Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı açıklamalara yüzeysel olarak baktığınızda “tarafsızlığını korumaya çalışan bir cumhurbaşkanı” gibi görünebiliyor, oysa dikkatle okur/dinlerseniz ve bugüne kadar verdiği tüm kararlara, yaptığı atamalara bakarsanız tamamının hükümetle birebir uyum içinde olduğunu görürsünüz.Hatta henüz yargıda olan olaylar konusunda bile hükümetin zamansız ama kesin şekilde yaptığı açıklamaları destekleyici konuşmaları bile çekinmeden yaptığı görüldü bugüne kadar... Bugün ise örneğin “Parti kapatmaya Meclis’in karar vermesi doğru değil” diyor ama aynı konuşmada “Venedik Kriterleri’ndeki gibi ‘şiddet’ kapatma için tek kıstas olsun” da diyor. Venedik Kriterleri’ndeki “şiddet”in tanımını AİHM’nin yeterli bulmayarak bu ölçüyü “Bir partinin kapatılması için fiili şiddete karışması şart değildir, anti demokratik bir rejimi hedefliyorsa, totaliter bir yönetime gidişin işaretleri varsa yeterlidir” şeklinde belirlemesini ise hiç bilmiyor gibi bundan söz etmiyor.Yargı kadrolaşmasıGeçenlerde Hakan Bayrakçı “Referandum için partiler ne yapmalı” diye yazmıştı. Okurken ‘iktidar ya da muhalefet partileri ne yaparsa yapsın asıl halkın ne yapacağını iyi bilmesi önemli. Bu işin bir genel seçimde oy vermekten çok ama çok farklı olduğunu, asla takım tutar gibi parti tutarak karar vermemesi gerektiğini, kendisinin ve daha sonraki kuşakların geleceğini yazacak olduğunu bilmesi gerekir’ diye düşündüm.Bu karar; eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’in bir yazısında anlattığı gibi “Nasıl bir devlet istiyoruz sorusunun cevabını verecek” karar olacak. Demokrasinin devamını, hükümetlerin ve Meclislerin yargı tarafından denetlendiği bir hukuk devletini mi istiyoruz, yoksa yargı üyelerini de siyasetçilerin seçtiği, alt mahkemeleri keyiflerine göre şekillendirdikten sonra kendilerini denetleyecek yüksek yargıya da istedikleri düzeni kurdukları, böylece medya, üniversite, sivil toplum kuruluşu, muhalefet partileri gibi demokrasinin subabı tüm kurumların etkisiz kılındığı bir ortamda yargı denetiminin de ortadan kalktığı bir ülke mi istiyoruz, mesele bu... Tabii ikincisini isteyenlerin de diğerleriyle birlikte “sonradan pişman olduklarında başvuracakları bir merciin kalmayacağını” şimdiden iyi bilmeleri lazım.Meselâ; Anayasa değişikliklerine AKP içinden de itiraz sesleri yükselirken Adalet Bakanı “AKP Meclis oylamasında tek fire bile vermez” diyor. Eğer milletvekilleri özgür iradeleriyle karar verebilseydi bunu söyleyebilecek miydi, hayır. Ama şu durumda “hiç kimsenin liderin sözünden çıkamayacağına” emin...Hani demokratikleşme?Ve bir yanda toplum Anayasa değişikliği tartışmalarıyla meşgulken öte yanda “demokrasiyle seçilen iktidarların demokrasiden sapmamasını sağlayacak en önemli kurum” olan Anayasa Mahkemesi üyelerini isteğe göre düzenlemek için kadrolaşma en açık şekilde görülmeye başlandı. Cumhurbaşkanı Gül’ün 3 kişilik aday listesi 25 Ocak’tan beri önünde dururken bunu 1 aydan fazla bekletmesi, o arada eski Anayasa Mahkemesi raportörü Alparslan Aslan’ın alelacele 26 Şubat’ta müsteşar yardımcısı yapılarak “üst düzey bürokrat” haline getirilmesi ve (bu arada Yargıtay kontenjanından yedek üye atanacak Burhan Üstün bekletilerek) 1 aylık müsteşar yardımcılığı ile hemen AYM’ye yedek üye yapılması yüksek yargıda “Cumhurbaşkanı eliyle siyasi kadrolaşma”nın da açık tablosudur. Böylece, kendisinin ataması Üstün’den önce yapıldığı için Aslan “kıdemli yedek üye” olarak AYM’ye girecek, değişiklik kabul edilirse en kısa sürede asil üye olacak ve 23 yıl da “siyasi bir figür” olarak orada oturacak.Bu sadece bir örnek, daha kim bilir hangi oyunlara, danışıklı atamalara başvurulacak ve sonra da Anayasa Mahkemesi haklı olarak “Hukuk çiğneniyor, demokrasi, kuvvetler ayrılığı tehlikeye giriyor” diyerek önlerse koro halinde bağırılacak.Bir partinin önceden “milletvekillerine boş kağıda imza attırması” bile yeter. Gözü kapalı particilik yapmayı “liberallik” olarak adlandıran gazeteci ve akademisyenlerin demokrasinin düştüğü içler acısı durumu artık görerek “Bunun hesabını kendimize de, ülkemize de veremeyiz” demelerinin zamanı gelmedi mi hâlâ?*****Yumurta!Devlet Bakanı Hayati Yazıcı “yüksek yargıya siyasetçilerin üye seçmesi, parti kapatmaya da siyasetçilerin karar vermesi”ni sağlayacak olan yani düpedüz “yargının fonksiyonunun çoğunluğu elinde tutan parti tarafından dumura uğratılması” demek olan değişikliğe yüksek yargının gösterdiği tepkiye kızıyor. Bu durumda daha çok kimin hakkı varsa tepki göstermeye...Her neyse “Herkes kendi alanında yumurtlamalı” diyerek (hangi alanda yumurtlasınlar onu söylemeyi unutmuş) bir de hakaret patlattıktan sonra “paket halk oylamasına giderse hiç umulmadık bir destek olduğunu göreceksiniz. Yüzde 60’ın üzerinde destek alacak” demiş.İşte ben bu “geleceği çok net okumalara” da aynen seçim sonuçlarını noktasına, virgülüne kadar bilen kamuoyu araştırmaları kadar hastayım. Ve Bakan Yazıcı’ya soruyorum: ‘Kendi partinizde bile tam bir totaliter rejime yol açabilecek, yüksek mahkemelerin denetim gücünü sıfırlayacak bu projeye (tüm parti içi demokrasi yoksunluğuna, baskılara rağmen) karşı çıkanlar varken, destek istediğiniz partiler ve bağımsızların çoğu da karşı çıkarken halktan nasıl rakamını verecek kadar emin olabiliyorsunuz? Yoksa başka bir bildiğiniz mi var, bizim bilmediğimiz?’İşte bu konuşmalar “bilgisayarlı oy toplama” sistemi hakkında daha da çok şüphe yaratıyor. En kısa zamanda bu “ÇOK ÖNEMLİ” konuyu yazacağım.
