Konu enteresandı çok, ben de değinmeden geçemem doğrusu. Çünkü öyle görülüyor ki farklı kesimlerle bu kahvaltılar sürecek. Başbakan Erdoğan “Açılım”ı konuşmak için bu kez edebiyatçılarla (aralarında edebiyatçı olmayanlar da vardı ama) bir araya geldi. Bazı yazarların kahvaltılı toplantıya mazeret bildirerek katılmadığı aynı gün haber olmuştu ve Erdoğan da toplantıda bu konuya değinmeyi unutmadı:“Ak Parti’ye karşıyım katılamam diyenler varsa bu bizi incitir. Bu kahvaltıda bulunmak kimseye bir şey kaybettirmez. Buradan çıkışta torna makinesi yok” dedi.Şimdi bir başbakanın, diyelim ki Tayyip Erdoğan’ın yerinde başka bir isim olsun ve bugüne kadar iktidarı döneminde görülen baskılar da biliniyor olsun; bu sözleri söylemesi bırakın baskıyı, tehdit anlamında alınır mı alınmaz mı?O yazarların kahvaltıya katılıp katılmama, belki “bu konuyu tartışıp tartışmama” özgürlüğü yok mudur? Eğer gerçekten ülkede demokrasi varsa ki olduğu, hatta giderek “daha da demokratikleştiğimiz” iddia ediliyor, o zaman bu özgürlük olmalıdır. Oysa şu anda hiç şüphe yok ki katılmayan yazarların tamamı müthiş bir huzursuzluk duymaktadırlar.Başbakan Erdoğan hangi kesime hitap ediyorsa onların ruhunu okşayacak sözleri (“sanatçılara” ise sanatçı konuşmalarından, edebiyatçılara-yazarlara ise edebiyat üstadlarından) alıntı yaparak okumakta çok usta... Konuşmalarını kim hazırlıyorsa (mesela Mustafa Şahin) helâldir yani, ama gel gör ki alıntılarla ve söylemle eylem birbirini tutmuyor.Meselâ Cemil Meriç “Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim demiş” sözlerini söylerken ülkede birçok kimsenin bırakın “muhteşem istikbal”i, “sıradan bir istikbal” güveni bile kalmadığını, büyük kitlelerin atılan uzlaşmaz, baskıcı adımlarla, “benden olmayana hayat yok” anlayışıyla gelecek endişesine sürüklendiğini, ya da bugün bile katlanılmaz sıkıntılar içinde olduğunu hatırlaması lazım.Medyanın, yargının, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve her kurumun (bağımsız iseler) ağır siyasi baskı altında konuşmaktan korktuğu, demokratik özgürlüğe sahip olmanın “ağır şekilde cezalandırılabileceğini” düşündüğü, harç zammına itiraz eden öğrencilerin veya herhangi bir tepki gösteren vatandaşın, eylem yapan işçinin polis dayağı yediği, aynı partiden milletvekillerinin bile ancak “önce istifa ederse konuşabildiği” bir ülkede, kısacası bugünü yaşayamadığınız ortamda hangi “muhteşem istikbal”den söz edilebilir ki?Yüksek yargının ve diğer yargıçların siyasi taraf haline getirildiği günler de gelirse bu ülkede konuşmaya, demokratik hak istemeye cesaret edebilecek kim kalacak ki?Kahvaltılı toplantıya katılmayanlara yapılan bu baskı gerçekten kabul edilemez bir durumdur. Bugün susulup sineye çekildiği takdirde arkadan daha nelerin geleceği de belli değildir.Başbakan Erdoğan gerçekten bu sözünü gözden geçirip geri almalıdır, yapması gereken budur.Tabii “7,5 yıldır daha fazla demokratikleşme için, temel hak ve özgürlükleri geliştirmek için çalıştık” sözlerine inandırmak istiyorsa!*****Bak, Ben Sana AnlatayımO kadar güzel kitaplar geliyor ki bazen “önce şöyle bir bakayım” diye başlayıp zamanı unutarak yazıma geciktiğim oluyor. Ekonomi yazarı olarak, daha da doğrusu bir “duayen yazar” olarak uzun yıllardır içten üslubu ve esprileriyle “Ayşe teyzem diyor ki” diye başladığı; “saf ve bakir Anadolu çocuğu” ifadeleriyle yazdığı yazılarla büyük kitlelere kendini sevdiren Güngör Uras’ın “Bak, Ben Sana Anlatayım” kitabı da aynen öyle oldu.TRT’de “İstanbul Yeniköy’deki fener”in yerinden kopmasını bildiren ve “ilgililere duyurulur” anonsu yapılan haberle ilgili yazıyı “Tipik Türkiye olayı” diye kahkahalarla okudum. Vehbi Koç’un İstanbul’a gelecek yöneticilere sağlanan imkânlar ve firmaların yaptığı israfla “ABD’deki durum”u karşılaştırdığı “Bir hikaye”yi hüzünle... Turgut Özal’ın “kendisi Merkez Bankası Başkanı olacakken” Güngör Uras’a başkan yardımcılığını teklif etmesini ve onun reddetmesini anlatan yazıyı hayretler içinde... Hepsini kısa sürede bitirdim ama ne büyük keyifle bilemezsiniz. Onun için size de hatırlatmaya karar verdim.Güngör Uras’ın “Bak ben sana anlatayım” kitabını mutlaka okuyun, hem eğlenecek, hem de çok şey öğreneceksiniz.
Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk yarım yüzyıldan fazla hukuk deneyimiyle, olayları tamamen tarafsız, sadece hukuka bağlı değerlendirmesiyle hiçbir görüşün itiraz edemeyeceği gibi açıklıyor olayları... Bir de gayet net, herkesin anlayacağı şekilde... Türkiye’nin Selçuk ve onun gibi bilim adamlarına sahip olması büyük şanstır bence...Yaptığı son açıklamada milletin de üzerinde durduğu, değiştirilmesini istediği ama hiçbir şekilde değiştirilmeyen, hatta ağza bile alınmayan konulardan söz etmiş. Sadece iktidar partisi mi değişmesini istemiyor, bence Meclis’teki partilerin hiçbiri istemiyor. Böylesi işlerine geliyor...Oysa halk istese, “Demokrasi diyorsanız, halk iradesi diyorsanız haydi bakalım önce bunu sağlayın; irade Meclis’e yansısın” dese ve mutlaka yapılması için gerekli baskıyı ortaya koyabilse böyle olur muydu?Bakın Sami Selçuk ne demiş: “Türkiye’de yüzde 10 barajı var mı, var. Böyle bir şey demokrasilerde yok. Bizde birisi eli arkasında dolaşırken ‘yüzde 10 yapın’ diyor. Böyle laubalilik olur mu? Bu nasıl bir ülke. İyi ki yüzde 25 demedi. Kimse kendini aldatmasın, yüzde 10 barajıyla seçilen bütün meclislere hiçbir zaman halkın iradesi yansımamıştır”...“HALKA SAYGISIZLIK” Devam ediyor ve milletvekili seçimine geliyor: “Devlet devamlı yalan söylüyor. Diyor ki ‘Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.’ Oysa kayıtlı ve de şartlı. Şartı yüzde 10 barajı, kayıtlı ne; kim seçiyor milletvekillerini genel başkanlar seçiyor. Bitti...” Bu durumda milletvekilinin “genel başkanın vekili” olduğunu söyleyen Selçuk “Türk halkının bunu değiştirmesi gerektiğini, bunun milletin iradesine saygısızlık olduğunu” vurgulamış.Sonra da milletvekilleri bu durumdayken “Anayasa Mahkemesi’ne ve HSYK (Danıştay ve Yargıtay’a üye seçiyor) üyelerini Meclis seçsin” demenin yanlışlığına değinmiş;“Hayır Meclis seçmez. Kimse kendini kandırmasın. Genel başkan kimi işaret ederse onlar oraya gider. Ben diyorum ki varım ama bu sistemi değiştirirseniz, aksi takdirde yokum. Milletvekili özgür olmalı, genel başkanının işaret ettiğini seçmemeli...” İşte uzun lafların kısası, özeti bu... Peki Türkiye ne zaman burada söylenen durumları ve örneğin “milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını” başaracak? Bu gidişle hiçbir zaman... Zira padişah imkânlarına sahip ve üstelik yüzde 10 barajıyla hak etmediği kadar çok koltuğa sahip olan liderler bunu değiştirmez.Zaten yıllardır (ve özellikle Anayasa değişikliği konusu çıktığından beri) tekrarlamamıza rağmen hiç duymuyor gibi davranmaları, hiç değinmemeleri de bunu gösteriyor.BASKISIZ OLMAYACAKÖyleyse halk nasıl alacak demokratik hakkını? “Milli irade”yi ağızlarından düşürmeyenleri “milli iradeyi Meclis’e yansıtmaya” nasıl zorlayacak?Vallahi aklıma; “Bunları yapmadığınız takdirde referanduma da, gelecek seçime de katılmıyoruz” demenin çözüm olacağı geliyor. Bir Batı ülkesinde sivil toplum kuruluşları öncülüğünde, kamuoyu araştırmalarında bu soru sorularak böyle bir toplumsal tepki ve baskı sağlanabilirdi. Sadece bu konu da değil, büyük kitleler açken yapılan israflar, yolsuzluklar ve her konuda baskı ortaya konabilirdi. Ama Türkiye’de; futbol takımı tutar gibi parti tutulan, kutuplaşmaların had safhaya çıktığı, toplumun kendi çıkarlarını gözetemediği bir ülkede çok zor. Bunu bildikleri için de “Nasılsa unuttururuz, yuttururuz” mantığıyla, karambole getiriyor, demokrasisiz seçimleri dayatıyorlar.Yerseniz! ***** Facebook ve internet haksızlığı! Teknolojinin ilerlemesi güzel şey de bu ilerleyişin insan haklarına saldırıya dönüşmesi hiç güzel değil. Daha önce “facebook”ta (benim adıma seven okurlarım ve izleyicilerimin açmış olduğu sayfa dışında) iki ayrı sayfada birilerinin benim ağzımdan yazıştığını anlatmış, bu saygısız girişimi kınamıştım.Ama hiçbir işe yaramadı, devam ediyorlar. Gelecek hafta “facebook yönetimi” ile görüşeceğim. Bunun yanında bir takım sitelerin; bizlere (bana veya bir başka yazara) ellerinden gelen her şekilde saldıran bazı tetikçilerin yalanlarını ve uydurma haberlerini de içine alacak şekilde adımızın geçtiği her yazı ve haberi araştırıp soruşturmadan öylece kaydettiği de biliniyor.“Ainesi iştir kişinin lâfa bakılmaz, bilenler nasılsa bilir” diye düşünerek yıllarca sustum, hatta değer verip okumadım bile ama dostlarımın ve okurlarımın “Sizi doğru anlatan bilgiler istiyoruz” israrları sonunda kısa süre önce; bu işleri iyi bilen Levent Vural’dan böyle bir çalışma yapmasını istedim.İyi ki istemişim, benimle ilgili yazılanlarda ne kadar haksızlığa uğradığımı (birinde doğum tarihimin yerine bile ağabeyimin doğum tarihinin yazıldığını, biraz aşağıda -doğru şekilde- verilmiş olan üniversiteyi bitirme tarihime göre bu hesapça üniversiteyi 10 yılda bitirmiş olduğuma bile dikkat edilmediğini) onun sayesinde öğrendim.Bugünden başlayarak hızlı bir çalışma ile hakkımda doğru bilgilere ulaşmanız kısa sürede sağlanacak. Facebook’ta veya hiçbir sitede kimseyle yazışmadığımı, soru cevaplamadığımı, bunu sadece VATAN gazetesindeki adresimde yaptığımı bilmenizi isterim.Off, ne teknolojiymiş yahu!
