İşte bu konuşmalara hastayım ben, ihmal nedeniyle gerçekleşen her büyük felaketten sonra asıl sorumluların çıkıp “Bu olaydan ders çıkarmamız gerekir” demelerine hastayım. Muhteşem (!) değil mi sizce de?Hızlı tren raydan çıkar, savaş kaybı gibi kayıplara neden olur; “Bu felaketten ders çıkarmalıyız”...Sık sık sınır karakolları basılır, onlarca şehit verilir; her seferinde “Bu felaketten ders çıkarmalıyız”...Dere yatağına yapılmasına göz yumulmuş evler ve içindeki insanlar dere taşınca telef olur; aynı söz...Biraz yağmur yağsa sokaklarda sandalla gezilir, millet selden ölür; “Ders çıkarmalıyız”...Her depremde “kontrol edilmemiş çürük evler” insanların başına çöker, onlarca (veya yüzlerce) vatandaş ölür “Bu olaydan ders çıkarmalıyız”...Kime söyleniyor bu söz, kime? Okulların önünde öğrenciler (akıl, mantık kabul etmez şekilde) üst geçit olmadığı için tramvayın altında kalıp hayatını kaybeder, Belediye ancak bu felaketten sonra aklı başına gelip geçit yapmaya kalkar.Mesela 8 yıldır ülkeyi yöneten kişiler (ki daha önceki belediye başkanları da aynı partinin başkanlarıydı) son deprem konusunda kime “Ders çıkarmalıyız” diyorlar?“Elazığ’da ölü sayısı 51 değil, yanlışlık olmuş, 41” diye neredeyse göbek atarak verildi haberler... Oysa ha 41, ha 51 ne fark eder? 10 bile olsa, 10 canın yitip gitmesi, 10 ocağın sönmesi az kayıp mıdır?8 yıldır valiliğe “Evim yıkılacak, yardım edin” diye imdat çağrıları yapan Erzurumlu Davut Yüksel’in evi depremde yıkılmış, kendisi, eşi ve gelini hayatlarını kaybetmişler. Oğlu, göçük evin başında “Babamı ‘Bekle, haber veririz’ diye oyaladılar” feryatlarıyla gözyaşı dökmüş. Hangi birine ağlasın; anasına mı, babasına mı, karısına mı? Yoksa anasız kalan 1 haftalık bebeğine mi?Bu dehşet verici ihmalin, ilgisizliğin, vicdansızlığın hesabını kim verecek?O Vali vermeyecek mi?O Vali’nin Bakanı, o hükümet vermeyecek mi?MİLLET İRADESİ DİYE DİYE...Bu ciddi sorunlarla zerre kadar ilgilenmeyip ayları, yılları çekişerek geçiren, milletin gerçek sorunlarına sırt çevirerek “Millet iradesi Anayasa değiştirmek istiyor” nakaratlarıyla yüksek mahkemeleri ele geçirmeye çalışanlar hesap vermeyecek mi? Tabii ki vermeyecek...Benzer soruları “sel felaketi” dedikleri ama aslında yine ihmalden doğan “dere taşmasındaki kayıplarda da, hızlı tren faciasında da, karakol baskınlarında da” sorduk, tartıştık. Kendimiz tartıştık, kendimiz dinledik.Bugün aynı olaylar tekrar yaşanmaz mı, yaşanır. Çünkü o felaketlerden hiçbir önleme neden olacak ders çıkarılmamış, sadece ihmallere mazeret üretmekle zaman geçirilmiştir.HASTANELER BİLE ÇÜRÜKABD Jeolojik Araştırma Merkezi’nden bir uzman “Depremlerin yüksek nüfus yoğunluğundan ve dayanıksız konutlardan dolayı can kaybına yol açtığını, bunun da ‘eskisinden daha çok deprem oluyor’ algısı yarattığını” söylemiş. Türkiye’de bırakın köyleri ve küçük şehirleri mega kentlerde bile evlerin büyük çoğunluğu depreme dayanıklı değil. Sağlık Bakanı “Maalesef” diyerek “hastanelerin de çürük olduğunu” söylüyor. Ama nüfus böylesine yüksek, binalar bu kadar kontrolsüzken aynı hükümet devamlı “Nüfusu arttırın” çağrısı da yapıyor. Hesap kime ait söyler misiniz?Düzce depreminden sonra TV çekimi yapmak üzere bölgeye gitmiştim, tüm apartmanlarda katların kibrit kutusu gibi giriş katının üstüne çöktüğünü, yere yapıştığını gördüm. Tekrar yapıldıklarında hepsi depreme dayanıklı mı inşa edilmişlerdir, hiç sanmıyorum. İstanbul’da olacağı bilinen depremde yaşanacak on binlerce can kaybını, patlayacak doğalgaz borularından çıkacak yangınları yabancı bilim adamları söylüyor, uyarıyor ama bizim bürokratlar yalanlıyor.Hangi önlemler alınmış, haydi Vali ve Belediye Başkanı çıkıp