Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı açıklamalara yüzeysel olarak baktığınızda “tarafsızlığını korumaya çalışan bir cumhurbaşkanı” gibi görünebiliyor, oysa dikkatle okur/dinlerseniz ve bugüne kadar verdiği tüm kararlara, yaptığı atamalara bakarsanız tamamının hükümetle birebir uyum içinde olduğunu görürsünüz.
Hatta henüz yargıda olan olaylar konusunda bile hükümetin zamansız ama kesin şekilde yaptığı açıklamaları destekleyici konuşmaları bile çekinmeden yaptığı görüldü bugüne kadar... Bugün ise örneğin “Parti kapatmaya Meclis’in karar vermesi doğru değil” diyor ama aynı konuşmada “Venedik Kriterleri’ndeki gibi ‘şiddet’ kapatma için tek kıstas olsun” da diyor. Venedik Kriterleri’ndeki “şiddet”in tanımını AİHM’nin yeterli bulmayarak bu ölçüyü “Bir partinin kapatılması için fiili şiddete karışması şart değildir, anti demokratik bir rejimi hedefliyorsa, totaliter bir yönetime gidişin işaretleri varsa yeterlidir” şeklinde belirlemesini ise hiç bilmiyor gibi bundan söz etmiyor.
Yargı kadrolaşması
Geçenlerde Hakan Bayrakçı “Referandum için partiler ne yapmalı” diye yazmıştı. Okurken ‘iktidar ya da muhalefet partileri ne yaparsa yapsın asıl halkın ne yapacağını iyi bilmesi önemli. Bu işin bir genel seçimde oy vermekten çok ama çok farklı olduğunu, asla takım tutar gibi parti tutarak karar vermemesi gerektiğini, kendisinin ve daha sonraki kuşakların geleceğini yazacak olduğunu bilmesi gerekir’ diye düşündüm.
Bu karar; eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’in bir yazısında anlattığı gibi “Nasıl bir devlet istiyoruz sorusunun cevabını verecek” karar olacak. Demokrasinin devamını, hükümetlerin ve Meclislerin yargı tarafından denetlendiği bir hukuk devletini mi istiyoruz, yoksa yargı üyelerini de siyasetçilerin seçtiği, alt mahkemeleri keyiflerine göre şekillendirdikten sonra kendilerini denetleyecek yüksek yargıya da istedikleri düzeni kurdukları, böylece medya, üniversite, sivil toplum kuruluşu, muhalefet partileri gibi demokrasinin subabı tüm kurumların etkisiz kılındığı bir ortamda yargı denetiminin de ortadan kalktığı bir ülke mi istiyoruz, mesele bu... Tabii ikincisini isteyenlerin de diğerleriyle birlikte “sonradan pişman olduklarında başvuracakları bir merciin kalmayacağını” şimdiden iyi bilmeleri lazım.
Meselâ; Anayasa değişikliklerine AKP içinden de itiraz sesleri yükselirken Adalet Bakanı “AKP Meclis oylamasında tek fire bile vermez” diyor. Eğer milletvekilleri özgür iradeleriyle karar verebilseydi bunu söyleyebilecek miydi, hayır. Ama şu durumda “hiç kimsenin liderin sözünden çıkamayacağına” emin...
Hani demokratikleşme?
Ve bir yanda toplum Anayasa değişikliği tartışmalarıyla meşgulken öte yanda “demokrasiyle seçilen iktidarların demokrasiden sapmamasını sağlayacak en önemli kurum” olan Anayasa Mahkemesi üyelerini isteğe göre düzenlemek için kadrolaşma en açık şekilde görülmeye başlandı. Cumhurbaşkanı Gül’ün 3 kişilik aday listesi 25 Ocak’tan beri önünde dururken bunu 1 aydan fazla bekletmesi, o arada eski Anayasa Mahkemesi raportörü Alparslan Aslan’ın alelacele 26 Şubat’ta müsteşar yardımcısı yapılarak “üst düzey bürokrat” haline getirilmesi ve (bu arada Yargıtay kontenjanından yedek üye atanacak Burhan Üstün bekletilerek) 1 aylık müsteşar yardımcılığı ile hemen AYM’ye yedek üye yapılması yüksek yargıda “Cumhurbaşkanı eliyle siyasi kadrolaşma”nın da açık tablosudur. Böylece, kendisinin ataması Üstün’den önce yapıldığı için Aslan “kıdemli yedek üye” olarak AYM’ye girecek, değişiklik kabul edilirse en kısa sürede asil üye olacak ve 23 yıl da “siyasi bir figür” olarak orada oturacak.
Bu sadece bir örnek, daha kim bilir hangi oyunlara, danışıklı atamalara başvurulacak ve sonra da Anayasa Mahkemesi haklı olarak “Hukuk çiğneniyor, demokrasi, kuvvetler ayrılığı tehlikeye giriyor” diyerek önlerse koro halinde bağırılacak.
Bir partinin önceden “milletvekillerine boş kağıda imza attırması” bile yeter. Gözü kapalı particilik yapmayı “liberallik” olarak adlandıran gazeteci ve akademisyenlerin demokrasinin düştüğü içler acısı durumu artık görerek “Bunun hesabını kendimize de, ülkemize de veremeyiz” demelerinin zamanı gelmedi mi hâlâ?
Yumurta!
Devlet Bakanı Hayati Yazıcı “yüksek yargıya siyasetçilerin üye seçmesi, parti kapatmaya da siyasetçilerin karar vermesi”ni sağlayacak olan yani düpedüz “yargının fonksiyonunun çoğunluğu elinde tutan parti tarafından dumura uğratılması” demek olan değişikliğe yüksek yargının gösterdiği tepkiye kızıyor. Bu durumda daha çok kimin hakkı varsa tepki göstermeye...
Her neyse “Herkes kendi alanında yumurtlamalı” diyerek (hangi alanda yumurtlasınlar onu söylemeyi unutmuş) bir de hakaret patlattıktan sonra “paket halk oylamasına giderse hiç umulmadık bir destek olduğunu göreceksiniz. Yüzde 60’ın üzerinde destek alacak” demiş.
İşte ben bu “geleceği çok net okumalara” da aynen seçim sonuçlarını noktasına, virgülüne kadar bilen kamuoyu araştırmaları kadar hastayım. Ve Bakan Yazıcı’ya soruyorum: ‘Kendi partinizde bile tam bir totaliter rejime yol açabilecek, yüksek mahkemelerin denetim gücünü sıfırlayacak bu projeye (tüm parti içi demokrasi yoksunluğuna, baskılara rağmen) karşı çıkanlar varken, destek istediğiniz partiler ve bağımsızların çoğu da karşı çıkarken halktan nasıl rakamını verecek kadar emin olabiliyorsunuz? Yoksa başka bir bildiğiniz mi var, bizim bilmediğimiz?’
İşte bu konuşmalar “bilgisayarlı oy toplama” sistemi hakkında daha da çok şüphe yaratıyor. En kısa zamanda bu “ÇOK ÖNEMLİ” konuyu yazacağım.

