Dün sabahtan akşama kadar belki 10 kez telefonla Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’u aradım. Bu aramaların nedeni Pazar günkü Her Açıdan’da doğru bilgileri verebilmek için ona; 25 Şubat 2010’da Çankaya’da yapılan üçlü zirvede “dün gazetelerde çıkan ve kendisine atfedilen konuşmayı yapıp yapmadığını” sormaktı.Habere göre Başbuğ bu toplantıda Balyoz plânı olarak adlandırılan 1. Ordu’daki seminerle ilgili olarak konuşmuş ve “Ele alınan senaryoya ‘gerçek isim ve kişilerle’ devam edilmesinin ‘TSK’nın görev alanı dışına çıkmak’ olduğunu” söyleyerek eleştiride bulunmuştu.Başbuğ’un bu seminerden önce de “Toplantının yasal çerçeveler içinde yapılmasını isteyen” bir emir yayınladığı haberde yer almıştı.Bunları okuyunca çok doğal olarak insanın aklına “Acaba seminerden önce bile ‘yasal olmayan bir çerçeve çizilebileceği’ yönünde belirtiler mi vardı” veya “Seminerde TSK’nın görev alanı dışına çıkılmıştı ve Başbuğ bunu biliyor muydu” gibi sorular geliyor.Evet Genelkurmay’dan yapılan bir açıklama ile bu haber yalanlandı ama yalanlamanın içinde hiçbir detay yoktu. Acaba hepsi mi gerçek dışıydı, bir kısmı mı?Dönemin 1. Ordu Komutanı olan Çetin Doğan’ın sorduğu sorular ve yine dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün verdiği “soru işareti yaratan garip cevaplar” ise insanda bu seminerde yasal çerçeve dışına çıkılıp çıkılmadığını en iyi bilen ağızlardan, net ifadelerle duyma ihtiyacı yaratıyordu.Kim bu isimler; İlker Başbuğ, Hilmi Özkök, Aytaç Yalman ve (Yalman’ın söylediğine göre) Yaşar Büyükanıt... Bana soracak olursanız, dönemin diğer kuvvet komutanları da...Madem ki bu Balyoz olayı TSK’yı kurum olarak “zan altında bırakacak” noktaya gelmiştir ve toplu tutuklamalarla bu gösterilmektedir o zaman TSK’nın en sorumlu isimlerinin çıkıp “Bu yalan, şu yanlış, diğeri doğru” demesi beklenemez mi?Her neyse, ben “Bulsam da öğrensem” diye bekleşirken internette Bandırma’daki 6. Ana Jet Üs Komutanlığı’na düzenlenen basın turunda gazetecilerin Org. Başbuğ’a sorduğu soruları gördüm.“Pilot olmak içinizde kaldı mı, bir daha dünyaya gelseniz havacı mı olmak istersiniz” gibi sorular...Eh pes doğrusu, bari biriniz de “Efendim bu haberin neresi yanlıştı” diye sorun değil mi? 40 kişi, 19 kişi, 86 kişilik tutuklamalar, tahliyeler, gözaltı kararları bir yanda, biz öte yanda... Uçuyoruz arkadaşlar, galiba başka ülkelerde uçuyoruz üstelik...Bir şekilde anlamak zorundayız bu gizemli olayları... Sonsuza kadar “darbe darbe” diye gidilmeyeceğine, bütün ordu da içeri tıkılamayacağına göre çözülmesi gerekiyor artık değil mi efendim?***Bekir Coşkun ne güzel yazmıştı dün “30 Ağustos’ta ev sahipliğini neden TSK yapıyor” sorusunun cevabını... TSK’ya duyulan öfkenin sınırları yok yani; üstüne üstlük 23 Nisan ve 29 Ekim’le karşılaştırarak sormuş Bakan... Yahu ilkokul öğrencisi bile bilmez mi bunların biri TBMM’nin açılışı diğeri Cumhuriyet’in ilânı, oysa 30 Ağustos askerî bir zaferin, büyük bir savaş zaferinin tarihidir, bu nasıl soru?Bu ülke askerî zaferlerle kurulmadı mı, tarihe, halka, devlete malolmuş bütün gelenekler değiştirilecek, Cumhuriyet’le ilgili el atılmadık hiçbir bayram, gelenek, kurum bırakılmayacak mı, istenen bu mu?Ve asıl soru ise: Neden isteniyor, yerine ne konacak?..***Bir yanda bu olaylar diğer yanda Meclis Anayasa Komisyonu’nda tartışılmaya başlanan “yüksek yargının yapısını değiştirecek” Anayasa paketi...Bu arada olayın önemini “statükocular karşı çıkıyor, değişime, halk iradesine karşılar, bu değişiklik demokrasiyi arttıracak” diyen ama Türkiye’nin “nasıl bir değişime” sürüklenmeye çalışıldığını, yargı bağımsızlığı da elden giderse ülkeyi nelerin bekleyeceğini hiç sorgulamayan bir koro... Onlara göre “laik-demokratik hukuk devletini savunmaya ve bağımsız kurumların, hele de yargının bağımsız kalması gerektiğine inanmaya” statüko deniyor.Soru sormadan, tartışmadan her icraatı kabullenmeye ise liberallik veya demokratlık... Oysa hiç de öyle değil.HER AÇIDAN’DA ÖNEMLİ SORU!Yarın Her Açıdan’da “Acaba bu Anayasa paketinde yanlış sonuçlar yaratacak maddelerin dayatılmasını hangi mekanizma, nasıl durduracak” sorusunu ve haftanın diğer önemli gelişmelerini tartışacağız.Programın konukları: Anayasa Mahkemesi Eski Genel Sekreteri Bülent Serim, CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, Ankara Üniv. Ceza Hukuku Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, Ankara Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Doğu Ergil olacaklar. Her Açıdan 11 Nisan Pazar öğlen 12.30’da. Hepinizi bekleriz.(Not: Sevgili okurlarım, dün ikinci yazımda “emir-komuta zinciri” tanımında komuta kelimesi “komutan” olarak yazılmış. Okurken ben de sizin kadar şaşırdım, özür diliyorum.)