açıklasınlar, yapabilecekler mi?Ve sonra Bakanlar Kurulu depremlerin ardından bölgeye gidiyor, talimatlar veriyor vs. vs...Ve sonra sorumluları sorumluluktan kurtarmaya çalışan yandaş köşe yazarları “Kusuru kalkınmadaki gecikmemizde aramalıyız” diye çocuk kandırıyorlar akıllarınca.Cumhurbaşkanı Gül’ün “Tarihin ilk çağlarından itibaren bu topraklarda fay hatları var. Bunlardan ders alıp kendimizi geleceğe hazırlamalıyız” sözleri hatırlattı bunları...Kim ders alacak acaba, vatandaş mı?Amerika’da, Japonya’da depremlerde binalar neden yıkılmıyor, neden kimse ölmüyor? (Not: Bizim bilim adamaları da “5 yıla kadar deprem olmaz”veya “depremi iki hafta önceden bileceğiz” diyeceklerine hükümeti zaman kaybetmeden deprem bölgelerindeki binaları güçlendirmeleri için uyarsınlar. Bu tür açıklamalarla boşvermişliğe katkıda bulunuyorlar!)
Dün İngiliz Financial Times’ın Türkiye hakkında kulaktan dolma ifadelerle, gerçekte hiçbir araştırma ve analize dayanmadığı açıkça görülen yalapşap hazırlanmış yazısından söz etmiştim. AKP’ye Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın hazırladığı iddianameyle Anayasa Mahkemesi’nde açılan kapatma davasını hatırlatırken bile “Kemalistler AKP’yi kapattırmak için mahkemeye gittiler” ifadesinin kullanıldığı, Türkiye’deki son derece önemli gelişmeleri ve hukukçuların, siyaset bilimcilerin haklı tepkilerini dahi görmeyerek toplumu kendilerince anlamsız kutuplara ayırdıkları bir analiz müsveddesiydi aslında.Ve tesadüfe bakın ki arkasından bu kez ABD gazetesi Wall Street Journal’dan bir başka analiz müsveddesi geldi. Türkleri neredeyse geri zekalı yerine koyan, Türkiye’ye “komplolar ülkesi” diyen bir yazı...Bütün Türkler 2 komplodan birine inanırmış;1- AKP’nin İslami bir hedefle laik devleti yıkıp tüm kurumları kontrol altına almak istediği ki bunun içinde “Fethullah Gülen’in bir gün ülkeye döneceğinden ve bir zombi ordusu gibi bekleyen güçlerini harekete geçireceğinden korkma” da var.2- AKP’nin tamamen demokrat ve modern bir parti olduğu ama istihbarat güçleri, ordunun üst düzey üyeleri, yargı ve suç örgütlerinden oluşan “derin devlet”in gerçek komplocular olduğu...Hani içinde hiç gerçek payı yok değil ama yanlışlar öyle büyük ki doğruları kat kat götürüyor. Yazıya göre medya, yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları başta, “bağımsız olması gereken tüm kurum ve kuruluşlar”a yapılan siyasi baskılar, bu kurumların “sivil otoriter rejime gidiliyor, devletin bağımsız erkleri tek elde toplanıyor” feryatları hiç görülmeyecek, duyulmayacak ama Türklerin hayali teoriler yaratıp bunlara inandığı alaycı bir dille anlatılacak.Ordunun içinde darbe planlayan şahıs veya gruplar olduğu iddialarının arka arkaya ortaya atılmasından esinlenerek ve örneğin “istihbarat güçlerinin kime çalıştığı” da ıskalanarak Türk yargısı ile “suç örgütleri ve (varsa, yargı kararıyla kesinleşirse) darbeci askerler” aynı sınıflamaya alınacak.Her şeyi bırakın, bir başka ülkenin yargısına yapılan nasıl bir utanmazlık, nasıl bir suçlamadır bu?Türk medyası onların iç işlerine (hem de anlamaya çalışma gayreti bile göstermeden) bu şekilde karışıp terbiyesizlik yapıyor mu ki kendilerinde böyle bir hak görüyorlar acaba? Analizlerini de alıp seslerini kesseler çok iyi olacak. Adam gibi analiz yaptıklarında dikkate aldık ama pek ünlü The Economist de dahil (İngiliz medyası da) giderek saçmaladılar.AYDINLATMA YERİNE KARARTMATürkiye’nin kendi içinde yaşadığı karmaşa ve hiçbir konuda uzlaşarak çözüm aranmaması, tüm kurumların “hükümet; muhalefet, ordu, yargı, medya ve diğerleri” birbirine girmesi, olayların kısa sürede aydınlatılmak yerine “siyasi çıkarlar nedeniyle” ve kutuplaşma