Dün dışarda işlerim vardı, birçok vatandaşla karşılaşma fırsatım oldu. Tesadüfe bakın ki beni görüp de konuşmak üzere yanıma gelenlerin hepsi istisnasız aynı endişeli yüzle, aynı soruyu sordular: “Türkiye nereye gidiyor, bundan sonra ne olacak?” Memleketinin yarınından emin olmayan vatandaşların başında ülke yönetmek nasıl bir duygu acaba? Benim içim acıyor gördükçe de ondan soruyorum.
Onlarla konuştukça öyle bir durum analizi ortaya çıkıyor ki, siyasetçilerin yerinde olsam mutlaka halkın arasında dolaşırdım.
Bırakın hepsini bir yana Anayasa değişikliğinin hangi nedenle yapılmak istendiğini, referanduma gidilse neye oy vereceğini -bütün gayretimize, çırpınmalarımıza rağmen- hiç bilmeyenler var.
Biliyorsunuz iki gün önce (“Seçim Kanunu’nu değiştirmeyi neden Anayasa değişikliği içine almıyorsunuz” sorularını susturmak için olmalı) gazetelerde “Seçim Kanunu’nda değişiklik” diye devede kulak mahiyette komik değişiklikler açıklandı. “Sandıkta cep telefonu”na gelen yasak dışında önemli hiçbir şey yok. “TC Kimlik Numarası” ile ilgili değişiklik ise gayet kolay istismar edilebilecek hale getirilmiş. Ama örneğin; “sandıklar 2 kez sayılacak” diyor da 10 kez bile sayılsa sonunda bilgisayarlı toplamada yapılması mümkün hilelere hiç değinmiyor.
Bu arada Anayasa değişikliği paketinde “HSYK üyelerinin sayısının 21’e çıkması ve askerlerin sivil yargıya hesap vermesinin sağlanması”nın bulunduğu dün açıklandı. Öyle görünüyor ki, zaten Anayasa Mahkemesi’nin süresi dolan 4 üyesini Cumhurbaşkanı atayacağı için “AYM üyelerini de Meclis’in seçmesi” şimdilik bırakılmış.
Oysa Başbakan’ın “yargı nereye hesap verecek” sözü, Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın “Yüksek Mahkeme üyelerini Meclis seçsin, millet iradesi yargıya yansısın” açıklamaları AYM’nin de demokratikleşeceğini, açacak olursak “hükümete bağımlı” hale yani “Benim yargım” durumuna dönüşeceğini düşündürüyordu.
Ama HSYK üyelerinin sayısı 21’e çıkarılıp, örneğin 9’unu TBMM ile Cumhurbaşkanı’nın seçmesi de şu an için yeterli. HSYK; Meclis’in kararlarını, çıkarılan bazı önemli yasaları denetleyen Danıştay ve siyasi birçok olayın çözüm mercii olan Yargıtay’ın üyelerini seçiyor. Diyelim ki HSYK’nın 9 üyesini Meclis ve Cumhurbaşkanı seçecekse üstüne “zaten orada bulanan Adalet Bakanı ile onun sözünden çıkamayan müsteşarı da eklerseniz” 11 üye iktidara ait olacak.
HAYDİ MARKO PAŞA’YA!
Gelelim yüksek yargının önemine ve “yargı nereye hesap verecek”, “millet iradesi yargıya yansısın” konularına... Tekrarlayalım; öncelikle şurası muhakkak ki “benim üniversitem, benim medyam, benim bakanım, Meclis’im, Meclis başkanım, cumhurbaşkanım” konuları halledildiğine göre, tek denetleyici konumunda kalan yüksek yargının “benim yargım” olması zaten hastalıklı hale getirilmiş demokrasiyi de “derdini Marko Paşa’ya anlat demokrasisi” yapacaktır. Diyelim ki masum bir bürokrat, olmayacak bir suçla suçlandığında başvuracağı bir ‘temyiz’ makamı bile olmayacağı gibi, yanlış yasaların döneceği bir merci de kalmayacaktır.
Hukukçular “Asıl ‘yargı’ yürütmeyi kuşattı” benzeri bir sözün kesinlikle doğru olmadığını, hukuk devletinin anlamının ‘yargının yasama ve yürütmeyi hukukla kuşatması’ olduğunu, bunu Anayasa’nın söylediğini belirtiyorlar.
Yüksek yargının siyasi icra organı olmaması, hukuku uygulayan, denetim yapan kurum olması nedeniyle hesap vermesinin söz konusu olmadığını, bununla birlikte yargının kendi içinde itiraz, temyiz hatta AİHM gibi denetimleri olduğunu, yargıç kararlarının hukuki denetime açık olduğunu anlatıyorlar. “Yürütme ise icra makamı olmasına, siyasi hesap vermek zorunda olmasına rağmen bugünkü sistemle veremiyor, iktidar partisi lideri hükümet gibi Meclis’te de etkin olduğu için parlamento ‘hükümeti denetleme görevini’ yapamıyor” diyorlar.
Mesele biraz karışık ama çok çok önemli... “Millet iradesi”nden söz edenlerin millet iradesinin “milletvekillerini lider yerine kendi seçerek” Meclis’e yansımasına izin vermemeleri, yüzde 10 barajını ısrarla düşürmeyerek milletin doğru şekilde temsilini de önlemeleri en fazla dikkat edilecek noktalardan biridir.
Bu halk sormak zorundadır; “Millet iradesinin Meclis’e yansımasını neden önlüyorsunuz? Meclis’i tek başınıza seçerken aynı şekilde yargıyı da seçmekte neden ısrar ediyorsunuz?”
Dikkat! Burada hataya “dur” denmezse
Marko Paşa’yı bulmak mümkün olmayacak!
Kaçak şantajı!
Erdoğan bu sözü daha önce de söyledi, ben aynı şeyi daha önce de yazdım. “Kendi milyonlarca işsizi, yoksulu açlıkla pençeleşen bir ülke niçin yabancı kaçak işçi cenneti haline getiriliyor, buna göz yumuluyor? Başbakan ‘100 bin Ermeni kaçak çalışıyor, istesek sınır dışı ederdik’ dediği 100 bin kaçak işçiye nasıl sessiz kalıyor” diye sormuştum.
Şimdi “artık çok itibarlı olduğumuz” söylenen dış politikada her nasılsa ülkeler arka arkaya “Ermeni iddiasını” kabul edince şantaja başladık.
Aynen “bazı bilgilerden haberdardık da sustuk” diyerek gerçekleri gizleyip plan dahilinde yıllar sonra açıklamak gibi... Çirkin bir durum.
Devletin 100 bin kaçak Ermeni işçisine bugüne kadar neden göz yumduğunu bilmek istiyoruz!