Olaylar o kadar hızlı akıyor, doğru ile yanlış o kadar sarmal vaziyette önümüze geliyor ki anlayana aşkolsun... Özellikle gençlerden gelen ve “artık hiçbir şey anlayamıyoruz” diyen mektupları gördükçe onlara yerden göğe hak veriyorum. En yakından izlememize rağmen biz de anlayamıyoruz onlar nasıl anlasın ki?..Meselâ Deniz Baykal hâlâ “Yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak 3 maddeyi ayırarak oylamaya sunun, insanlar neye oy verdiklerini bilsinler” teklifini tekrarlarken (ve yaratılan karmaşaya dikkat çekerken) Başbakan Erdoğan’ın “Baykal’ı samimi bulmuyoruz” gibi açıklamalar yapmasını anlayabilen var mı?Konu “70 milyonun yargısı ve geleceği” ile ilgili, sadece bir partinin “çoğunluk bende” anlayışıyla istediği her değişikliği dayatmasının, çoğulcu demokrasinin gereği olan tüm kurumları ve sigortaları devreden çıkarmasının, Meclis’te destek bulmadığı her önemli adım için “Mesele yok, ben de halka sorarım” demesinin anlaşılabilir bir tarafı var mıdır?HUKUKU ARIYORLARBu arada Ergenekon duruşmalarındaki “savunmalar ve olaylar” medyaya gönderiliyor. Okuduğunuz zaman arama ve tutuklamalardaki hukuksuzluklar; örneğin delil olarak alınan belgelerin, dijital verilerin kopyalamasının yapılmadan alınması (böylece üzerinde sonradan değişiklik yapılıp yapılmadığının anlaşılamaması), sanık avukatlarından belge ve bilgilerin kaçırılması gibi şikayetlerin sık sık yapılması dikkat çekiyor. Örneğin; Rabia Aydın isimli bir okur tarafından “gözyaşları içinde izledik” ifadesiyle gönderilen; tutuklu Kurmay Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin “Atatürk’ün Nutuk’unu suç sayan iddianame” için duruşmada yaptığı savunmayı okuduğunuzda “Ortada bir yanlış var” diyorsunuz.Gerçekten bir “darbe planı” araştırılıyorsa asıl sorgulanması gereken o dönemin üst rütbeli, yönetici durumundaki isimler bırakılıp “Atatürk’ün nutku” mu tartışılır?Siyasetçiler “özel yaşamlarımızdan, ailelerimizden asla söz edilemez” derken istenen herkesin en özel konuşmaları, yaşam detayları ortaya dökülüp üzerinde mi tepinilir ?Ve bu duruşma notlarını okur, tutukluların ve avukatlarının feryatlarını görürken de yine “bağımsız bir yargı”nın sadece belli kesimler, kitleler için değil haksızlıkla, hukuksuzlukla karşı karşıya kalan her vatandaş için önemini daha da iyi anlıyorsunuz.Şimdi Türkiye umutla bekliyor, bakalım emekli Tümamiral İlker Güven’in eşinin bu “gizli belgeler”in nasıl sızdırıldığını anlatan konuşmalarından bir yere varılabilecek mi? Böylece süreç kısalacak ve o dönemde neler olup bittiği anlaşılacak mı? (Asıl sorumlular sustuğu ve bu suskunluk aylar, yıllardır nedense sabırla beklendiği için ancak böyle anlaşılacak zahir...)Öte yanda Meclis Anayasa Komisyonu’ndan (çoğunluğa sahip partinin oylarıyla) geçen Anayasa değişikliği “sanki partilerin keyfine kalmış bir konuymuş gibi” çekişmeler içinde birkaç güne kadar Meclis Genel Kurul’una gelecek.CHP “Mayın yasasında olduğu gibi engelleme ile karşılaşır” derken ve MHP ile BDP de CHP gibi Komisyon’da tasarının altına şerh koymuşken acaba TBMM’de neler olacak?.. Saadet Partisi Anayasa değişikliğine “evet” mi diyecek? Acaba “ayrılması istenen” 3 maddenin diğerleriyle birlikte oylanmasına Anayasa izin veriyor mu? Komisyon’da neler yaşandı?KAÇIRILMAYACAK BİR TARTIŞMASorular ve konular bu kadarla bitmiyor tabii... PKK terörünün baharın gelmesiyle tekrar başlaması ve yeni şehitler, Ahmet Türk’e yapılan saldırı ile yeniden su yüzüne çıkan “ırkçılık” tartışmaları en önemli konuların başında geliyor.Bu hafta Her Açıdan’da yine yaratılan bilgi kirliliğini temizlemek amacıyla olayları mercek altına alacağız.Programa; Anayasa Komisyonu Üyesi ve CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Saadet Partisi Genel Başkan Yrd. Ömer Vehbi Hatipoğlu, Ankara Üniv. Ceza Hukuku Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ve Bahçeşehir Üniv. Ekonomi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Eser Karakaş stüdyodan, Stratejist ve Terör Uzmanı Ercan Çitlioğlu telefonla katılacaklar. 18 Mart Pazar, öğlen 12.30’da hepinizi bekliyorum. (Yoklama yaparım ona göre :)) *****“Bir TIK”la şiddete son!Dün kadınların uğradığı ve kesinlikle şiddet sayılması gereken tacizlerden ve Mustafa Şahin Tanrıöver isimli savcı tarafından “bir kadın polisin boğazının sıkılmasından” söz etmiştim ki (Savcı’ya işlem yapıldığını duymadık ama şiddete uğrayan polisin bir kez daha mağdur edilebileceğini duyduk, herhalde yanlış haberdir!!) aynı gün “aile içi şiddeti önleme şansı”nı anlatan bilgi geldi.Hürriyet’in 6 yıldır sürdürdüğü “Aile İçi Şiddete Son Kampanyası” kapsamında, bu tür şiddete uğrayan kadınlara 24 saat hizmet veren Acil Yardım Hattı “yardıma hazır” bekliyor.Şiddet mağdurları 212/0549 656 96 96 numaralı telefondan her an yardım alabilirler. Çekinmeden arasınlar ve unutmasınlar; hiç kimse şiddete mahkûm yaşatılamaz, yaşamak zorunda değildir.