Bilgi kirliliği öyle boyutlara ulaştı, konuşmalar, yazılanlar öyle “gerçeklere takla attıracak” hale geldi ki artık olayları anlamak, çözmek büyük beceri istiyor. Bakın meselâ, son örnek: Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’ya dün Anayasa değişiklikleri görüşülürken “Doçentlik tezinde ‘Anayasa Mahkemesi’ne hukukçu olmayan üyelerin seçilmemesi gerektiği’ni yazdığı” hatırlatıldı ve görüşü soruldu.Verdiği cevap şöyleydi; “O şahsi görüşüm, bu resmî görüşüm”...Buna ancak “güler misin, ağlar mısın” denmez mi, söyleyin Allah aşkına.“Görüş” dediğiniz şey gömlek midir ki şahsi olunca başka renk, resmî olduğunda başka renk olabilsin. Ayrıca hukuk, hele de Anayasa hukuku en önemli bilim dallarından biri olduğuna göre bu bilimin kuralları, ilkeleri yok mudur?Tabii ki vardır ve bu kuralların, örneğin Avrupa standartlarının ne olduğu, AYM gibi yüksek mahkemelerin “yasama ve yürütmeden, siyasetten bağımsız olması gerektiği” Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (ve “onlarla aynı görüşteyiz” diyen Venedik Komisyonu) gibi uluslararası yargı kurumları tarafından açıklanmıştır. “Eğer ileri bir demokraside (bizde değil tabii) parlamento üye seçecekse bu seçim 2/3 nitelikli çoğunlukla yapılmalıdır” da denmiştir.Bunlar bir yana bırakılıyor ve “AB’de de böyle” aldatmacalarıyla yüksek yargı ve parti kapatma kararları inatla siyasetin emrine, inisiyatifine verilmeye çalışılıyor.Bir seferde 90’a yakın TSK mensubuna gözaltı kararı veren özel yetkili savcıların, Başsavcı Aykut Cengiz Engin’in “gözaltı kararlarından haberim olsun” talimatına uymadıkları için görevden alınması bazı gazete ve yazarlar tarafından: “Balyoz soruşturmasını sürdürmek isteyenlerle, soruşturmayı durdurmak isteyen hukukçuların savaşı” olarak, “yargı sisteminin iflâsı” olarak empoze ediliyor. Balyoz soruşturmasının hâlâ sürdüğü ortada olmasına rağmen “Bu yargı onun için değişmeli. Yargı vatandaştan yana olursa, adil olursa darbe özgürlüğü ortadan kalkar” benzeri yanıltıcı sözler bütün görme alanını kaplıyor, insanların olayları anlama yeteneğini bile dumura uğratıyor.Ama 86 TSK mensubuna bir seferde gözaltı gibi tarihte benzeri görülmemiş bir kararı verirken bile talimata uymayan iki savcının görevden alınmasına “eşitlik ilkesi çiğnendi” diyenlerin eşitlik ilkesini örneğin “milletvekili dokunulmazlığının kalkması” konusunda hiç hatırlamamaları enteresan değil midir? “Bir hakim tek başına 19 TSK mensubunu nasıl tahliye eder” tepkisini gösterenlerin; “iki savcı tek başına nasıl 86 kişiye bir günde gözaltı kararı çıkarır” diye sormamaları çok enteresan bir çelişki değil midir?TSK YALANLADIDün Necip Güven isimli okurumuz bana gönderdiği mesajda bir gazete haberinden; “Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın 2003’teki semineri yönetirken yasal çerçevenin dışına çıktığına dair belgenin altında dönemin Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı, bugünün ise Genelkurmay Başkanı olan İlker Başbuğ’un imzası var” alıntısını “bilginiz olsun” diyerek yapmıştı. Elbette ondan çok daha önce bilgim olmuştu ama daha bu haberin şoku yaşanırken hemen arkasından TSK’nın “Söz konusu haber gerçeği yansıtmamaktadır” şeklindeki açıklaması geldi. Vatandaşa hak vermemek de imkânsız, gazeteci bile bu kaos içinde gerçeği anlamak konusunda büyük sıkıntıya düşmüşken vatandaş ne yapsın?Bir de “Baykal’ın Çankaya’dan referandum garantisi istediği üç değişiklik maddesi, 1960 ve 1980 darbelerinden miras olan yüksek yargıyı değiştirecek en önemli maddeler” aldatmacası var, unutmayalım.Madem ki darbelerden kalanlar değiştirilecekti HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarının bulunması 1980 Anayasası ile getirilmiş bir uygulama iken o neden aynen bırakılıyor?Kafaları çok berrak tutmak şart unutmayın, yoksa içinden çıkamazsınız. *** Hilmi Özkök inandıramadı!Dün, olaylara tarafsız gözle bakabilen köşelerin hemen hepsinde eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün son konuşmalarının hiç de inandırıcı bulunmadığı görülüyordu. Halktan gelen tepkilerde ise;“Bu nasıl emir-komutan zinciri? O dönemde ‘emir’ demek Özkök demek olduğuna göre nasıl kenara çekilir” veya “Sırtında TEM (terörle mücadele) yazan görevliler generalleri, amiralleri götürürken hiç mi sorumluluk duymuyor” gibi sorular vardı.Bir okuyucumuz ise “Sizin uzun zamandır açıkça soramadığınız soruyu ben sorayım, bu soruşturma sürecinde ordu komutanları, generaller ve herkes gözaltına alınıp sorgulandığına göre Hilmi Özkök, haberi olduğu da açıklanan darbe iddialarını araştırıp açığa çıkarmadığı için neden sorgulanmıyor, onun için de talep gelmiyor” diye yazmış.Kısacası toplum vicdanı emekli Org. Hilmi Özkök’ün bildiklerini açıkça anlatmaya zorlanmasını istiyor.Elçiye zeval olmazmış!
