘Veda’yı gördü mü?Son günlerde beni gördükleri zaman ‘Veda’ filmini izleyip çok beğendiklerini ve Zülfü Livaneli’ye bunu aktarmamı söyleyen o kadar fazla insanla karşılaştım ki... Filmin senaryosunu yazan ve yöneten Zülfü Livaneli’ye henüz söyleyemedim ve yazmaya karar verdim.Sadece senaryosunun tamamlanması 3 yıl süren, büyük bir emekle hazırlanan, tam bir Hollywood yapımı gibi çekilen ve Atatürk’ün hayatından bazı kesitleri aktaran bu filmi sanki bir belgeselmiş gibi “O da yoktu, bu da eksikti” şeklinde oturduğu yerden eleştirenlerin haksızlık yaptığına hiç şüphe yok... Bir belgeselde her şeyi bulmayı isteyebilirsiniz veya belgesele yorum hele de yanlış yorumlar katılmasını eleştirebilirsiniz ama bir filmde her konunun eksiksiz yer almasını bekleyemezsiniz.“Veda” çok daha uzun çekilmiş ve 160 dakikaya kısaltılmış. Kısaltılmasa muhakkak ki birçok olayı safhalarıyla, daha geniş olarak görmek mümkün olacaktı ama bu haliyle de son derece güzel ve zevkle izlenen bir film. Burada bir başka noktaya değinmek istiyorum.Başbakan’ın Eşrefpaşalılar filmini izlediği haberini görüp aynı sıralarda Ahmet Hakan’ın köşesinde Eşrefpaşalılar filminin “İzmir’in kabadayılarıyla ünlü bu semtine, bir hocanın atanması ile başlayan olayları” anlatan konusunu, başrolünde bir Yeni Şafak yazarının kardeşi olan Sinan Albayrak’ın oynadığını, en az üç milyon seyirciye ulaşması için cemaat dayanışması yapıldığını okuyunca aklıma geldi. Acaba Başbakan Erdoğan son günlerde gündemden düşmeyen ve çok beğenilen “Veda” filmini de gördü mü veya görmeyi düşünüyor mu?.. Keşke cevabı öğrenebilsek!

Devamını Oku

Bak şu konuşana!

5 Mart 2010

“12 Eylül darbesini çok seven” kadın yazarı artık bilmeyen yok. Kendisi Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi geçmişindeki 3 darbeden biri olan ve tabii ki “darbenin alâsı” sayılan 12 Eylül için:Darbe öncesi “13 ilde sıkı yönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor; merhaba asker”, sonrasında ise “12 Eylül bir darbe değildir diyen Org. Evren’e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal”, “12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır, terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür” diye yazan kişidir.Bugüne kadar her iktidara, her başbakana nasıl yanaştığı ve hatta “yağdanlık” olmayı açıkça başka gazetecilerin yanında teklif ettiği ise Hürriyet Yazarı Yalçın Doğan’ın 16 Ekim 1997 tarihli yazısıyla belgelenmiştir.Bunları bildikten sonra artık o yazarın meslektaşlarının adını, yazılarını kötü niyetle ve farklı anlamlar yükleyerek köşesinde yayımlamasına TV’lerde abuk subuk yorumlarla söz ederek hedef göstermesine veya bir gazeteciye yakışır şekilde gerçeklere ve yazılara bağlı kalmak yerine tam da kifayetsizlerin yöntemiyle tartışmaları kişiselleştirmesine şaşırabilir misiniz?Yine “12 Eylül’ü ne kadar sevdiğini” hemen unutuvermiş ve yıllardır süren, insanları canından bezdiren darbe iddialarıyla ilgili olarak bir çok yazarın ve benim de eski yazılarımızdan alıntıları (Umur Talu’nun ‘kimler için yazdığı belli olmayan’ yazısından başlayarak ve keyfince isimler seçerek) köşesine taşımış. Bir de üstüne “yanıltmak ve utanmak” gibi bir başlık koyunca, insan “başkalarına utanma dersini sen mi vereceksin, dön de kendine bir bak” deme gereği duyuyor açıkçası... TV’lere çıktığı dakika izleyicinin “görür görmez kanal değiştiriyorum” diyeceği kadar dayanılmaz ve güvenilmez hale gelmiş isimlerin başkasına utanmaktan söz etme hakkı olamaz. HERKESİ KENDİ ZANNETMEK Yazımın yanında TV programımı da mutlaka (bu intikam duygusunun nedenini izleyici iyi bilir) bulaştırmak istediği için önce Can Ataklı’nın programda söylediği sözleri almış, arkasına 26 Haziran 2009’da yazdığım yazıyı koymuş. Hani birileri darbeyi alenen destekleyen kendisi gibi isimleri bırakıp bizleri okka altına göndermeye çalışsa zil takıp oynayacak bir utanmazlık! Ne demişim o yazıda; Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un henüz “ıslak imza”dan önce, fotokopi belgenin arkasından yaptığı konuşmada söylediği sözleri aynen almışım (ki içinde “TSK’ya karşı asimetrik psikolojik harekat” yürütüldüğünden de söz ediyor) ve tek cümlelik yorum yapmışım; “AKP, TSK ile ciddi bir inatlaşma ve kışkırtmayı sürdürmeye kararlı”... 27 Aralık 2009’da ise “Biliyorsunuz belge sayılmaz denilen belgeyle Dursun Çiçek tutuklandı, sonra serbest bırakıldı. Islak imzalı belgeyle yine tutuklandı ve serbest bırakıldı. Peki bu toplum ne zamana kadar darbe konuşacak” diye yazmışım. Bu alıntıda da tek bir soru var, gerisi “tutuklayıp bırakmalar”ı hatırlatıyor.Kısacası ne bir yanıltma söz konusu, ne de bir darbeyi (veya darbe hazırlığını) övme gibi utanılacak durum... Ama insanın kendinde “söz ettiği duygular”dan eser olmayınca bunu yapabiliyor işte...Gelelim işin gerçeğine, aynı sıralarda bu zavallının hiç değinmediği başka ne yapmışım; “TSK’nın kendi içinde karanlık noktaları ortaya çıkarmak için gayret göstermesini, Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlükleriyle ilgili net açıklama yapmasını, darbe hazırlığı iddialarının çıktığı dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un bu olaylardan bilgilerinin olması ve konuşmaları gerektiğini, onlara ayrıcalık tanınmaması gerektiğini” sürekli yazmış ve söylemişim.Eğer darbeler önlenmeye çalışılıyorsa, birilerinin pek övdüğü 12 Eylül darbesinin ve Kenan Evren’in de, 27 Nisan e-muhtırasının ve Yaşar Büyükanıt’ın da sorgulanması gerektiğini sık sık tekrarlamışım.CEVAP BEKLEYEN SORUKendisi gerçek ve dürüst gazeteciliği, gazetecilik mesleğinin asıl amacını/işlevini bilmeyen, bunu “çıkarlar için kullanılacak bir alan” olarak görenler, mesleğine saygılı ve bu nedenle takdir edildiğini bildikleri insanları zor durumda bırakmaya çalışıyor, attıkları “kendisi utanmaz başlıklar”la açıklama yapmaya zorluyorlar, mesele budur. Popülist polemiklerden medet uman siyasetçiler gibi aynı şeyden medet uman başkaları da olabiliyor maalesef. Şimdi yeni sorularım var:Madem ki Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ anlaşarak, paslaşarak hareket etmekteydiler o zaman Başbuğ’un öfkeyle yaptığı “TSK’ya karşı psikolojik harekat var... Bu ne rezillik” gibi açıklamaların sebebi neydi ve toplum neden aylarca süren gerginliklere, kurumlar arası kavgalara mahkûm edildi? Bu paslaşmanın, anlaşmanın geçmişi hangi tarihlere dayanıyor? Başbuğ’un, toplumun cevabını merak ettiği bu soruları da mutlaka cevaplaması gerekiyor.