Bu “AB kriterlerini istismar” konusu ciddi; “yüksek yargıya Meclis ve cumhurbaşkanının üye seçmesi AB ülkelerinde de var” dediler, AB’de “yargı kurumlarına yargı üye seçmelidir” görüşünün hakim olduğu ‘konuyu bilen’ hukukçular tarafından açıklandı. Şimdi Adalet Bakanı “Parti kapatmayı Venedik kriterlerine göre düzenledik” derken, Cumhurbaşkanı Gül “Parti kapatmaya Meclis karışmasın ama (düşünün Meclis’in karışmasına o bile karşı) Venedik Kriterleri’ne göre ‘şiddet’ kapatma için tek kıstas olsun” diyor.Kulağa hepsi de pek hoş geliyor; “Venedik, Venedik, ne güzel bir gondolumuz eksik.” Ama işte maalesef Venedik Kriterleri’nin aslı burada bize anlatılanlar gibi değil. “HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne üye seçiminde” de değil (geçen hafta açıkça yazdım, Her Açıdan’da da anlatıldı), kapatmada da...Venedik Kriterleri “parti kapatmaya partiler karar versin” demiyor. Hele hele partiler “TÜSİAD’ın dergisinde Meclis’i üç liderden oluşmuş milletvekilleriyle gösteren temsili fotoğraf” gibi sadece “lider” anlamına geliyorsa zaten “diyemez” de... Nitekim Avrupa’da yalnızca “davayı federal hükümet ile Meclis’in açtığı Almanya” dışında böyle bir örnek yok. Ki orada da her kapatma davasında “siyasi karar verdiniz, bizi elimine etmek istiyorsunuz” tepkileri çıkıyor, MPD’nin kapatılması için hükümetin “partiye ajan sokması” olayını da bilmeyen yok.“FİZİKİ ŞİDDET” DIŞINDA...“Şiddet” konusuna gelince. Venedik Kriterleri “şiddete bulaşan partilerin kapatılması gerektiğini” söylüyor ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: “Burada şiddet ‘soyut bir kavram’ olarak bırakılmış, oysa bir parti eylem ve söylemleriyle anti demokratik bir rejimi hedefliyorsa ya da totaliter rejime gidişin ‘gizli bir hedef’ olduğunu, baskıların ortaya çıktığını veya çıkacağını gösteren kanıtlar varsa barışçıl araçlar kullansa, açıkça şiddete başvurmasa da bu ‘şiddet’ tanımına girer” diyor. Uzmanlar ‘Refah Partisi’nin kapatılmasını AİHM’nin onaylamasının buna en iyi örnek olduğunu belirtiyorlar.“Parti kapatma” konusunda söz edilen “suç”un tehlike suçu olduğunu, “gerçekleşme ihtimali”nin bulunmasının yeterli sayıldığını, kapatmanın ise “önleyici karakteri”nin söz konusu olduğunu söylüyorlar.AB’de de bunlar ortada iken AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu falancasının çıkıp “Anayasa değişikliği paketini değerlendirdik, reformlar doğru yönde” demesi de çok ENTERESAN değil mi? Mesela; parti kapatma, HSYK ile AYM’ye üye seçimi gibi konulardaki “AB’ye göre de kabul edilemeyecek” maddeleri gözleri görmüyor mu? Yoksa hükümetle kollektif (!) bir çalışma mı yürütmekteler?Ayrıca bu AB’cilere; keşke Avusturya’da Heider’in partisi koalisyon hükümeti kurmak istediğinde AB temsilcilerinin neden “Bu koalisyon kurulursa Avusturya ile ilişkiyi keser ve AB üyeliğini sorgularız” dediklerini de hatırlatabilsek... Bu parti hakkında da, yöneticileri hakkında da bir mahkeme kararı yoktu ama kendileri “faşist olmakla” suçlayarak bunu yapabilmişlerdi.O zaman, Türkiye gibi bu konuda ve birçok konuda ciddi tehlikelerle karşı karşıya bir ülkede, üstelik her türlü hileye/oyuna açık şartlar altında bir ortamda bu yanlış müdahaleleri (yanlış olduğunu da bile bile) neden yapıyorlar?Cumhurbaşkanı’nın, Adalet Bakanı’nın açıklamalarını ve benzer görüşleri dinlerken, “Venedik Kriterleri’ne bağlı kalıyoruz” benzeri sözlerin iyi araştırılması gerektiğini bilerek dinlemek gerekiyor. AB’nin iteklemelerini de...“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” sözünü unutmadan...(Not: Acaba “Meclis’te grubu olan her partiden 5 milletvekili ile kurulacak komisyonun kapatma davasına karar verebilmesi” konusunda meselâ AKP’nin -istese- tam 16 partiye bölünebileceği ihtimaline ne demeli? Okurumuz Adil Sağol soruyor da...)***Doğrusu ne?Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek “Hâlâ aynı samimiyet içindeyiz. Komisyon aşamasında da uzlaşmaya varız. Getirsinler tekliflerini doğrusu neyse yaparız” demiş. Şakayı seviyor olmalı Sayın Çiçek... Zira tasarı açıklandığından beri bütün partiler tekliflerini bangır bangır bağırarak açıklıyorlar ama hükümet aynı konularda ısrarını sürdürüyor. Ayrıca bütün partiler, yargı kurumları ve hukukçular, STK’lar “Böyle önce tek başına Anayasa değişikliği hazırlayıp sonra dayatma olmaz. Baştan uzlaşmayla hazırlanmalı” dediler. Bu bir yana... Ama mutlaka “teklif” bekliyorlarsa önce yüzde 10 barajının düşürülmesi, dokunulmazlık konusu, milletvekilini lider yerine milletin seçmesi ile başlayıp demokratikleşmeyi sağlayabilirler. Sonra da HSYK ile yüksek mahkemeleri siyasete bulaştıracak ve bağımsız yargıyı ortadan kaldıracak “üyeleri biz seçelim” adımlarından vazgeçebilir, onun yerine yargı bağımsızlığı için HSYK’dan “Adalet Bakanı ile müsteşarı”nı çıkarabilirler.Hele bir de medyayı ve sivil toplum kuruluşlarını ağır siyasi baskıdan kurtaracak maddeleri eklerlerse...İşte o zaman millet “demokrasiye, kuvvetler ayrılığına inanan, gerçekten samimi” hükümet görür ve alkışlar. Yoksa... Ne demiştik; lafla peynir gemisi yürümüyor ki!
