Kanadoğlu doğru mu yapıyor?

Haberin Devamı

Hatırlayacaksınız, cumhurbaşkanı seçiminden önce Anayasa hukukçuları “Anayasa’da sadece cumhurbaşkanı seçimi için Meclis’in 367 üye ile açılması gerekir şartı vardır/yoktur” tartışması ile ikiye bölünmüşlerdi. Bu tartışmanın ilk kez yapılmadığını, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı seçiminde de aynı tartışmanın yaşandığını, Anayasa’nın 96 ve 102’inci maddelerine göre 367 üyenin bulunmasının gerekli olduğunu söyleyenler oldu.

Demirel ve Sezer’in seçiminde bunun gündeme gelmemesinin nedenini hukukçular “Demirel’de zaten 450 üyeden 432’sinin, Sezer’de ise 530’dan fazla üyenin mevcut olduğunu” söyleyerek açıkladılar.

Özal için ise Erbakan’ın “367 üyesi yok, Anayasa onun seçilmesine engeldir” dediği biliniyor. Geçenlerde Yargıtay Eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu “367’yi ilk ben söylemedim, Erbakan söyledi” diye hatırlattı ama Gül’ün seçilmesinden önce kendisi o kadar çok tekrarladı ki, konuyu tartışan tüm hukukçuları bastırdığı için “367” onun üstüne büyük bir yanlışmış gibi yapıştı kaldı.

ÜLKE AYAKTA

Şimdi ise sıranın yargıya geldiğini açıkça gösteren, yüksek mahkemeleri AKP mahkemesi haline getirecek çok büyük bir hukuk yanlışı yapılmakta. Ülkenin geleceğini karartacak öyle büyük bir yanlış ki neredeyse tüm yargı kurum ve kuruluşları, tüm sivil toplum kuruluşları, AKP dışındaki tüm partiler; AKP’nin içinden bazı milletvekilleri bile ayakta (ama sorsanız “kurumlar arası çatışma yok”)... Neler olup bittiğini anlayan vatandaşlar da tepki içinde. Yani zaten bu değişikliğin Meclis’ten büyük ihtimalle geçemeyeceği görülüyor. Anayasa’da “hayati önem taşıyan” bu kadar büyük bir değişikliği bir partinin tek başına yapması ve ayrıca tasarıdaki maddelerin kendisi muhtemelen engelle karşılaşacak.

BUMERANG GİBİ...

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç da “Uzlaşma gerekir, böyle Anayasa değiştirilmez” dediğine göre (o bile diyor) yine belki AYM tarafından durdurulacak. Ama Sabih Kanadoğlu yine sık sık “Bu tasarı Anayasa Mahkemesi’nden döner” diyerek Mahkeme’yi haksız bir baskı altına sokuyor. Kendisi eski Yargıtay Başsavcısı, AYM’nin gelecekte vereceği (ya da vermeyeceği) bir karara neden bu kadar ısrarla karışıyor anlamak mümkün değil.

Sırf onun müdahalesi ile Mahkeme “bağımsızlığını göstermek için farklı karar vermek” zorunda da kalabilir, yine birileri bu müdahaleyi fırsat bilerek (ve AB’ye, ABD’ye kadar uzanıp onların desteğini de alarak) AYM kararına “önceden belliydi” diye, “yargı ve laik Kemalistler hep beraber değişime karşı çıktılar” diye ve dahi “zaten AKP’yi indirmek istiyorlar, işte darbe, suikast vs’de var” diye yine tüm malzemeyi çorba edip bumerang gibi haksız şekilde tüm kurumlara çakabilirler.

Bunlar oluyor, yaşanıyor. Sadece Yaşar Büyükanıt’ın “Tek başıma yazdım” dediği, her nasılsa dokunulmazlığı olan (!) ve bir türlü sorgulanmayan e-muhtırası sayesinde milyonlarca vatandaşın katıldığı Cumhuriyet Mitingleri nasıl tek kalemde orduya mal edilebildiyse -ki tam bir komedidir bu- şimdi de Sabih Kanadoğlu’nun çıkışlarıyla Anayasa Mahkemesi kararları başka kurumlara, partilere, şahıslara mal edilebilir.

“YEMİNLİLER”MİŞ!!

Oysa, sahnelenen bir başka komediyle “Reform istemeyenler Anayasa değişikliğine karşı”, “Yeminliler karşı” gibi basmakalıp, popülist söylemlerle “bazı AKP milletvekillerinin bile hukuka aykırı bulduğunu” açıkladığı bu girişime de istisnasız destek vererek “kraldan çok kralcı” olduğunu bir kez daha gösteren gazeteciler ve akademisyenler dayanışmasını bir yana bırakacak olursak... Tüm muhalefet partileri, tüm büyük sivil toplum kuruluşları, tüm yüksek mahkemeler ve yargı kuruluşları yapılmaya çalışılan Anayasa değişikliğinin büyük bir yanlış olduğunu, yargı bağımsızlığını tamamen ortadan kaldıracağını açıklıyorlar.

Sabih Kanadoğlu deneyimli bir emekli yüksek yargı mensubu olarak hukuki hataları elbette açıklama hakkına sahiptir ama Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karar konusunda görüş bildirmeye hakkı olmamalıdır. O deneyimle buradaki hatayı herkesten daha iyi kendisinin bilmesi gerekir, hele de daha önce benzer bir olay yaşamışken!



*****



Memali’den error



Türkiye günlerce “mehmetali” isimli ve “gizli ihbarcı” denilen birinin ihbarıyla kamyonda bomba olayına kilitlendi. Darbe iddialarının “geçmişte kalmadığını, bugüne uzandığını” iddia eden sayısız yazı yazıldı, manşetler atıldı, TV’lerde programlar yapıldı.

Sonra “memali”nin ABD’den geldiği söylenen ihbarı asılsız çıktı. Ve şimdi de aslında mehmetali’nin (olduğu da iddia artık) mail adresi denilen adresin de aslında “hotmail”de kayıtlı olmadığı ortaya çıktı.

Böylece, son olarak yine memali tarafından gönderildiği ve “Başbakan’a suikast” yapılacağını bildirdiği iddia edilen (ve kimsenin inandırıcı bularak üstünde durmadığı) ihbarın da asılsız olduğunu, birilerinin Türkiye ile ciddi şekilde oyun oynadığını mı anlamamız gerekiyor? Kozmik oda aramalarında hiçbir belgeye rastlanmamasıyla da Arınç’a suikast iddiasının gerçekle ilgisiz olduğunu mu anlamamız gerekiyor?

Şu anda cevabı en çok merak edilen sorular bunlar. Tokat saldırısı sonrasında PKK’nın üstlenmesinden bile önce “puzzle”ları birleştirerek açıklama yapanlar acaba bu soruların cevabını da biliyor mudur? Ve bu örnek acaba sadece “gizli ihbarcı” ve “gizli tanık” ifadeleriyle soruşturma yürütmenin yanlışlığını (anlamayanlara) gösteriyor mudur?

DİĞER YENİ YAZILAR