Son günlerde kadın okuyuculardan, özellikle de yalnız yaşayan kadınlardan “tacizcilerden illallah diyen” mektuplar alıyorum. “Adres değiştirsek bile olmuyor, orada da gelip buluyor” diyenler “polise şikayet de fayda etmiyor” diyenler... Şaşırtıcı değil tabii; hukuk, adalet bir kez ortadan kalktı mı, bir yanda suçu sabit olmayanlar yıllarca hükümlü gibi cezaevlerine tıkılırken diğer yanda suçluların cezasız kurtulduğu görüldü mü ahlaksızlığın, saldırganlığın önünü alamazsınız.
Tacizcinin, Türkiye’nin öbür ucuna kaçan genç öğretmeni nasıl orada bulup öldürdüğünü, bir diğerinin ana okulunda minik öğrencilerinin gözü önünde öldürüldüğünü duyalı daha kaç gün oldu?
Bu suçlulara anında “asla affa uğramayacak, ağırlaştırılmış ömür boyu hapis” cezası verildiğini hiç duyduk mu? Emniyet gücünün mağdur kadınları en iyi şekilde koruması için polislerin eğitimini sağladık mı? Bu yönde talimatlar verildi mi, hayır!
Davalar uzadıkça uzuyor, bin çeşit “hafifletici neden” sayılan yalanla sonunda cezalar da hafifledikçe hafifliyor, üstüne üstlük mağdur kadınlar “suçlu” bile çıkarılıyor. Türkiye’nin adaleti bu olunca diğer vatandaşların da mağdur olması böyle devlet eliyle sağlanıyor işte.
Meclis’teki ve Kadın-Aile Bakanlığı’ndaki kadınlar neyle meşguldür o da bilinmez. Ben olsam, böyle bir Türkiye’de o koltuklarda sessiz sedasız oturmaya, bir seyahatten diğerine koşmaya utanırdım doğrusu.
Halktan gelen diğer tepkiler arasında; Ankara Adliyesi’ndeki yüksek yargı toplantısında Mustafa Şahin Tanrıöver isimli savcının “yer bulamadığı için çıkardığı olay”da kendisini engelleyen kadın polisin boğazını sıkmasına duyulan öfke var. “Hem bu suç, hem de ‘topluma şiddet pompalama’ suçu neden cezalandırılmadı? Ne ceza aldığını öğrenmek istiyoruz” diyorlar.
“Milli irade” soruyor: Bazılarına suç işlemek serbest mi?
“Milli irade” soruyor: Sıradan vatandaş yapsa kaç suçtan mahkûm olurdu, bu savcı sorgulandı mı?
“Milli irade” soruyor: Yazılı Anayasası olmayan İngiltere’de bu olay yaşansa İngiliz halkı topyekun ayağa kalkar ve suçlu asla cezasız kalamaz. Bin tane Anayasa yapsanız neye yarar? Bakalım “milli irade”yi sadece işine geldiğinde hatırlayan ama milli iradenin “kendi milletvekilini seçme hakkı”nı bile vermeyenler bu olayın sonucunu bildirecek mi?
DEHŞET BİR TEHDİT!
Tabii şiddet sadece “eylem”e dönüştüğünde şiddet sayılmıyor. Çağdaş ülkelerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “siyasi partiler ve şiddet” konusunda da belirttiği gibi “yalnızca fiili şiddet değil, potansiyel suç içeren, suça yol açabilecek eylem ve söylemler” de şiddet sayılıyor. (Örneğin parti kapatma nedeni olarak...)
Birkaç gün önce radikal dinci (’dindar’değil kastedilen) olarak tanınmış bir köşe yazarı; muhalefet partilerinin liderlerinin, Genelkurmay Başkanı’nın, YARSAV ve HSYK’nın (komik ama oluyor işte), tutuklanan Erzincan Başsavcısı’nın ve hatta Demirel ile Cindoruk’un isimlerini liste yapmış altına da “ayaklarını denk almalarını” yazmıştı. Bu da yetmemiş medyadan başlayarak sivil toplum kuruluşlarına kadar tehdidini patlatmıştı;
“Daha tutuklanması için sırasını bekleyen yüzler değil binlerce isim var. İnce uzun bir yoldayız. Sabır, cesaret ve kararlılık gerek. Gelinen noktaya bir gün gelinecekti ve gelindi. Benden söylemesi. Bundan sonrası için herkesin daha dikkatli olması gerek” diyordu.
