Majestelerinin Anayasası!

24 Mart 2010

O kadar çok konu var ki yazacak, bu küçücük yer bana asla yetmez, daha başlarken biliyorum bunu ama yine de deneyeceğim... Meselâ Deniz Feneri Derneği’nin -elbette hâlâ ‘soruşturma gizliliği’ diye, nedense diğer soruşturmalarda her şey apaçık ortaya dökülür, gazetelere manşet olurken bu dev yolsuzluk olayının üstünün örtülmesi sonucu- tümüyle masum havalarda yaptığı açıklamalar var.“Açı doyurmuş, açığı giydirmiş”ler, sadece iyilik yapmışlar ama bazı partilerle, gazeteler Almanya devleti ile ortak çalışarak Deniz Feneri üzerinden Türk insanının iyilik duygularını zayıflatmaya çalışmış... Almanya’da “yüzyılın en büyük bağış soygunu” olarak adlandırılan, trilyonlarca liralık bağışın, bizzat o bağışçıların paralarının yok edildiği bir olayı millete böyle aktarıyorlar. Ama kimse “Kardeşim ne oldu bu dava, iki Deniz Feneri arasındaki ilişki, ortaklık açıkça mahkeme tarafından belirlenmemiş miydi” diyemiyor.Millet her gün soruyor, sorumlulara kimse sormuyor, “gizli” diye aylardır saklanıyor.Öte yanda, geçenlerde arşivde bir bilgi ararken rastladığım çok ilginç bir sürmanşet haber var... Başbakan Erdoğan, 2007 Mart ayında kendisiyle ilgili medyada çıkan bir habere kızarak cevap verirken şöyle demiş; “Bu medyanın karın sancılarının ne olduğunu biliyorum. Zaten şu anda Maliye de her şeyi takip ediyor.” Gerçekten ilginç değil mi? Birbirini takip eden cümlelerle bu iki olay nasıl ilişkilendirilebilmiş? Bu sözden sonra “Maliye’nin bir medya grubuna tarihte görülmemiş bir ceza kesmesi”ni nasıl değerlendirmek lâzım? En iyisi yorumu okuyucuya bırakmak...Şimdi gelelim; “kendin pişir, kendin ye” şeklinde yapılmak istenen “yüksek yargının yapısını değiştirme” operasyonuna...Bu olay çok ciddi; “Meclis’i ve hükümeti denetleme görevi yapan ve diğer denetim mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı” bir ortamda önemi had safhaya çıkan yüksek yargının üyelerini de siyasallaştırdıkları takdirde Türkiye’yi hamur gibi yoğurup istenen şekli vermek için hiçbir engel kalmayacak.PLÂNIN PARÇASI; YANILTMAKŞu noktaya çok dikkat etmek gerekiyor: Görevleri bu operasyonlara “gereken desteği vermek” olan bazı yazarlar ve gazeteler yüksek mahkemeleri ele geçirme operasyonuna “değişime karşı çıkma”, “12 Eylül Anayasasının değiştirilmesini engelleme” gibi kılıflar buluyorlar. Olayı “Muhalefet partilerinin, iktidarın yapacağı değişimlere karşı çıkması, onunla birlikte Anayasayı değiştirmeye yanaşmaması” şeklinde yansıtarak okuyucuyu resmen aldatıyorlar.Türkiye’de Anayasa’nın değiştirilmesine karşı çıkan yok ama ülkenin geleceğine yön verecek en önemli kanunların her demokratik ülkede olduğu gibi “tüm kesimlerin katılımıyla hazırlanması” gerektiği son derece haklı olarak söyleniyor.Mevcut düzene “al gülüm ver gülüm düzeni” diyen AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ “Ben seni seçeyim, sen beni seç. Geniş tabanlı temsil olmasın mı” diyor. Peki yüksek yargı üyelerini, hakimleri, savcıları bağımsız ve yılların deneyimine sahip yüksek yargı üyelerinin seçmesi mi doğrudur, yoksa HSYK’nın tüm yetkilerinin Adalet Bakanı ve müsteşarına verilmesi, üyelerinin ise AKP veya aynı görüşteki Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi mi?.. AKP deyince de seçecek olanlar “milletin seçtiği, millet iradesini yansıtan” milletvekilleri değil (bunun değişmesine de karşılar), tek başına Başbakan... Yani dolayısıyla Erdoğan ve Gül birlikte oturup Anayasa Mahkemesi üyelerine ve diğer yüksek mahkemelere üye seçen HSYK üyelerine karar verecekler. Bu, yargının tümüyle siyasi parti haline gelmesi “al gülüm ver gülüm” olmayacak ama işlerine geldiğinde “Bağımsız yargıya herkes saygılı olsun” dedikleri, gelmediğinde “dokunulmazlıkları kaldıramayız, yargıya güvenmiyoruz” dedikleri yargının en yüksek kurulunun veya yüksek mahkemelerinin seçmesi “al gülüm...” olacak.BU TELAŞ NE?Ve örneğin Cumhurbaşkanı AYM’ye 2 üniversite mezununu bile atayabilecek. Anayasa Mahkemesi öyle önemsiz ki hiçbir deneyime/uzmanlığa gerek yok, herkes üye olabilir yani... Yeter ki AKP’nin her istediğini onaylayan Cumhurbaşkanı karar versin.Sonra örneğin; Anayasa Mahkemesi raportörlerinin böyle bir yetkisi olmamasına rağmen, her gün siyasi taraf olarak iktidarı destekleyen açıklamalar yapan Osman Can ve benzer isimlerin AYM’ye ve HSYK’ya seçilmesinin de önü açılıyor. Cumhurbaşkanı’na; rektörlük atamalarında yapıldığı gibi “fazla oy alan aday” yerine az oy, hatta tek oy alanı AYM’ye seçme hakkı da veriliyor.Dikkatten kaçırılmayacak bir nokta da; taslağa konan geçici 20. madde ile HSYK’da yapılacak değişiklik gerçekleştikten 30 gün sonra Kurul’un yeniden oluşturulması... Aceleleri var yani; istedikleri savcıyı, hakimi istedikleri yere atamak için aşırı telaşları var. Bu telaş neden, merak etmez misiniz?Parti kapatma kararını; Meclis’teki her partiden 5’er üye bulunacak bir komisyona verip, bunu da “Bakın bizim daha çok koltuğumuz var ama biz de 5 üye veriyoruz, ‘buyrun siz karar verin’ diyoruz” şeklinde anlatmaları ise tam komedi. İki partinin anlaşarak, gizli oylarla istedikleri partiyi kapatmalarını nasıl önleyecekler acaba? Ve bu gerçekleşirse, Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a bile “hukuki değil, siyasi karar verdi” derken rakip partilere demeyecekler mi?Bu tehlikeli girişim için Türkiye’nin sonu hayrolsun demekten başka ne söylenebilir ki?

