Asıl “Şark kurnazlığı” hangisi?

Haberin Devamı

Sık sık hatırlattığım gibi Anayasa bir toplumun geleceğine ve bugününe karar veren, ülke yönetenlerin hukuka bağlı kalmasını, hukuk devletini korumasını sağlayan, bu nedenle de her kurumu ve vatandaşı yakından ilgilendiren bir “toplumsal kontrat”tır. Sadece “en çok oy alan parti”ye ait ve onun tek başına karar vereceği bir konu asla olamayacağı gibi sanki “partiler arası çekişme ve polemik konusu” imiş gibi de gösterilemez.

Onun için şimdi tamamen tarafsız gözle, sade vatandaşın açısından bakalım neler oluyor...

İktidar partisi (X parti diyelim) kimselere danışmadan kendi içinde 2’nci kez Anayasa’da hayati önemde, en hafifinden rejim bunalımına, daha ağırından otoriter rejime yani rejim değişikliğine -kolayca- yol açabilecek değişiklikler yapmak istiyor.

Bunların özellikle üçü; yüksek yargının (Danıştay ve Yargıtay’a üye seçen HSYK ile Anayasa Mahkemesi’nin) yapısını değiştirme ve parti kapatma kararını partilerin vermesi ile ilgili olanları bu çerçevede çok önemli olduğu ve asıl tartışma onlarla ilgili olduğu için muhalefet partileri, yüksek yargı, hukukçuların büyük çoğunluğu, sivil toplum kuruluşlarının hepsi “yapılanın yanlış olduğunu, Anayasa’nın tüm kesimlerin katılımıyla ve uzlaşma ile değişmesi gerektiğini” söylüyorlar. Birçok hukukçu “liderlerin kararıyla seçilmiş, halkın seçmediği bir meclisin böyle önemli bir görevi üstlenemeyeceğini, önce Seçim Kanunu’nun değişmesi ve milletin seçtiği vekillerin Anayasa değişikliği yapması gerektiğini” açıklıyorlar.

İktidardaki ‘X’ partisi, çoğulcu demokrasi ile hiçbir ilgisi olmayan “En çok oyu ben aldım, istediğimi yaparım, ne kurumları dinlerim ne muhalefet partilerini” anlayışıyla bu tepkilerin hepsine kulak tıkayarak ve demokrasinin en önemli gerekleri olan “milletin kendi vekilini seçmesi, yüzde 10 barajının düşürülmesi, dokunulmazlıkların kaldırılması” gibi yıllardır süren talepleri de görmüyor gibi yaparak dayatmayı sürdürüyor.

“Çoğulcu demokrasi”lerde iktidar denetiminin bir yolu da muhalefet partileri, özellikle ana muhalefet partisi olduğu için; ana muhalefet “Y” partisi, aslında değişikliğin hazırlanma yöntemine toptan karşı olmalarına rağmen (bakıyor ki tüm kurumlarla birlikte partiler de dışlanarak çoğunluğa sahip parti istediğini yapacak) hiç değilse “en hayati üç madde”nin diğerlerinden ayrılarak oylanmasını teklif ediyor.

Teklif gayet net, açık, hiç kimsenin itiraz etmesi için de sebep yok: “Yine Meclis’te oylat, referanduma götür ama hayır” diyor. Hatta Y’nin genel başkanı “Gerekirse iktidar partisiyle yüz yüze görüşürüm” de diyor.

PAKET HALKA GİTSİN!

Başbakan bu teklife “bakalım, görüşürüz. Ama Şark kurnazlığı yapıyorlar” cevabını verirken yardımcısı ve iktidarının sözcüsünün: “Y partisi el uzattı mı ona bakmak lâzım... Bu illüzyonu herkes görmeli... Y partisi teklif getirmiyor, getiriyor gibi yapıyor. Y’nin tavrı taktikseldir, paket halka gitmesin istiyorlar. Halktan kaçan siyaset olur mu? Zaten Y partisi genel başkanının ziyareti de taktiktir” benzeri, mevcut durumla hiç alakası olmayan açıklamalar yapıyor.

Şimdi, bu sözler önceleri “Uzlaşma istemiyorlar, uzlaşmıyorlar, öneri getirmiyorlar” diyen X partisinin hiçbir öneri, uzlaşma dinlemeden bildiğini okuyacağının işareti sayılır mı, sayılmaz mı, tarafsız gözle siz karar verin.

O arada asıl Şark kurnazlığının “hayır” oyu çıkacak maddeleri “evet” çıkacak olanlarla karıştırıp milletin önüne sürmek olup olmadığını da düşünün.

Acaba bu kaçış, bu itiraz, bunca benzetme, çaba niye?

*****


“Arka bahçe” ve Erdoğan’ın “hayırı”!

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek “Anayasa yapıyoruz neden halka gitmeyelim? Halktan kaçan siyaset olur mu? Anayasa Mahkemesi CHP’nin arka bahçesi mi” gibi soruları da arka arkaya sormuş.

İlk bakışta doğru görünen, gerçekte ise üzerinize afiyet “demagoji” denilen lâf oyunları bunlar, Sayın Çiçek alınmasın...

Yazımın tam bu noktasında VATAN sitesine Başbakan Erdoğan’ın “CHP’nin üç maddeyi ayırarak oylama” teklifine “hayır” dediği haberi geldi. Önce “Anayasal zemini varsa olur” demişti (“Şark kurnazlığı” lâfıyla beraber) şimdi vazgeçmiş. Zaten Cemil Çiçek’in o açıklamaya tek başına karar vermemiş olduğu belliydi... Özgürce görüş açıklayacak olanların “önce istifa”sı gerekiyor malûmunuz.

Milletvekillerini milletin seçmesine karşı çıkan “demokrasi” ancak buraya kadar... “Sus, sus demokrasisi” bu!

Dönelim başa; Eğer bu Meclis’i halk seçmiş olsaydı ayrıca halka gitmeye gerek kalmaz, “halk iradesi karar veriyor” olurdu. O nedenle siyaset zaten baştan halktan kaçmakta, değiştirmemekte ölümüne israr ettikleri Seçim Kanunu ile halk yerine “lider” konmaktadır. Buna rağmen “halktan kaçalım” diyen de yok...

BU DA HALKIN “HAYIR”I

Böylesi bir dayatmada, yüksek yargının siyasetin emrine girmesini önleyebilecek tek kurum vardır; Anayasa Mahkemesi... Bir ya da birkaç parti (ki genellikle bu görev ana muhalefet partisine düşer) beraberce iktidarın girişimini Anayasa Mahkemesi’ne götürürler, bu girişimin Anayasa’ya, hukuka uygun olup olmadığına AYM karar verir. Onun için devamlı olarak “AYM iktidarın arka bahçesi mi” lâfını tekrarlamak da aldatıcıdır. Başka hangi çözümü önerirdi meselâ Cemil Çiçek? Bir hukukçu olarak millete açıklar mı?

“Neden halka gitmeyelim” sorusunun cevabını Avrasya Kamuoyu Araştırma Şirketi’nin araştırması vermiş; Ankete katılanların yüzde 42’si “Anayasa değişikliğinin içeriğini bilmiyor”... Kısmen bilenler (ki hangi kısmını biliyorlar acaba) yüzde 24.5... Sadece üç madde oylansa “hayır” diyeceklerin oranı yüzde 41.6, “evet” yüzde 33.8... Bilmem ki bu cevaplar da yetmez mi ve hâlâ “bilmiyorum, anlamıyorum” diyen halka referandumu dayatma hakkını kendilerinde görürler mi?

DİĞER YENİ YAZILAR