Biliyorsunuz darbe iddialarının başladığı dönem olduğu söylenen 2002-2003 döneminin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile kuvvet komutanlarının suskunluğu, başka generallere, orgenerallere, amirallere, oramirallere dokunulurken, istenilen herkes gözaltına alınıp sorgulanırken asıl ilgili olanlara hiç dokunulmaması, kibar kibar sorgulanıp bırakılmaları ilk günden beri dikkatimi çekmişti ve sık sık üzerinde durmuştum.Bırakın gazeteci olarak konuyla ilgili kişilerin “on” ve “off the record” konuşmalarından edindiğim izlenimle “onların açıklayabilecekleri, olayların aydınlatılmasına yardımcı olacak” bilgilere sahip olduklarını ama sustuklarını hissediyor olmamı, sade vatandaş mantığıyla bile bunu düşünmek mümkündü.Bir kere sonradan “Balyoz” adı verilen tatbikat/harekat/harp oyunu her neyse Org. Hilmi Özkök’ün emriyle yapılmış, kendisi de bu tatbikata katılmıştı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde söz edilen (ve “ben yazmadım” demesine rağmen inandırıcı bulunmayan) plânlar, iddialar da onun dönemini ilgilendiriyordu. Ayrıca; birkaç ay önce yine o dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’la benim yaptığım telefon konuşmasında Yalman “Bu konuları en iyi biz biliriz” diyerek Hilmi Özkök (ve Yaşar Büyükanıt’ın da) adını vermiş, daha sonra Özkök’ün “Kara Kuvvetleri Komutanı olarak sorumlu kişi, konuşması gereken Yalman’dır” demesi üzerine “Evet, sorumlu benim, yargı süreci tamamlanınca konuşacağım” demişti.Bütün bunları düşündüğünüzde üçünün (Özkök, Yalman, Örnek) kendi aralarında konuşarak, araştırarak bile bu iddiaların en azından bir kısmını açığa çıkarmaları mümkündür ki aynı soruyu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a sorduğumu da hatırlayacaksınız.Bu gelişmelere rağmen Hilmi Özkök sanki olaylarla hiçbir ilgisi yokmuş gibi ya da TSK’nın kurum olarak ve hatta bugüne uzanan ciddi darbe plânı suçlamalarıyla karşı karşıya bırakılması onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi sakin ve mutlu ifadelerle hep sustu. Konuştuğu zamanlarda ise “Darbe plânı vardır da demem, yoktur da” veya “Kasaptaki ete soğan doğramam” gibi her anlama çekilecek esnek lâflar etti.NE ZAMAN KONUŞUR?O arada onlarca TSK mensubu; generallerin, amirallerin bulunduğu kalabalık gruplar (örneğin 40 kişi bir günde) topluca tutuklandı, 7 subay intihar etti, son olarak da 86 TSK mensubunun yine topluca gözaltına alınması istendi. İki savcı “Başsavcının talimatına uymadığı için” değiştirilmeseydi şu an hepsi gözaltında olacaktı.Şimdi, daha önce de “Harp Akademileri’nde oynanan savaş oyununda darbe plânı denecek hiçbir şey yoktur, her şey açık seçik yapılmıştır” diyen emekli Org. Çetin Doğan tutuklanıp canı yanan kişilerden biri olarak daha açık konuşmaya ve sorulması gereken soruları da sormaya başladı. Örneğin; tatbikat sonunda Hilmi Özkök’ün “kendisiyle yalnız konuşmak istediğini ve 1’inci ordu içinde bir grup tarafından ihtilal hazırlığı yapıldığı bilgilerinin geldiğini” söylediğini bildiriyor, verdiği cevabı söylüyor, tatbikat kayıtlarının dışarı nasıl ve kim tarafından sızdırılmış olabileceğinden söz ediyor ve o çok önemli soruları soruyor. Meselâ; “1’inci Ordu’da ve diğer komutanlıklarda bu yönde bir araştırma yapıldı mı? Yapıldıysa sonucu nedir, araştırmayı kimler yürüttü?”Eğer Özkök, Doğan’ı çağırıp o soruyu sorduysa, bugün Doğan’ın ve birçok TSK mensubunun başına tatbikatla ilgili böylesine büyük bir dert açıldıysa bu kadarcık bir sorunun da kendisine sorulması Hilmi Özkök’ü neden bu kadar öfkelendiriyor, merak etmez misiniz?“Herkes onurlu bir suskunlukla yargı sürecini bekliyor, neden sadece Çetin Doğan konuşuyor” veya “Bunlar konuyu sulandırmak için ifade edilen konulardır. Genelkurmay Başkanı’nın emri altındaki bir ordu komutanıyla konuşması normaldir ancak bunlar hassas konulardır” gibi sözlerle kendini işin içinden çekip çıkarması öte yanda “ordu komutanı”nı rahatça sıkıntıya atması, hatta konuşuyor olmasına onursuz yakıştırması yapması çok mu dürüst bir yaklaşımdır?Hele de “Asıl o savcının sorularına cevap versin, soru sorması gereken o değil, benim” benzeri sözler nasıl bir yaklaşımı göstermektedir? Çok garip değil mi sizce de? (Özkök’ün sorması gereken soruyu neden sormadığı, neyi beklediği de ayrı bir soru.)YARGIYA SAYGISIZLIKOrg. Çetin Doğan’ın sorduğu sorular Özkök’e uzun süredir sorulmaktadır. Bir genelkurmay başkanı tutuklamalar ve gözaltıları ile “büyük çapta” olduğu iddia edilen böylesi bir darbe hazırlığını görmemiş, duymamış olamaz. Nitekim bu iddiaları “duymuş olduğunu” Doğan’la yaptığı konuşmadan öğrendiğimize göre, tatbikat plânını da bilmesi gerektiğine göre orada yapılan tahrifatın ne olduğunu fark etmedi mi? Ya da kimin yapmış olabileceğinden hiç mi haberi yok? Bu konuda araştırma yapılmış mıdır, yapılmadıysa neden yapılmamıştır?Olaylar bu boyuta ulaşmışken “yargıya saygımızdan susuyoruz” denilen ve “onurlu” olduğu iddia edilen bu suskunluk acaba aslında tam aksi bir durumumu gösteriyor?Eğer söyleyecekleri şeyler yargı sürecini kolaylaştıracaksa (ki kesinlikle öyle) bu durumda susmak, hem çok sayıda emekli ve muvazzaf TSK mensubunun “darbeci, çeteci, terörist muamelesi görmesi” ve TSK’nın “kurum olarak suçlanması” açısından kendi kurumuna, hem de yargıya saygısızlık, haksızlık sayılmaz mı?Kendisi, Yalman, Örnek (ve hatta Yalman’ın adını verdiği ama nedense hiç değinilmeyen Büyükanıt) eğer açıklamaları tam yapmış olsalardı bugüne kadar olay açıklığa kavuşmuş olurdu, belli ki yargıya da tüm açıklığıyla anlatılmamış.Peki ne zamanı bekliyorlar? Soruşturma bittikten sonrasını mı? O zaman mı konuşacaklar? Özkök’ün tavırları maalesef hiç de samimi görünmüyor.
