O kadar çok konu var ki yazacak, hangisinden başlayacağıma karar veremiyorum. Medyanın yarısından çoğunu kontrolü altına almış, geriye kalanları ise susturmak için her yola ve hatta “açık açık ‘SUSTUR’ demeye” bile başvuran bir hükümetin bazı üyelerinin medyaya “tarafsızlık” dersi vermeye kalkmasından mı söz etmeli, yoksa...
Yoksa dün Hürriyet’te Yılmaz Özdil’in yine harika anlatımıyla yazdığı “Savarona’nın satılığa çıkarılması”ndan mı?.. “Her gün 110 milyon dolar faiz ödüyor Türkiye... Her ay 3.3 milyar dolar... Her sene 39.6 milyar dolar... Savarona satılık bu arada. ‘Bir çocuğun oyuncağını bekler gibi heyecanla beklemiştim onu’ dediği Savarona... 22 milyon dolar (5 saatlik faiz)... Arap talip” demişti Özdil.
Bu ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu Atatürk hayatının son döneminde Savarona gemisini gerçekten de sabırsızlıkla beklemiş ama ağır hastalığı nedeniyle ancak kısa bir süre kullanabilmiş. Bununla birlikte elbette “Türkiye için manevî değeri çok büyük, mutlaka bir müze gibi korunması ve gelecek kuşaklara bırakılması” gereken bir millî servettir Savarona.
Kahraman Sadıkoğlu’nun onu satın alarak yıllarca koruması bir şanstır, bunu yapmasa kim bilir şimdiye kadar “değerini anlamayan veya önem vermeyenler tarafından” kimlere satılmış olurdu. Sadıkoğlu bugün Savarona’yı satmak zorunda olabilir ama eğer bundan sonra sıra Dolmabahçe Sarayı’nın veya Anıtkabir’in satışına da gelmeyecekse devletten başka hiç kimseye, hele de bir yabancıya asla satılmaması gerekir. Buna izin verilmesi Türk tarihine, Türk toplumuna ihanet demektir.
Savarona gibi değerler sadece bugünün Türkiye’sine değil, gelecek kuşaklara da ait olduğuna göre devlet acilen bu satışı durdurmak zorundadır.
“Türk ve Türkiye” deyince aklıma BDP’nin yaptığı kanun teklifi geldi hemen... Geçenlerde iki sanatçı arasındaki bir tartışmada geçen “Türkler Kürtlere ne yaptı ki” sözü köşe yazılarında eleştirilmişti, oysa bugüne kadar (bazı siyasetçiler dışında) toplumda hiç de yapılmayan keskin bir “Türk-Kürt ayırımının” açılım süreciyle birlikte yoğun şekilde başlatıldığı ve toplumun bölünerek birbirine karşı kışkırtıldığı inkâr edilemez. Bunun açık örneklerinden biri de BDP’nin Türk Tabipler Birliği, Türk Eczacılar Birliği veya Diş Hekimleri Birliği gibi meslek kuruluşlarının (belki Türk Kadınlar Birliği gibi sivil toplum örgütlerini de isteyeceklerdir) isimlerinin başından “Türk” sözcüğünün çıkarılıp yerine “Türkiye” konması için verdiği teklif...
Hepsi bu kadar değil, Anayasa değişikliği sürecinde Meclis’te kilit rol oynayacak olan BDP’nin; Türk Ceza Kanunu’nda “Suçu ve suçluyu övme” maddesinin, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “terör örgütüne ait amblem ve işaretleri taşıyanlar”la ilgili madde, “terör örgütlerine fon sağlama, maddi yardım yapma”, “devlet güvenliği ve Anayasal düzene karşı silahlı örgüt kurma ve üye olma”yla ilgili maddeler gibi 6 yasada değişiklik isteği de var.
Şimdi önemli bir soru da bu; acaba AKP hükümeti Anayasa değişikliği paketini Meclis’ten geçirme karşılığında BDP’nin bu isteklerini kabul edecek mi?
Bu arada, Anayasa değişikliği paketinde “AYM’nin 12 üyesinin hukukçu olmaması”ndan tutun, “kapatma kararını partilerin vermesi”ne kadar büyük sorunlara neden olacak öyle çok madde var ki, düşünüyor insan; yani bu hukuka sığmaz, akıl mantık almaz, anti demokratik sonuçlar doğuracak maddeleri Anayasa Mahkemesi iptal edecek olsa yine “siyasi karar verdi” mi diyecekler?
Acaba daha önce herhangi bir dönemde Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere Türkiye’de kurumların değerlerinin bu kadar ayaklar altına alındığı, bu kadar yıpratıldığı görülmüş müydü?
İşte bunun için iktidara yakın bir isim olarak görülen AYM Başkanı Haşim Kılıç bile “Bir partinin tek başına Anayasa hazırlamasının kabul edilemeyeceğini” söylemişti.
Dinleyen kim?
Türk gazetecilere kapalı
Dün “The Economist” dergisi ve birçok yabancı gazetede Türkiye ile ilgili “yanlış bilgilerle çıkan” haberlerden söz etmiş, buna bir çözüm bulunması gerektiğini söylemiştim.
Haberler; Türk ordusunu, yargısını, laik rejime bağlı insanlarını ve medyasını öyle karalayıcı şekilde ve olayları alt üst ederek veriliyor ki buna bir “dur” denmesi şart. Adeta kampanya halini aldı çünkü...
Yine dün; o yazımın çıktığı gün Başmüzakereci Egemen Bağış ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin yabancı basın kuruluşlarına toplantı yaparak Anayasa değişikliği ile ilgili bilgi vermişler. Ama toplantı Türk gazetecilere kapalı yapıldığı için neler söylendiğini bilmiyoruz. Bağış’ın daha sonra yaptığı açıklamaya bakılırsa onlara “AB standartlarında harika bir yargı reformu içeren, yargı bağımsızlığını arttıracak (!) Anayasa değişikliği hazırlandığı ama ‘AB’ye ve değişime karşı olan, reformları engellemeye çalışan statükocuların’ buna karşı çıktığı” benzeri bilgiler aktarıldı.
Konuşmanın bir yerinde Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin “HSYK ve bütün yargı kurumlarının katılımı ile hazırlandığını” bile söylemiş. Bu doğru olmadığına göre ve bütün hukukçular da bildiğine göre Bağış nasıl söylemiş anlaşılır gibi değil tabii. Ama yabancı medyaya yanlış bilgi verildiği ortada.
Peki kim önleyecek bu kampanyayı?
Kimseyi rahatsız etmiyor mu Allah aşkına?

