Bak şu konuşana!

Haberin Devamı

“12 Eylül darbesini çok seven” kadın yazarı artık bilmeyen yok. Kendisi Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi geçmişindeki 3 darbeden biri olan ve tabii ki “darbenin alâsı” sayılan 12 Eylül için:

Darbe öncesi “13 ilde sıkı yönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor; merhaba asker”, sonrasında ise “12 Eylül bir darbe değildir diyen Org. Evren’e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de bir ihtilal”, “12 Eylül’ün gerekçesi haklıdır, terörden bezen halkın meşru müdafaaya geçtiği gündür” diye yazan kişidir.

Bugüne kadar her iktidara, her başbakana nasıl yanaştığı ve hatta “yağdanlık” olmayı açıkça başka gazetecilerin yanında teklif ettiği ise Hürriyet Yazarı Yalçın Doğan’ın 16 Ekim 1997 tarihli yazısıyla belgelenmiştir.

Bunları bildikten sonra artık o yazarın meslektaşlarının adını, yazılarını kötü niyetle ve farklı anlamlar yükleyerek köşesinde yayımlamasına TV’lerde abuk subuk yorumlarla söz ederek hedef göstermesine veya bir gazeteciye yakışır şekilde gerçeklere ve yazılara bağlı kalmak yerine tam da kifayetsizlerin yöntemiyle tartışmaları kişiselleştirmesine şaşırabilir misiniz?

Yine “12 Eylül’ü ne kadar sevdiğini” hemen unutuvermiş ve yıllardır süren, insanları canından bezdiren darbe iddialarıyla ilgili olarak bir çok yazarın ve benim de eski yazılarımızdan alıntıları (Umur Talu’nun ‘kimler için yazdığı belli olmayan’ yazısından başlayarak ve keyfince isimler seçerek) köşesine taşımış. Bir de üstüne “yanıltmak ve utanmak” gibi bir başlık koyunca, insan “başkalarına utanma dersini sen mi vereceksin, dön de kendine bir bak” deme gereği duyuyor açıkçası... TV’lere çıktığı dakika izleyicinin “görür görmez kanal değiştiriyorum” diyeceği kadar dayanılmaz ve güvenilmez hale gelmiş isimlerin başkasına utanmaktan söz etme hakkı olamaz.

HERKESİ KENDİ ZANNETMEK

Yazımın yanında TV programımı da mutlaka (bu intikam duygusunun nedenini izleyici iyi bilir) bulaştırmak istediği için önce Can Ataklı’nın programda söylediği sözleri almış, arkasına 26 Haziran 2009’da yazdığım yazıyı koymuş. Hani birileri darbeyi alenen destekleyen kendisi gibi isimleri bırakıp bizleri okka altına göndermeye çalışsa zil takıp oynayacak bir utanmazlık! Ne demişim o yazıda; Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un henüz “ıslak imza”dan önce, fotokopi belgenin arkasından yaptığı konuşmada söylediği sözleri aynen almışım (ki içinde “TSK’ya karşı asimetrik psikolojik harekat” yürütüldüğünden de söz ediyor) ve tek cümlelik yorum yapmışım; “AKP, TSK ile ciddi bir inatlaşma ve kışkırtmayı sürdürmeye kararlı”...

27 Aralık 2009’da ise “Biliyorsunuz belge sayılmaz denilen belgeyle Dursun Çiçek tutuklandı, sonra serbest bırakıldı. Islak imzalı belgeyle yine tutuklandı ve serbest bırakıldı. Peki bu toplum ne zamana kadar darbe konuşacak” diye yazmışım. Bu alıntıda da tek bir soru var, gerisi “tutuklayıp bırakmalar”ı hatırlatıyor.

Kısacası ne bir yanıltma söz konusu, ne de bir darbeyi (veya darbe hazırlığını) övme gibi utanılacak durum... Ama insanın kendinde “söz ettiği duygular”dan eser olmayınca bunu yapabiliyor işte...

Gelelim işin gerçeğine, aynı sıralarda bu zavallının hiç değinmediği başka ne yapmışım; “TSK’nın kendi içinde karanlık noktaları ortaya çıkarmak için gayret göstermesini, Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlükleriyle ilgili net açıklama yapmasını, darbe hazırlığı iddialarının çıktığı dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un bu olaylardan bilgilerinin olması ve konuşmaları gerektiğini, onlara ayrıcalık tanınmaması gerektiğini” sürekli yazmış ve söylemişim.

Eğer darbeler önlenmeye çalışılıyorsa, birilerinin pek övdüğü 12 Eylül darbesinin ve Kenan Evren’in de, 27 Nisan e-muhtırasının ve Yaşar Büyükanıt’ın da sorgulanması gerektiğini sık sık tekrarlamışım.

CEVAP BEKLEYEN SORU

Kendisi gerçek ve dürüst gazeteciliği, gazetecilik mesleğinin asıl amacını/işlevini bilmeyen, bunu “çıkarlar için kullanılacak bir alan” olarak görenler, mesleğine saygılı ve bu nedenle takdir edildiğini bildikleri insanları zor durumda bırakmaya çalışıyor, attıkları “kendisi utanmaz başlıklar”la açıklama yapmaya zorluyorlar, mesele budur.

Popülist polemiklerden medet uman siyasetçiler gibi aynı şeyden medet uman başkaları da olabiliyor maalesef. Şimdi yeni sorularım var:

Madem ki Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ anlaşarak, paslaşarak hareket etmekteydiler o zaman Başbuğ’un öfkeyle yaptığı “TSK’ya karşı psikolojik harekat var... Bu ne rezillik” gibi açıklamaların sebebi neydi ve toplum neden aylarca süren gerginliklere, kurumlar arası kavgalara mahkûm edildi? Bu paslaşmanın, anlaşmanın geçmişi hangi tarihlere dayanıyor?

Başbuğ’un, toplumun cevabını merak ettiği bu soruları da mutlaka cevaplaması gerekiyor.

DİĞER YENİ YAZILAR