Devamını Oku

Bakan Çelik yargıyı etkilemedi mi?

22 Mart 2010

Yandaş medya” deyimi ancak iktidarlara sürekli destek vermeyi ve asla eleştiri getirmemeyi gazetecilik olarak görebilen ve okuyucuya da yutturmaya çalışanlar için kullanılabilir zira iktidarların hatalı adımlarını eleştirmektir medyanın görevi...Bunu yıllar boyu hiç yapmaz, antidemokratik eylemlere bile hatta bizzat medyayla ilgili ağır baskıya bile susar ve sonunda bir gün “sadece sizin istemediğiniz bir eylem veya söylemini” eleştirmeye kalkarsanız, o eleştiriye yine iktidardan gelen sert cevaplara itirazları da kimseyi etkilemez.“Kaçak Ermeni işçiler” konusunda Başbakan Erdoğan’a pek kızan “destekçi” yazarlar açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalardan birinde yazar “destekçi” tanımını kendisi yapıyor ve diyor ki: “Bu hiddetli yaklaşım sizi desteklerken de geçerli miydi? O durumlarda da ‘yanlışın avukatı’ mıydık?” Tabii ki bir yazar iktidarların doğru icraatlarına destek verebilir ama; yanlışları hiç görmeden, haksız ve hukuksuz gelişmelere susup yıllarca sadece destek yazıları yazar, TV’lerde parti sözcüsü gibi konuşursanız her iktidar döneminde bu “yandaş” deyimini hak edersiniz.Aynı çizgide olan ama üstüne bir de kurumları hakaretlerle yıpratmayı görev sayan, her nasılsa yargıda olan olaylara ait ihbar mektuplarının ve belgelerinin savcılardan önce kendisine postalandığı gazete, yargının karar vermediği tüm konularda istisnasız olarak yargı yerine karar verip, kesin suçlamaları herkese ve hatta gazetecilere yaparken, yargıya açıkça müdahale eden siyasetçilere tek kelime ile değinmezken yaptığım röportajda Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un yargıya müdahale ederek suç işlediğini söylüyor.Bugüne kadar sayısız iddia ile en ağır şekilde suçlanan TSK’nın başındaki kişi olarak Başbuğ’a “karanlık kalmış konularla ilgili” birçok gazeteci köşelerinden sorular sordu. Ben, yalnız Başbuğ’a değil Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve Aytaç Yalman’a da gazetede ve televizyonda defalarca sorular yönelttim ve hatta 14 Mart programımda “TSK yıpranıyorsa, onların susmasından da yıpranıyor” dedim. “Cevaplamayacağım” dedi!Sorularım sadece Askerî Savcılık Bilirkişi’nin açıklamasındaki “belgeler gerçekse” başlangıcı veya 3. ordu Komutanı Org. Saldıray Berk konusuyla, somut olaylarla ilgili değildi. Meselâ haftalarca, aylarca Hükümet-TSK çatışmasıyla topluma gerginlik yaşatıldıktan sonra yapılan “Çok iyi anlaşıyoruz, paslaşıyoruz” gibi açıklamalardaki çelişki, 15 general, amiral tutuklandıktan sonraki “iyi anlaşma” görüntüleri de merak konusuydu ve cevap bekliyordu. Bu nedenle, dikkat edilirse diğer röportajlardaki gibi belli somut iddialara kilitlenmek yerine çok geniş bir alana yayılan konularda sorular sorulduğu görülür. Burada, röportajı yapan kişi olarak kendimi açıklamakla sorumlu hissettiğim önemli bir konu var; Genelkurmay Başkanı daha baştan, yaptığımız ön görüşmede sorularımı öğrenmek istedi, öğrenmeden önce “Her soruya cevap veremeyeceğini, yargıyı etkilemekten dikkatle kaçınacağını” bildirdi. Soruları öğrendikten sonra da “Bazılarını cevaplamayacağını” tekrar söyledi.Röportaj sırasında -dikkatle izleyenler fark etmiştir- bazı soruları tekrar tekrar sormama rağmen bir takım konulara girmeden cevap verdi.TV çekimi esnasında, eğer cevaplamayacağı, yargıya müdahale gibi anlaşılabilecek soru sormuşsam çekimi durdurdu. Gösterdiği dikkati ve özeni yakından izleyen (ve soruların hepsine cevap alamadığı için de aslında biraz bozulan) kişi olarak bunları söylemek zorundayım.Bununla birlikte; örneğin Askerî Bilirkişi’nin hatası (ki kendisinin ağzından “hata” sözcüğü de çıkmadı) ve Saldıray Berk’e yöneltilen iddialar hakkındaki belgelerle ilgili açıklaması kesinlikle Türkiye’nin bilmesi gereken konulardı. Bu yanlış Bilirkişi Raporu üzerine birileri “İşte Askerî Savcılık da ‘darbe plânı’ dedi” çıkışlarıyla TV’lerde bas bas bağırarak (isim de vermeli miyim yoksa) suçlamalar yapmamış, köşelerde sivil-askerî yargı süreci bitmiş gibi yazılar yayımlanmamış mıydı?Alevî köyleri, Tokat saldırısıOrg. Saldıray Berk’le ilgili “Alevî köylerine yardım” iddiası için daha birkaç gün önce Devlet Bakanı Faruk Çelik “Böyle suçlama olmaz, savcı bu hatayı yapmamalıydı” dedi. Röportaj sorularım arasında olan, Tokat saldırısı sonrasında Bülent Arınç ve Başbakan Erdoğan’ın (ben isim vermeden sordum); “Bu olayı başka örgütler yapmıştır” benzeri açıklamaları, bu hain saldırıyı bile orduya mal eden imalar ve hatta söz konusu gazetenin de açıkça bunu ifade etmesi henüz hafızalarda.Suikast iddiası sonrasında Arınç ve birçok siyasetçinin (Arınç geçen hafta TV’de tekrarladı) bu iddianın doğruluğuna kesin inandıklarını açıklamaları da...Bunların yargıya müdahale olduğu hiç söylenmiyorken; soruşturmanın bitip kovuşturma safhasına geçilmiş olaylar hakkındaki -zaten mahkemeye sunulacak- belgelerden söz edilmesi veya Bilirkişi konusuna açıklık getirerek en azından medyadaki yanlış anlamaların önlenmeye çalışılması neden yargıya müdahale olarak öne sürülüyor ki?.. (Yoksa bu açıklamalarla bazı manşetlerin kaybedilmiş olması mıdır öfke yaratan?)Ve meselâ Kemal Kılıçdaroğlu’nun belgeleriyle, en somut şekliyle “yargıya baskı”yı anlatan son yolsuzluk açıklamasına bu gazetelerde neden hiç yer verilmiyor?Okuduklarımızı, dinlediklerimizi çok iyi anlamak zorunda olduğumuz bir dönemdeyiz, unutmayın!