Hatırlayacaksınız, cumhurbaşkanı seçiminden önce Anayasa hukukçuları “Anayasa’da sadece cumhurbaşkanı seçimi için Meclis’in 367 üye ile açılması gerekir şartı vardır/yoktur” tartışması ile ikiye bölünmüşlerdi. Bu tartışmanın ilk kez yapılmadığını, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı seçiminde de aynı tartışmanın yaşandığını, Anayasa’nın 96 ve 102’inci maddelerine göre 367 üyenin bulunmasının gerekli olduğunu söyleyenler oldu.Demirel ve Sezer’in seçiminde bunun gündeme gelmemesinin nedenini hukukçular “Demirel’de zaten 450 üyeden 432’sinin, Sezer’de ise 530’dan fazla üyenin mevcut olduğunu” söyleyerek açıkladılar.Özal için ise Erbakan’ın “367 üyesi yok, Anayasa onun seçilmesine engeldir” dediği biliniyor. Geçenlerde Yargıtay Eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu “367’yi ilk ben söylemedim, Erbakan söyledi” diye hatırlattı ama Gül’ün seçilmesinden önce kendisi o kadar çok tekrarladı ki, konuyu tartışan tüm hukukçuları bastırdığı için “367” onun üstüne büyük bir yanlışmış gibi yapıştı kaldı.ÜLKE AYAKTAŞimdi ise sıranın yargıya geldiğini açıkça gösteren, yüksek mahkemeleri AKP mahkemesi haline getirecek çok büyük bir hukuk yanlışı yapılmakta. Ülkenin geleceğini karartacak öyle büyük bir yanlış ki neredeyse tüm yargı kurum ve kuruluşları, tüm sivil toplum kuruluşları, AKP dışındaki tüm partiler; AKP’nin içinden bazı milletvekilleri bile ayakta (ama sorsanız “kurumlar arası çatışma yok”)... Neler olup bittiğini anlayan vatandaşlar da tepki içinde. Yani zaten bu değişikliğin Meclis’ten büyük ihtimalle geçemeyeceği görülüyor. Anayasa’da “hayati önem taşıyan” bu kadar büyük bir değişikliği bir partinin tek başına yapması ve ayrıca tasarıdaki maddelerin kendisi muhtemelen engelle karşılaşacak.BUMERANG GİBİ...Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç da “Uzlaşma gerekir, böyle Anayasa değiştirilmez” dediğine göre (o bile diyor) yine belki AYM tarafından durdurulacak. Ama Sabih Kanadoğlu yine sık sık “Bu tasarı Anayasa Mahkemesi’nden döner” diyerek Mahkeme’yi haksız bir baskı altına sokuyor. Kendisi eski Yargıtay Başsavcısı, AYM’nin gelecekte vereceği (ya da vermeyeceği) bir karara neden bu kadar ısrarla karışıyor anlamak mümkün değil.Sırf onun müdahalesi ile Mahkeme “bağımsızlığını göstermek için farklı karar vermek” zorunda da kalabilir, yine birileri bu müdahaleyi fırsat bilerek (ve AB’ye, ABD’ye kadar uzanıp onların desteğini de alarak) AYM kararına “önceden belliydi” diye, “yargı ve laik Kemalistler hep beraber değişime karşı çıktılar” diye ve dahi “zaten AKP’yi indirmek istiyorlar, işte darbe, suikast vs’de var” diye yine tüm malzemeyi çorba edip bumerang gibi haksız şekilde tüm kurumlara çakabilirler.Bunlar oluyor, yaşanıyor. Sadece Yaşar Büyükanıt’ın “Tek başıma yazdım” dediği, her nasılsa dokunulmazlığı olan (!) ve bir türlü sorgulanmayan e-muhtırası sayesinde milyonlarca vatandaşın katıldığı Cumhuriyet Mitingleri nasıl tek kalemde orduya mal edilebildiyse -ki tam bir komedidir bu- şimdi de Sabih Kanadoğlu’nun çıkışlarıyla Anayasa Mahkemesi kararları başka kurumlara, partilere, şahıslara mal edilebilir.“YEMİNLİLER”MİŞ!!Oysa, sahnelenen bir başka komediyle “Reform istemeyenler Anayasa değişikliğine karşı”, “Yeminliler karşı” gibi basmakalıp, popülist söylemlerle “bazı AKP milletvekillerinin bile hukuka aykırı bulduğunu” açıkladığı bu girişime de istisnasız destek vererek “kraldan çok kralcı” olduğunu bir kez daha gösteren gazeteciler ve akademisyenler dayanışmasını bir yana bırakacak olursak... Tüm muhalefet partileri, tüm büyük sivil toplum kuruluşları, tüm yüksek mahkemeler ve yargı kuruluşları yapılmaya çalışılan Anayasa değişikliğinin büyük bir yanlış olduğunu, yargı bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıracağını açıklıyorlar.Sabih Kanadoğlu deneyimli bir emekli yüksek yargı mensubu olarak hukuki hataları elbette açıklama hakkına sahiptir ama Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karar konusunda görüş bildirmeye hakkı olmamalıdır. O deneyimle buradaki hatayı herkesten daha iyi kendisinin bilmesi gerekir, hele de daha önce benzer bir olay yaşamışken! ***** Memali’den error Türkiye günlerce “mehmetali” isimli ve “gizli ihbarcı” denilen birinin ihbarıyla kamyonda bomba olayına kilitlendi. Darbe iddialarının “geçmişte kalmadığını, bugüne uzandığını” iddia eden sayısız yazı yazıldı, manşetler atıldı, TV’lerde programlar yapıldı.Sonra “memali”nin ABD’den geldiği söylenen ihbarı asılsız çıktı. Ve şimdi de aslında mehmetali’nin (olduğu da iddia artık) mail adresi denilen adresin de aslında “hotmail”de kayıtlı olmadığı ortaya çıktı.Böylece, son olarak yine memali tarafından gönderildiği ve “Başbakan’a suikast” yapılacağını bildirdiği iddia edilen (ve kimsenin inandırıcı bularak üstünde durmadığı) ihbarın da asılsız olduğunu, birilerinin Türkiye ile ciddi şekilde oyun oynadığını mı anlamamız gerekiyor? Kozmik oda aramalarında hiçbir belgeye rastlanmamasıyla da Arınç’a suikast iddiasının gerçekle ilgisiz olduğunu mu anlamamız gerekiyor?Şu anda cevabı en çok merak edilen sorular bunlar. Tokat saldırısı sonrasında PKK’nın üstlenmesinden bile önce “puzzle”ları birleştirerek açıklama yapanlar acaba bu soruların cevabını da biliyor mudur? Ve bu örnek acaba sadece “gizli ihbarcı” ve “gizli tanık” ifadeleriyle soruşturma yürütmenin yanlışlığını (anlamayanlara) gösteriyor mudur?