yaratmak üzere daha da karartılması işte ülkeyi böyle palyaçoların eline malzeme yapıyor.Din üzerinden bölünemiyorsa, ordu-yargı-medya ne varsa onun üzerinden bölme politikaları bizi bugünlere getirdi.Ama... Neyse ki aslında İngiliz veya ABD medyalarının ne düşündüğü, hangi komplo teorilerini yazdığı ya da Türkiye’ye istedikleri yönü vermek için ne dolaplar çevirdiği değil önemli olan... Asıl önemli olan Türk toplumunun olup bitenlerdeki gerçekleri fark etmesi. Büyük tehlike, bu “fark etme ya da etmeme” noktasında yatıyor.Toplum anlayamadığı takdirde Türkiye’yi daha da çözümsüz hale getirmek için dış telkinler, baskılar iyice azgınlaşacaktır.Onun için siz siz olun, ülkenize sahip çıkın. Bunun yolu da olayları dikkatle izleyip gerçekleri anlamaya çalışmaktan geçiyor.Zira bu kez girilecek yoldan çıkmak öncekiler gibi kolay olmayacak, gidişi durduracak kimse kalmayacak bilesiniz!
Avrupa ve ABD medyasında Türkiye’yle ilgili haberler nadiren doğru analizler ve yorumlarla çıkıyor. Çoğunlukta ise sanki Türk gazetelerinde sadece; eskiden kendine “liberal” diyen, bugün ise liberalliği, demokratlığı “iktidarları kayıtsız şartsız desteklemek ve asla eleştirmemek” olarak algılayan bir grup yazardan alıntı yapıyorlarmış havasında veriliyor.Bunların Türkiye’de gelişmelere tarafsız gözle bakarak haber ve yorum yapan deneyimli muhabirleri yok mudur, olayları belli bazı köşelerden ve kanallardan mı izlemektedirler belli değil...Son olarak İngiliz, Financial Times’da çıkan Türkiye analizindeki bazı yorumlara bakalım, “Türkiye’de birçok partide görülen ‘şımarma hakkı’ AKP’de de ‘Biz kazandık şimdi sıra bizde’ şeklinde görülüyor” dedikten sonra;“Muhalefet iktidara gelmek için mücadele etmekteki tembelliği, artık seçim kazanamaması nedeniyle ordu ve mahkemelere başvuruyor. Ancak muhalefet partileri gerçek partiler değil. Büyük egoya sahip ama küçülen tarikatlar gibiler”...“Cumhuriyet mitinglerinin ardından gelen seçimlerde Türkler generaller yerine demokrasiyi seçti”... “Bu Türkiye için ‘1981’de başarısız darbenin ardından 82’de Sosyalistler’i büyük çoğunlukla iktidara taşıyan İspanya’nın ‘Franco’nun gölgesinden kurtulması’ gibi olmalıydı. Ancak Kemalistler ertesi yıl AKP’yi kapattırmak için bu kez de mahkemeye gittiler.” “Neo-İslamcılarla laikler arasında bir savaş var.. Bu iki rakip düzen arasında; kendilerini Atatürk’ün laik ve cumhuriyetçi mirasının bekçileri olarak gören geleneksel şehirli seçkinlerle, Anadolu’nun muhafazakâr ve dindar gelenekleriyle, modern ama Müslüman orta sınıfı bir araya getiren yeni AKP düzeni arasında cereyan eden bir savaş. Bu kronik krizin en temel nedenlerinden biri ilk gruptakilerin, yani Kemalistlerin seçilemez oluşu”...Yani bundan daha yanlış, bundan daha “kör gözlerle bakan” bir analiz olamazdı herhalde.Ama doğru bir nokta var; “Türkler seçimde generaller yerine demokrasiyi seçti” cümlesinde de arkasından gelen cümlede de 27 Nisan muhtırasına atıfta bulunulması. “27 Nisan”ın Büyükanıt’ın ifadelerinin tam aksine Türkiye’de de, Batı ülkelerinde de neredeyse bir darbeyle eşdeğer tutulduğu bir kez daha görülüyor. Öte yanda, yurt içinde de bazı grupların aynı yöndeki çabalarını desteklercesine “TSK içindeki darbe iddialarını muhalefet partileriyle özdeşleştirme, bağımsız kalabilen tek ve en önemli yargı kesimi olan yüksek mahkemeleri de muhalefet partilerinin medet umduğu kurumlar haline getirerek bağımsızlığına/tarafsızlığına gölge düşürme, muhalefet partilerinin “gerçek partiler olmadığını” iddia etme gibi, bir Batı gazetesinin kendi başına yapamayacağı, ancak Türkiye’deki taraflı yayınlara bakarak kuracağı çok sayıda yanlış bağlantı ve yorum var.KEMALİSTLER MAHKEMEYE... Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın yazdığı iddianame ile açılan kapatma davası için “Kemalistler AKP’yi kapattırmak üzere mahkemeye gittiler” yorumunu da unutmayalım. Başta yargı ve medya olmak üzere bağımsız olması gereken tüm kurum ve kuruluşlara uygulanan siyasi baskılardan, bu nedenle ülkenin bilim adamlarının “otoriter rejime gidiliyor” tepkilerinden hiç söz etmeden ve “dindar-laik” şeklindeki yanlış ayırımı kullanarak, özellikle son bir yıl içindeki gerçek kavganın ne olduğunu tümüyle saptırıyorlar.Sanki iktidarın atmaya çalıştığı adımlara, örneğin “sadece yüksek yargıyla ilgili olarak” hazırladıkları Anayasa değişikliğine veya ne olduğu halâ bilinmeyen açılıma sadece şehirli seçkinler karşı çıkmışlar, şehir dışındakilerin hepsi taraftarmış ve şehirlilere de “dindar” ya da “Müslüman orta sınıf” denemezmiş gibi... Kısacası Financial Times ve benzeri Avrupa gazeteleri ile ABD’nin de önde gelen bazı gazeteleri bugünlerde Türkiye’de olup biteni çorbaya çevirmekle ve akıllarınca yön vermekle meşguller. Ama işte bir ülke kendi içinde kavgaya tutuşunca olacağı budur maalesef! (Benzer durumları kapatma davası sürecinde “yüksek yargıya dışardan yapılan hakaretlerle” yaşamıştık.) *****HER AÇIDAN’da bu hafta...Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener ise dün Konya’da yaptığı açıklamalarda “ABD ile hükümet ilişkilerine” değinmiş ve Ermeni Soykırım Tasarısı’ndan, “yeni bir Anayasa”ya, ekonomiden işsizliğe kadar birçok konuda dikkat çeken vurgular yapmış.Bu hafta Her Açıdan’da yine son haftanın en önemli olaylarındaki bilinmeyenleri konuşacağız. Programın konukları;TP Genel Başkanı Abdüllatif Şenerİstanbul Barosu Başkanı Muammer AydınEmekli Tuğgeneral Armağan Kuloğlu ve Marmara Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı olacaklar. 14 Mart Pazar, öğlen saat 12.30’da hepinizi bekliyoruz.
Daha önce Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın (yani yüksek mahkemelerin hepsi) kararlarına karşı çıktığı sık sık görülen ve hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını bile beğenmeyen Başbakan Erdoğan yine Danıştay’ı halka şikayet etmiş.Bu kez Danıştay’ın Ankara’da ulaşım ücretini indirme kararı için “Belediye’yi gelsin Danıştay yönetsin” demiş. Bu nasıl bir öfkedir mahkemeye karşı anlaşılır gibi değil. (“Danıştay’a ve Yargıtay’a üye seçen” HSYK’nın üyelerini Meclis’in seçmesini başarabilirlerse mesele kalmayacaktır muhakkak!)Tabii ki hukuken ulaşım zammı konusunda karar verme yetkisi kendisinde olmasa Danıştay bunu üstlenmezdi. Çünkü yetkisi dışında hareket etmez, edemez Başbakan da bunu çok iyi bilir ama popülizmin yararlarını da bildiği için yine de sanki yetki aşımı yapılmış gibi “gelsin Belediye’yi de yönetsin” diyor. Kaç kişi inansa kârdır değil mi? Mesele bu aralar yüksek mahkemelere yüklenmek ki “yapısının değiştirilmesi şart” anlayışı yayılsın.Her neyse, Başbakan’ın öfkeli çıkışından hemen sonra 2’nci İdare Mahkemesi Danıştay kararına rağmen ulaşımda zamlı tarifenin geçerli olduğu kararında ısrar etmiş ve indirimli tarife iptal edilmiş. Bundan sonra ne olur bilemeyiz ama Başbakan’ın “Danıştay’ı suçlayan konuşması”nın arkasından İdare Mahkemesi’nin Danıştay kararını bozduğunu bildirmesinin pek doğal olarak “yargının siyasi baskı altında kaldığı” duygusu yarattığını, bunun da son zamanlarda yargıdan yükselen baskı şikayetlerini doğruladığını görebiliriz.Erdoğan nedense bir “ulaşım zammı” konusunda bile yargıyı kendi içinde rahat bırakamıyor, halka şikayet havasında müdahaleyi yapıyor. Sonra da dönüp “Danıştay ‘millet adına’ diyor ama millete hesap vermiyor” sözleriyle Başbakan ağzından millette yüksek mahkemeye haksız tepki yaratacak yanlış çıkışlar yapıyor. Oysa bu yargı zaten devletin, milletin yargısı... Milletin hakları konusunda hata yapılmamasını sağlamak için var; demokrasinin, hukuk devletinin anlamı budur.