Devamını Oku

Bilirkişi raporunu basına kim verdi

21 Mart 2010

Dün Her Açıdan’da; İstanbul Üniversitesi İdare ve Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ülkü Azrak’ın, talebesi olan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’yla ilgili olarak yaptığı konuşma üzerine Kuzu telefonla programa bağlanmak istedi.Daha önce yaptığı “Dokunulmazlıkları kaldırmıyoruz, çünkü yargıya güvenmiyoruz” sözleri bütün medyada yer almış olmasına rağmen Azrak’ın söylediklerini düzeltmeye çalıştı, Türkiye’yle birlikte dinledik. Ama arkasından, bir Anayasa Komisyonu Başkanı’nın da hocası olacak deneyime sahip konukların yer aldığı ve bu seçime büyük özen gösteren Her Açıdan’la birlikte o konuklara da hakaret anlamına gelecek sözler sarfedince ve medya özgürlüğüne açıkça saldırıda bulununca milyonlarca televizyon izleyicisinin önünde kendini komik duruma düşürdü.Bu konuşmadan hemen sonra programa gelen yüzlerce izleyici mektubunda da ona öfke, bana ve Her Açıdan’a ise teşekkür vardı. Gelen tüm mektupları dikkatle saklıyorum çünkü gerektiğinde sergileyip herkesin görmesini sağlamak isterim. İzleyicilerimize gösterdikleri ilgi ve güvenden dolayı teşekkür ediyorum.KILIÇDAROĞLU’NUN AÇIKLAMASIAynı programda CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk kez açıkladığı yolsuzluk olayı ve AKP’li KİT üyesi (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) Hüsnü Ordu’yla ilgili çok ciddi “yargıya baskı” iddiası önemliydi ki haber kanalları daha program sırasında sitelerine alıp yayınlamaya başladılar. Siyasetçilerin hakimlere, savcılara yaptığı baskı, kararlarını etkileme çabası son yıllarda Türkiye’nin karşılaştığı en ciddi olaylardan biri ve duyurulması, önlenmesi gerekiyor. Bu olayda da mahkeme yolsuzluk yapanları mahkum etmiş, 10 ay hapis cezası vermiş. Hüsnü Ordu ise Tavşanlı Cumhuriyet Başsavcısı’na 3 sayfalık dilekçe yazarak “Ben baktım, burada yolsuzluk yok gereğini yapın” demiş. Yargıç daha sonra “Cumhuriyet savcısının yargıyı yönlendirmeye çalıştığını” bildirmiş.Olayların vehametine bakar mısınız? Erzincan olaylarındaki cemaat soruşturmasında AKP’li bir bakan tarafından yapılan siyasi baskıların benzeriyle her an bir başka yerde karşılaşmak mümkün. Şimdi mesela bu durumda Hüsnü Ordu’nun “sırf dokunulmazlığı var diye” hesap vermemesi olacak iş midir?İngiltere’de hakimler yolsuzluk durumunda hemen milletvekillerine “Sizin dokunulmazlığınız şahsi suçlarınızı kapsamaz” diyor da Türkiye’de neden diyemiyor? Sonra da “dokunulmazlığın kaldırılması için” AİHM’ye giden muhalefet milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılmasın diye iktidar partisi orada faaliyet gösteriyor. Ve demokrasiden, eşitlikten söz ediliyor. Kabul edilir gibi değil. DEMOKRASİ HERKESE LAZIMVe tabii Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un röportajda yaptığı açıklamalar arasında çok aydınlatıcı bilgiler var. Bunların başında Askeri Savcılık Bilirkişisi’nin yaptığı “Elimizdeki belgeler gerçekse Balyoz, bir darbe planıdır, seminer değil” şeklindeki (gazetelere geçen) açıklamanın, hemen ertesi günü Askeri Savcılık tarafından yapılan “Askeri Savcılıkta soruşturma halen devam ediyor (...) Bilirkişi; bu konudaki raporunu söz konusu CD’lerde belirtilen belgenin gerçek olduğu faraziyesine dayandırarak hazırlamıştır. Bu husus bilirkişi raporunun 3’üncü maddesinde de açıkça bellirtilmiştir” açıklaması geliyor.Gerçeklerin ne olduğu (eğer rahat bırakılırsa, yukarıdaki baskıların benzeri yapılmazsa, tarafsız/ dürüst/ cesur hakimlere rastlarsa) yargıda ortaya çıkar, herkes de saygı gösterir. Ama daha soruşturma sürerken tek kişilik ve yanlış şekilde yazılmış bilirkişi raporuna bakarak bazı gazete ve TV’lerde köşe yazarlarının meslektaşları veya hukukçulara baskı uygulaması, sanki yargı karar vermeden iddialara inanmak şartmış hatta görevmiş gibi “İşte Askeri Savcılık ‘darbedir’dedi, şimdi ne diyeceksiniz bakalım” diye hesap sorması içler acısı bir durum değil midir?GİZLİLİĞİ İHLAL SUÇUŞimdi “hesap sorulanlar”ın da yargı sürecini beklemeden “Bilirkişi raporu hatalı verilmiş, ne söyleyeceksiniz bakalım” mı demesi gerekiyor?Demokrasinin, hukukun herkese lâzım olacağı, bugüne kadar iktidarı destekleyen yazarların “Ermeni işçilerin sınırdışı edilmesi” konusunda Başbakan’la giriştikleri polemiğe ve karşılıklı suçlamalara bakınca açıkça görülüyor.Onun için saygılı olmak lazım. Hatalı bilirkişi raporunu duyduğu dakikada üstüne atlayarak başka yazarların yazılarını alıp köşesinde yayınlayacak kadar baskıcı ve saygısızlara ise söylenecek şey yok.Deneyimli hukukçu Prof. Dr. Ülkü Azrak ise bilirkişi raporu konusunda bana “Genelkurmay Başkanı’na sormadınız mı; Askeri bilirkişi raporu basına nasıl yansıdı, kim verdi” diye sordu.Bilirkişinin yaptığının “Soruşturma gizliliğini ihlâl” olduğunu, Askeri Savcılığın yanlış kişiye yetki vermiş olduğunu söyledi.Daha ne söylesin?.. Burada kim “gerekeni yapın” diyecek?