Devamını Oku

“Partiyi millet kapatır” doğru mu?

3 Mart 2010

O kadar çok önemli ve ayrıca ülkenin geleceği açısından tehlikeli konu var ki inanın hangisinden başlamalı karar veremiyor insan... Görünüşte herkes “hukuka verdiği önem”den söz ediyor, Başbakan da “hukukun üstünlüğü”nü dilinden düşürmüyor ama hukukun üstünlüğünü, Türkiye’nin hukuk devleti olma özelliğini ortadan kaldıracak adımlar da fütursuzca atılmaya çalışılıyor.Ülkenin önde gelen tüm yargı mensupları (yüksek yargı başkanları da dahil) yürütmenin yargıya baskı yaptığını söylerken, bunun en açık örneği olarak Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) başında Adalet Bakanı ile müsteşarının bulunması gösterilirken hükümet daha da ileri giderek “üyelerini de biz seçeceğiz” kararını ortaya çıkardı.Ve artık Anayasa değişikliği ile yargı reformu için referanduma gidileceği kesinleşti. Başbakan Erdoğan da, Yardımcısı Arınç da “bunun için düğmeye basıldığını ve mutabakat da aramadıklarını” açıkladılar. Erdoğan muhalefete “sizinle olmaz bu iş, öyleyse biz asıl sahibine, millete gidiyoruz” dedi. Oysa aslında zaten TBMM’nin “millet” anlamına gelmesi gerekiyor. Yani yargı gibi, Anayasa değişikliği gibi hayati önem taşıyan konularda bırakın tüm kesimlerin ve kurumların uzlaşma içinde olması gerekliliğini, en azından milletin seçtiği Meclis’in uzlaşma içinde karar vermesi gerekiyor. Ama işin en az 3 püf noktası var sorun olarak ortaya çıkan;1- İktidar partisinin her konuda olduğu gibi “En çok oyu ben aldım, herşeye ben karar veririm” anlayışının sürmesi, bu nedenle de muhalefet partileriyle konuşup, tartışıp anlaşmadan kendi ajandasını tek tek uygulamaya koyması (ki ülkenin en iyi siyasi bilimcileri bunun çağdışı bir anlayış olduğunu vurguluyorlar.)2- Anayasa Mahkemesi’nin “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğuna 1’e karşı 10 oyla karar verdiği bir partinin ve milletvekili sayısından çok suç dosyası olan bir meclisin bu değişiklikleri yapamayacağı...3- Seçim Kanunu değişmediği için liderin seçtiği ve onun sözünden çıkamayan milletvekillerinin yüksek yargı üyesi seçmeleri halinde o üyelerin de liderin yargıcı olacağı...MUHALEFET’İN TEPKİLERİGörünüşe baktığınızda iktidar partisinin “açılım”dan bu yana yapmak istediği her değişikliğe muhalefet itiraz ediyor gibi bir tablo mevcut. Ama parti ayırımını da bir tarafa bırakıp “açılımda, Anayasa’da ve (iktidarın eylemlerini denetleyebilecek tek kurum olarak kalan) yüksek yargıda” hangi değişikliklerin yapılacağını incelediğinizde muhalefet partilerinin önleme, durdurma çabalarında hiç de haksız olmadıklarını görüyorsunuz.Anayasa’nın “değiştirilemez” maddelerine el atılmasını bekleyen, bu nedenle de AKP iktidarıyla uyum içinde hareket eden BDP bile “yüzde 10 barajı kaldırılmayacaksa ben yokum” diyor. Çünkü onlar da biliyorlar ki ne Seçim Kanunu ve yüzde 10 barajı değişecektir, ne dokunulmazlıklar, ne de yargı ve medya bağımsızlığı... Anayasa’da yapılmak istenen asıl değişiklik; zaten son derece zor hale getirilmiş olan ve bu nedenle AKP’nin odak olma kararına rağmen kapatılmamasını sağlayan Anayasa maddesinin “parti kapatmayı tümüyle imkânsız kılacak” hale getirilmesidir.Erdoğan yine yanıltarak “partiyi de seçimde millet kapatır” diyor. Oysa egemenlik milletindir ama millet bu egemenliği devletin yetkili kurumları eliyle kullanılır ki bunlar arasında yargı (yasama ve yürütmeyi denetleme görevi nedeniyle) çok önemlidir. Bu nedenle demokrasiye saygılı bir lider “Ben ‘yasama’nın muhalefet partileri kısmını takmam, yüksek yargı kararlarını da takmam, Anayasa’yı da, yargı üyelerini de keyfimce değiştiririm” diyemez.SUÇ İŞLEYENİ KİM DURDURACAK?Ya bir parti milletin onu seçtiği süreçte hukuka karşı çok ciddi suç işliyor, rejim için tehlike yaratıyor veya terör örgütü gibi çalışıyorsa onu kim durduracak? Seçime kadar yıllarca bunu hiçbir güç denetleyemeyecek mi?Kişiler yaptığı suçun cezasını çekerken örgütlü suçlara (Anayasa Hukuku uzmanı Ekrem Ali Akartürk’ün “partiler birer örgüttür. İşledikleri suç örgütlü suç kapsamına girer” açıklamasını hatırlayın...) göz mü yumulacak?.. Bu nedenle diğer demokratik ülkelerde de parti kapatma vardır.Türkiye’de ise bundan sonra Anayasa değişikliği ile kapatmanın imkânsızlaşması hedeflenirken yargı reformu ile de Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın (ki Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyor) böylece tüm yüksek mahkemelerin üyelerini Meclis’in yani AKP çoğunluğunun seçmesi hedefleniyor.Ana muhalefet partisi CHP doğal olarak “Referandum sonucunu beklemeden Anayasa Mahkemesi’ne götüreceklerini” açıklıyor. Ve asıl önemlisi, bugüne kadar “iktidarın görüşlerine yakın” olarak bilinen Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bile; “Ben yaptım oldu denemez, Meclis Anayasa değişikliği konusunda uzlaşmak zorunda” diyor.Kim ne derse desin sonunda “Ben yaptım oldu” gerçekleşecek ve referanduma gidilecek. Her ihtimale karşı “neye oy vereceğinizi” öğrenmeye bakın. Zira “Türkiye hazır değil, yüzde 10 barajı inmeyecek” dedikleri Türkiye nedense onların keyfine göre referanduma hazır görülüyor.