Son günlerde kadın okuyuculardan, özellikle de yalnız yaşayan kadınlardan “tacizcilerden illallah diyen” mektuplar alıyorum. “Adres değiştirsek bile olmuyor, orada da gelip buluyor” diyenler “polise şikayet de fayda etmiyor” diyenler... Şaşırtıcı değil tabii; hukuk, adalet bir kez ortadan kalktı mı, bir yanda suçu sabit olmayanlar yıllarca hükümlü gibi cezaevlerine tıkılırken diğer yanda suçluların cezasız kurtulduğu görüldü mü ahlaksızlığın, saldırganlığın önünü alamazsınız. Tacizcinin, Türkiye’nin öbür ucuna kaçan genç öğretmeni nasıl orada bulup öldürdüğünü, bir diğerinin ana okulunda minik öğrencilerinin gözü önünde öldürüldüğünü duyalı daha kaç gün oldu?Bu suçlulara anında “asla affa uğramayacak, ağırlaştırılmış ömür boyu hapis” cezası verildiğini hiç duyduk mu? Emniyet gücünün mağdur kadınları en iyi şekilde koruması için polislerin eğitimini sağladık mı? Bu yönde talimatlar verildi mi, hayır!Davalar uzadıkça uzuyor, bin çeşit “hafifletici neden” sayılan yalanla sonunda cezalar da hafifledikçe hafifliyor, üstüne üstlük mağdur kadınlar “suçlu” bile çıkarılıyor. Türkiye’nin adaleti bu olunca diğer vatandaşların da mağdur olması böyle devlet eliyle sağlanıyor işte.Meclis’teki ve Kadın-Aile Bakanlığı’ndaki kadınlar neyle meşguldür o da bilinmez. Ben olsam, böyle bir Türkiye’de o koltuklarda sessiz sedasız oturmaya, bir seyahatten diğerine koşmaya utanırdım doğrusu.Halktan gelen diğer tepkiler arasında; Ankara Adliyesi’ndeki yüksek yargı toplantısında Mustafa Şahin Tanrıöver isimli savcının “yer bulamadığı için çıkardığı olay”da kendisini engelleyen kadın polisin boğazını sıkmasına duyulan öfke var. “Hem bu suç, hem de ‘topluma şiddet pompalama’ suçu neden cezalandırılmadı? Ne ceza aldığını öğrenmek istiyoruz” diyorlar.“Milli irade” soruyor: Bazılarına suç işlemek serbest mi?“Milli irade” soruyor: Sıradan vatandaş yapsa kaç suçtan mahkûm olurdu, bu savcı sorgulandı mı? “Milli irade” soruyor: Yazılı Anayasası olmayan İngiltere’de bu olay yaşansa İngiliz halkı topyekun ayağa kalkar ve suçlu asla cezasız kalamaz. Bin tane Anayasa yapsanız neye yarar? Bakalım “milli irade”yi sadece işine geldiğinde hatırlayan ama milli iradenin “kendi milletvekilini seçme hakkı”nı bile vermeyenler bu olayın sonucunu bildirecek mi?DEHŞET BİR TEHDİT!Tabii şiddet sadece “eylem”e dönüştüğünde şiddet sayılmıyor. Çağdaş ülkelerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “siyasi partiler ve şiddet” konusunda da belirttiği gibi “yalnızca fiili şiddet değil, potansiyel suç içeren, suça yol açabilecek eylem ve söylemler” de şiddet sayılıyor. (Örneğin parti kapatma nedeni olarak...)Birkaç gün önce radikal dinci (’dindar’değil kastedilen) olarak tanınmış bir köşe yazarı; muhalefet partilerinin liderlerinin, Genelkurmay Başkanı’nın, YARSAV ve HSYK’nın (komik ama oluyor işte), tutuklanan Erzincan Başsavcısı’nın ve hatta Demirel ile Cindoruk’un isimlerini liste yapmış altına da “ayaklarını denk almalarını” yazmıştı. Bu da yetmemiş medyadan başlayarak sivil toplum kuruluşlarına kadar tehdidini patlatmıştı;“Daha tutuklanması için sırasını bekleyen yüzler değil binlerce isim var. İnce uzun bir yoldayız. Sabır, cesaret ve kararlılık gerek. Gelinen noktaya bir gün gelinecekti ve gelindi. Benden söylemesi. Bundan sonrası için herkesin daha dikkatli olması gerek” diyordu.Bu satırları okuyunca önce “kime akıl veriyor acaba, kime sabır, cesaret ve kararlılık öneriyor” diye düşündüm. Öyle ya, bu sözler bir gazeteciye mi düşüyor, bu ülkenin yargısı yok mu? Yargıdaki bir soruşturma için bir gazeteci nasıl ve hangi hakla böyle cümleler sarf edebilir ? Bu, onun işi midir?Ve sonra “İşte bağımsız yargının önemi bu sözlerle daha da çok ortaya çıkıyor. Birilerinin gönlü öyle istiyor ya da amacına ulaşması için öyle gerekiyor diye gerçekten yüzler, binlerce kişi daha bu gazetecinin talebindeki gibi ‘sıraya konsa’ ve ortada suçsuzluğunu ispatlayacak, adaleti arayacak mahkemeler de kalmasa sonuç ne olur” sorusu geliyor akla...Lütfen siz de düşünün, hepiniz... Ve “bağımsız yargı” feryatlarını öyle değerlendirin. Bu işaretlerin bir anlamı olmalı çünkü!*****Irkçılıktan şikayet ve ırkçılığın kendisi! DTP ve BDP her fırsatta devleti suçlayarak “ırkçılık yaptığını” iddia ediyorlar ya, sadece Ahmet Türk’e saldırı olayı bile tek başına “bazı isimlerin ne katı ve keskin bir ırkçılık yaptığını” nasıl da ortaya koydu.Bir Ahmet Türk’ün; saldırıya uğrayan ve burnu kırılan kişi kendisi olmasına rağmen sağduyulu konuşmalarına bakın, bir de Osman Baydemir’le, Selahattin Demirtaş’ın konuşmalarına.Baydemir hemen olayın arkasından fırsat bulmuş gibi “hiçbir alçak ve şerefsiz benim halkımın sağduyusu ile oynayamaz, alçak ve şerefsizlere bakmıyorum arkasındaki köklere bakıyorum” gibi, daha önceki küfürlerine ve ırkçı, düşmanca ayırımlarına uygun bir konuşma yaptı.Demirtaş da, Türk’ün yatıştırıcı sözlerinin tam tersine (ve saldırganın “bireysel bir olay, duygularıma kapıldım, özür dilerim” sözlerine rağmen);“... Bizim faşizmle, ırkçılıkla sorunumuz var. Bu halk faşizmin alâsını gördü. Sizin, devlet politikasıyla estirdiğiniz terör yeter artık. Sabrımız kalmadı... 15 milyon Kürt’ü de içeri atsanız diz çöktüremezsiniz” benzeri genelleyici ve kışkırtıcı açıklamaları tercih etti.Ahmet Türk’ün hastaneden çıkarken yaptığı ve “bütün toplumu arkamda hissettim, bu olayı herkes mahkûm etti” sözlerinin olduğu konuşmadaki tek ayırımcılığı “Türk halkı-Kürt halkı” diye yapması, bunun dışında tümüyle yapıcı-onarıcı sözleri seçmesi bu üç isim arasındaki büyük “olgunluk farkı”nı açıkça gösteriyor.Demek ki, Allah vermesin burnu kırılan Baydemir veya Demirtaş olsaydı kim bilir ne sonuçlar çıkabilirdi.Irkçılıktan şikayet edenlerin kendilerini “ırkçılığın daniskasını yaparken” görmek bu konuların irdelenmesinin önemini anlatıyor. Ve “devlet adamı” olmanın/olmamanın yarattığı büyük farkı!