Devamını Oku

Atatürk heykeli müzeden neden kaldırıldı?

20 Mart 2010

Kültür Bakanlığı’na soru:Herhangi bir müzeden söz etmiyoruz, dünyanın en tanınmış ve “Churchill’den Gandhi’ye, Kennedy’den Obama’ya gelmiş geçmiş büyük devlet adamlarının ya da çok ünlü isimlerin” heykelinin bulunduğu Madame Tussaud müzesinden söz ediyoruz.Birkaç gün önce Londra’daki okurlarım her gün yüzlerce kişinin ziyaret ettiği bu müzede yıllardır bulunan Atatürk heykelini görmeye gittiklerini ve üzülerek ‘kaldırılmış olduğunu’ öğrendiklerini yazdılar.Israrla araştırıp soruşturduklarında Müze’den “Berlin’e gönderildiği” cevabını almışlar. Japonlardan Çinlilere, Latin Amerikalı’lara kadar çok sayıda ziyaretçi Atatürk heykelini görmek istediği için, yoğun talep üzerine oraya gönderilmiş.Türkler “Madem yoğun talep var, neden her müzemize birer heykel konmuyor” diye sorunca şöyle denmiş; “Sizin Kültür Bakanlığınızın bize göndermesi gerekir, bu konu sizi ilgilendirir”...Okurlarımız soruyor: “İki skandal var; 1- Bu kadar önemli bir konu nasıl oluyor da Türkiye’de haber olmuyor ve Londra Büyükelçisi’nin sesi çıkmıyor? (Almanya’dakini de söylüyorlar aslında...)2- Madem ki Londra’da Atatürk heykeli eksiktir, Kültür Bakanlığı neden göndermiyor ve zaman kaybediyor?” Ben de Bakan Ertuğrul Günay’a soruyorum; Neden?.. Haydi Resim ve Heykel Müzesi’nden milli servet olan yüzlerce eserin çalınmasının suçunu 12 Eylül’e attınız (o günden bugüne sayım olmamış demek ki, nasıl da aldatılıyor Türkiye), bu ihmalin sorumlusu kim? Türkiye’ye bu soruyu açıklamak borcunuzdur.(Not: Ankara’da Belediye tarafından metrolara asılan Çanakkale Şehitlerini Anma Günü’yle ilgili posterlerin hiçbirinde Atatürk’ün olmayışı da Ankaralılar’ın dikkatini çekmiş. Acaba Belediye Atatürk’ü Japonlar, Çinliler kadar bile tanımıyor, saymıyor mu?) *****Bu kızlar “çocuk” değil mi? Polise taş atan 18 yaş altı çocuklar için iktidar partisi seferber oluyor, Anayasa değişikliği için kapısını çalmaya gerek duymadığı muhalefet partilerini razı etmeye çalışıyor. Her ne kadar PKK’nın eylemlerinde çocukları sık sık kullandığı, yine kullanacağı, bu nedenle esaslı bir yaptırımın gerektiği biliniyorsa da o yaptırım, çocukların ailelerini cezaya ortak etmek, çocukları da cezaevi yerine ıslahhaneye göndermek olabilir, buna bir diyecek yok.Peki bu çocukların cezaevine girmesini böylesine ciddiye alan bir hükümet; Güneydoğu’da ve birçok bölgede 11-12 yaşındaki küçücük kız çocuklarını kazık gibi adamların başlık parası vererek evlilik adı altında satın almasını neden ciddiye almıyor?16-17 yaşında polis yaralayanlar çocuk sayılıyor da 11-12 yaşında iken “onlarla evlenecek kadar hasta ruhlu olan” adamlara teslim edilen, porno film izletilmekten, içki içmezse dövülmeye kadar bin çeşit şiddetle karşılaşan veya “töre” diye vahşice öldürülen küçücük kızlar çocuk sayılmıyor mu?Israrla uyarıyoruz ama nedense Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Kavaf’ın aklına bunlar hiç gelmiyor. Allah aşkına neyle zaman geçiriyorlar?*****Facebook şaşkınlığı! Daha neler duyacağız bu memlekette bilmem, geçenlerde adıma “düzgün bir internet sitesi” hazırlanması için yaptığım görüşmede ‘Facebook’ta benim adıma 3 sayfanın olduğunu ve bunların 2’sinde benim ağzımdan açıklamalar ve karşılıklı yazışmalar yapıldığını, internet ortamında 150’ye yakın arkadaş edindiğimi bir bilgisayar uzmanından duyunca, (deyim yerindedir) şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum.Sayfaların birinin beni seven okuyucu ve izleyicilerim tarafından açıldığını, burada yazılarım ve programımla ilgili yorumlar yaptıklarını uzun süre önce öğrenmiştim. Bunda şikayet edecek bir şey yok, tam aksine “özel sayfa açıp yazışacak kadar takdir eden” bir kitlenin bulunması her yazarı, televizyoncuyu mutlu eder.Ama eğer benim adıma benim ağzımdan bir şeyler söyleniyorsa bu kişilik haklarıma saldırıdır, saygısızlıktır.Facebook’ta veya Twitter’da yazışmadığımı, hiçbir açıklama yapmadığımı, bilgi vermediğimi (sadece Vatan internet sayfasında mail adresimin bulunduğunu) bilmenizi istiyorum. Eğer bunu yapacaksam köşemde de duyururum ama şu sıralarda değil yazışmaya, telefonda konuşmaya bile zamanım yok.Bugüne kadar yalan söyleyerek adımı kullanarak cevap yazanları da kınıyorum. Mümkünse yasal olarak hakkımı arayacağım.