Devamını Oku

Kim dedi “memlekette gerilim var” diye?

2 Mart 2010

Vallahi bu gerilim iddialarını çıkaranlara ben de çok bozuluyorum. Her şey süt liman, ‘huzur’ desen zirve yapmışken, sıra dışı hiçbir olay yaşanmazken nereden çıkıyor bu haberler? Birileri kasıtlı davranıyor, yoktan var ediyor ve bu nedenle de itiraz edenler haklı değil mi efendim...İlgilenmeyin her olayla, üstünüze vazife değil... İşinize gücünüze bakın, işiniz varsa özellikle daha ne istiyorsunuz?.. “Biz yazmayalım dünya medyasına bakalım” deseniz onlar da “Türkiye’de kıyamet kopuyor” yorumları yapıyorlar işin kötüsü... Geçen hafta Amerika, İngiltere, Almanya, İtalya gazetelerinin ve Reuters gibi haber ajanslarının yorumları da böyleydi. Son olarak dün New York Times’ın; Türkiye’de kendini “liberal”, “demokrat” gibi tanımlarla ayıran (diğerleri bu tanımları hak etmiyor zahir) isimlerden farksız yazılar yazan ve genellikle olumsuz yorumlarıyla tanınan yazarı Sabrina Tavernise “Türkiye meçhul bir istikamete gidiyor” başlığıyla özetlenen bir haber analizi yapmış.Geçen hafta bazıları çok üst rütbeli, düzinelerce subayın gözaltına alındığını, üst düzey askeri liderlerin ise ancak “toplanıp kısa bir açıklama yayınlayabildiğini, uzun yıllar dokunulmaz olarak görülen ordunun siyasi kaidesinden şaşırtıcı bir kararlılıkta düşürüldüğünü belirttikten sonra:“Ordunun gözaltılara yanıt vermemesinin müdahaleler karşıtı bir liderliği yansıttığını, Orgeneral Başbuğ’un Sayın Erdoğan’la iyi ilişkiler içinde olduğunu ama Erdoğan’ı eleştirenler için gözaltıların ‘muhalefeti susturmaya yönelik çabalar’ olarak görüldüğünü” yazmış.Tek kurum yargı!Devamında ise “Erdoğan’a karşı koyacak tek kalan kurum olan yargının ‘yakında İslamcı destekçilerinin ellerine geçmesi’ endişelerinden söz ederek ‘Sayın Erdoğan’ın kazançlı çıkmasından mutlu olacak olanlar bile kendisi için otoriter eğilimleri olan kusurlu bir lider’ olduğunu söylüyorlar” diyerek Doğan Yayın Grubu’na verilen benzersiz para cezasını örnek göstermiş.Bugüne kadar AKP iktidarına tam destek vermiş olan Tavernise dahi bazı olayları, konuları tarafsız gözle görebiliyor demek ki...Son günlerde Batı medyasının asıl vurguladığı nokta ise “Darbe iddiaları soruşturmalarının bir intikam aracı haline dönüştüğü” idi...Dün Yalçın Sevimli isminde bir okurumuz, yazdığı ve bana sevimli (!) akıllar verdiği mektupta “Askeri savcılığın doğruladığı belge üzerine bir yorum yazsanız...” demiş altına da benim “Şu Kafes meselesi” başlıklı yazımı koymuş. Çok enteresan bir istek çünkü ben o yazıda ‘toplum olarak belge manyağı haline getirildiğimizi, insanların kesin delil varmış gibi neden önceden darbeci diye tutuklanıp serbest bırakıldıklarını’ yazmış; ‘Gerçekten kesin delil varsa o suçluları tutun, diğerlerini hiç değilse tutuksuz yargılayın ve onlar üzerinden kurumları toptan sorumlu tutup suçlamayı kesin demez misiniz’ diye sormuşum.Bugün de aynı şeyleri yazıyor ve söylüyorum, ilk günden beri yazıp söylediklerimi aynen tekrarlayarak... Aynen yabancı medyanın ‘intikam aracına çevrildi’ vurgusunu yaparak...TV programlarımda ve