Kanal 7, Yeni Şafak, Zaman, Sabah, Bugün, Star, TRT yazar ve yöneticileri bir araya gelmiş ve Medya Derneği kurmuşlar. Ne güzel değil mi? İktidara en yakın, en gönülden bağlı, en büyük destekçi gazete ve TV temsilcilerinin, “hiçbir iktidara ve mevcut olana da yakınlaşma gereği duymadan, eğilip bükülmeden, meslek ilkelerine bağlı olarak çalışan” gazetecilere haber vermeyerek sadece kendi aralarında dernekleşip sonra da sanki tüm medyayı temsil eden bir dernek ortaya çıkmış gibi adını da Medya Derneği koymaları ne hoş!!Bir de açıklama yapıyorlar; medya çok sesli olmalıymış, “demokratikleşen Türkiye çok sesli toplumu getirmiş”, bu da “çok sesli medyayı getirmiş”... Amaç “Türkiye’deki medyanın kalitesini dünya kalitesine çıkarmak, basın özgürlüğünün sınırlarını genişletmek”miş. Ve üstelik gazetecilere ceza da vermeyeceklermiş.Çok teşekkürler yani, teveccühünüz... Toplum öyle çok sesli oldu ki insanlar evlerinde bile ses çıkarmaya, aralarında bile konuşmaya korkuyor. Telefonla konuşurken, mail yazarken bile endişe içindeler. Medyanın çok sesliliği bir başka alem. Yarısından çoğu iktidara ait medya haline getirildiği gibi geriye kalan medyada köşe yazarları bizzat Başbakan tarafından patronlara şikayet ediliyor, atılmaları isteniyor. Demokratikleşme öyle boyutlarda ki demokrat Medya Derneği’nin üyeleri ve aynı kesim içindeki diğer gazetecileri (bunlar olup biterken “üç maymun”u oynamaları yetmezmiş gibi) meslektaşlarına benzer baskılar yapmaktan çekinmiyor.İktidarı eleştiren gruplar anında Maliye’yi kapısında bulup belini doğrultamayacak vergi cezalarıyla karşılaşıyor ve bunun yapılacağı da yıllar önce “bir öfke anında” açıkça Başbakan tarafından söyleniyor.Şimdi acaba bu dernek “basın özgürlüğünün sınırlarını genişletmek”le ne kastediyor, bunları mı önleyecek demez misiniz?Demezsiniz, çünkü öyle olmayacağını biliyorsunuz. Bir tek işi pek iyi yapacaklarına şüphe yok; diğer ülkelerdeki medya kuruluşlarıyla “sanki Türk medyasını temsil ediyorlarmış gibi” temas kurarak olayları onlara iktidarın istediği şekilde çok daha kolay empoze edebileceklerdir.Yakında ABD ve AB medyasında “Anayasa paketindeki değişikliklerin tamamının ne kadar yararlı olduğunu ama Kemalist laikler ve statükocu yargı tarafından önlenmeye çalışıldığını, atanmışların seçilmişlere müdahale ettiğini, yürütmenin yargıyı kuşattığına dair haykırışlara kulak asmamak gerektiğini, aslında tam aksinin olduğunu ve Türkiye’nin muhteşem bir değişim içinde olduğunu ”ve ayrıca “her an darbe ve suikast beklendiğini” okursak şaşırmayalım.Bilmesek bizi bile inandırırlardı!YARSAV’dan ayrılanların kurduğu “Demokrat Yargı”, demokratikleşen (!) Türkiye’nin “Medya Derneği”, bakalım sırada hangi dernek var? “Demokrat Üniversiteler”, “Demokrat, sivil toplum kuruluşları”, “Liselilerin Değişimi Derneği” filân olur mu meselâ?Not: Türkiye’deki olayları tersyüz ederek yabancı medyaya ve siyasetçilere aktarma, sonra da anlatılanları aynen AB ve ABD’den duyma işlemi artık çok fazla dikkat çeker hale geldi. Bunu önlemek de bağımsız (kalabilmiş) kurumlara, kuruluşlara, gazetecilere düşüyor. Siyasette içerde ve dışarda kamuoyu oluşturmak son derece önemlidir. Ve bunun farkına varan sadece iktidarlar olmamalıdır.***** Kan gövdeyi götürüyor Gazetelerin 3’üncü sayfaları iyice ‘bakılamaz’ hale geldi, aynı sayfada en az 4-5 cinayet haberi...Daha 17 yaşında “kız arkadaşıyla konuşurken” kıskançlık nedeniyle öldürülen genç, “yan baktı diye” arkadaşını öldüren genç, Bursa’da “ablasını döven eniştesini” öldüren genç, Ege Üniversitesi konservatuar öğrencisi genç kıza döner bıçağıyla saldıran adam.Önce bir kız öğrenciyi bütün sınıfa tokat attırarak cezalandıran hasta ruhlu öğretmenin, arkasından İstanbul Fatih’te bir ilköğretim okulunda öğrencilerini döven Fen öğretmeninin haberleri...Şiddetin ilkokula indiği, en vahşi cinayetlerin sıradan olay haline geldiği bir garip dönem yaşıyor Türkiye.Yüksek yargıyı ele geçirmeye çalışacaklarına yerel mahkemelerin suçludan değil mağdurdan yana davranması için çabalasalar, TV’lerle toplumu eğitseler, ne olursa olsun bir şeyler yapsalar.Bu vahşet neden arasına girmeye çalıştığımız AB ülkelerinde değil de hep bizde oluyor? Neden?