Sık sık hatırlattığım gibi Anayasa bir toplumun geleceğine ve bugününe karar veren, ülke yönetenlerin hukuka bağlı kalmasını, hukuk devletini korumasını sağlayan, bu nedenle de her kurumu ve vatandaşı yakından ilgilendiren bir “toplumsal kontrat”tır. Sadece “en çok oy alan parti”ye ait ve onun tek başına karar vereceği bir konu asla olamayacağı gibi sanki “partiler arası çekişme ve polemik konusu” imiş gibi de gösterilemez.Onun için şimdi tamamen tarafsız gözle, sade vatandaşın açısından bakalım neler oluyor... İktidar partisi (X parti diyelim) kimselere danışmadan kendi içinde 2’nci kez Anayasa’da hayati önemde, en hafifinden rejim bunalımına, daha ağırından otoriter rejime yani rejim değişikliğine -kolayca- yol açabilecek değişiklikler yapmak istiyor.Bunların özellikle üçü; yüksek yargının (Danıştay ve Yargıtay’a üye seçen HSYK ile Anayasa Mahkemesi’nin) yapısını değiştirme ve parti kapatma kararını partilerin vermesi ile ilgili olanları bu çerçevede çok önemli olduğu ve asıl tartışma onlarla ilgili olduğu için muhalefet partileri, yüksek yargı, hukukçuların büyük çoğunluğu, sivil toplum kuruluşlarının hepsi “yapılanın yanlış olduğunu, Anayasa’nın tüm kesimlerin katılımıyla ve uzlaşma ile değişmesi gerektiğini” söylüyorlar. Birçok hukukçu “liderlerin kararıyla seçilmiş, halkın seçmediği bir meclisin böyle önemli bir görevi üstlenemeyeceğini, önce Seçim Kanunu’nun değişmesi ve milletin seçtiği vekillerin Anayasa değişikliği yapması gerektiğini” açıklıyorlar.İktidardaki ‘X’ partisi, çoğulcu demokrasi ile hiçbir ilgisi olmayan “En çok oyu ben aldım, istediğimi yaparım, ne kurumları dinlerim ne muhalefet partilerini” anlayışıyla bu tepkilerin hepsine kulak tıkayarak ve demokrasinin en önemli gerekleri olan “milletin kendi vekilini seçmesi, yüzde 10 barajının düşürülmesi, dokunulmazlıkların kaldırılması” gibi yıllardır süren talepleri de görmüyor gibi yaparak dayatmayı sürdürüyor.“Çoğulcu demokrasi”lerde iktidar denetiminin bir yolu da muhalefet partileri, özellikle ana muhalefet partisi olduğu için; ana muhalefet “Y” partisi, aslında değişikliğin hazırlanma yöntemine toptan karşı olmalarına rağmen (bakıyor ki tüm kurumlarla birlikte partiler de dışlanarak çoğunluğa sahip parti istediğini yapacak) hiç değilse “en hayati üç madde”nin diğerlerinden ayrılarak oylanmasını teklif ediyor.Teklif gayet net, açık, hiç kimsenin itiraz etmesi için de sebep yok: “Yine Meclis’te oylat, referanduma götür ama hayır” diyor. Hatta Y’nin genel başkanı “Gerekirse iktidar partisiyle yüz yüze görüşürüm” de diyor.PAKET HALKA GİTSİN!Başbakan bu teklife “bakalım, görüşürüz. Ama Şark kurnazlığı yapıyorlar” cevabını verirken yardımcısı ve iktidarının sözcüsünün: “Y partisi el uzattı mı ona bakmak lâzım... Bu illüzyonu herkes görmeli... Y partisi teklif getirmiyor, getiriyor gibi yapıyor. Y’nin tavrı taktikseldir, paket halka gitmesin istiyorlar. Halktan kaçan siyaset olur mu? Zaten Y partisi genel başkanının ziyareti de taktiktir” benzeri, mevcut durumla hiç alakası olmayan açıklamalar yapıyor.Şimdi, bu sözler önceleri “Uzlaşma istemiyorlar, uzlaşmıyorlar, öneri getirmiyorlar” diyen X partisinin hiçbir öneri, uzlaşma dinlemeden bildiğini okuyacağının işareti sayılır mı, sayılmaz mı, tarafsız gözle siz karar verin.O arada asıl Şark kurnazlığının “hayır” oyu çıkacak maddeleri “evet” çıkacak olanlarla karıştırıp milletin önüne sürmek olup olmadığını da düşünün.Acaba bu kaçış, bu itiraz, bunca benzetme, çaba niye?***** “Arka bahçe” ve Erdoğan’ın “hayırı”! Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek “Anayasa yapıyoruz neden halka gitmeyelim? Halktan kaçan siyaset olur mu? Anayasa Mahkemesi CHP’nin arka bahçesi mi” gibi soruları da arka arkaya sormuş.İlk bakışta doğru görünen, gerçekte ise üzerinize afiyet “demagoji” denilen lâf oyunları bunlar, Sayın Çiçek alınmasın...Yazımın tam bu noktasında VATAN sitesine Başbakan Erdoğan’ın “CHP’nin üç maddeyi ayırarak oylama” teklifine “hayır” dediği haberi geldi. Önce “Anayasal zemini varsa olur” demişti (“Şark kurnazlığı” lâfıyla beraber) şimdi vazgeçmiş. Zaten Cemil Çiçek’in o açıklamaya tek başına karar vermemiş olduğu belliydi... Özgürce görüş açıklayacak olanların “önce istifa”sı gerekiyor malûmunuz.Milletvekillerini milletin seçmesine karşı çıkan “demokrasi” ancak buraya kadar... “Sus, sus demokrasisi” bu!Dönelim başa; Eğer bu Meclis’i halk seçmiş olsaydı ayrıca halka gitmeye gerek kalmaz, “halk iradesi karar veriyor” olurdu. O nedenle siyaset zaten baştan halktan kaçmakta, değiştirmemekte ölümüne israr ettikleri Seçim Kanunu ile halk yerine “lider” konmaktadır. Buna rağmen “halktan kaçalım” diyen de yok...BU DA HALKIN “HAYIR”IBöylesi bir dayatmada, yüksek yargının siyasetin emrine girmesini önleyebilecek tek kurum vardır; Anayasa Mahkemesi... Bir ya da birkaç parti (ki genellikle bu görev ana muhalefet partisine düşer) beraberce iktidarın girişimini Anayasa Mahkemesi’ne götürürler, bu girişimin Anayasa’ya, hukuka uygun olup olmadığına AYM karar verir. Onun için devamlı olarak “AYM iktidarın arka bahçesi mi” lâfını tekrarlamak da aldatıcıdır. Başka hangi çözümü önerirdi meselâ Cemil Çiçek? Bir hukukçu olarak millete açıklar mı?“Neden halka gitmeyelim” sorusunun cevabını Avrasya Kamuoyu Araştırma Şirketi’nin araştırması vermiş; Ankete katılanların yüzde 42’si “Anayasa değişikliğinin içeriğini bilmiyor”... Kısmen bilenler (ki hangi kısmını biliyorlar acaba) yüzde 24.5... Sadece üç madde oylansa “hayır” diyeceklerin oranı yüzde 41.6, “evet” yüzde 33.8... Bilmem ki bu cevaplar da yetmez mi ve hâlâ “bilmiyorum, anlamıyorum” diyen halka referandumu dayatma hakkını kendilerinde görürler mi?
