Bir Venedik masalı!

Haberin Devamı

Bu “AB kriterlerini istismar” konusu ciddi; “yüksek yargıya Meclis ve cumhurbaşkanının üye seçmesi AB ülkelerinde de var” dediler, AB’de “yargı kurumlarına yargı üye seçmelidir” görüşünün hakim olduğu ‘konuyu bilen’ hukukçular tarafından açıklandı. Şimdi Adalet Bakanı “Parti kapatmayı Venedik kriterlerine göre düzenledik” derken, Cumhurbaşkanı Gül “Parti kapatmaya Meclis karışmasın ama (düşünün Meclis’in karışmasına o bile karşı) Venedik Kriterleri’ne göre ‘şiddet’ kapatma için tek kıstas olsun” diyor.

Kulağa hepsi de pek hoş geliyor; “Venedik, Venedik, ne güzel bir gondolumuz eksik.” Ama işte maalesef Venedik Kriterleri’nin aslı burada bize anlatılanlar gibi değil. “HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne üye seçiminde” de değil (geçen hafta açıkça yazdım, Her Açıdan’da da anlatıldı), kapatmada da...

Venedik Kriterleri “parti kapatmaya partiler karar versin” demiyor. Hele hele partiler “TÜSİAD’ın dergisinde Meclis’i üç liderden oluşmuş milletvekilleriyle gösteren temsili fotoğraf” gibi sadece “lider” anlamına geliyorsa zaten “diyemez” de... Nitekim Avrupa’da yalnızca “davayı federal hükümet ile Meclis’in açtığı Almanya” dışında böyle bir örnek yok. Ki orada da her kapatma davasında “siyasi karar verdiniz, bizi elimine etmek istiyorsunuz” tepkileri çıkıyor, MPD’nin kapatılması için hükümetin “partiye ajan sokması” olayını da bilmeyen yok.

“FİZİKİ ŞİDDET” DIŞINDA...

“Şiddet” konusuna gelince. Venedik Kriterleri “şiddete bulaşan partilerin kapatılması gerektiğini” söylüyor ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: “Burada şiddet ‘soyut bir kavram’ olarak bırakılmış, oysa bir parti eylem ve söylemleriyle anti demokratik bir rejimi hedefliyorsa ya da totaliter rejime gidişin ‘gizli bir hedef’ olduğunu, baskıların ortaya çıktığını veya çıkacağını gösteren kanıtlar varsa barışçıl araçlar kullansa, açıkça şiddete başvurmasa da bu ‘şiddet’ tanımına girer” diyor. Uzmanlar ‘Refah Partisi’nin kapatılmasını AİHM’nin onaylamasının buna en iyi örnek olduğunu belirtiyorlar.

“Parti kapatma” konusunda söz edilen “suç”un tehlike suçu olduğunu, “gerçekleşme ihtimali”nin bulunmasının yeterli sayıldığını, kapatmanın ise “önleyici karakteri”nin söz konusu olduğunu söylüyorlar.

AB’de de bunlar ortada iken AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu falancasının çıkıp “Anayasa değişikliği paketini değerlendirdik, reformlar doğru yönde” demesi de çok ENTERESAN değil mi? Mesela; parti kapatma, HSYK ile AYM’ye üye seçimi gibi konulardaki “AB’ye göre de kabul edilemeyecek” maddeleri gözleri görmüyor mu? Yoksa hükümetle kollektif (!) bir çalışma mı yürütmekteler?

Ayrıca bu AB’cilere; keşke Avusturya’da Heider’in partisi koalisyon hükümeti kurmak istediğinde AB temsilcilerinin neden “Bu koalisyon kurulursa Avusturya ile ilişkiyi keser ve AB üyeliğini sorgularız” dediklerini de hatırlatabilsek... Bu parti hakkında da, yöneticileri hakkında da bir mahkeme kararı yoktu ama kendileri “faşist olmakla” suçlayarak bunu yapabilmişlerdi.

O zaman, Türkiye gibi bu konuda ve birçok konuda ciddi tehlikelerle karşı karşıya bir ülkede, üstelik her türlü hileye/oyuna açık şartlar altında bir ortamda bu yanlış müdahaleleri (yanlış olduğunu da bile bile) neden yapıyorlar?

Cumhurbaşkanı’nın, Adalet Bakanı’nın açıklamalarını ve benzer görüşleri dinlerken, “Venedik Kriterleri’ne bağlı kalıyoruz” benzeri sözlerin iyi araştırılması gerektiğini bilerek dinlemek gerekiyor. AB’nin iteklemelerini de...

“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” sözünü unutmadan...

(Not: Acaba “Meclis’te grubu olan her partiden 5 milletvekili ile kurulacak komisyonun kapatma davasına karar verebilmesi” konusunda meselâ AKP’nin -istese- tam 16 partiye bölünebileceği ihtimaline ne demeli? Okurumuz Adil Sağol soruyor da...)

***


Doğrusu ne?

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek “Hâlâ aynı samimiyet içindeyiz. Komisyon aşamasında da uzlaşmaya varız. Getirsinler tekliflerini doğrusu neyse yaparız” demiş. Şakayı seviyor olmalı Sayın Çiçek... Zira tasarı açıklandığından beri bütün partiler tekliflerini bangır bangır bağırarak açıklıyorlar ama hükümet aynı konularda ısrarını sürdürüyor.

Ayrıca bütün partiler, yargı kurumları ve hukukçular, STK’lar “Böyle önce tek başına Anayasa değişikliği hazırlayıp sonra dayatma olmaz. Baştan uzlaşmayla hazırlanmalı” dediler. Bu bir yana...

Ama mutlaka “teklif” bekliyorlarsa önce yüzde 10 barajının düşürülmesi, dokunulmazlık konusu, milletvekilini lider yerine milletin seçmesi ile başlayıp demokratikleşmeyi sağlayabilirler. Sonra da HSYK ile yüksek mahkemeleri siyasete bulaştıracak ve bağımsız yargıyı ortadan kaldıracak “üyeleri biz seçelim” adımlarından vazgeçebilir, onun yerine yargı bağımsızlığı için HSYK’dan “Adalet Bakanı ile müsteşarı”nı çıkarabilirler.

Hele bir de medyayı ve sivil toplum kuruluşlarını ağır siyasi baskıdan kurtaracak maddeleri eklerlerse...

İşte o zaman millet “demokrasiye, kuvvetler ayrılığına inanan, gerçekten samimi” hükümet görür ve alkışlar. Yoksa... Ne demiştik; lafla peynir gemisi yürümüyor ki!

DİĞER YENİ YAZILAR