“O zaman yüksek mahkemeleri neden devamlı kötülüyorsunuz” deyince bu kez de ona bozuluyorlar.Peki “millet adına” deyip de milletin vekillerini onun yerine kendilerinin seçmesi ve bunu değiştirmeye ısrarla yanaşmamalarının açıklaması nedir? Seçim yaklaşmasına rağmen bu değişiklik neden hiç gündeme getirilmiyor?Bir kez de “milletin iradesi”nden söz ederken bunu dile getirseler ne kadar iyi olacak.AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “Balyoz bir darbe plânıdır. Çetin Doğan bunun bir tatbikat plânı olduğunu söyleyerek milletin zekâsıyla alay etmiştir. TSK içinde darbe plânı yapan insanlar olduğu ortaya çıkmıştır” sözleri de yargıya baskı değil mi?Hayır belki gerçekten ortaya çıkacaktır ama şu ana kadar yargı kesin bir karar açıkladı mı?Hüseyin Çelik biliyorsa onu da anlatsın bari! *** “Milletin iradesi” hesap bekliyor!Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde yapılan sayım dev bir yağmayı, dev bir milli servet kaybını ortaya çıkardı.Hoca Ali Rıza’nın da 13 eserinin bulunduğu çok değerli 18 tablonun kaybolduğu haberinin arkasından müzede sayım yapan heyetten “sadece 13 değil, 500’e yakın tablo yok olmuş, 500 kadarı da rutubetli ortamda üst üste yığılarak saklandığı için bakımsızlıktan zarar görmüş” açıklaması geldi.Biliyorsunuz daha önce de Sait Halim Paşa yalısındaki birçok tablo yangın mangın bahanesiyle yok edilmiş, Dolmabahçe Sarayı’nda yüzlerce değerli eserin yine bakımsızlıktan kaybedildiği açıklanmıştı.Bunlar hep sıradan haberler gibi veriliyor ve üzerine gidilmiyor. Oysa bu ülkenin milli serveti olan, maddi-manevi yüksek değere sahip sanat eserleri Yolgeçen Hanı’na dönmüş saraylarda, müzelerde yok ediliyor.Restorasyon için giden işçilerin veya müdürlerin buralarda davet verip mangal yaktığını, yatıp kalktığını, değerli sarayların, müzelerin otel gibi kullanıldığını duyuyoruz.Peki kim sorumlu bu olaylardan ve milli servet kaybından? Kültür Bakanlığı değil mi? Meclis Başkanlığı değil mi?Bu Bakan ve Başkan ülkenin milyonlarca liralık ve gelecek kuşaklara kalması gereken milli servet kaybının sorumlusu olarak hesap vermeyecekler mi?Ertuğrul Günay’a ve Mehmet Ali Şahin’e bu hesabın sorulmasını ve millete açıklama yapmalarını bekliyoruz. “Milletin iradesi”nin bu cevabı almak hakkıdır!
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik “Bir anayasa yapılması için ille de darbe mi lâzım? CHP’ye göre nedense millet iradesine dayanan temsilciler tarafından anayasa yapılamaz. Oysa bugüne kadar birçok değişiklik yapıldı, bundan sonra da yapılabilir” demiş.Bunlar çok önemli sözler çünkü hiç şüphe yok ki “Anayasa değişikliği” öncesinde ve gerek duymaları halinde referandum öncesinde halka yapılacak propagandanın bel kemiği olacak. Onun için halkın bu sözlerdeki gerçek payını çok iyi anlaması gerekiyor.Bir kere “bu Meclis’in Anayasa yapamayacağını” veya Anayasa’da ülkenin ve demokratik rejimin geleceğini birebir etkileyecek “yüksek mahkeme üyelerini kendilerinin seçmesi” gibi önemli değişiklikler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini sadece muhalefet partileri değil, deneyimli hukukçu ve siyaset bilimcilerin büyük çoğunluğu söylüyor.Aralarında tamamen bilimsel görüş yansıttığına her kesimin inandığı 54 yıllık hukuk deneyimine sahip eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk da var, AKP’nin ‘Sivil Anayasa’ dediği taslağı hazırlayan (ve kendi seçtiği) 6 kişilik hukukçular grubundan Prof. Dr. Serap Yazıcı da var. Onlar