yazılarımda çok sık olarak “Ordunun içinde darbe heveslisi, darbe plânı yapan kişi ve gruplar varsa elbette bulunmalı ve cezalandırılmalı ama fırsattan istifade bu iddialar eleştiri veya muhalefet yapan herkese yapıştırılmamalı. Ayrıca böyle plânlar yapılmışsa komutanları ve genelkurmay başkanları nasıl ‘hiç habersiz’ olabilir. Çıksınlar ve konuşsunlar, millete neler olduğunu açıklasınlar” dedim, isimlerini tek tek yazarak, anons ederek çağrılar yaptım. (Bu çağrıları yapan başka biri oldu mu merak ediyorum...) Onlar biliyor!28 Şubat’ta Her Açıdan’da aynı çağrılar “Hilmi Özkök, Aytaç Yalman, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ ve Özden Örnek” için tekrarlandı. 1 Mart’ta “Herkes aynı şeyi istiyor; konuşsunlar” başlıklı yazımda bir kez daha...Bunların yanında, (her ne kadar hukukçular “Anayasa nedeniyle 12 Eylül soruşturulamaz” diyorsa da) 12 Eylül ve 27 Nisan’ın mutlaka soruşturulması gerektiğini defalarca belirttim. Hâlâ da aynı görüşteyim.Şimdi Askeri Savcılığın talimatıyla belgeleri inceleyen Kurmay Binbaşı “Balyoz toplantılarında TSK’nın yetki alanı dışına çıkan konuşmalara rastlandığı, belgeler gerçekse bunun bir darbe plânı olduğunu” belirtmiş. Jandarma Kriminal Laboratuvarı da “ıslak imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olduğuna” karar vermiş. Avukatı “yine parmak izi, kağıt, mürekkep analizi yok” demiş ama muhakkak ki yargı bunlara da bakacaktır. Ya da baktıkları açıklanacaktır. Bu mahkemelerin işi, görevi...Ama zaten sonuçta bazı kesin deliller ortaya çıkmadığı takdirde yıllardır süren ve intiharlara bile neden olan bu soruşturma “Belgeler gerçekse vahim, değilse daha vahim” sözlerini doğrulamış olacak ki gerçekten “daha vahim” olduğu şüphe götürmeyecektir. Bu kadar olup bitenden sonra kesin delillerin mutlaka ortaya çıkarılması gerekiyor, başka yolu yok!Ayrıcalık mı tanınıyor?Öte yanda, bu durumda daha da fazla ortaya çıkmıştır ki; dönemin Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök “Sizce TSK içinde darbe hazırlığı yapan kişi veya gruplar var mıydı” sorusuna “Vardır da diyemem, yoktur da diyemem” sözüyle veya “Ben Balyoz seminer raporunu gördüm, darbe plânı görmedim” gibi açıklamalarla kenara çekilme hakkına sahip olmamalıdır.Bir hafta içinde 66 asker gözaltına alınır, 15 general ve amiralin bulunduğu 31 kişi tutuklanırken (diğerlerini de sayarsak), ortada bu kadar büyük çaplı bir “darbe hazırlığı iddiası” varken bu plânları, hazırlıkları genelkurmay başkanlarının, kuvvet komutanlarının görmemesi, duymaması mümkün değildir. Onlar “Vardı da kendi içimizde önledik” benzeri imalar yaptılar ama yeterli değil.“Bu konuyu 4 kişi bilir; Ben, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ” diyen ve sonra da “Evet, Kara Kuvvetleri Komutanı olarak sorumluluk bende” açıklaması yapan Aytaç Yalman ile diğer 3 isim ve darbe günlüklerinin sahibi olduğu söylenen Özden Örnek’in birlikte çıkıp açık ve net olarak olayları anlatmaları gerekiyor.Aksi takdirde toplum “onlara ayrıcalık tanındığına” inanmayı sürdürecektir.

Devamını Oku

Herkes aynı şeyi istiyor; konuşsunlar!