Anayasa teklifinin Meclis Komisyonu’ndan geçtiğini ve Genel Kurul’a geleceğini okurken iktidar ve muhalefet partili milletvekilleri arasında geçen konuşmalar gözlerimi yaşarttı (yoksa ‘midemi bulandırdı’ mı demeliydim?) İnanılır gibi değil, yani bir ilkokulda öğrenciler arasındaki münazarada bile bundan fazla özen ve olgunluk görebilirsiniz.Elbette ortada “çoğunluk bende, diğer partiler sözün gelişi (!) burada bulunsalar da nasılsa sonunda kafama koyduğumu yaparım” diyen, “demokrasi”yi de çoğunluğun baskısı olarak algılayan bir iktidar partisi olduğu muhakkak.Bu partinin; tüm diğer partiler, yüksek mahkemeler (eski başkan ve üyelerinin açıklamalarını da unutmayalım), tüm sivil toplum kuruluşları, hukuk ve siyaset bilimi uzmanlarının “yanlıştır” dediği bir eylemi, üstelik “ülkenin Anayasa’sının değişmesi ve yüksek yargının siyasi iktidara bağımlı hale getirilmesi” gibi hayati bir konuda ısrarla sürdürdüğünü görmemek mümkün değil...Sürdürdüğü gibi sanki tek tepki “yüksek yargı ile ana muhalefet”ten geliyormuş gibi onları aynı kefeye koyarak suçluyor. (Sonra da her nasıl oluyorsa; yabancı medyanın “ordu, yüksek yargı ve ana muhalefet”i birlikte hareket ediyor gibi gösterdiğini görüyoruz...)Anayasa konusunun parti meselesi olmadığını; bütün kurum ve kuruluşları, bütün vatandaşları ilgilendirdiğini artık ülkeyi yönetenlerin de anlaması ve bu kötü huydan vazgeçmeleri gerekiyor.Böylesine hayati bir konuda, doğru bir öneriye “kabul ediyoruz ama Şark kurnazlığı” gibi anlamsız ve “kaç kişiyi inandırabilirsek” anlayışıyla söylenmiş popülist bir cevap vermek kabul edilebilir bir davranış değildir. AKP’nin eleştiri ve önerileri sorumluluk ve ciddiyetle dikkate almasının zamanı hâlâ gelmedi mi? *****Kışkırtma neye yarar? Samsun’da Ahmet Türk’e yapılan saldırı, sadece insanlık dışı bir şiddet eylemi olması açısından değil, gerekli güvenlik önlemlerinin alınmaması açısından da son derece önemli bir olay...Ortaya çıkmış olan gergin ortamdan yararlanmak, Türk ve Kürt vatandaşların arasına tepki, nefret tohumları saçmak, ortamı daha da fazla germek isteyen kişi ve gruplar her zaman çıkabilir. Bunun olabileceğini önceden düşünmek ve gerekli her önlemi kusursuz şekilde almak ise devletin; emniyetin, valinin görevidir.Bu olayda da ciddi bir ihmal olduğuna mutlaka ve soruşturulması gerektiğine hiç şüphe yok. Ama öte yanda belli bazı gazetelerin; Vali’nin anında “bireysel bir olay” demesinden farksız şekilde (ve bir yandan Vali’yi bu söz nedeniyle eleştirirken) hemen olayı organize bir saldırı olarak manşetten vermeleri de saldırının kendisi kadar provokatif ve kötü sonuç doğuracak bir yaklaşımdır.Kendini bilmez saldırganların bir başka tanınmış siyasetçiye de aynen yapabileceği bir şiddet eylemine genelleştirici anlamlar yükleme hatasını BDP’lilerin de görmesi, anlaması gerekiyor.Türkiye yeterince gerginlik yaşadı ve bir gerginlikten diğerine sürüklenmeye devam ediyor. Onun için sağduyu sahibi insanların da bu kışkırtmalara asla kapılmaması gerekiyor.Yaralanmasına rağmen sakin ve olgun davranan, herkesi de sükunete, aklıselime davet eden Ahmet Türk’ü bu nedenle takdir ediyor ve “geçmiş olsun” diyorum. *****Soykırımla normalleşme! Bugüne kadar kaç kez ABD’de ve Avrupa’da bu “Ermeni soykırım iddiası” konuşuldu, tartışıldı, Türkiye’den diğer ülkelere özel seyahatler düzenlendi... Acaba bunların birine bile, soykırım iddiasıyla ilgili Türkiye’de tarihçiler tarafından yazılmış (ABD’li ve Avrupalı tarihçilerin yazdıkları da var) diğer ülkelerin arşivlerindeki bilgi ve belgelerin de bulunduğu, olayın “soykırım olmadığını” belgelerle anlatan kitaplar götürülüp siyasetçilere, gazetecilere dağıtıldı mı?Hepsini bir yana bırakın, defalarca yazdık hatırlattık; Ermenistan’ın ilk Başbakanı Johannes Kaçaznuni’nin “Soykırım olmamıştır, hata bizdeydi, Türkler tam aksine son derece duyarlı davranmışlardır” dediği konuşması (ki küçük bir kitapçıktır) örneğin Obama’ya verildi mi?Dışişleri Bakanlığı bunların hiçbirini yapmadı. Justin Mc Carthy, Andrew Mango, Norman Stone, Heat Lowry, Bernard Lewis gibi dünyaca ünlü yabancı tarihçilerin araştırmalarından bile söz etmedi... Şimdi ise Ermenistan, Türkiye’nin yıllardır yaptığı “tarihçiler oturup belgelerle tartışsınlar” teklifine karşılık tek bir tarihçi göndermediği gibi bugün hâlâ Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ABD’de “soykırımın bütün ülkelerde tanınması için çalışacağız” derken biz “Obama ‘soykırım’ kelimesini kullanmasın” ezberiyle dolanıp duruyoruz. Bir yandan da “Ermenistan’la normalleşme”den söz ediliyor... Müthiş bir dış politika doğrusu!Kendimizi kutlamamız lâzım, ne diyeyim ki?