Artık haberleri hepimiz “aklıma sahip çık Yarabbi” diye okuyoruz. Ergenekon’undan Anayasa’sına olaylar, konuşmalar öyle çığırından çıktı ki anlamak, akla mantığa sığdırmak mümkün değil. Birkaç noktaya değinelim bakalım,Van saldırısı: Van’da CHP otobüsüne yapılan yumurtalı saldırının arkasından AKP İl Başkan Yardımcısı ile Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı çıkmış, fotoğraflarla tespit edilmiş. Zaten BDP de “Bu olayı yanlış buluyoruz ve kınıyoruz” açıklaması yapmış. Hangi parti, hangi partiye yaparsa yapsın, ancak bir terör örgütünün eylemi olabilecek bu olay çok çirkindir, bunun açıklaması filan da olamaz. Hele de Hüseyin Çelik’in ortada böyle dehşet bir olay dururken Baykal’ın “yaşından söz etmesi” olayın kendisi kadar gariptir. Ne alâka? Ne gerek?.. Varsa iddiada yanlışlık; “O fotoğraftakiler bu şahıslar değildir” dersiniz, ispatlarsınız, ancak o zaman CHP’nin haksız suçlamada bulunduğu ortaya çıkar, yaşla başla olmaz bu işler.İmza meselesi: Sanki AKP’nin hazırladığı Anayasa teklifiyle diğer partiler uzlaşmıyormuş gibi bir hava yaratıldı. Aynen ‘Kürt açılımı’ diye başlanan açılımda olduğu gibi... Oysa burada da (hele burada Anayasa “toplumsal kontrat” olduğu ve uzun yılar tüm ülkeye yön vereceği için daha da önemli) kararlar kimseye danışılmadan, tartışılmadan, yalnızca muhalefet partilerinin değil, en önemli sivil toplum kuruluşlarının da, neredeyse tümü yüksek mahkemelerin yapısını değiştirmekle ilgili olduğu halde yargının da görüşleri alınmadan yapıldı. Oysa her demokratik ülkede uzun yıllardır Anayasalar toplumsal uzlaşmayla, tüm kesimlerin görüşü, önerileri alınarak yapılıyor. Bundan önce Türkiye’de de (geçen Pazar Hüsamettin Cindoruk’un Her Açıdan’da açıkladığı gibi) değişiklikler için uzlaşma komisyonları kurulmuş ve pekalâ da uzlaşılmış.Ya bu hastalara ne demeli?Bugün ise içine en önemli demokratikleşme şartlarının hiçbirinin konmadığı, tam aksine yüksek mahkemeleri de iktidarların emrine sokacak değişikliklerin yapıldığı tasarı Türkiye’ye dayatılıyor. Muhalefet ve diğer partilerin hemen hepsi karşı, sivil toplum kuruluşlarının hepsi karşı, üniversiteler susturulduğu için ses yok ama tek tek konuşan önemli bilim adamlarının hemen hepsi karşı ve iktidar yine de tek başına “İnadım inat, bunu da mutlaka gerçekleştireceğim” diyor.Değişikliğin teklif halinde sunulması için gerekli imzalar için AKP’li milletvekillerinden “daha önce toplanmış olan imzaların” kullanıldığı ve içinde TBMM Başkanı Şahin’in imzasının da olduğunun ortaya çıkması üzerine “Anayasa Mahkemesi usul yönünden iptal etmesin diye” birçok taktik oyunları yapıldı. Başbakan Erdoğan, bu olay gayet önemli olmasına rağmen “Muhalefetin sıkıntıları, hastalıkları var, onları giderelim dedik” diyor, Bekir Bozdağ da “Gereksiz tartışmalar” diyor oysa sıkıntısı olan, hastalığı (!) olan yalnız muhalefet olmadığı gibi tartışmalar da kesinlikle “gereksiz” değil. İktidar partisi içinde de bu şekilde “oldu bitti”ye getirilen, toplumsal uzlaşma yerine halka “anlaması çok zor olan birçok maddeyi, üstelik birlikte oylatarak” sorumluluğu millete yüklemeye çalışan bu girişimi onaylamayan, onaylayamayan ve biat psikolojisine tüm baskılara rağmen katılmayan deneyimli, sağduyulu milletvekilleri var.Nitekim AKP Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem de “Parti boş bir listeye bütün milletvekillerine imza attırıyor” dedi. “Oylama gizli yapılacak sonu ne olur bilmem” dedi. “Anayasa değişikliği partilerle mutabakat yapılarak olmalı, yoksa hükümete maddi manevi külfet getirir” dedi. Daha ne desin? Türkiye öyle bir dönemde ki artık bu noktada particilik yapılamaz, dürüst, onurlu insan ancak ülkesinin geleceğini düşünür.Adalet Bakanı Sadullah Ergin hâlâ “Uluslararası standart”lardan söz ediyor. Hangi standart? Avrupa ülkelerinde yetkili yargı konseyleri, komisyonları yüksek yargı üyelerinin “yargı kurumları tarafından seçilmesini” öneriyor, bu yapılmıyorsa “parlamentonun 2/3 nitelikli çoğunluğu ile yani uzlaşma ile seçilmelidir” diyor. “Parti kapatmaya parlamentolar karar veremez, ‘şiddet’in tarifi de sadece fiziki şiddet değildir” diyor. (Meclis’in karar verdiği tek ülke Almanya, orada da sonuç hüsran.) Haydi şimdi getirin AB standartlarını... Niye saptırıyorsunuz?Siz “mekanizma” mısınız?Oysa AKP burada Cumhurbaşkanı Gül’ün itirazını bile hiç dikkate almadı. Neymiş efendim “AB ilerleme raporlarında Türkiye’de partilerin sık ve kolay kapatılması eleştirilmiş, araya bir mekanizma konması” gerekiyormuş. Parti kapatmaya karar verecek mekanizma “partilerin kendisi” midir?Çocuklara sınav sorusu olarak verseniz, hepsi “hayır” der. Peki neden AB uygulamaları uzmanı Anayasa Hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’ün önerdiği; Yargıtay Ceza Daireleri başkanlarından oluşmuş, bağımsız “Parti Yasakları İnceleme Kurulu” gibi bir kurulun mekanizma olmasını düşünmüyorsunuz? Açıklayın da millet duysun lütfen.Özel yetkili savcılar “Başsavcı veya vekiline haber vermeden gözaltı yapmayın” talimatına rağmen bir anda 86 subaya gözaltı emri çıkarıyor, bu durumda haklı olarak görevden alınınca Başbakan “Bu anayasa değişikliğinde HSYK üzerinde neden böyle bir yaklaşım olduğunu anlıyorsunuz. Yargının yaklaşımını görüyorsunuz” diyor. Madem ki “yargıya saygı gösterilmeli”dir, “müdahale edilmemeli”dir, bu ne şimdi?Hükümet istediği her kararı kimseye, hiç kimseciklere danışmadan alabiliyor da yargının işleyişine neden karışıyor?Bu akıl almaz dönemde hangi kurum suçlanıyorsa, ya da hangi kurumla oyuncak gibi oynanıyorsa onun konuşmaya hakkı vardır. Çok şükür henüz (bu Anayasa değişikliği yapılmadan önce) demokrasi -hastalıklı da olsa- mevcut. Ve demokrasi sadece bir kitlenin konuşabildiği rejimin adı değildir.