Devamını Oku

Bir “darbe mağduru”nun kızı için...

20 Mart 2010

14 Mart Pazar günü Her Açıdan’da haftalardır Ergenekon soruşturması sürecindeki gelişmelerle ilgili olarak sorduğumuz soruları tekrarlamış; 2003’te Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök, eski Kara Kuvvetleri Komutanı olan Aytaç Yalman, Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve bugünkü Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un birlikte konuşarak olayları açığa çıkarması gerektiğini bir kez daha vurgulamıştım. Bunu yapmamın nedeni kısa bir süre önce programa davet etmek üzere aradığım Aytaç Yalman’ın telefonda; “Bu konuları biz dördümüz biliriz. Konuşması gereken kişiler de biziz, bizden başka da kimse açıklama yapmaya yetkili değildir” demesiydi.Ayrıca, bütün içtenliğimle, bu kadar çok sayıda TSK mensubunun gözaltına alındığı, tutuklandığı bir “darbe plânı iddiası”nda eğer Askerî Savcılığın da açıkladığı gibi bir gerçeklik ihtimali varsa ve bu ihtimal; “Arınç’a suikast”, “Tokat saldırısında hükümetin gösterdiği şüphe” tavrı, Kamyon olayı, ahçının çıktığı aracın durdurulması gibi olaylarla “bugüne kadar vardırılıyorsa” böyle bir hazırlığın genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanlarının tümüyle bilgisi dışında olup olamayacağını kendi kafamda sorguluyordum.ÇELİŞKİLİ TAVIRLARBana göre; darbe hazırlığı iddiaları kendisine sorulduğunda “Vardır da diyemem, yoktur da diyemem” cevabını veren, sonra “Balyoz semineri emrini ben verdim ama, darbe plânı görmedim” diyen Hilmi Özkök’ün de, 27 Nisan e-muhtırası için “o muhtıra değildi” diyen Büyükanıt’ın da tavrı inandırıcı değildi.Yalman’ın da yukardaki açıklamadan sonra susup bir daha konuşmamasını anlayamamıştım. İlker Başbuğ’un; Tokat saldırısından sonra hükümetin ve bazı gazetelerin “PKK değil başka örgütler yapmış olmalı” yorumlarına karşılık “TSK’ya yönelik asimetrik bir psikolojik harekat”tan söz ettiği sert cevap, daha sonra bazı gelişmeler üzerine yaptığı aynı sertlikteki çıkışların arkasından “aralarında general ve amirallerin bulunduğu 66 TSK mensubunun gözaltına alınıp 39’unun tutuklanmasına” sessiz kalışı çelişkili görünüyordu.Üçlü zirveden sonra ise tamamen susmuştu. Bu arada bunca olaydan, toplumda yaratılan gerginlikten, kurumlar arası çatışma görüntülerinden sonra Başbakan’ın “paslaşıyoruz”, “gayet iyi anlaşıyoruz, aramızda hiçbir sorun yok” gibi sözleri de olayları iyice anlaşılması güç hale getiriyor ve açıkçası uzun süredir gerilen sinirlerle öfke yaratıyordu.Son zamanlarda Her Açıdan’da bu duyguları dile getirmekteydim ve 14 Mart’taki programda da yine tartışma sırasında tekrarladım.Ertesi gün asistanım Nüket Genelkurmay’dan Tümgeneral Fethi Güler’in aradığını ve Orgeneral İlker Başbuğ’un benimle görüşmek istediğini bildirdiğini söylediğinde “Tamam” dedim, “Başbuğ dayanamadı, bana duyduğu kızgınlığı bildirecek”...Ve dün hayatımda ilk defa Genelkurmay Karargahı’na giderek Orgeneral İlker Başbuğ’la tanıştım ve görüştüm.Doğrusu, gencecik bir siyasetçiyken (ve o dönem milletvekili olmadığı halde) 27 Mayıs darbesinde Yassıada’ya hapse gönderilmiş, 12 Eylül’de ise “halkın büyük desteğiyle seçilmiş zirvede bir devlet adamı” iken yine darbe mağduru olmuş bir babanın kızı olarak Genelkurmay Başkanlığı’ndan içeri girerken karmaşık duygularla doluydum.Ama her şeye rağmen Orgeneral İlker Başbuğ’a haftalardır “yazılarımda ve programımda tekrarlayıp durduğum soruları” sorabileceğim için memnunluk duyuyordum.HEYECANLI PAZARİşte bu Pazar ona sorduğum sorulara verdiği, çoğunu bugüne kadar hiç duymadığınız cevapları VATAN’da okuyabilecek, Her Açıdan’da izleyebileceksiniz. Tabii aynı programda Anayasa’da yapılacağı açıklanan değişiklikleri, sonradan yapılan rötuşların; örneğin yüksek yargı üyelerini Meclis yerine Cumhurbaşkanı’nın seçmesinin bir farkı olup olmadığını, Meclis’in parti kapatma kararı verip veremeyeceğini, bu değişikliğin, tartışmaların Türkiye için neden büyük önem taşıdığını, meselenin Başbakan’ın ısrarla vurguladığı gibi “değişime direnme”den çok farklı olduğunu da öğreneceksiniz. Muhalefet partilerinin “Açılım” ve “Anayasa değişikliği” konularında neden hükümete destek vermediğini de...Bugüne kadar her seçim için yaptığı tahminleri doğru çıkan 24 yıllık kamuoyu araştırma şirketi SONAR’ın yaptığı ve TV’de ilk kez Her Açıdan’da açıklanacak Mart ayı anketini de duyacaksınız.Programın konukları; CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Üniv. İdare ve Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ülkü Azrak, Kapatma davaları uzmanı Anayasa hukukçusu Yrd. Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk ve SONAR’ın Başkanı Hakan Bayrakçı olacak.Kaçırılmayacak bir program ve hatırlatayım tekrarı yok... Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da. Hepinizi bekleriz.

Devamını Oku

İki komutanı kim koruyor?