28 Şubat 2010

Bazen yazılarımda belirtiyorum, biz sadece tiyatro sahnesini görebiliyoruz. Ama bu oyunda kuliste neler olduğu sahneden daha önemli...Dün yaptığımız Her Açıdan programında çok önemli uzmanlar Türkiye’nin yakın geleceğini ve sonrasını hayatî şekilde ilgilendiren konuları açıkladılar. Çoğu kulislerde olup biten ve önemi yeterince farkedilmeyen adımlar...Şu anda çoğumuz farketmiyoruz ama sonuçta hepimizin istesek de istemesek de farkedeceği işler...CHP’nin hukukçu milletvekili Atilla Kart ise programda Kamu Güvenliği Müsteşarlığı adı altında kurulan yeni bir müsteşarlığın “istihbarat birimleri arasında koordinasyon kurup tek merkezde topluyoruz” diye polisten jandarmaya, kaymakamdan valiye, devletin tüm güvenlik ve idarî güçlerini bir kişi veya grubun kontrolü altına alacağını açıkladı.Bu yasa tasarısı TBMM’den geçmiş, şimdi Cumhurbaşkanı’na onaya gidecekmiş.TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) gibi bir merkez kurup istedikleri vatandaşı, gazeteciyi, hakimi, savcıyı, başsavcıyı, Yargıtay’ı, Danıştay’ı, büyük ihtimalle Anayasa Mahkemesi üyelerinin telefonlarını dinledikleri yetmedi, şimdi devleti meydana getiren tüm bağımsız kurumları tek elde toplama peşine düştüler. Yargı reformu diye başlattıkları yargı operasyonu da aynı amacın bir başka kolu zaten...Köşem köşem canım köşemBunun dışında programa gelen mektuplara baktığımda çok sayıda izleyicinin, darbe planı iddialarından söz edilen 2002 yılında Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök’ün bildiklerini anlatmasını istediğini gördüm. Aynı sıralarda programla ilgili gelen telefonlar da hep aynı noktaya; başta Hilmi Özkök olmak üzere dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un (programda konuştuğumuz gibi) oturup birlikte bu darbe iddialarına açıklık getirmelerine vurgu yapıyordu.Hatta bunlara Özden Örnek ile İbrahim Fırtına’yı da ekleyebiliriz.Bu kadar büyük çapta, onlarca general ve amiralin, daha alt rütbede askerlerin gözaltına alındığı, tutuklandığı, ülkeye büyük hizmetler yapmış kişilerin terörist muamelesi gördüğü bu operasyonlar sırasında Özkök, Yalman, Büyükanıt ve Başbuğ’un (ki Aytaç Yalman bir kaç hafta önce programa katılması için aradığımda bizzat bana “Bu konuları bilen 4 kişi vardır, onlar da biziz” demişti) birbirlerini tanımıyor gibi kendi köşelerine çekilmeleri ve bu karmaşayı ses çıkarmadan izlemeleri artık gereğinden fazla dikkat çekmeye başladı.Neredeyse bir ordu oluşturacak kadar askerin gözaltına alınacağı çapta bir iddia varsa ortada, böyle bir faaliyetin -kendileri ne derse desin- Genelkurmay Başkanlarının, komutanların gözünden kaçtığı veya farkedilmediği kabul edilemez.Ya hiç konuşma, ya açıkla! Hilmi Özkök’ün bugüne kadar yaptığı konuşmalarda “birşeyler bildiği ama anlatmak istemediği” havası vardı... Ya gizemli olmak hoşuna gidiyor veya başka bir şeyler var...İlker Başbuğ “Gerekirse biz de elimizdeki belgeleri açıklarız” diyor ama susuyor. Hükümet üyeleri benzer şekilde “Biz neler biliyorduk da açıklamadık” vs. vs...Bütün bu olaylar; susmalar, köşeye çekilmeler, yarım konuşmalar birilerinin fena halde işine yarıyor. “Darbe + Cumhuriyet” üstüne döktürüp duruyorlar. AB’si, ABD’si diğer ülkeler basınlarıyla birlikte Türkiye’ye devamlı demokrasi dersi çekiyor... Ve o arada toplum nice başka sıkıntıların yanında bu karanlık oyunların, karanlık senaryoları ağızının suyunu akıtarak, ballandıra ballandıra yazanların pençesinde kıvranıp duruyor.Bu isimlerin hepsi toplanıp millete en kısa zamanda “günlüklerden başlayarak” neler olup bittiğini anlatmak zorundalar. Verecekleri ifadeyi önce halka borçlular... Az çekmedik senelerdir! (Not: Sahi, haham Tuncay Güney ne oldu; bilen var mı?)

Devamını Oku

En iyi “milli irade” kimdir?