Bir süre önce gelmişti dikkatimi çeken mektup... Güneydoğu’da kurduğu işin “sırf Kürt olmadığı için” engellendiğini, kendisinin de türlü çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya bırakılarak oradan kaçmak zorunda bırakıldığını anlatıyor.“Artık buralarda Türklere hayat yok, hem ‘maddi sıkıntıdan, işsizlikten’ şikayet edip devletten yardım, bedava elektrik alıyorlar, hem de iş kuranları Kürt değilse kaçırtıyorlar” diyordu.Daha önce de iş yerlerine alınacak kişiler için “Kürt işçi aranıyor” şeklinde ilanlar verildiğini, minibüslerde, dolmuşlarda kesinlikle Türkçe müzik çalınmadığını, herkesten Kürtçe konuşmasının istendiğini anlatan mektuplar da almış ama bu kadar yaygın bir baskı halinde olduğunu bilmediğim için okuyunca tabloya farklı bir gözle bakmaya başladım. Acaba eski DTP’lilerin ve Öcalan’ın söz ettiği “özerk bölge”nin çalışmaları artık açıkça yürütülüyor da biz mi farkında değiliz.“Şubat’ın ilk haftasında İstanbul’da TÜYAP adlı fuar organizasyonunda Türkiye’nin belediyeleri sergi çalışmaları yaptılar... Van Belediyesi, işte bu sergide Van’ı WAN’laştırdığını ilan etti... Bu meydan okuma, devletin görevlilerinin gözü önünde gelişti, kimsenin de itirazı olmadı. Van ili, fuara katılıyor diye İstanbul’da yaşayan Vanlı kardeşlerimiz de bu fuara gittiler. Orada gördükleri manzara ile sıkıntıya düştüler. Van ili adeta PKK militanları ile temsil ediliyordu. İlin fuar alanındaki mekânına, tedirgin olmadan yanaşmak mümkün değildi... Militanlar adeta, kimlik yoklaması, etnik ayırım yapıyorlar, kendi kafalarından olmayanları rahatsız ediyorlardı. İstanbul’da böyle de, durum Van’da daha vahim, anlatılanlara göre...Türk kökenliler kenti terke zorlanıyor, zaten şu anda çoğu da göç etmiş durumda... Türk kökenli, hele hele Kürtçe bilmeyen esnaftan artık alış veriş ettirilmiyor.PKK’ya karşı duranlara hayat hakkı tanınmıyor, mülklerine inşaat izni alamıyor, kiraya veremiyorlar. PKK’nın isteği dışında mülkünde hareket sağlayan, kiraya veren vs. insanlar saldırıya uğruyorlar.Evlere, iş yerlerine Türk bayrağı asamıyorlar. Bayrak asan tehdit ediliyor, polise şikayetin karşılığında ‘Sen de asma kardeşim, tatsızlık çıkmasın’ cevabı alınıyor.Van Belediye Başkanı Bekir Kaya, Apo’nun eski avukatlarından... Adaylığının ‘Kandil’den bastırıldığı’ söyleniyor. Daha da ilginci, bu Bekir Kaya’nın babasının, yani ailesinin korucu oldukları, devletin PKK’ya karşı silahlandırdığı ve maaş ödediği ‘seçilmişlerden’ olduğu belirtiliyor.Bekir Kaya, Van’ı ‘Wan’ yaptığını ilan ettiği kitabı İstanbul’da ‘Gün Matbaacılık’ diye bir matbaaya bastırmış. Basılı eserler ‘devlet-savcı denetimine’ tabidir. Bu kitap kimseyi rahatsız etmemiş anlaşılan!Vanlı kardeşlerimin aktardıklarından birkaç satır vereyim: ‘Bu sonucu biz hazırladık. 80’li yılların başından beri Vanlılar Van’ı terk etti. Herkes malını mülkünü satıp bir yerlere göçtü. Hali vakti yerinde olmayan bir avuç insan kaldı. Her göçenin yerine Hakkari, Batman, Siirt’ten geldiler... Ve şimdi Van’da yaşanan, dağdan gelenin bağdakini kovması meselesi. Böyle devam ederse Van’da 5-10 yıla kadar Türk kalmaz Ankara’nın değerli büyükleri.’Bu gidişle ‘kavga edeceğiniz ülke’ bile kalmayacak haber ola!Behiç Kılıç” Altına da 29 Ocak 2009’da çekilmiş, üzerinde “DTP-Wan” yazan bir otobüs fotoğrafı ile şu notu iliştirmiş:“DTP’nin Van Belediye Başkan adayı Bekir Kaya, Van’da teröristbaşı Abdullah Öcalan lehine atılan sloganlarla karşılaşırken, üzerinde ‘W’ ile yazılan ‘DTP WAN’ pankartı asılmış seçim otobüsüyle kent turu attı...” Ne dersiniz, devlet Van’ın “Wan” olduğunun farkında mı acaba?(NOT: Dün Van Belediye Başkan Yardımcısı İdris Canbay’dan aldığım mektupta söz konusu fuarın uluslararası bir fuar olan EMITT olduğu bilgisi veriliyordu. Bu fuarda tanıtım kitapçığında ve belki afişlerde Van ismi Wan olarak yazılmış. Aynı konunun TÜYAP’ta da söz konusu olabileceği düşünülebilir.)