19 Mart 2010

Balyoz’la ilgili belgelerin arasındaki bir DVD’den komutanlarla ilgili bir liste çıkmış. Yani “TSK medyayı fişliyor, andıçlar yazıldı” diye tekrarlayıp duranlara (ki o listelerde benim adım da vardı) yeni bir malzeme; bu iddiaya göre TSK kendini de fişliyor.Her neyse efendim, listeye bakıldığında birçok orgeneral ve korgeneralin adının yanında darbeyi destekleyeceği düşünülenler için (+), desteklemeyeceği düşünülenler için (-) işaret varmış. Ama inceleyince çok enteresan bir durum göze çarpıyor. Her ne kadar, genelkurmay başkanları ve ordu komutanlarının tutumunu, konuşma yapması ve olayları aydınlatması gereken isimlerin susup bir kenara çekilmesini eleştiriyor ve son üç genelkurmay başkanının birlikte bu iddiaları çözebileceğine inanıyor, bu konuyu gündemde tutuyorsam da ortada açık seçik görünen durum, eğer “darbeye yatkınlık”tan söz edilecekse e-muhtıra veren Büyükanıt’ın darbeye, göreve geldiği andan bu yana “demokrasiye, hukuk devletine saygısını” her fırsatta dile getiren ve buna uygun davranan Başbuğ’dan daha fazla yatkın görüleceğidir.“2003 yılında nereden bilecekler” diyorsanız aynı yıl hazırlandığı iddia edilen “darbeye destek istenecek yazarlar” listesinde, o yıllarda adı sanı bilinmeyen ancak bugün tanınan yazarların oraya nasıl girdiğini veya hayatında hiç siyasi yazı yazmamış isimlerin neden konduğunu da düşünmek gerekir. Dikkatle incelendiğinde bu listelerin hepsinde inanılırlığı ortadan kaldıran “şüphe çekmesin diye ‘her kesimden’ isimler koyalım” ya da “listeyi geniş tutalım ki belli isimleri hedeflediğimiz anlaşılmasın” benzeri noktalar olduğu görülüyor.Komutanlar listesinde İlker Başbuğ’un adının yanında (+), Yaşar Büyükanıt’ta ise (-) varmış. Bilin bakalım dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’te ne var?Hayret, onda hiçbir işaret yok. Yani herkesi etiketlemeyi, markalamayı başaran usta darbeciler (ya da her kim iseler... Muhakkak ki diğer fişlemeler de onlardan (!) çıktı) Hilmi Özkök’e bir (+) veya (-) lâyık görmemişler.Peki, hukuka, demokrasiye saygılı olanla olmayan insanlar hele de askerlikte davranışından, konuşmasından hiç mi anlaşılmaz?Örneğin; muhtıra verebilecek ya da darbe yapabilecek insanın davranışları, emrindeki askerler arasında darbe hazırlığı var mı yok mu onu bile anlamayacak ve “vardır da diyemem, yoktur da diyemem” şeklinde konuşacak insanın davranışları, “Bunların hiçbiri benim komutanlığım altında asla olamaz” diyeninki anlaşılmaz mı?Keşke daha saf olsaydık, kim bilir ne rahat ederdik şu alemde!*****Sürpriz!! Kadına jest!İnanın yapılması plânlanan Anayasa değişikliği paketinde “Kadına jest” başlığı altında cinsiyet ayırımcılığı yapan bir haber görünce aklıma hemen Medeni Kanun Mal Rejimi’nde kadın nüfusun yarısına yapılan haksızlığı düzeltmek isteyecekleri geldi.Bildiğiniz gibi uzun yıllar verilen mücadeleden sonra Medeni Kanun’un “evli erkeğin, istediği takdirde eşini (ve hatta çocuklarıyla birlikte) beş parasız şekilde kapının önüne oturtabilmesine izin veren” Mal Rejimi maddesi değiştirilmişti. Ama her ülkede “yasalarda yeni haklar getiren, iyileştirici değişiklikler” tüm vatandaşlara eşit şekilde uygulanırken Türkiye’de erkek milletvekillerinin “malları paylaşmamak, hiç değilse kendilerini kurtarmak amacıyla” ve bunu TV’lerden açıkça ilân ederek yasayı sadece “2002’den sonraki evlilikler ve edinilen mallar için” uygulanır hale getirmeleriyle kadın nüfusun yarısı büyük bir haksızlığa uğramıştı.Bildiğim kadarıyla o günlerde, kabul edilen bu kanun tasarısının altında ise Mehmet Ali Şahin’in muhalefet şerhi vardı. Hukukçuların hemen hepsi gibi kararın yanlış olduğuna ilişkin düşüncesi görülüyordu. 2002’den sonra kadın örgütleri defalarca haksızlığın düzeltilmesini istediler ama AKP hükümeti bunu yapmaya yanaşmadı.İşte ben ‘nihayet büyük yanlışı düzeltecekler’ diye düşünürken kadın okurlardan gelen mektuplarda tamamen başka konuları akla getirdiklerini gördüm.Bakın mesela Yasemin İnanç Eralp ne yazmış: “Bugünkü VATAN’da ‘kadına jest’ başlığıyla yazılanları okuduğumda ‘Acaba türbanı kadın hakkı olarak dayatan anlayış kamusal alanlarda bunun gerçekleşmesinin önünü açmaya mı çalışıyor’ diye düşündüm.” Ne dersiniz, bu ihtimal olamaz mı? Bilmem, sizce olabilir mi?Bakalım hükümet Yasemin Hanım’ı yanıltarak kadınlara Medeni Kanun’da haksızca kaybettirilen hakkını verecek mi?

Devamını Oku

“Benim yargım”a adım adım!