O kadar çok konu var ki yazacak, hangisinden başlayacağıma karar veremiyorum. Medyanın yarısından çoğunu kontrolü altına almış, geriye kalanları ise susturmak için her yola ve hatta “açık açık ‘SUSTUR’ demeye” bile başvuran bir hükümetin bazı üyelerinin medyaya “tarafsızlık” dersi vermeye kalkmasından mı söz etmeli, yoksa... Yoksa dün Hürriyet’te Yılmaz Özdil’in yine harika anlatımıyla yazdığı “Savarona’nın satılığa çıkarılması”ndan mı?.. “Her gün 110 milyon dolar faiz ödüyor Türkiye... Her ay 3.3 milyar dolar... Her sene 39.6 milyar dolar... Savarona satılık bu arada. ‘Bir çocuğun oyuncağını bekler gibi heyecanla beklemiştim onu’ dediği Savarona... 22 milyon dolar (5 saatlik faiz)... Arap talip” demişti Özdil.Bu ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu Atatürk hayatının son döneminde Savarona gemisini gerçekten de sabırsızlıkla beklemiş ama ağır hastalığı nedeniyle ancak kısa bir süre kullanabilmiş. Bununla birlikte elbette “Türkiye için manevî değeri çok büyük, mutlaka bir müze gibi korunması ve gelecek kuşaklara bırakılması” gereken bir millî servettir Savarona.Kahraman Sadıkoğlu’nun onu satın alarak yıllarca koruması bir şanstır, bunu yapmasa kim bilir şimdiye kadar “değerini anlamayan veya önem vermeyenler tarafından” kimlere satılmış olurdu. Sadıkoğlu bugün Savarona’yı satmak zorunda olabilir ama eğer bundan sonra sıra Dolmabahçe Sarayı’nın veya Anıtkabir’in satışına da gelmeyecekse devletten başka hiç kimseye, hele de bir yabancıya asla satılmaması gerekir. Buna izin verilmesi Türk tarihine, Türk toplumuna ihanet demektir.Savarona gibi değerler sadece bugünün Türkiye’sine değil, gelecek kuşaklara da ait olduğuna göre devlet acilen bu satışı durdurmak zorundadır.“Türk ve Türkiye” deyince aklıma BDP’nin yaptığı kanun teklifi geldi hemen... Geçenlerde iki sanatçı arasındaki bir tartışmada geçen “Türkler Kürtlere ne yaptı ki” sözü köşe yazılarında eleştirilmişti, oysa bugüne kadar (bazı siyasetçiler dışında) toplumda hiç de yapılmayan keskin bir “Türk-Kürt ayırımının” açılım süreciyle birlikte yoğun şekilde başlatıldığı ve toplumun bölünerek birbirine karşı kışkırtıldığı inkâr edilemez. Bunun açık örneklerinden biri de BDP’nin Türk Tabipler Birliği, Türk Eczacılar Birliği veya Diş Hekimleri Birliği gibi meslek kuruluşlarının (belki Türk Kadınlar Birliği gibi sivil toplum örgütlerini de isteyeceklerdir) isimlerinin başından “Türk” sözcüğünün çıkarılıp yerine “Türkiye” konması için verdiği teklif...Hepsi bu kadar değil, Anayasa değişikliği sürecinde Meclis’te kilit rol oynayacak olan BDP’nin; Türk Ceza Kanunu’nda “Suçu ve suçluyu övme” maddesinin, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “terör örgütüne ait amblem ve işaretleri taşıyanlar”la ilgili madde, “terör örgütlerine fon sağlama, maddi yardım yapma”, “devlet güvenliği ve Anayasal düzene karşı silahlı örgüt kurma ve üye olma”yla ilgili maddeler gibi 6 yasada değişiklik isteği de var.Şimdi önemli bir soru da bu; acaba AKP hükümeti Anayasa değişikliği paketini Meclis’ten geçirme karşılığında BDP’nin bu isteklerini kabul edecek mi?Bu arada, Anayasa değişikliği paketinde “AYM’nin 12 üyesinin hukukçu olmaması”ndan tutun, “kapatma kararını partilerin vermesi”ne kadar büyük sorunlara neden olacak öyle çok madde var ki, düşünüyor insan; yani bu hukuka sığmaz, akıl mantık almaz, anti demokratik sonuçlar doğuracak maddeleri Anayasa Mahkemesi iptal edecek olsa yine “siyasi karar verdi” mi diyecekler?Acaba daha önce herhangi bir dönemde Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere Türkiye’de kurumların değerlerinin bu kadar ayaklar altına alındığı, bu kadar yıpratıldığı görülmüş müydü?İşte bunun için iktidara yakın bir isim olarak görülen AYM Başkanı Haşim Kılıç bile “Bir partinin tek başına Anayasa hazırlamasının kabul edilemeyeceğini” söylemişti. Dinleyen kim? *** Türk gazetecilere kapalıDün “The Economist” dergisi ve birçok yabancı gazetede Türkiye ile ilgili “yanlış bilgilerle çıkan” haberlerden söz etmiş, buna bir çözüm bulunması gerektiğini söylemiştim.Haberler; Türk ordusunu, yargısını, laik rejime bağlı insanlarını ve medyasını öyle karalayıcı şekilde ve olayları alt üst ederek veriliyor ki buna bir “dur” denmesi şart. Adeta kampanya halini aldı çünkü...Yine dün; o yazımın çıktığı gün Başmüzakereci Egemen Bağış ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin yabancı basın kuruluşlarına toplantı yaparak Anayasa değişikliği ile ilgili bilgi vermişler. Ama toplantı Türk gazetecilere kapalı yapıldığı için neler söylendiğini bilmiyoruz. Bağış’ın daha sonra yaptığı açıklamaya bakılırsa onlara “AB standartlarında harika bir yargı reformu içeren, yargı bağımsızlığını arttıracak (!) Anayasa değişikliği hazırlandığı ama ‘AB’ye ve değişime karşı olan, reformları engellemeye çalışan statükocuların’ buna karşı çıktığı” benzeri bilgiler aktarıldı.Konuşmanın bir yerinde Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin “HSYK ve bütün yargı kurumlarının katılımı ile hazırlandığını” bile söylemiş. Bu doğru olmadığına göre ve bütün hukukçular da bildiğine göre Bağış nasıl söylemiş anlaşılır gibi değil tabii. Ama yabancı medyaya yanlış bilgi verildiği ortada.Peki kim önleyecek bu kampanyayı? Kimseyi rahatsız etmiyor mu Allah aşkına?