neden olarak bu iktidarın yıpranmış, Meclis’in ise her konuda kavgalı olmasını gösteriyorlar ama Meclis’teki milletvekili sayısından çok “milletvekillerine ait suç dosyası” olduğunu ve iktidar partisi için Anayasa Mahkemesi’nden 1’e 10 oyla çıkan “laikliğe karşı eylemlerin odağı” kararını gösteren büyük çoğunluğu da unutmamak lâzım.1982 Anayasası’na “darbe anayasası” diyenler nedense bu anayasanın yarısından çoğunun siviller tarafından değiştirilmiş olduğunu hiç hatırlatmıyorlar. Evet, demokrasi adına değiştirilmesi gereken yasalar var ama nedense AKP bu değişiklikleri yapmaya, örneğin milletvekili dokunulmazlığını sınırlamaya bir türlü yanaşmıyor, nedenini de açıklamıyor. (“Herkesin dokunulmazlığı kalksın” demişlerdi, bu gerçekleşti daha ne bekliyorlar?)Varsa yoksa şu anda yasama (Meclis) ve yürütmeyi (hükümet) denetleyebilecek tek kurum olarak kalmış olan yüksek mahkeme üyelerini seçmek ve zaten çok zor olduğu “AKP için verilen karara rağmen kapatılmaması” ile görülen parti kapatmayı tümüyle kaldırmak... Yani yasalara karşı suç işleyen vatandaşlar ve diğer kurumlar cezalarını bal gibi çekerken partiler de milletvekilleri gibi yargıya hesap vermeyecekler. İstenen bu...MİLLET İRADESİYLE DİKTATÖRLÜK“Neden sadece bu iki değişiklik mutlaka gerçekleşmeli ısrarındalar” aslında halkın bu soruyu önce kendisi düşünmeli ki söylenen yalanlardan korunabilsin... Bunlar gerçekleştiği anda bir hükümet yargı denetiminden de kurtularak elindeki Meclis çoğunluğuyla istediği her yasayı çıkarabilir, her adımı gerçekleştirebilir. Ortaya Anayasa’ya aykırı fahiş hukuk yanlışları çıkarsa veya partiler bilerek anti demokratik söylem ve eylemler içine girerse kapatılma tehlikeleri de ortadan kalkar. Hazır millet “padişah” diye çağırmaya başlamışken ve çağırdıkları kişiler de padişah saraylarına yerleşmeye başlamışken tam padişahlığı görmek mümkün olur.HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek bu açıdan çok önemlidir. Önce “Anayasa Mahkemesi’ne ne gerek var” diye tutturanlar oldu biliyorsunuz... Anayasa mahkemelerinin kuruluşu “Millet iradesiyle geldim, öyleyse her şeye hakkım var” diyen Hitler’in yaptıkları görüldükten sonra gerçekleşmiştir. Millet iradesi “benim seçtiğim muhalefet partilerini yok sayın, üniversiteleri ve sivil toplum kuruluşlarını yok sayın, medyayı ve yargıyı da ‘benim medyam, benim yargım’ yapın” diyor mu? Onun için “Millet iradesi” lâfını her duyduğunuzda “Demokrasilerde millet iradesi, milletin egemenliği Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanılır ve bu kurumlar içinde “denetleme görevi yapan” yargı en önemli yeri tutar” şartını unutmayın. Asıl olay bunu unutturmakla başlıyor zira!*****Cumhuriyet bitti sıra Atatürk’te! Adı “pislik atmak”la özdeşleşmiş biri “kavanozla atma” işine iyice alışmış olmalı ki aynı eylemi önce yazdığı kitapla Cumhuriyet’e uygulamaya kalktı şimdi de Atatürk’ün adına bulaşıyor.Son zamanlarda kendisiyle kavanoz yarışına çıkmış olanların izinden giderek önce TV’de (hem de kendisi tarihçi filan olmadığı halde eski TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu gibi usta bir tarihçinin karşısında) Ermeni Soykırım İddiası’yla ilgili bin çeşit yalanı sıralıyor. Kendisine gösterilen belgelere (ki bunlar arasında diğer ülkelerin arşiv bilgileri, belgeleri de var) inanmıyor, “yanlış tercüme, yalan, propaganda vs.” diyor. Sonra da bir gazeteye yaptığı açıklamada “Atatürk’ün hayatını anlatan Veda filmi üzerinden” Türk tarihine verip veriştiriyor. Zülfü Livaneli’nin yaptığı film “çağını kapatmış, yalan ve efsaneyle örülmüş bir hikâyeyi canlandırma çabası”ymış. Memlekette ifade özgürlüğü var olmasına var da bir toplumun en