Dün Her Açıdan’ın ilk bölümünde “Türkiye’nin yaşadığı 2 terör”ü tartıştık. Bunlardan biri PKK terörü, diğeri ise aylar, yıllardır topluma yaşatılan “darbe oldu/olacak” terörüydü. Hemen hergün isimsiz ihbar mektupları, telefon ihbarları, “kamyonda bomba” ve “Başbakan’a suikast” diye yanlış ihbarlar veren, sonunda mail adresinin bile varolmadığı anlaşılan ‘Mehmetali’ isimli ihbarcı gibi temelsiz mailler veya telefonlarla toplum sürekli alarm halinde yaşatıldı, yaşatılıyor.“Kurumlar arası çatışma yok” açıklamaları yapılırken ülkenin tüm bağımsız -olması gereken- kurumları medyasından yargısına, üniversitelerinden sivil toplum kuruluşlarına ağır siyasi baskılarla eziliyor. Silahlı Kuvvetler “Demokrasiye hukuka bağlıyız, varsa bir iddia işte kapımız açık” derken sanki darbe planı (iddiaları) bugün de söz konusuymuş ve TSK bunlardan “haberdar” olduğu gibi “koruyor”muş gibi devamlı hasım, rakip hatta düşman kışkırtmalarla karşı karşıya bırakılıyor.İçinde demokrasi dışı eylemlere heveslenmiş kişi veya gruplar varsa bunları işbirliğiyle, danışarak/konuşarak araştırmak yerine neredeyse ordunun tüm üst düzey mensupları terör suçlusu ilan ediliyor ve tutuklanıyor.Yaşını başını almış, emekli olmuş, çoğu sağlık sorunlarıyla boğuşan generaller, amiraller “hüküm giymiş mahkûmlar gibi” aylarca koğuşlara tıkılıyor, serbest bırakılıyor, fikir değiştirilip tekrar içeri alınıyor.Bu nedenle kaç asker intihar etti, “Beni babam gibi sevdiğim komutanıma sui-kastle suçluyorlar, dayanamam” diyerek çoluğunu çocuğunu babasız bıraktı, sanki ölenler düşman askeri...Ve halâ yetmedi, yetmiyor. Birileri “durma düşersin, geri adım atma, üstüne git, sakın pes etme” diye gaz vererek hükümetle TSK’yı hasım haline getirdi.HUKUK SAVAŞIArtık bırakın kurumlar arası çatışmayı, üniversite, medya, yargı ve daha birçok kurumda iç çatışmaların ne boyutta olduğu, örneğin yargıda bir savaşa dönüştüğü saklanamaz durumdadır.Balyoz soruşturması kapsamında 1 Nisan’da İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi hakimi Oktay Kuban’ın verdiği kararla tahliye edilen 11’i muvazzaf 19 TSK mensubunun hakkında savcının itirazı ile mahkeme heyeti dün tekrar yakalama kararı çıkarttı.Peki neden? Hangi nedenle?Dünyanın demokratik hukuk devletine sahip tüm ülkelerinde aslolan “tutuksuz yargılama” iken ve ancak “sanığın suçu işlediğinin somut delilleri varsa, kaçma veya delil karartma ihtimali bulunuyorsa, birilerini öldürme gibi suçun devamı söz konusu” ise tutuklama yapılabilecekken, bunların hangisi ile yakalama kararı çıkartılıyor?Tahliye kararı veren hakim nerede yanlış yapmış? Madem ki iddialar gerçek gibi manşetlerden verilebiliyor, her türlü yorum serbestçe yapılabiliyor; bu soruların da cevabı halka verilmek zorundadır.Burada tutuklama kararlarının hep Beşiktaş’ın “özel yetkili” 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nden çıkmış olması, acaba bu 19 kişi serbest bırakılırsa “diğerleri neden bu kadar zamandır tutukluydu” sorusu mu sorulurdu diye düşündürüyor insanı.Şurası muhakkak ki Türkiye’de darbe dönemlerinde bile, 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında bile tahliye kararlarına bu şekilde itiraz ve geri alma görülmemiştir. Peki bugün neden böyle bir hukuk ya da hukukçular savaşı izleniyor? Bu çatışmanın arkasında yatan sebep nedir?ONLAR NEDEN DIŞARDA?Bu durumda doğal olarak yine aynı soru çıkıyor ortaya; asıl iddialarla ilgili dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök ve kuvvet komutanlarının neden dokunulmazlıkları var?Onlarla ilgili kaçma ve delil karartma ihtimali yoksa neden diğerlerinde var?TSK’ya yöneltilmiş darbe iddialarını e-muhtırası ile tek başına bugüne taşıyan Büyükanıt’ın neden dokunulmazlığı var?Eğer bazılarına hukuk kurallarını ihlâl etmek pahasına acımasız davranılıyorsa, bazılarına özel koruma zırhı sağlanması da daha çok dikkat çeker. Ve çekiyor da...Ülkeyi alârm halinde yaşatıp hukuku “kurumları provoke etmek” için kullananların bu soruları da cevaplamaları gerekiyor. Tarih yazacaktır çünkü!