17 Mart 2010

Dün dışarda işlerim vardı, birçok vatandaşla karşılaşma fırsatım oldu. Tesadüfe bakın ki beni görüp de konuşmak üzere yanıma gelenlerin hepsi istisnasız aynı endişeli yüzle, aynı soruyu sordular: “Türkiye nereye gidiyor, bundan sonra ne olacak?” Memleketinin yarınından emin olmayan vatandaşların başında ülke yönetmek nasıl bir duygu acaba? Benim içim acıyor gördükçe de ondan soruyorum.Onlarla konuştukça öyle bir durum analizi ortaya çıkıyor ki, siyasetçilerin yerinde olsam mutlaka halkın arasında dolaşırdım. Bırakın hepsini bir yana Anayasa değişikliğinin hangi nedenle yapılmak istendiğini, referanduma gidilse neye oy vereceğini -bütün gayretimize, çırpınmalarımıza rağmen- hiç bilmeyenler var.Biliyorsunuz iki gün önce (“Seçim Kanunu’nu değiştirmeyi neden Anayasa değişikliği içine almıyorsunuz” sorularını susturmak için olmalı) gazetelerde “Seçim Kanunu’nda değişiklik” diye devede kulak mahiyette komik değişiklikler açıklandı. “Sandıkta cep telefonu”na gelen yasak dışında önemli hiçbir şey yok. “TC Kimlik Numarası” ile ilgili değişiklik ise gayet kolay istismar edilebilecek hale getirilmiş. Ama örneğin; “sandıklar 2 kez sayılacak” diyor da 10 kez bile sayılsa sonunda bilgisayarlı toplamada yapılması mümkün hilelere hiç değinmiyor. Bu arada Anayasa değişikliği paketinde “HSYK üyelerinin sayısının 21’e çıkması ve askerlerin sivil yargıya hesap vermesinin sağlanması”nın bulunduğu dün açıklandı. Öyle görünüyor ki, zaten Anayasa Mahkemesi’nin süresi dolan 4 üyesini Cumhurbaşkanı atayacağı için “AYM üyelerini de Meclis’in seçmesi” şimdilik bırakılmış.Oysa Başbakan’ın “yargı nereye hesap verecek” sözü, Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın “Yüksek Mahkeme üyelerini Meclis seçsin, millet iradesi yargıya yansısın” açıklamaları AYM’nin de demokratikleşeceğini, açacak olursak “hükümete bağımlı” hale yani “Benim yargım” durumuna dönüşeceğini düşündürüyordu.Ama HSYK üyelerinin sayısı 21’e çıkarılıp, örneğin 9’unu TBMM ile Cumhurbaşkanı’nın seçmesi de şu an için yeterli. HSYK; Meclis’in kararlarını, çıkarılan bazı önemli yasaları denetleyen Danıştay ve siyasi birçok olayın çözüm mercii olan Yargıtay’ın üyelerini seçiyor. Diyelim ki HSYK’nın 9 üyesini Meclis ve Cumhurbaşkanı seçecekse üstüne “zaten orada bulanan Adalet Bakanı ile onun sözünden çıkamayan müsteşarı da eklerseniz” 11 üye iktidara ait olacak.HAYDİ MARKO PAŞA’YA!Gelelim yüksek yargının önemine ve “yargı nereye hesap verecek”, “millet iradesi yargıya yansısın” konularına... Tekrarlayalım; öncelikle şurası muhakkak ki “benim üniversitem, benim medyam, benim bakanım, Meclis’im, Meclis başkanım, cumhurbaşkanım” konuları halledildiğine göre, tek denetleyici konumunda kalan yüksek yargının “benim yargım” olması zaten hastalıklı hale getirilmiş demokrasiyi de “derdini Marko Paşa’ya anlat demokrasisi” yapacaktır. Diyelim ki masum bir bürokrat, olmayacak bir suçla suçlandığında başvuracağı bir ‘temyiz’ makamı bile olmayacağı gibi, yanlış yasaların döneceği bir merci de kalmayacaktır.Hukukçular “Asıl ‘yargı’ yürütmeyi kuşattı” benzeri bir sözün kesinlikle doğru olmadığını, hukuk devletinin anlamının ‘yargının yasama ve yürütmeyi hukukla kuşatması’ olduğunu, bunu Anayasa’nın söylediğini belirtiyorlar.Yüksek yargının siyasi icra organı olmaması, hukuku uygulayan, denetim yapan kurum olması nedeniyle hesap vermesinin söz konusu olmadığını, bununla birlikte yargının kendi içinde itiraz, temyiz hatta AİHM gibi denetimleri olduğunu, yargıç kararlarının hukuki denetime açık olduğunu anlatıyorlar. “Yürütme ise icra makamı olmasına, siyasi hesap vermek zorunda olmasına rağmen bugünkü sistemle veremiyor, iktidar partisi lideri hükümet gibi Meclis’te de etkin olduğu için parlamento ‘hükümeti denetleme görevini’ yapamıyor” diyorlar.Mesele biraz karışık ama çok çok önemli... “Millet iradesi”nden söz edenlerin millet iradesinin “milletvekillerini lider yerine kendi seçerek” Meclis’e yansımasına izin vermemeleri, yüzde 10 barajını ısrarla düşürmeyerek milletin doğru şekilde temsilini de önlemeleri en fazla dikkat edilecek noktalardan biridir.Bu halk sormak zorundadır; “Millet iradesinin Meclis’e yansımasını neden önlüyorsunuz? Meclis’i tek başınıza seçerken aynı şekilde yargıyı da seçmekte neden ısrar ediyorsunuz?” Dikkat! Burada hataya “dur” denmezse Marko Paşa’yı bulmak mümkün olmayacak! *** Kaçak şantajı!Erdoğan bu sözü daha önce de söyledi, ben aynı şeyi daha önce de yazdım. “Kendi milyonlarca işsizi, yoksulu açlıkla pençeleşen bir ülke niçin yabancı kaçak işçi cenneti haline getiriliyor, buna göz yumuluyor? Başbakan ‘100 bin Ermeni kaçak çalışıyor, istesek sınır dışı ederdik’ dediği 100 bin kaçak işçiye nasıl sessiz kalıyor” diye sormuştum.Şimdi “artık çok itibarlı olduğumuz” söylenen dış politikada her nasılsa ülkeler arka arkaya “Ermeni iddiasını” kabul edince şantaja başladık.Aynen “bazı bilgilerden haberdardık da sustuk” diyerek gerçekleri gizleyip plan dahilinde yıllar sonra açıklamak gibi... Çirkin bir durum.Devletin 100 bin kaçak Ermeni işçisine bugüne kadar neden göz yumduğunu bilmek istiyoruz!