hassas değerlerine, Ata’sına, tarihine iftirayla, pislik atarak saldırma özgürlüğü hangi ülkede var onu bilmiyoruz. Fransa’da, İsviçre’de “soykırım olmamıştır” diyeni bile cezalandırdıklarına göre herhalde böyle aptalca bir sınırsızlık Türkiye’de de olamaz.Zülfü Livaneli Atatürk’ün hayatını, onun yakın arkadaşı Salih Bozok’un mektubundan yola çıkarak yorumladığı harika bir film yaptı. Bu filmde, bugünkü çağdaş, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl mucizevi bir mücadeleyle kazanıldığı, gurur duyulacak tarihi aktarılıyor.Ama dünyanın tüm liderlerine ve tarihçilerine parmak ısırtan, Andrew Mango gibi yabancı tarihçilerin “üzerine dev romanlar yazdığı” Atatürk ve Cumhuriyet’e saygı duymak için de önce o akla ve takdir yeteneğine sahip olmak gerekir. Bu özellikleri ise en yakınına pislik atan birinden beklemek doğru olmaz tabii...Kabahat böyle insanlara o soruların sorulmasındadır, değil mi efendim?
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’le ilgili davada gizli tanıkların ifadelerinin giderek daha fazla rol oynadığı ve oynayacağı görülüyor. Burada çok dikkat çeken bazı noktalar var; birincisi Cihaner’in bir cemaatle ilgili olarak yürüttüğü soruşturmada gizli tanıklarla ilgili olan durum. Aynı tanıklar önce Cihaner’e gidip “muhbir olarak ifade vermek istiyoruz” diyorlar. Cihaner durumu kuşkulu bulduğu için bir başka savcıyı da çağırıyor. Gizli tanıklar “Erzurum Savcısı Şanal’a baskı altında ifade verdiklerini” söylüyor. Bunun üzerine İlhan Cihaner Adalet Bakanlığı’na yazarak “Üzerinde şüphe olmayan bir savcının görevlendirilmesini” istiyor. Bu yapılmıyor ve sonunda Cihaner “Ergenekon suçlusu olarak” tutuklanıyor.Kısa süre sonra bu kez gizli tanıkların Cihaner aleyhine “Bizi parayla aldattılar” dedikleri duyuluyor, iddianamede “Gizli tanıklara baskı yapılacak” iddiası olduğu gazetelere geçiyor ve hemen arkasından CHP milletvekillerinin de karıştırıldığı bir “gizli tanıklara baskı suçlaması” ortaya çıkıyor. Gizli tanıklar bunu yapmak için de gizliliği filan iyice bırakıp ortaya çıkıyorlar, başta Uğur Dündar olmak üzere TV Haber Merkezi yöneticilerini arıyorlar ve ertesi gün tüm haberlerde bu ifadeler... Düşünün, örneğin Uğur Dündar çok deneyimli bir gazeteci olmasa ve teklifin üstüne atlasaydı belki Munzur ve diğerleri kolayca onun için de iddialar ortaya atabilecekti.Sonuç olarak Munzur “CHP’li milletvekilleriyle görüşmediğini” söylediği için CHP’li Ahmet Ersin ve partisi suçlamadan kurtuldular ama “Ergenekoncu” etiketinin nasıl kolayca yapıştırılabileceği, bir yalanla bile şahısların, kurumların nasıl “suçluya dönüştürülebileceği” de açıkça görüldü.Peki bu durumda, hukukçular da son olaylarda görüldüğü gibi sadece gizli tanıklara dayalı soruşturma yapılamayacağını tekrarlayıp durdukları halde her “gizli tanığım” diyen ve aslında hiç gizli olmayan kişinin veya kişilerin bu yaptığına susulacak mı? Çıkarlarına göre herkesin başına çorap örmelerine göz yumulacak mı?En öncelikle tartışılması gereken konuların başında geliyor bu...GENELKURMAY BİLMİYOR MU?CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Balyoz Plânı iddiası konusunda “askeri savcılığın incelemesinde belgenin orijinal olduğu kanaatinin ortaya çıktığını” söylemiş. Albay Dursun Çiçek’in imzası olduğu söylenen belgenin “parmak izi, hangi bilgisayardan çıktığı” gibi araştırmaların yapılmadığını, bunların net olarak ortaya çıkarılmasını bildirdikten sonra “Eğer o kişi bunu hazırlamışsa ‘amirlerin bilgisi dışında yapıldı’ diye geçiştirilemez” demiş.