Atasözlerine bayılırım, bilirsiniz... Şu anda hemen akla 2 atasözü geliyor: “Lâfla peynir gemisi yürümez” ve “Ainesi iştir kişinin lâfa bakılmaz”... Demek ki neymiş sorun şu anda? Lâflarla eylemlerin birbirini tutmaması...Türkiye’de her iki lâfın birine “demokrasi, demokratikleşme, millet iradesinin oraya buraya; örneğin yargıya yansıması, özgürlüklerin artması, hak ve eşitlik vs. vs.” diye başlayanların, konu “gerçek demokrasinin gerekleri”ne geldiğinde susup kalmaları ya da “Bu konu gündemimizde yok” demeleri çok ama çook dikkat çekicidir. Toplumun da özellikle bu noktada dikkat kesilmesi gerekmektedir.Örneğin; bir yanda yukardaki cümleleri -sanki sizden başka demokratikleşme isteyen veya demokrasiden anlayan yokmuş gibi- tekrarlayıp beyinlere kazırken; öte yanda kadın vatandaşlara (toplumun yarısı) eşit siyaset ve iş hakkı getirecek “pozitif ayırımcılık” maddesini Anayasa taslağından çıkarıyorsanız...Eğer “millet iradesi” lâfını sakız gibi çiğnerken, “yargıya yansısın” derken, önce Meclis’e yansımasına; “milletin ön seçimle kendi vekillerini seçmesine” engel oluyor, hepsini liderlere seçtirerek; milletvekillerini lider kuzusu yapıyor, liderleri ise padişah yetkileriyle donatıyorsanız...Eğer bunun üstüne bir de millet iradesinin Meclis’e doğru şekilde yansımasını yüzde 10 barajıyla önlüyor ve milyonlarca oyun çöpe gitmesine neden oluyorsanız...Eğer her vatandaş, her kesim istisnasız olarak işlediği suçun cezasını çekerken, milletvekillerine şahsi suçları için bile hukuk karşısında dokunulmazlık sağlıyorsanız...Bu kadarı bile yeter, bunlar olurken hiç kimse ağzına “hak, eşitlik, özgürlük, demokratikleşme” masallarını alamaz, insanlar aptal değil çünkü...Seçim Kanunu’nda “milletvekili seçimi”yle ilgili değişikliğe hiç dokunmayıp “şeffaf sandık, cep telefonu yasağı” gibi komik değişiklikleri öne sürerseniz kimseyi inandıramazsınız. Tüm yetkiyi zaten kendinizde topladığınız halde bir yandan “yüksek yargı da benim olsun” derken diğer yanda demokratik meclislere ve sisteme sahip AB ülkelerini örnek gösteremezsiniz.CHP ve MHP ne istiyor?Perşembe akşamı bir arkadaşım, bindiği 5 ayrı taksinin şoförünün de “CHP ve MHP, Anayasa değişikliğine karşılar. Ama kendilerinin istediği değişikliği söylemiyorlar” dediğini anlattı. Millet bekliyor yani...Dün baktım “CHP’den Anayasa atağı” haberi gelmiş. “Yargı, kadın hakları, sendikal haklar, dokunulmazlık” gibi konularda doğru öneriler getirmişler. Ama ne “milletvekillerini halkın seçmesi” var, ne de “yüzde 10 barajı”...Ayrıca -bir mazeret bildirmiş olsalar da- BDP’nin “baraj düşsün” önerisine Anayasa Komisyonu’nda çekimser kalmışlar. “Ak Parti’nin sözlerini yerine getirmeyen bir parti olduğu görülsün” istemişler. Oysa AKP buna niyetli olmadığını zaten tekrarlayıp duruyor. Komisyon Başkanı Burhan Kuzu’nun “BDP önerisine sıcak bakıyor havası yaratması”na gelince... Onun her an söylediğinden vazgeçebileceğini de herkes biliyor. Daha kısa süre önce “Anayasa değişikliği gündemimizde yok” diyen kendisi değil miydi? Üstelik Anayasa Komisyonu Başkanı olan bir siyasetçi bu değişikliğin yapılacağını bilmiyor muydu yani? (Yoksa mesele herkesi hazırlıksız yakalamak mıydı?) Kısacası CHP ve MHP’nin oyları bilinmek zorundaydı. Şimdi iki muhalefet partisinden “yüzde 10 barajı ve milletvekillerini halkın seçmesi” ile ilgili açıklama beklemek milletin hakkıdır.***Economist yine saçmaladıSon aylarda ama özellikle son günlerde ABD ile Avrupa medyasının Türkiye’deki olaylarla ilgili bilgisizliği ve bu bilgisizlikten (ya da devamlı yanlış bilgilendirilmekten) kaynaklanan hataları tahammül sınırını aşmış durumda. Aynen Türkiye’de özellikle bir gazetenin ve bazı önde gelen siyasetçilerin ifadeleriyle “yargı ve orduyu birlikte hareket ediyor” gibi göstermek, ülkedeki tek laik kurumlar bunlarmış ve dahi adeta laik olmak bir suçmuş gibi vurgular, “yüksek mahkemeleri muhalefet partileriyle özdeşleştirme”ler kısacası her türlü salaklık mevcut.Son ‘The Economist’ dergisi de birçok anlamsız cümleyi alt alta sıralamış, şuna bakın mesela: “CHP gibi laik düzenin kalesi olan Anayasa Mahkemesi’nin seçilmiş yetkililerin generaller üzerindeki otoritesini beyan eden her hamleye karşı çıkmak gibi bir refleksi var.” Ne demek yani bu? Böyle bir yorumu herhangi bir Avrupa ülkesine yapabilir mi, yoksa Türkiye’yi açıkça bir Afrika ülkesi filân mı sanıyor?Tarafsız birileri yabancı medyaya ve parlamentolara olayların doğru yansımasını sağlamalı artık. Bugüne kadar önem vermediler ama bugün çok büyük önem taşıyor. ***Her Açıdan’da beyin fırtınası Yine çok hızlı ve çok net bir Her Açıdan izleyeceksiniz bu hafta... Merak ettiğiniz soruların cevabı; Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Bahçeşehir Üniv. Anayasa Hukuku Öğr. Üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum ve Galatasaray Üniv. Ceza Hukuk Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ümit Kabasakal’ın stüdyodan, DSP Genel Başkanı Masum Türker’in ise telefonla katılacağı programda verilecek. Hepinizi bekliyorum.