Türkiye’nin her köşesinden mektup yağıyor. Asıl kulak vermesi gerekenler duymuyorlar ama biz vatandaşın gündemini yok farzedemeyiz, bazılarını paylaşalım. - Ahmet Doğan: “Başbakan’ın eşi Katar Şeyhi’nin kızının düğününe giderken devletin uçağını kullandı. Diğer tarafta dershane parasını ödeyemediği için annesi hapse giren ve intihar eden gençler var. Mütedeyyin Müslümanlar bu israfı yapar mı?” diyor.Bir çok AB ülkesinde devlet başkanlarının kendisi bile normal uçakları kullanırken, özel günler için hele de büyük kitlelerin sıkıntı çektiği böyle bir kriz döneminde devletin uçağını kullanmak doğru mudur gerçekten de?MÜFETTİŞAdana Büyükşehir Belediyesi çalışanlarından gelen mektup:“Yerel seçimlerden bu yana İçişleri Bakanlığı müfettişleri sözüm ona denetim yapıyorlardı. Son bir aydır denetimden çıktı terör haline geldi. Tüm belediye çalışanları potansiyel suçlu gibi görülüyor. Hiçbir hizmet yapamaz olduk. Bilgisayarları dahi kullanamıyoruz. İş yerine giriş çıkışta bile cezaevine girip çıkar gibi muamele görüyoruz. Bizler TC yasaları çerçevesinde hakkımızı nerede arayacağız? Bu kadar sınırsız yetkiye sahip müfettişler kötü niyetle hareket edip insanları mağdur etme hakkına nasıl sahip oluyor? Suçlu olan varsa cezasını çeksin fakat suç arama bahanesiyle zulüm yapılmasın” diyor.Bakanlık kulak verir mi dersiniz?BU PARA NEREYE GİDİYOR? KPSS konusunda yüzlerce mektup gelmeye devam ediyor. İşte bunlardan biri:“KPSS’ye giren üniversite mezunlarına kendi alanları dışında çok zor sorular sorulduğu biliniyor. Örneğin sözel soruları çözerek üniversiteye giren müzik öğretmenine KPSS’de matematik soruluyor. (Gıda mühendisi olduğu halde sınavda tarih, coğrafya, matematik, Türkçe yapmak zorunda kaldığını, bunun ikinci üniversite sınavına girmekten farksız olduğunu söyleyen de var.)Her sene bu sınava giren insanlar harç parası adı altında para yatırıyorlar. Büyük para toplanıyor. Biz artık bu sınavların döner sermayeye destek olması için yapıldığını düşünüyoruz.” Bu “harç parası” konusu herkesin dilinde... Toplanan harçların nereye harcandığını bildirirlerse seviniriz.BAKAN YEĞENİ“KPSS’den çok düşük puan alıp kadro alanlar veya bu sınava hiç girmeden kadro alanlar var. Adalet bunun neresinde” sorusu soruluyor.Rize’nin Çayeli ilçesinde Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’nın yeğeni olan bir öğretmenin çalıştığı, KPSS’ye girip kazanamadığı halde “hamile bayan öğretmenlerin ya da askere giden öğretmenlerin yerine vekil öğretmen statüsünde çalıştığı, oysa bu okuldaki kadro gereği hamile ya da askere giden öğretmen olmadığı” bildiriliyor. Oysa bu öğretmen 2 yıldır çalışıyormuş.Bakan Yazıcı millete durumu açıklar mı, yoksa bu görevi Milli Eğitim Bakanı’na mı bırakır? Malûm KPSS ile hayatı cehenneme dönen gençler arasında intihar edenler oldu, olay çok ciddi!ABİ EVLERİÖğretmenlerin ilköğretim okullarından öğrencilerini toplayıp Fethullah Gülen’in “abi evleri, abla evleri” denilen evlerine götürdüğü şikayeti var. Orada ders çalışıp sonra da çocukları Cuma namazına götürüyorlarmış.Namaz kılmak iyidir, güzeldir ama bunun için “abilerin/ablaların” aracılık yapmasına gerek yoktur. Okullarda öğretilir, aileler yol gösterir ve dileyen öğrenci ibadetini yapar. Okul müdürleri öğretmenlerinin, öğrencilerinin topluca nereye gittiğini bilmiyor mu, hiçbir kontrol yok mudur okullarda?REFERANDUMErol Ulupınar soruyor;“Uzmanlık isteyen hukuk konusunda, Anayasa gibi hassas ve derin bir hukuk bilgi birikimi isteyen bir konuda, yeterinden az bilgisi olan, hatta olmayan bir topluma referandum adı altında bu konunun sorulması doğru mudur?” Benzer sorular sık sık geliyor. “Ben konuyu anlamıyorum, bizi bilmediğimiz konuda referanduma zorlayanlara dava açabilir miyim” diyen bile çıktı, bu durumda milleti zorla sorumluluk altına sokmaya kimin hakkı var? Gördüğünüz gibi soru çok ama çözüm yok. Bakalım bu mücadele nereye kadar gidecek? *****Bir Ferzan Özpetek başarısı! Nuri Bilge Ceylan, Ferzan Özpetek gibi, yetenekleriyle Türkiye’nin adını dünyaya duyuran yönetmenlerimizle ne kadar gurur duysak azdır. Artık dünya sinemasında “Biz de varız” dedirtecek öyle başarılı eserlere imza atıyorlar ki...Ferzan Özpetek’in senaryosunu bir İtalyan yazarla birlikte yazdığı ve yönettiği “Serseri Mayınlar” isimli filmi birkaç gün önce izledim ve inanın başarısı karşısında gözlerim yaşardı. Makarna üreticisi bir İtalyan ailesinin çocuklarının sıra dışı yaşam tercihleriyle ailenin yaşadığı değişimi anlatan filmin öyküsü gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış.Eğlenceli, sürükleyici ve çok farklı. Mutlaka izleyin ve siz de bu başarıyla gurur duyun. Kaçırılacak bir fırsat değil söylemiş olayım.