Devamını Oku

Parmak ısırtan ekran röportajları

16 Mart 2010

İktidara ait denebilecek, onun özel gayretleriyle yandaş bir ismin eline geçmiş bir gazetede yazan ve her dönem başbakanlarla yakın ilişkiler kurmuş olan (erkek) meslektaşımız dünkü yazısında medyadan şikayet ediyordu. Kızdığı; köşe yazarlarının çekişerek, öfkeli polemiklerle medyaya zarar vermesi idi...“Bir eski gazete patronu başına gelenleri, kullananları, kullanılanları kaç kez anlattı (...) Mesleğimizin itibar kaybetmesinden ders almayacak mıyız? Tümden aşağıya çekildiğimizi hissetmiyor musunuz” diyordu ki son cümle kesinlikle doğrudur. Birileri medyayı aşağı çekiyor, hem de öyle umursamaz ve pişkin tavırlarla çekiyor ki o medyanın bir parçası olmaktan derin üzüntü duymamak mümkün değil.Ama tabii öfkeli polemiklere gelene kadar çok daha önemli şeyler var: örneğin gazetecilik ilkeleriyle bağdaşmayacak çizgiye kaymış olan, hem de bugüne kadar görülmemiş şekilde kaymış olan, “iktidarı kayıtsız şartsız destekleyip asla eleştiri yapmamayı/yapamamayı” demokrat gazetecilik diye yutturmaya kalkan veya Başbakan’a yargıdaki olaylar için “Sakın pes etme, orduyu iyice kontrolüne alana kadar bastır” diye akıl hocalığı yapanların verdiği zarar önemli...“Meslek itibar kaybediyorsa” önce gazetecilerin kendini siyasetçi ya da “siyasetçinin halkla ilişkiler müdürü” zannetmelerinden kaybediyor. Veya gazetecinin kalemini çıkarlara alet etmesinden kaybediyor. Buna neden hiç değinmiyorlar acaba merak ettim.KANALLARI GEZE GEZESon günlerde ekranda karşılarına ‘röportaj’ diye davet ettikleri konuşmacılara sorulması gereken soruları sormayan/soramayan (ve bu da dikkatli gözlerden asla kaçmayan) öyle çok gazeteci gördüm ki gerçekten inanamadım. Bir iki tanesini sizinle paylaşayım. Bu eski patron şimdi parasını koparıp yeniden gazete açmak için kanal kanal, gazete gazete dolaşıyor ve kimin nabzına göre hangi şerbeti vereceğini bilemiyor. Hemen her konuşmasında da eski gazetesi, TV’si adına özürler dilediği gibi tüm medyayı “patronların ağzının içine bakan, onun ilişkilerine göre yazan, konuşan” veya rakip patronlarla uğraşan gazetecilerden oluşmuş göstermeye çalışıyor.Diyelim ki karşısında iki “tecrübe”li gazeteci var. Eski patron bunu söylüyor ve ekliyor; “Bir patronun nükleer santral işi varsa karşısındakiler hemen yeşilci oluyor. Kendi patronunun bir işi varsa ona arka çıkıyor”... Biri bu patronun gazetesinde de çalışmış olan gazeteciler “Ama efendim, siz değil miydiniz daha dün ‘Ben yanımda çalışan gazetecilere baskı yapmadım’ diyen? Şimdi biz dahil bütün o gazetecileri ‘patron çıkarına veya emrine göre yazar’ duruma düşürüyorsunuz, Türkiye’de böyle bir baskıyla çalışmayacak onurlu gazeteciler de var. Hatalı değil mi bu konuşma” diye sormuyor. Ama arkasından; “Gazeteciler gazeteyi patronlarına karşı savunamadığı takdirde meslek zarar görüyor” yorumunu patlatıveriyorlar. (Gazetecilerin gazeteyi veya gazeteleri iktidar baskılarına karşı savunamamalarının ise mesleği tümüyle yok ettiğini hiç hatırlamayarak...) Eh, doğru tabii kişiliğini, mesleğini koruyamayıp bu muameleye katlananlar fena zarar veriyor. Eski patron “Gazeteyi farklı kılacak olan zevkle okunması, bir de mutfağı” diyor. Karşısındakiler “ya dürüst ve ilkeli gazetecilik, ya haberleri doğru verme, yalakalık yapmama” diye sormuyor.Devamlı “ülkedeki değişim”den söz eden konuşmacıya “Vallahi en büyük değişim sizde, şimdi bir gazete çıkarsanız müthiş siyasi destek alırsınız” diyemiyor.“HİÇBİR ŞEY GİZLİ KALMAYACAK” Bir başka kanalda Bülent Arınç 5 gazetecinin sorularını cevapladı geçen hafta... Yeni sorular yaratan çok şey söyledi ama o sorular yoktu.Meselâ; “Artık hiçbir şey gizli kalmayacak” dediğinde “Peki ya 27 Nisan e-muhtırası, Dolmabahçe görüşmesi? Bunların üstüne neden gidilmedi de ‘mezara gidecek’ konular olarak kaldı. Ya Deniz Feneri davası neden bu kadar gizli ve hâlâ hiçbir şey açıklanmıyor, tam aksine dernek Elazığ depreminde Kızılay’la birlikte ortaya çıkıyor ve üstelik kendisine teşekkür ediliyor” sorusu gelmedi. Meselâ; “Her sözümün arkasındayım” dediğinde “Siz Tokat saldırısından sonra (TSK’nın da üzerine alınmasına neden olacak şekilde) bu saldırıyı PKK değil başka gizli örgütlerin yaptığını söylediniz. Hatta Başbakan ABD’deydi, dönüşte ona da hemen bu bilgiyi verdiniz ama PKK tek başına üstlendi sustunuz. O sözünüzün arkasında nasıl duracaksınız” sorusu da yoktu.“Gül ve Erdoğan hakkında kitap yazanlar şimdi içerde. Hesabını verecekler” dediğinde de oradaki hiçbir gazeteci “Ama efendim, bu ülkede ‘Atatürk’e hakaret’e bile ceza verilmezken, ekranlardan bol bol toplumun Ata’sına, Önder’ine hakaret edilirken onlar neden içerde? Türkiye’de hukuk nasıl işliyor” diye sormadı.“Başkalarına en ağır hakareti medya yoluyla yapanlar sadece para cezası alırken kitap yazan neden hapis cezası alıyor” demedi. Öylece dinlediler. İşte bu nedenle örneğin Bülent Arınç Her Açıdan’a katılmaz. Çünkü orada hiçbir şey bu soruların sorulmasını engelleyemez.“Mesleğin saygınlığı” deyince eleştiriler tüm yanlışları kapsamalı, sadece polemikleri değil!

Devamını Oku