27 Şubat 2010

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başbakan Erdoğan’ın köşe yazarlarıyla ilgili sözlerine açıklık getirmiş!! Başbakan’ın sözlerini aynen tekrarlayarak siyasi gerginliğin, ekonominin bozulmasının nedenini “bir takım” köşe yazarlarının üstüne yıkmış. Generalinden amiraline, başsavcısına, gazetecisinden rektörüne, bilim adamına kadar (yargıdan medyaya, ordudan üniversiteye) her kurumun ve her kesimin önde gelen onlarca isminin cezaevine tıkıldığı, özellikle son hafta içindeki olaylar sonunda bütün dünya medyasının “Yatırımcı kaçıyor, Türk ekonomisi çok kötü etkileniyor” dediği, altı üstüne getirilmiş bir ülkede siyasal gerginliği bir takım köşe yazarları yaratıyor, istikrarı onlar bozuyormuş.Aslında dün Güngör Mengi’nin “Köşe yazarlarını Meclis seçsin” önerisi espri olarak yazılmakla birlikte büyük ölçüde gerçeği yansıtıyordu.Başbakan Erdoğan, bir yandan “Bu ülkenin demokrasisi tam olacak, 2’nci, 3’üncü sınıf olmayacak” derken 3’üncü sınıf demokrasilerde bile görülmeyecek şekilde basın özgürlüğüne açıkça baskı uyguluyor. Ona benzer davranışlarla ülkesindeki medyaya baskıya kalkan (ve hakkında dava açılan), kendisiyle ilgili yolsuzluk davaları nedeniyle de savcı ve hakimlerle uğraşan bir tek İtalya Başbakanı Berlusconi var. Başka da kimse görülmemiştir.Köşe yazarlarını Meclis’in seçmesi çok uygundur. Zira biliyorsunuz son zamanlarda görevi Meclis’i (yasama), çıkardığı yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek olan Anayasa Mahkemesi üyelerini Meclis’in seçmesi, diğer yüksek mahkeme üyelerini (Danıştay, Yargıtay) seçen “HSYK’nın üyelerini de Meclis’in seçmesi” gündemde. Adına “Yargı reformu” dediler, şu sıralarda hızla TBMM’ye gelmesi, gerekirse referanduma götürülmesi için çalışılıyor.ZİHİNLERİ AÇALIMBaşbakan Erdoğan son olarak; “Yasama-yürütme-yargı birbirinden ayrı olmalı diyorlar, oysa yargı istediği şekilde yürütmeye müdahale ediyor” demiş. Tam da bütün yüksek yargı (eski ve yeni) başkanlarının, diğer yargı kuruluşlarının “Yargı ‘yürütme tarafından’ kuşatıldı. Ağır baskı altında” dediği dönemde (birileri “teze karşı anında anti-tez üretmek en iyi silahtır” demiş gibi) çok enteresan bir çıkış.Başbakan bundan sonra da “Parlamentonun yüzde 65’ine sahip bir parti veya en küçüğü fark etmez, yargı tarafından kapatılabiliyor. Varsa ortada bir suçlu bedelini ödesin, tüzel kişilik bedele mahkum edilmesin. Hiçbir ileri demokraside yok” demiş. Demek ki “parti cezalandırılmasın, hatalı milletvekilleri cezalandırılsın” diyor. Ama hemen arkasından: “Siyasetçinin yargılanmasına da parlamento müsaade etsin, siyasi partinin kapatılıp kapatılmamasına da (yargıda nasıl başkanlar kurulundan müsaade alınıyorsa) müsaadeyi parlamento versin” de diyor...Kulağa, göze ne demokratik geliyor değil mi? Her şey tamam, TEK BİR ŞEY eksik ama belki gözden kaçar diye atlanıvermiş;Parlamento çoğunluğu AKP’nin... Milletvekillerini SEÇİM KANUNU ısrarla değiştirilmediği için Erdoğan seçiyor, onlar da liderin sözünden çıkamıyorlar. Demek ki ne olacak; HSYK üyelerini, dolayısıyla Danıştay ve Yargıtay üyelerini o seçmiş olacak. Anayasa Mahkemesi üyeleri aynı şekilde... Ne oldu şimdi; yasama ve yürütmenin halihazırda birleşmiş durumda olmasının, bir liderin elinde olmasının yanına yüksek yargı da eklendi.ÇEKİRDEKSİZ ÜZÜM DEMOKRASİSİ...Siyasetçinin yargılanması ile parti kapatmayı da ekleyin, bir de köşe yazarlarını Meclis, yani AKP lideri seçse nasıl da TAM DEMOKRASİ olur değil mi?Daha da doğrusu özgür medyasız, bağımsız yargısız “çekirdeksiz üzüm demokrasisi” olur, istikrar hiç bozulmaz (!), ekonomide artık en ufak sorun çıkmaz (!). İşte istenen, hedeflenen demokrasi bu; ister gülün, ister ağlayın. Bunları istiyor, liderin seçtiği parlamentoya da “milletin iradesi” adını takıyorlar.Başbakan’ın “Bir siyasi partinin kapatılmasının hiçbir ileri demokraside olmadığı, suçlunun bedeli ödemesinin doğru olduğu” sözlerini “Avrupa ülkelerinde parti kapatma” konusunda uzman Anayasa hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’e sordum.ASIL FARK; ÖRGÜTAkartürk “Gelişmiş demokrasilerde Anayasal değerler üzerinde uzlaşılmıştır, A partisi B partisi fark etmez. Örneğin ABD’de 200 yıldır anayasa değişmedi. Bizde bu uzlaşma olmadığı için bir parti Anayasa ilkelerinden uzaklaşmak isterse bunu yapabiliyor. Bütün demokrasilerde partilerin kapatılması mümkündür ve birçok ülkede (Fransa, İskandinav ülkeleri gibi) çok daha kolaydır. Partiler kutsal mıdır? İnsanlar suç işlediğinde, yasalara aykırı eylemde bulunduğunda bireysel olarak cezasını nasıl ödüyorsa siyasal partiler de örgüt olarak öder. Örgütlü olmak güç kazandırdığı için önemli bir unsurdur ve suçun daha ağırlaştığı anlamına gelir. Yasalara karşı suç işleyen bir örgütün sadece üyeleri cezalandırılmaz, o örgüt de kapatılır. Burada da Almanya örneği, Hitler’in partisiyle tüm partileri, sendikaları kapatması ve önünde hiçbir gücün duramaması demokrasilere önemli bir derstir” dedi.Keşke Başbakan da konuşmadan önce Ekrem Ali Akartürk gibi iyi bir uzmana danışsa...(Not: Sevgili okurlarım, bugünkü Her Açıdan’da Zülfü Livaneli’nin Atatürk’ü anlatan filmi “Veda”dan bölümler ve Müjdat Gezen’in “50. sanat yılı”ndan görüntüler vereceğim. Bir de programa dün verdiğim konuk isimleri arasında bulunmayan emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk katılacak. Bu bilgiyi de duymanızı istedim.)

Devamını Oku

Zirveden çıkan uyarı kime yapıldı?