Bu satırları okuyunca önce “kime akıl veriyor acaba, kime sabır, cesaret ve kararlılık öneriyor” diye düşündüm. Öyle ya, bu sözler bir gazeteciye mi düşüyor, bu ülkenin yargısı yok mu? Yargıdaki bir soruşturma için bir gazeteci nasıl ve hangi hakla böyle cümleler sarf edebilir ? Bu, onun işi midir?
Ve sonra “İşte bağımsız yargının önemi bu sözlerle daha da çok ortaya çıkıyor. Birilerinin gönlü öyle istiyor ya da amacına ulaşması için öyle gerekiyor diye gerçekten yüzler, binlerce kişi daha bu gazetecinin talebindeki gibi ‘sıraya konsa’ ve ortada suçsuzluğunu ispatlayacak, adaleti arayacak mahkemeler de kalmasa sonuç ne olur” sorusu geliyor akla...
Lütfen siz de düşünün, hepiniz... Ve “bağımsız yargı” feryatlarını öyle değerlendirin. Bu işaretlerin bir anlamı olmalı çünkü!
Irkçılıktan şikayet ve ırkçılığın kendisi!
DTP ve BDP her fırsatta devleti suçlayarak “ırkçılık yaptığını” iddia ediyorlar ya, sadece Ahmet Türk’e saldırı olayı bile tek başına “bazı isimlerin ne katı ve keskin bir ırkçılık yaptığını” nasıl da ortaya koydu.
Bir Ahmet Türk’ün; saldırıya uğrayan ve burnu kırılan kişi kendisi olmasına rağmen sağduyulu konuşmalarına bakın, bir de Osman Baydemir’le, Selahattin Demirtaş’ın konuşmalarına.
Baydemir hemen olayın arkasından fırsat bulmuş gibi “hiçbir alçak ve şerefsiz benim halkımın sağduyusu ile oynayamaz, alçak ve şerefsizlere bakmıyorum arkasındaki köklere bakıyorum” gibi, daha önceki küfürlerine ve ırkçı, düşmanca ayırımlarına uygun bir konuşma yaptı.Demirtaş da, Türk’ün yatıştırıcı sözlerinin tam tersine (ve saldırganın “bireysel bir olay, duygularıma kapıldım, özür dilerim” sözlerine rağmen);
“... Bizim faşizmle, ırkçılıkla sorunumuz var. Bu halk faşizmin alâsını gördü. Sizin, devlet politikasıyla estirdiğiniz terör yeter artık. Sabrımız kalmadı... 15 milyon Kürt’ü de içeri atsanız diz çöktüremezsiniz” benzeri genelleyici ve kışkırtıcı açıklamaları tercih etti.
Ahmet Türk’ün hastaneden çıkarken yaptığı ve “bütün toplumu arkamda hissettim, bu olayı herkes mahkûm etti” sözlerinin olduğu konuşmadaki tek ayırımcılığı “Türk halkı-Kürt halkı” diye yapması, bunun dışında tümüyle yapıcı-onarıcı sözleri seçmesi bu üç isim arasındaki büyük “olgunluk farkı”nı açıkça gösteriyor.
Demek ki, Allah vermesin burnu kırılan Baydemir veya Demirtaş olsaydı kim bilir ne sonuçlar çıkabilirdi.
Irkçılıktan şikayet edenlerin kendilerini “ırkçılığın daniskasını yaparken” görmek bu konuların irdelenmesinin önemini anlatıyor. Ve “devlet adamı” olmanın/olmamanın yarattığı büyük farkı!

