Yandaş medya” deyimi ancak iktidarlara sürekli destek vermeyi ve asla eleştiri getirmemeyi gazetecilik olarak görebilen ve okuyucuya da yutturmaya çalışanlar için kullanılabilir zira iktidarların hatalı adımlarını eleştirmektir medyanın görevi...
Bunu yıllar boyu hiç yapmaz, antidemokratik eylemlere bile hatta bizzat medyayla ilgili ağır baskıya bile susar ve sonunda bir gün “sadece sizin istemediğiniz bir eylem veya söylemini” eleştirmeye kalkarsanız, o eleştiriye yine iktidardan gelen sert cevaplara itirazları da kimseyi etkilemez.
“Kaçak Ermeni işçiler” konusunda Başbakan Erdoğan’a pek kızan “destekçi” yazarlar açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalardan birinde yazar “destekçi” tanımını kendisi yapıyor ve diyor ki: “Bu hiddetli yaklaşım sizi desteklerken de geçerli miydi? O durumlarda da ‘yanlışın avukatı’ mıydık?”
Tabii ki bir yazar iktidarların doğru icraatlarına destek verebilir ama; yanlışları hiç görmeden, haksız ve hukuksuz gelişmelere susup yıllarca sadece destek yazıları yazar, TV’lerde parti sözcüsü gibi konuşursanız her iktidar döneminde bu “yandaş” deyimini hak edersiniz.
Aynı çizgide olan ama üstüne bir de kurumları hakaretlerle yıpratmayı görev sayan, her nasılsa yargıda olan olaylara ait ihbar mektuplarının ve belgelerinin savcılardan önce kendisine postalandığı gazete, yargının karar vermediği tüm konularda istisnasız olarak yargı yerine karar verip, kesin suçlamaları herkese ve hatta gazetecilere yaparken, yargıya açıkça müdahale eden siyasetçilere tek kelime ile değinmezken yaptığım röportajda Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un yargıya müdahale ederek suç işlediğini söylüyor.
Bugüne kadar sayısız iddia ile en ağır şekilde suçlanan TSK’nın başındaki kişi olarak Başbuğ’a “karanlık kalmış konularla ilgili” birçok gazeteci köşelerinden sorular sordu. Ben, yalnız Başbuğ’a değil Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve Aytaç Yalman’a da gazetede ve televizyonda defalarca sorular yönelttim ve hatta 14 Mart programımda “TSK yıpranıyorsa, onların susmasından da yıpranıyor” dedim.
“Cevaplamayacağım” dedi!
Sorularım sadece Askerî Savcılık Bilirkişi’nin açıklamasındaki “belgeler gerçekse” başlangıcı veya 3. ordu Komutanı Org. Saldıray Berk konusuyla, somut olaylarla ilgili değildi. Meselâ haftalarca, aylarca Hükümet-TSK çatışmasıyla topluma gerginlik yaşatıldıktan sonra yapılan “Çok iyi anlaşıyoruz, paslaşıyoruz” gibi açıklamalardaki çelişki, 15 general, amiral tutuklandıktan sonraki “iyi anlaşma” görüntüleri de merak konusuydu ve cevap bekliyordu.
Bu nedenle, dikkat edilirse diğer röportajlardaki gibi belli somut iddialara kilitlenmek yerine çok geniş bir alana yayılan konularda sorular sorulduğu görülür. Burada, röportajı yapan kişi olarak kendimi açıklamakla sorumlu hissettiğim önemli bir konu var; Genelkurmay Başkanı daha baştan, yaptığımız ön görüşmede sorularımı öğrenmek istedi, öğrenmeden önce “Her soruya cevap veremeyeceğini, yargıyı etkilemekten dikkatle kaçınacağını” bildirdi. Soruları öğrendikten sonra da “Bazılarını cevaplamayacağını” tekrar söyledi.
Röportaj sırasında -dikkatle izleyenler fark etmiştir- bazı soruları tekrar tekrar sormama rağmen bir takım konulara girmeden cevap verdi.
TV çekimi esnasında, eğer cevaplamayacağı, yargıya müdahale gibi anlaşılabilecek soru sormuşsam çekimi durdurdu. Gösterdiği dikkati ve özeni yakından izleyen (ve soruların hepsine cevap alamadığı için de aslında biraz bozulan) kişi olarak bunları söylemek zorundayım.
Bununla birlikte; örneğin Askerî Bilirkişi’nin hatası (ki kendisinin ağzından “hata” sözcüğü de çıkmadı) ve Saldıray Berk’e yöneltilen iddialar hakkındaki belgelerle ilgili açıklaması kesinlikle Türkiye’nin bilmesi gereken konulardı. Bu yanlış Bilirkişi Raporu üzerine birileri “İşte Askerî Savcılık da ‘darbe plânı’ dedi” çıkışlarıyla TV’lerde bas bas bağırarak (isim de vermeli miyim yoksa) suçlamalar yapmamış, köşelerde sivil-askerî yargı süreci bitmiş gibi yazılar yayımlanmamış mıydı?
Alevî köyleri, Tokat saldırısı
Org. Saldıray Berk’le ilgili “Alevî köylerine yardım” iddiası için daha birkaç gün önce Devlet Bakanı Faruk Çelik “Böyle suçlama olmaz, savcı bu hatayı yapmamalıydı” dedi. Röportaj sorularım arasında olan, Tokat saldırısı sonrasında Bülent Arınç ve Başbakan Erdoğan’ın (ben isim vermeden sordum); “Bu olayı başka örgütler yapmıştır” benzeri açıklamaları, bu hain saldırıyı bile orduya mal eden imalar ve hatta söz konusu gazetenin de açıkça bunu ifade etmesi henüz hafızalarda.
Suikast iddiası sonrasında Arınç ve birçok siyasetçinin (Arınç geçen hafta TV’de tekrarladı) bu iddianın doğruluğuna kesin inandıklarını açıklamaları da...
Bunların yargıya müdahale olduğu hiç söylenmiyorken; soruşturmanın bitip kovuşturma safhasına geçilmiş olaylar hakkındaki -zaten mahkemeye sunulacak- belgelerden söz edilmesi veya Bilirkişi konusuna açıklık getirerek en azından medyadaki yanlış anlamaların önlenmeye çalışılması neden yargıya müdahale olarak öne sürülüyor ki?.. (Yoksa bu açıklamalarla bazı manşetlerin kaybedilmiş olması mıdır öfke yaratan?)
Ve meselâ Kemal Kılıçdaroğlu’nun belgeleriyle, en somut şekliyle “yargıya baskı”yı anlatan son yolsuzluk açıklamasına bu gazetelerde neden hiç yer verilmiyor?
Okuduklarımızı, dinlediklerimizi çok iyi anlamak zorunda olduğumuz bir dönemdeyiz, unutmayın!
Bakan Çelik yargıyı etkilemedi mi?
Haberin Devamı