Tahmin ettiğiniz gibi başlıktaki cümle “Anlamak ya da anlamamak, bütün mesele bu” şeklinde tamamlanacak. Shakespeare’in ünlü deyişi “Olmak ya da olmamak” bugünün Türkiye’sine uyarlanırsa; bütün mesele olayları anlamak ya da anlamamakta kilitleniyor. Zira şimdi anladınızsa anladınız, anlamadığınız takdirde, bırakın gazete köşelerini olup bitenler ta zirveden öyle yanlış şekilde ve yanlış örneklerle, üstelik öyle inandırıcı bir dille aktarılıyor ki gerçekleri tümüyle altüst şekilde görerek sizin de yanlışa katkıda bulanmanız hiç de zor değil.Ve atılan adımların geri dönüşü de çok zor... Bu adımlar gerçekleştiği takdirde yargıya da istenen şeklin verilerek, zaten yasama (meclis) ve yürütmenin (hükümet) neredeyse tek parça haline geldiği ortamda “kuvvetler ayrılığı”nın tamamen ortadan kalkması, iktidarların hiçbir denetim olmadan ve tüm güç tek elde toplanmış olarak yola devam etmesi mümkün olacak.Anlamak çok önemli...Bakıyorsunuz bazı köşelerde, hatta karikatürlerde, Anayasa Mahkemesi Raportörü’nün açıklamalarında “Darbe anayasasına ilk kez dokunuluyor, gürültü bu yüzden çıkıyor” gibi, “özgürlüklerin genişletilmesine karşı çıkılıyor” gibi ya da “yargı bağımsızlığı elden gidiyor tepkilerinin tam aksine yargı demokratikleşiyor” gibi açıklamalar tekrarlanıp duruyor. Bunların çoğunda da “Avrupa ülkelerindeki yüksek yargı kurumlarında üyeleri Meclis’in, Cumhurbaşkanı’nın seçtiği” örneği veriliyor. Özellikle Venedik Komisyonu raporları “sanki bu komisyon da yüksek yargıya siyasetçilerin üye seçmesini tercih ve teşvik ediyor”muş gibi örnek gösteriliyor.Dün Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in “gerekirse özür dileyeceğim” dediği noktaları yazmış, verdiği Fransa örneğinin yanlış olduğunu açıklayarak belirtmiştim. Bugün de “Venedik Komisyonu”nu örnek verenler için yazayım. (Tabii ki uzun araştırmalar sonunda...)Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ıncı maddesi; “Adil ve bağımsız bir yargının demokrasiler için şart olduğunu” söylerken yine Türkiye’de insanları yanıltmak için yapılan “yargının tarafsızlığı da önemlidir. Bağımsız olması yetmez” tarzındaki tartışmaların anlamsızlığını da “tarafsızlığın, bağımsızlığın bir sonucu olduğunu bildirerek” ortaya koyuyor. Yani “Avrupa düzeyindeki mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmasını güvence altına alıyor.İŞTE VENEDİK KONSEYİ!Burada bakılacak olan ilk şey Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ıncı maddesi. Bunun yanında 3 kurumun raporları önemli; 1- Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin yargı bağımsızlığına ilişkin bildirisi2- Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi Raporları 3- Venedik Komisyonu Şimdi bakalım; Venedik Komisyonu “Avrupa’da da yargı üyelerini hep yürütme, yasama, cumhurbaşkanı atar” iddiasında bulunanlara karşılık gerçekte ne diyor...Önce “Bizim görüşümüz de yukardaki iki kurumla (Bakanlar Komitesi ve Danışma Konseyi ile) aynıdır” dedikten sonra:“Yargının bağımsızlığına ilişkin Avrupa standartları şöyledir; yargıçların kariyerleri, atanmaları hakkında karar verme yetkisi olan kurumlar mutlaka yürütmeden bağımsız olmalıdır. Bu nedenle yargının bağımsızlığını sağlayan esas otoritenin diğer yargıçlar tarafından seçilmiş bir otorite olması gerekmektedir.”Yani genel ilke bu ama bazı Avrupa ülkelerinde, demokrasisi en gelişmiş olanlarda durumun farklı olabildiğini şöyle anlatıyor:“Demokrasisi yerleşmiş, içselleşmiş ülkelerde bazı yargıçların atanması konusunda yürütme gücünün belli bir etkisi olduğu görülmekte, buna rağmen sistem yargı bağımsızlığı ile çelişmemektedir. Çünkü bu ülkelerde yürütmenin gücü ‘uzun yıllar içinde gelişmiş olan hukuk kültürü ve geleneklerle’ sınırlı olarak kullanılmaktadır.” DİKKAT!Şimdi dikkat, şöyle devam ediyor; “Ancak bu geleneğe sahip olmayan ve henüz bu kültürü oluşturamamış ülkelerde, bu tür yetkilerin yürütme tarafından kötüye kullanılmaması için yargıçların atanmalarının güvencesini sağlayacak anayasal ve yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır.”“Yasama”nın yani Meclis’in üye seçmesi konusunda da; “İlke olarak yargıçların (HSYK, Anayasa Mahkemesi veya normal yargıya) parlamento oyuyla seçilmesi uygun bir yöntem değildir. Siyasi kaygıların, tercihlerin ‘yargıçların uygun olup olmaması’nın önüne geçmesi yanlıştır. Ama böyle bir seçim yapılacaksa bile üyelerin çoğunluğu yargının kendisi tarafından seçilmeli, azınlığı da (siyasallaşmanın engellenmesi için) farklı yöntemlerle, ‘örneğin’ 2/3 çoğunlukla seçerek güvence altına alınmalıdır.İşte böyle, nitekim Meclis’in üye seçtiği her ülkede 2/3 çoğunluk aranıyor.Daha çok şey öğrenmeliyiz, çok!