Ben ‘yazacağım’ diye söz vermiştim ama bugünlerde gelen mektupların çoğu da yapılacak bir referandumda bilgisayarlı toplama sisteminin güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve gelecek seçimin adil bir şekilde nasıl yapılacağı ile ilgili... Biliyorsunuz 22 Temmuz seçimlerinden önce ve sonra da yerel seçimlerden önce ve sonra da aynı konu çok tartışıldı.Özellikle genel seçimde ortaya çıkan 5 milyon ekstra seçmen konusunu, “adrese dayalı nüfus sayımı” denerek karmakarışık edilen nüfusu ve seçmeni, muhtarlıklarda binlerce kişinin kaydını bulamamasını veya aynı adrese yazılmış fazladan seçmenleri, boş binalara hayali adreslere yazılanları, uzun lafın kısası her türlü saçmalığı dinledik.Daha önceki dönemlerde seçmen kütüklerini tarafsız memurlar yazarken ve elektronik sistem olmadan oylar sandık sandık sayılırken görülmeyen hatalar, duyulmayan endişe; hükümete bağlı TÜİK’in sayımlarında ve bilgisayarla oy toplamada ortaya çıktı.Bu da yetmedi parmak boyası da kaldırılıp mükerrer oyun önü açıldı. En sonunda da yerel seçimde “elektrikler kesildi, bilgisayar çöktü” bahanesiyle oylarda değişiklik yapıldığı iddiaları sıkça dile getirildi. Gelecek seçimde farklı kimliklerle oy kullanmak da mümkün olacağından belki daha da çok hile ihtimali ortaya çıkacak.DIŞARDAN MÜDAHALEBilgisayarlı oy toplama sistemi konusundan sık sık söz ediyorum. ‘Bu konuda şüphelerin ortadan kaldırılması için gündemden düşürmeyeceğimi’ yazdıktan sonra deneyimli bilgisayar uzmanlarından gelen (ki bazıları ABD’de bilgisayar eğitimi almış ve yine ABD’de bu konuda yıllarca çalışmış kişiler) mektupların hemen hepsinde “Tüm yazılım sistemlerine dışardan müdahalenin mümkün olduğu” anlatılıyordu. O mektuplarla aynı günlerde bana Yüksek Seçim Kurulu’ndan gönderilen açıklamada ise kullanılan SEÇSİS sisteminde “güvenliğin tam olduğu, müdahalenin mümkün olmadığı” bildirildi.SEÇSİS’in yazılımının “Java programlama diliyle web tabanlı olarak Havelsan A.Ş yazılım mühendisleri ile YSK’nın uzman personelinin ortak çalışmasıyla hazırlandığı ve Oracle veri tabanının kullanıldığı” da açıklamada mevcut. (Bozulmasınlar ama acaba örneğin bu mühendisler ve uzman personelin kendi hazırladıkları sisteme müdahalesi imkânsız mıdır?)Şimdi... Bana en son gelen mektuplardan birinde “Bilgisayar ve iletişim teknolojisi alanında üst düzey teknik ve akademik eğitim alan, yıllarca bu alanda çalışmış bir uzman” halen ABD’de çalışmakta olduğunu da bildirerek çok önemli açıklamalar yapmıştı. Daha önceki seçimlerde dile getirilen ama geri dönüşü mümkün olmayan, araştırılıp soruşturulmayan “elektronik hile” ihtimallerinin referandum ve gelecek seçim için de geçerli olduğunu anlatıyor “seçme ve seçilme hakkı Anayasal bir hak olduğuna göre, bu hakkın kullanılmasına aracılık edecek sistemin güvenliğinin sağlanması da hak olmalıdır” diyordu.“BİLGİ ÇALAR” SİSTEMYazdıklarının bir kısmını paylaşalım: “SEÇSİS projesinde kullanılan veritabanı (bilgilerin toplandığı yer) yazılımı Java teknolojisi destekli Oracle’dir. Oracle ciddi ve bu konudaki en büyük şirket ise de açıkları mevcuttur ve sürekli olarak güncellemeler/güvenlik yamaları yayınlamaktadır (...) İl ve ilçe seçim kurullarında bulunan Windows işletim sistemleri CIA destekli, Microsoft mamulü en büyük ‘bilgi çalar’ sistemdir ve 5-6 yıldan beri Avrupa ülkelerinde ve birçok büyük ülkede devlet kurumlarında kullanımı yasaklanmış ve Linux işletim sistemlerine geçilmiş, bunun üzerine Microsoft kısmi kaynak kodunu vererek satış yapmak zorunda kalmıştır. Almanya’da, ABD tarafından askeri sırların bu sistemle transfer edildiği de yıllar önce tespit edilmiştir.”VAY, VAY, VAY...Devam ediyor: “Windows işletim sistemleri yıllardır çoluk çocuk denecek ‘hacker’lar tarafından bile delik deşik edilmektedir (Bkz:http://www.zone-h.org). SEÇSİS projesinde omurga ve portal anahtarı, portal güvenlik duvarı (...) olarak ‘Cisco’ güvenlik ürünlerinin kullanıldığı YSK sitesinde bilgi olarak yer almaktadır. Cisco sistem bir ABD firmasıdır (Bkz: http://www. cisco.com) ve sistemin güvenlik durumu hakkında Google’da ‘cisco hack’ olarak arama yaparsanız bu sistemlerin nasıl hack edileceğine ve güvenlik açıklarına dair çok sayıda makale ve yazı bulabilirsiniz (uzaktan yönetimleri dahil). SEÇSİS yazılım sistemi kesinlikle üçüncü bir güvenlik/kontrol yazılımıyla içsel olarak korunmamakta ve çalışmasının doğruluğu kontrol edilmemektedir. Yani mevcut yazılıma dışardan müdahale mümkündür ve bu sistemin veritabanı, işletim sistemi, yazılım ve güvenliği tamamen ABD teknolojisinin elindedir (...) Müdahale yapılırsa hile yapılması da teknik olarak mümkündür.” Peki bütün bunları duyduktan sonra Türkiye’nin “SEÇSİS’le veya bir başka elektronik sistemle oy toplama”ya inanması mümkün müdür? Cevap; tabii ki hayır! Artık geçmişle ilgili bir şey yapmak zor ama milletin güvensiz bir referanduma ve bir seçime daha sürüklenmemesi için, Meclis’teki partilerin bu sistemin kaldırılması için YSK’ya müracaatını bekliyoruz.