26 Şubat 2010

Bilindiği gibi 48 emekli ve muvazzaf TSK mensubunun gözaltı ve tutuklama haberlerinden sonra Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un katıldığı üçlü zirve toplandı ve üç beş satırlık bir açıklama ile bitti...Şimdi Başbakan’ı kızdırmamak için dikkatli yazmaya çalışalım; Gazetecilerin neler konuşulduğunu merak ederek sorduğu “Zirve nasıl geçti” sorusuna “Çok iyi geçti” cevabını vermiş Başbakan Erdoğan.Bu “çok iyi” zirvenin açıklamasındaki en önemli satır ise “Kurumlarımızın yıpranmaması için herkes sorumluluk bilinciyle hareket etmeli”... “Nasıl yani” diye sorsam ona da kızacaklar ama hakikaten nasıl yani? Hangi kurumların yıpranması?Üçlü toplantıda bulunup da yıpranması söz konusu olan tek kurum TSK... Ve onların da daha fazla yıpranacak bir hali kaldı; Orgeneral İlker Başbuğ ile bugünkü kuvvet komutanlarının da gözaltına alınması... Bu da olursa sen sağ, ben selâmet Silahlı Kuvvetler Allah’a havale... O zaman bu sözü neye yormak gerekiyor? “Yargı gözaltılara dikkat etsin, Başbuğ ‘böyle rezillik olmaz’ sözünde haklı” mı demek istediler, yoksa “Her gün aralıksız olarak TSK’ya hakaret eden birkaç gazete kendine gelsin” mi demek istediler?Ya da “Siyasetçiler iddiaları gerçek sayarak yargı kararını beklemeden kurumları suçlayıp ‘bizi indirmek istiyorlar, halkın iradesine karşı geliyorlar’ gibi sözler için yarışmasınlar” mı?Yıpranmanın zirvesindeki kurumu kimin yıpratmaması istendi? Hep aynı sözler tekrarlanacağına keşke açıkça belirtseler de millet öğrense!EKONOMİYİ ÇÖKERTEN BASINDün dünya medyasında “Bu gerginlik Türk ekonomisine zarar veriyor. Yabancı yatırımcılar Türkiye’de istikrarın bozulacağından endişeli” haberleri yer alırken aynı anda Başbakan Erdoğan ülkeyi geren ve ekonomiyi altüst eden sorumluyu bulmuştu... Tabii ki her zamanki kara koyun; medya... “Bu ülkeyi germeye, ekonomiyi altüst etmeye kimsenin hakkı yok. Biz de müsaade etmeyiz. Bir anda ekonomik dengeler ne hale geldi. Piyasalar 6.5 puan düşüyorsa bunun sebebi ortadadır” diyor, böylece ekonomik dengelerin sorumlusu; haftalardır olup bitenden, suikast iddiaları, kozmik oda aramaları, Başsavcı tutuklamalarından ve birkaç gün içinde 48+18=66 TSK mensubunun gözaltına alınmasından çıkıyor, medyanın üstüne yıkılıyordu.Başbakan bununla da yetinmeyerek; patronlarının “üçlü zirveyi yazmış olan yazarları işten atmasını” istiyordu. Demokratik bir ülkede benzerine asla rastlanmayacak ama Türkiye’de son dönemde sık sık rastlanan bir durum ama kendisi de okuduğu şiir nedeniyle, ifade özgürlüğü kısıtlamasıyla cezaevine girip çıkmış bir siyasetçi tarafından yapılması hâlâ çok trajikomik değil mi? Kendilerine “Liberal, demokrat” diyen gazetecilerin yorumları nasıldır acaba?TARİKAT BAĞLANTILARI MI?Bu arada çok önemli ve dikkat çeken başka konular da var; mesela Özden Örnek, İbrahim Fırtına gibi eski Kuvvet Komutanları daha önce de ifade vermiş ama gözaltına alınmamışlardı. Ne oldu ki bu ifadelerden kısa süre sonra gözaltına alınıp günlerce tutulduktan sonra “kaçmayacakları düşüncesiyle” ilk ifadede serbest bırakıldılar? Bu düşünce ancak 4 günde mi gelebildi?“Özden Örnek’in günlükleri” denen günlükler ona mı ait, gerçeklik payı nedir, neden bir türlü anlaşılmıyor? Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün günlüklerde söz edilen plânlardan hiç haberdar olmaması mümkün mü? “Haber aldık ama o ortamda bir şey yapılamazdı”, “Bekâra karı boşamak kolaydır” gibi sözlerle neyi ima etmişti? Genelkurmay Başkanı Başbuğ “Bizim elimizde de belgeler var, açıklarız” sözüyle hangi belgeleri kastetti? Darbe iddiaları 2003’ü mü ilgilendiriyor, bugüne mi uzanıyor?Daha yüzlerce soru var. Son The Economist dergisinin bugüne kadar bizim hiç aklımıza gelmeyen yorumu da çok önemli: “Gözaltılar güçlü tarikatlarla bağlantıları olan savcı ve emniyet mensuplarının işi... Erdoğan da bu durumdan memnun değil”... Türkiye’de gündeme gelmeyen bu iddiayı The Economist’e kim söylemiş olabilir?OLAYLAR HER AÇIDAN’DAÖte yanda, ülkenin geleceği açısından hayati önem taşıyan “yüksek mahkemelerin ve HSYK’nın üyelerini Meclis’in seçmesini sağlayacak” yargı reformu sürecinin hızla tamamlanması var.Yarın Her Açıdan’da bütün bu konuların yanında son günlerde yoğunlaşan “Ergenekon soruşturması ile Cumhuriyet rejiminin ilişkilendirilmesi” çabalarını tartışacağız.Programın konukları; Eski Danıştay Başkanı Nuri Alan, Askeri Yargıtay Onursal Üyesi Ali Fahir Kayacan, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Sabancı Üniv. Siyaset Bil. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ve Cumhuriyet Tarihçisi Prof. Dr. Ergün Aybars olacak. Gerçekleri en doğru şekliyle öğrenmek isteyenleri bekleriz.

Devamını Oku

Cumhuriyetçi olmaktan korkmak!