Aslında ‘hazırlansın’ da denebilir ama karşımızda Adalet Bakanı olduğu için soru şeklinde sormak daha doğrudur bence...Dün Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in yüksek mahkemelere üye seçen HSYK’nın (Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu) mevcut yapısıyla, “Anayasa değişikliği paketi”nde öngörülen yapısı arasında yargı bağımsızlığını geriye götüren bir tane husus söylenirse “özür dileyeceği”ni belirten konuşmasını duyduk. “Özür”ü sadece HSYK’ya bağlamış ama aynı konuşmada Anayasa Mahkemesi’nde “yapı değişikliği” ve “parti kapatma için Meclis’ten oluşturulmuş bir komisyondan izin” meselesi de var.Önce HSYK’ya bakalım, hukukçu olmayanların anlamayacağı ve kesinlikle doğru değerlendirme yapamayacağı birçok değişiklik alt alta sıralanmış. Ama kolay görülecek bazı noktalar da var; örneğin bir Adalet Bakanı’nın asla hata yapmaması gereken bir ciddi hata (TV’lerde bazı gazeteci ve akademisyenler aynı hatayı tekrarlayıp duruyor ama Bakan yapmamalı)...YANLIŞ ÖRNEK VE STATÜKO SAKIZIFransa’yı örnek vererek diyor ki Ergin; “Fransa’da cumhurbaşkanı HSYK’nın başkanı, adalet bakanı ise başkanvekilidir. Bu durum Kurul’un bağımsızlığını zayıflatmaz.”Fransa’da 2008 yılında yapılan değişiklik ile HSYK; Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye ayrılmıştır, Hakimler Yüksek Kurulu’nun başında Yargıtay Başkanı, Savcılar Yüksek Kurulu’nun başında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı vardır. Peki bu durumda Adalet Bakanı Ergin acaba neden ve nasıl yanılarak bu kadar yanlış bir örnek vermiştir?Türkiye’de Adalet Bakanı HSYK’nın başkanı, müsteşarı ise üyesidir. Bu durumun “Kurul’un bağımsızlığını nasıl zayıflatacağını” ise iddia ettikleri gibi “statükocular, değişime karşı çıkanlar” değil (bu da sakız haline geldi), Avrupa Yargıçları Komitesi ile Venedik Komisyonu: “Adalet bakanı ve müsteşarının kurulda olması ve hele bakanın ‘başkan’ olması kurulun, yargının bağımsızlığını ihlal eder” şeklinde açıklamıştır. (Hemen tarafsız Anayasa hukukçularına sorsunlar.)HEP KAVRAM KARGAŞASI Adalet Bakanı’nın bunlardan haberdar olmaması ve böylesine önemli bir konuda halkı yanıltacak açıklamalar yapması üzücüdür. Bu “bir örnek” yeter mi bilmem. Devam edelim; “Hakim ve savcıların teftişlerinin Adalet Bakanlığı müfettişleri tarafından yapılması, böylece istenen hakim veya savcıya herhangi bir neden bulunarak görev yerinin değiştirilmesi, cezalandırılması, hepsinin kendini baskı altında hissetmesi” yargı bağımsızlığı açısından ciddi şekilde eleştiriliyordu.Bakan Ergin; “Öngörülen modelde hakim ve savcılar için ‘kurum müfettişleri’ denilen bir kurum oluşturuluyor ve HSYK’ya bağlanıyor” dedi. Yani “Adalet Bakanlığı yapmayacak” diyor. Oysa burada da önemli bir çelişki var.Yeni pakette; 159. maddede “Hakim ve savcıların görevlerini uygun şekilde yapıp yapmadığına HSYK’ya bağlı müfettişler karar verir” derken 144’üncü maddede “Savcıların idari görevleri yönünden denetimi Adalet Müfettişleri eliyle yapılır” diyor. Hangi konu olursa olsun, bir hakim veya savcı ile ilgili kararda (diyelim ki Erzincan olayında Savcı Osman Şanal’ın durumu) bu “idari görev” mi, “görevini uygun yapmama” mı olduğuna kim karar verecek?Adalet Bakanlığı müfettişleri yine işin içindeler, bu kez “HSYK yetki aşımı yaptı, konu ‘idari görev’e girer” dediklerinde o tartışma nasıl bitecek?.. Sanki özellikle kafa karıştırma ve yanıltma için yapılmış bir değişiklik gibi...“Adalet Bakanı sadece HSYK genel kurulunda oy kullanır, dairelerde oy hakkı yoktur” şeklindeki değişiklik yine aynı... Paketteki ilgili maddede “Kurul (HSYK) Başkanı Adalet Bakanıdır. Kurul’un yönetimi ve temsili ona aittir” dedikten sonra; “adlî ve idari yargıda görev yapan hakim ve savcıların; atama, nakletme, yükseltme, 1’inci sınıfa ayırma, meslekte kalıp kalmayacağına karar verme” gibi önemli konularda genel kurulun karar vereceği bildiriliyor. Dairelerin görevi ise “kanunla düzenlenir”miş. Yani kanun “genel kurul karar verir” dese örneğin, top yine bakanda ve müsteşarda.ANAYASA MAHKEMESİ VE PARTİ KAPATMABir başka tartışma Anayasa Mahkemesi üyelerini cumhurbaşkanının seçmesiyle ilgili... Birilerinin “Eskiden de o seçiyordu” diye tekrarlayıp durmaları ise bu tartışmanın kilit noktası... Dikkat şimdi, eskiden üyeleri cumhurbaşkanı; Yargıtay, Danıştay, Sayıştay gibi yüksek mahkemeler tarafından ve “üye tam sayılarının salt çoğunluğu ile seçilen adaylar arasından” seçebiliyordu ve bu 11 üyeden 8’i idi... Şimdi ise 19 üyeden tam 10’unu cumhurbaşkanı sadece kendi isteğine göre seçecek.“Parti kapatma”da ise “en ciddi nedenler” durumunda bile 2 parti anlaşırsa dava açılamayacak veya tam tersi olabilecek. Ayrıca her durumda “Bu karar hukuki değil, siyasi” tartışmasından kurtuluş olmayacak.Mesele Anayasa değişikliğine karşı çıkma değil, asıl yapılması gereken Seçim Kanunu, Partiler Kanunu, dokunulmazlık, yüzde 10 barajı gibi konular dururken yanlışlar peşinde koşulması.Adalet Bakanı’ndan bunları da açıklamasını bekliyoruz (özür değil).