Deniz Baykal, Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Hayati Yazıcı, Abdurrahman Yalçınkaya... Hepsi son birkaç gün içinde “bir şeyler” söylediler ama bu “bir şeyler” aslında “çok şey” anlatıyordu çok... Basit sözler gibi, bazıları esprilerle süslü ama hiçbiri basit değil.Anayasa’da yapılmak istenen değişikliklerde bildiğiniz gibi asıl demokratikleşmeyi sağlayacak olan “milletvekili seçimini millete bırakmak, yüzde 10 barajını indirmek ve dokunulmazlıkları kaldırmak” la ilgili hiçbir adım yok. Bu 3 konuda iktidar partisi “3 maymun”u oynadı; “görmedim, duymadım, söylemedim”... Ama öte yanda parlamentonun (seçilmişlerin) demokrasiden uzaklaşmamasını sağlayacak, gerektiğinde onların icraatlarını denetleyecek olan yüksek mahkemelerin yapısını siyasallaştırmak en önemli hedef olarak ortaya çıkıyor.Bu noktada bütün partilere, hatta iktidar partisinin kendi milletvekillerine de “particiliği ve her şeyi bir yana bırakıp ülkenin geleceğini düşünmek” görevi düşüyor. En büyük sorumluluklardan biri de doğal olarak ana muhalefet partisi CHP’ye ait.CHP Genel Başkanı Baykal, mutlaka uzlaşma ile olması gerekirken Anayasa değişikliğini sadece kendi hukukçularına hazırlatan iktidar partisine (aslında Cumhurbaşkanı Gül’e yaptı ama iktidar partisine de sayılır, zaten onlar hemen üstlerine alındılar) çağrı yapıyor; “hazırladığınız değişikliklerde demokrasi açısından tehlike yaratmayacak, olumlu olanları biz de oylayalım, referanduma götürmeyin, yüksek yargının yapısını değiştirecek (HSYK ve AYM ile ilgili) olan maddeleri ve kapatma davası kararını partilere bırakan maddeyi referanduma götürün...” Hani “Biz hangi değişikliği yapmaya kalksak muhalefet karşı çıkıyor, uzlaşmıyor” diyorlardı ya, işte bir uzlaşma fırsatı... ÇİÇEK’İN YANILTMACASIAslında muhalefet partilerinin “Anayasa toplumun kontratıdır. Hazırlarken tüm kesimlerin ve diğer partilerin görüşü sorulmalıydı” diye tutturma hakkı da var ama yapmıyorlar. Peki çeşit çeşit maddeyi çorba gibi milletin önüne sürmek yerine böyle kolaylaştırmanın kime ne zararı olabilir, düşünün... Ama Bülent Arınç cevap veriyor: “Başımıza taş atıyorlar, bumerang gibi dönüp başlarını yaracak”...Devlet Bakanı Yazıcı cevap veriyor: “Baykal manevra yapıyor. Gül’ü göreve çağırması şık değil”... Ne taşı, ne şıklığı? Şık olan nedir peki, bütün partilerin ve milletin “yüksek yargıyı iktidarın belirlemesine destek vermesi” mi?Cemil Çiçek’in Anayasa Mahkemesi (aynı zamanda Yüce Divan) üyeleri ile ilgili sözlerine bakalım; “Yüce Divan sadece bakanları yargılamıyor, yüksek mahkeme başkan ve üyelerini de yargılıyor ve buraya Yargıtay da üye seçecek. O zaman ‘Yargıtay Başkanı ilerde suç işlerse kendisini aklayacak hakimleri seçiyor’ denebilir mi?” Oysa yanıltmaca var. Yargıtay üye seçmiyor, aday belirliyor, üyeleri adaylar arasından -rektör seçimi gibi en düşük oyu alanı bile- seçecek olan Cumhurbaşkanı ile Meclis... Ve değişiklikle öyle hale getirilmiş ki tamamen iktidar partisi hakimiyeti kurmaya odaklanmış. 17 üyenin 4’ünü Cumhurbaşkanı, 3’ünü (kendi atadığı üyelerden oluşmuş olan YÖK’ün adaylarından) yine Cumhurbaşkanı, 3’ünü Meclis (2/3 nitelikli çoğunluk olması gerekirken salt çoğunluk yani iktidar partisi), 7’sini (Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri İdare Mahkemesi adaylarından) yine Cumhurbaşkanı...Yargıtay sadece 3 aday gösterebiliyorken Çiçek acaba bunu neden söylüyor anlayan var mı?SÜRPRİZ ÇÖZÜMVe tabii bugüne kadar tartışılmayan ama hemen tartışılması gereken bir konu var: Anayasa değişikliğinin Meclis veya referandum oylaması sonucu yürürlüğe girmesi durumunda muhalefet partilerinin Anayasa Mahkemesi’ne başvurması bekleniyor (tek demokratik çözüm bu). Ama eğer AYM karar için referandum sonucunu bekler ve referandumda yeterli ‘evet’ oyu çıkarsa (millet öyle yanıltılıyor ki çıkabilir de) iktidar partisi hemen uygulamaya geçip Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın yapısını değiştirebilir mi? Bunu yaparsa geri dönüşü mümkün müdür? (Bugün Her Açıdan’da bu sorunun cevabını öğreneceğiz.)Bütün bu oyunlar oynanır, dayatmalar yapılırken bazılarının dilinden düşürmediği “Venedik Kriterleri, Venedik Komisyonu” ise apayrı bir hikâye. Avrupa’nın diğer yetkili yargı kurumları ile birlikte Venedik Komisyonu da “yargı yürütme etkisinden uzak olmalı, üyelerini yargı seçmelidir” derken Türkiye’de o da farklı anlatıldı. Şimdi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya “Venedik Komisyonu’nun görüşü alınmadan Anayasa değişikliğine gidilmiştir” diyor. Nerede “Venedik Komisyonu sever”ler, neden unutmuşlar acaba?Hayatımızda bu kadar yalan dolanı bir arada gördüğümüz başka bir dönem hatırlıyor musunuz?*** Şoray haklıdır!Hani ABD’nin Meg Ryan gibi bazı sanatçıları için “Amerika’nın sevgilisi” diyorlar ya, Türkan Şoray da uzun sanat yılları içinde “Türkiye’nin sevgilisi” olmuş ve bu sevgiyi de hep korumayı bilmiştir. Yeteneği dışında “star” ışığıyla, zerafeti, alçakgönüllülüğü ve her şeyiyle yeri doldurulamayan bir sanatçıdır o. Birçok kadın sinema sanatçısı için “onun tahtına oturacak” dendi ama Sultan hâlâ tahtta, hâlâ kimseler alamadı tahtını...“Selvi Boylum Al Yazmalım” filminin yenilenen kopyasının 29’uncu Uluslararası Film Festivali’nde gösterilmesiyle ilgili haberlerde Kadir İnanır’la olan kırgınlığını okuyunca bu olayın onu ne kadar üzmüş olabileceğini düşündüm. Her detayın üstünde duran duyarlığıyla kim bilir kaç gecesi Kadir İnanır’ın o internet cevabına duyduğu üzüntüyle uykusuz geçmiştir. Şoray’ın evlilikle ilgili zarif cevabına karşılık, “bilgisayar korsanı”ndan söz etmek...“Kadirizm”i anladık da bu kadarı olacak şey değil... Biraz nezaketi olan bir erkek, bir centilmen hele de bir sanatçı dostuna bunu asla yapmazdı, söylemiş olayım. Bence çok ayıp etmiş!