25 Şubat 2010

Uzun zamandır okuyucu mektupları içinde sıklıkla yer alan endişe, daha da doğrusu korku artık iyice su yüzüne çıktı. Gelen her üç mektuptan birinde çok benzer ifadeler yer alıyor; çocuklarının geleceğinden ve Cumhuriyet’in, “laik-demokratik-hukuk devleti”nin değişeceğinden duyulan korku... Bazıları bu korkular nedeniyle “başka ülkelere göç” isteğinden ciddi şekilde söz ediyor. Bazıları bu nedenle “çocuk yapmaktan vazgeçtiğini” söylüyor. (“En az 3 çocuk” diyen Başbakan’ın duyması lâzım.) Dün de aynı duygularla yazılmış birçok mektup geldi, bunlardan birini alalım ve soyadını vermeden Nigar Hanım’ın mektubunun bir bölümünü paylaşalım;“Konuştuğum hiç kimse gelecekten umutlu değil. Çocuklarımız için endişeliyiz çünkü yapılmak istenenlere bakılırsa bu ülkede bizim gibi Atatürkçü, çağdaş, laik insanları istemiyorlar. Bu kadar vergi veren bir toplum olduğumuz halde sosyal güvencemizin olmamasından ve paramızın nereye gittiğini bilmemekten rahatsızız. Batıya karşı dik duramamaktan rahatsızız. Ülkenin her gün kaosa sürüklenmesinden ve gerçek nedeninin bile bilinmemesinden rahatsızız (...) Ben artık seçimlerin adilliğine kesinlikle inanmıyorum. Sanki Türkiye’de oyları, insanımızın yıpratılmasından mutluluk duyan batılılar kullanıyor. Bir vatandaş olarak önce seçim güvenilirliği garantisi istiyorum.” Seçim güvenilirliği konusunun mutlaka şu günlerde Meclis’te gündeme getirilmesinin çok önemli olduğu muhakkak. Elektronik uzmanlarının görüşlerinin şimdi, seçim yaklaşmadan tartışılması, “bilgisayarlara dışardan müdahale çok kolay” iddialarının anlaşılması ve sistemin zaman varken değiştirilmesi şart... Milletvekilleri konuyu Meclis’e getirmek için ne bekliyorlar anlamak mümkün değil. Bu endişelerden biri... Ama ya vatandaşların çocuklarının geleceğinden; ülkesinin rejiminden endişe duymasının; “Cumhuriyet’e ve Atatürk’e bağlı insanlar köşeye sıkıştırılıyor, bizi istemiyorlar” demesinin nedeni ne olabilir?Ne oldu ki; ekonomik açıdan zaten gelecek endişesi taşıyan çoğunluk bir de bu korkuları hisseder oldu?Bunu ortaya koymak “Cumhuriyet’in bittiğine inandığını” yazmaktan, “eski devlet-yeni devlet mücadelesi yaşanıyor” demekten çekinmeyen ve amacı zaten toplumda bu psikolojiyi yaratmak olanları sevindirecektir biliyorum. Her şeye rağmen bu tartışmanın artık yapılması gerektiğine de inanıyorum.‘CUNTA’DAN NERELEREUzun süredir gazete köşelerinde, ekranlarda sık sık her olayla “Cumhuriyet” ve “laik rejim” arasında bağlantı kurulduğunu, neredeyse “Atatürkçüyüm ve Cumhuriyet rejiminden memnunum ya da Cumhuriyetçiyim” demenin “Ergenekoncuyum” demekle eşdeğer hale getirildiğini, fırsattan istifade Cumhuriyet rejimini destekleyen herkes ve her kurumun “dindar olmadığı ve hatta dine karşı olduğu”nun da araya mutlaka sıkıştırıldığını görüyoruz.“2003 yılında ordu içinde bir cunta darbe plânlamıştı” iddiası başarıyla “Cumhuriyet ağaların rejimiydi, yargı da dahil tüm kurumları topluma kurallar, yasalar dayatıyordu. Hep onların istediği hükümetler seçiliyor, ülkeyi elitler yönetiyordu, medya da işin içindeydi. Şimdi bu durum tersine döndü. Artık alternatif medya var. Alternatif savcılar, hakimler ortaya çıktı. Her kuruma dokunuluyor, ordu komutanları bile ifadeye çağrılıyor. Artık Cumhuriyet’in karşısında demokratlar var” yorumlarına dönüştürüldü.Benzer bir yorumu 19 Şubat’ta Zaman’daki köşesinde “Cumhuriyet Ağaları” başlıklı yazısında yapan Hüseyin Gülerce bu yazıyı; “Artık Cumhuriyet ağalarının karşısında güçlü demokrat bir toplum kesimi var. İşte 17 Şubat yargı darbesi, bunun için tıpkı 27 Nisan darbesi gibi geri tepecektir. Ağaların akla, vicdana, hukuka aykırı hamlesi boşa çıkarılacaktır. Bu son virajı asla alamayacaklar. Çünkü artık demokrasiyi isteyenler değil, ağalar korkuyor (...) Bu maçın beraberlik ihtimali yok. Statüko kaybedecek, demokrasi kazanacak” cümleleriyle bitirmişti.ÖNCEKİ HÜKÜMETLERİ KİM SEÇTİ?Sormak lâzım Hüseyin Gülerce’ye; Bugüne kadar gelip geçen Özal’ı, Demirel’i, Ecevit’i, Çiller’i, Erbakan’ı, Yılmaz’ı, Bahçeli’yi ve diğer liderleri, başbakanları köylüsüyle kentlisiyle, işçisiyle memuruyla halk seçmedi mi? Onlar döneminde demokrasi yoktu, hukuk yoktu da bugün yeni yeni mi ortaya çıkıyor?Çiller döneminde ve diğerlerinde yapılan hukuksuzluklara Türkiye’nin medyası tepki vermedi mi, yargısı vermedi mi?12 Eylül darbesi, 27 Nisan muhtırası tüm kesimlerin tepkisiyle karşılaşmadı mı? Bugün hâlâ tüm kesimler karşı çıkmıyor mu? (Pardon 12 Eylül’den memnun “sözüm ona demokratlar” bunun dışında!!)17 Şubat’ta verilen HSYK kararının hukuka tümüyle uygun olduğunu neredeyse tüm uzman hukukçular ve yüksek mahkemeler açıklamadı mı? Doğruyu onlar bilmiyor da hukukçu olmayanlar veya onlar gibi 50-60 yıllık hukuk deneyimine sahip olmayanlar mı biliyor?İşte bu söylemlerdir Cumhuriyet rejimine bağlı insanlarda endişe yaratan... Ve öyle bir toplu saldırı söz konusu ki hiç de haksız değiller!

Devamını Oku