Baharla birlikte yeniden faaliyete geçen terör örgütünün mayınlarıyla verdiğimiz şehitler ve babasız kalan bebekleri... Toplu şekilde tutuklanıp serbest bırakılan generaller, amiraller...Yüksek mahkemeleri siyasetçilerin emrine sokacak Anayasa değişikliklerinin hiçbir uzlaşma gözetmeden Meclis’ten geçirilip referanduma götürülme yolunda olması... Referandum ve seçimde “oy toplama” ile ilgili şüpheler... Cumhurbaşkanı Gül’ün Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı “şaibeli” atama... “Parti kapatma”da sadece şiddetin ölçü olarak alınması talepleri...Tekel işçilerinin “sendikalarını ziyaretine” gitmesine izin vermeyen polisin yine biber gazıyla şiddet uygulaması ve çıkan sokak çatışmaları... Birbirini izleyen üniversiteli genç intiharları... Bu kadar çok konuda adeta yağmur gibi yağan sorunlar ve hepsiyle ilgili sayısız soru işareti bugünlerde Türkiye’yi ve toplumun beynini kemirmekte... Acaba nasıl oluyor da terörden Anayasa’ya, darbe iddialarından işçi ve işsizlik sorunlarına kadar her konu çözümsüzlükle tıkanıp kalıyor? Acaba bazı konulardaki belirsizlik/çözümsüzlük ve bu nedenle “zamana yayılma” siyasi bir kazanç yöntemi olarak mı kullanılıyor? Kısacası “yargıda olan” veya “yargının yeniden yapılandırılması ile ilgili” konular acaba gerçekten de hukuki değil de siyasi mi? Bu soruların hepsi çok önemli.TERÖRİST HAKARETİMeselâ Balyoz sorgulaması diye topluca tutuklanan komutanlar, generaller, amiraller konusunda; her şeyden önce “neden tutuklu yargılanıyorlar” sorusu var. Artık bu Ergenekon soruşturması öyle bir hale getirildi ki içinden nasıl ve hangi sürede çıkılabileceğinin cevabı asla tahmin edilemeyeceği, yıllara yayılabileceği gibi başta hukukçular olmak üzere herkesin kafasındaki en doğal sorular bile sorulamıyor.Diğer ülkelerden de “adil yargılanma hakkı, hüküm giymiş suçlular kadar uzun süre tutukluluğun hukuka aykırı olduğu” konularında tepkiler gelmesine rağmen hâlâ 10’ar 10’ar, hatta 40’ar 40’ar tutuklanan askerler, emekli olmuş, yaşını başını almış, çoğu sağlık sorunları içinde olan amiraller, generaller aylarca mahkûm muamelesi görüyor. Terörist lideri Öcalan’ı Kenya’dan getiren komutana PKK’lı teröristlerin hakaretine, kafasına kola şişesi atmasına fırsat veriliyor.Darbe iddiaları 2002-2003 yılından başladığı (ve hâlâ araçlarda yapılan bomba/silah aramaları, suikast iddiaları ile bugüne uzandığı) öne sürülürken iddiaların başladığı dönemin kuvvet komutanları “kaçma ve delil karartma ihtimali olmadığı için” tutuksuz yargılanıyor. Ama öte yanda 39 TSK mensubu aynı anda tutuklanarak ve 3. ordu komutanı bile terör örgütü üyesi gösterilerek TSK “kurum halinde” darbe planı zanlısı durumuna sokuluyor. Eğer, hukuk dışı denmesine rağmen tutuklama yapılacaksa, neden bazı komutanların “kaçma ihtimali yok” da bazılarının var? Bu çifte standarda kim karar veriyor?CAMİ BOMBALAMA İDDİASINasıl oluyor da, “cami bombalama” gibi canice, akıl dışı, görülmemiş bir iddia tüm TSK mensupları tarafından kesinlikle reddedilir, “asla düşünülemez, kabul edilemez” denirken bir ihbar mektubu ile ve yanlış bir bilirkişi raporuyla insanlara “gerçekmiş” duygusu verilip gündemde tutulabiliyor? Balyoz seminerine katılan bazı komutanların ismi neden hiç anılmıyor da sadece bazıları iddianameye giriyor?Şimdilerde 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk’e yöneltilen suçlamaların nedeninin; daha önce DSP Genel Başkanı Masum Türker’in dile getirdiği gibi “gelecekte Genelkurmay başkanı olma ihtimali”yle ilgili olduğu ve “özellikle bir ismin önünü kapatmasının sorun olarak görüldüğü” söyleniyor, bu konudaki gerçeği kim ortaya çıkaracak? Bazı isimlere dokunulmazlık sağlanırken, bazılarının üstüne gidilmesi, bir takım gazete köşelerinden hükümete “sakın geri adım atmayın, teslim olmayın, orduyu iyice kontrolünüze alana kadar yürüyün” diye akıl verilmesi ve TSK’nın da (eğer içinde “demokrasi dışı eylem planlayanlar” olmuşsa kesin kanıtlarla onları ayıklamak yerine) kurum olarak suçlanır hale getirilmesi, suçlamalara ve yanlış “bilirkişi beyanlarına” açıklık getirildiğinde de “sus konuşma” denerek köşeye sıkıştırılması artık toplumun dikkatinden kaçmayacak boyuta geldi.GERÇEKMİŞ GİBİ...Demokrasiye inanan herkes darbe planlarına, buna ortam hazırlama girişimlerine karşı çıkar ama aynı “herkes” elmalarla armutları karıştırıp önce orduyu, arkasından işbirliği yapıyorlar havası vererek ve bunu yabancı medyaya da pompalayarak yüksek yargıyı orduyla birlikte yıpratma gayretlerine de karşı çıkmalıdır.Bugünlerde özellikle “cami bombalama iddiası”nın dindar vatandaşlara ve kutsal mekâna yönelik olduğu ve doğal olarak büyük tepki yaratacağı için “insanlara gerçekmiş gibi anlatıldığını ve büyük kesimlerin inandırıldığını, bu nedenle de TSK’ya tepkili hale getirildiklerini” duyuyoruz. Halkın bu konuda çok dikkatli olması, kışkırtmaya inanmaması gerekiyor.CEVAPLAR HER AÇIDAN’DA...Anayasa değişikliği konusunda yapılan son derece yanıltıcı açıklamaların da irdeleneceği, işçiler ve işsizlik konusunun da tartışılacağı Her Açıdan’ın bu haftaki konukları; Eski TBMM Başkanı ve DP Genel Bşk. Hüsamettin Cindoruk, TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konf.) Başkanı Tuğrul Kutadgobilik, Sabancı Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ve Avukat Ergin Cinmen olacaklar.Anayasa Hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’ün de telefonla katılacağı Her Açıdan 4 Nisan Pazar öğlen 12.30’da STAR’da. Hepinizi bekliyorum.