Çok doğru bir vurgu, biz de uzun süredir Her Açıdan’da (ve yazılarda) aynı noktaya dikkat çekiyoruz. Böylesine geniş çaplı bir darbe hazırlığı olmuşsa, örneğin “Seminer emrini ben verdim” diyen Genelkurmay Başkanı ve iddialar bugüne kadar uzanıyorsa diğer iki başkan “Bizim haberimiz yoktu” deme hakkına sahip mi?Bir gazetecinin hukuka karşı suç işlediği iddia edilip dava açıldığında, çalıştığı gazete veya TV’nin yönetimi onunla birlikte, hatta ondan önce nasıl sorumluluğu paylaşıyorsa TSK içinde de öyle olmalı değil midir?İkinci öncelik de burada saklıdır maalesef! *** Farelerden çektiğimiz...“Adam olmak” zor iştir ve bunun “vezir olmak”la mevkiyle, makamla hiçbir ilgisi yoktur. Birinin “adam”lığı önce hamuruyla, mayasıyla; yani doğuştan gelen özellikleriyle ilgilidir, sonra da zaman içinde geliştirdiği kişilikle... Örneğin; içinde bulunduğu şartlara göre bukalemun gibi renk değiştiren, rahatlıkla yalakalık yaparak güç sahibi kişilere veya kurumlara paspas olanlar, bununla da kalmayıp çelişkili ifadelerle başka insanları da kendi hatalarına çekinmeden ortak edip harcamaya yeltenenler, kim olurlarsa olsunlar, hangi yaşta ve makamda olurlarsa olsunlar asla adam sayılmazlar. Bugün sayılmadıkları gibi bundan sonra da ağızlarıyla kuş tutsalar sayılamazlar. Çünkü adamlık “insanlık”la paralel gider. Çıkarı için insanlığını unutanların, yalan söylerken kendisiyle bile çelişkiye düşenlerin, etek öpüp yalvarma pozisyonuna girenlerin bu kavramla bağlantısı olamaz.Örneklerini sıkça görüyoruz da söylemeden geçemedim, kim kendine yakın görüyorsa bu sözleri, üstüne alınsın serbesttir. Onların bu hale düşmesinden tüm insanlar utanç duyuyor çünkü...Tabii utanç duyulacak başka şeyler de var. Örneğin patronlarından emir alan bazı tetikçilerin “patronlarının kızdığı gazeteciler”e mesleki yönden saldıramıyorsa o küçücük beyinleriyle ve yine insanlıktan uzak, her tür omurgasızlığa müsait ruhlarıyla kişisel saldırıya geçmeleri... Meselâ kadın ise karşılarındaki, kadınlık yönüyle vurmaya çalışmaları. Bunu köşelerinde ve internette yapanlar karşılarındaki kadının (veya kadınların) kendilerinde olmayan bir iradeye sahip olabileceğini de akıl edemedikleri için yaptıklarının işe yarayacağını sanırlar. Oysa patronlarına yaranmaktan başka işe yaramadığını, çöplüğe lâyık yazıların oraya gideceğini bilmeleri iyi olur.Gerçek gazetecinin tek ölçüsü vardır; okuyucusu ve izleyicisinin ne düşündüğü, farelerin değil. Gazetecilikte gerçeklerin ne ölçüde ve nasıl bir mesleki dürüstlükle aktarıldığı önemlidir, farelerin görüşleri değil... Bunu anlamak için bile “beyinsiz bir fare olmamak” gerekiyor o da başka mesele!
Aslında bugünü kutlamayı en çok hak edenlerden biri sayılmam yanlış olmaz, çünkü yaşadığım toplumun kadınlarının yasalar karşısında erkeklerle eşit vatandaş haklarına sahip olması için çok uzun yıllar emek verdim. Diğer tüm konuları bir yana bırakarak, kadın haklarının kazanılması yönünde hiç yılmadan çalışan hukukçulara ve kadın kuruluşlarına (aralarında heykeli dikilecek kadınlar vardır) yıllarca hemen her yazımda gerekli basın desteğini vermeye çalıştım. Türk Ceza Kanunu’na şiddete uğrayan kadınlar ve çocuklar için akıl almaz haksızlıkta ve suçu teşvik eden, mağduru ezip suçluyu koruyan yasa maddeleri koymaya kalkan koca koca ‘Prof.’lara büyük tepki göstermem nedeniyle hakkımda yıllar öncesi için daha da büyük bir tutar olan toplam “150 bin TL”lik davalar açıldı.O gözü pek ve yürekli kadın hukukçuların hepsi beni gönüllü olarak savunmak için öne çıktılar. Kadın erkek yüzlerce vatandaş bize destek için adliye koridorlarını doldurdu ve sonunda o davaların hemen hepsini biz kazandık.Yalnız davalar değil, onlarla birlikte bu dehşet verici maddelerin TCK’ya girememesi ile tecavüz, cinayet gibi suçlara ağır cezaların getirilmesi açısından tüm kadınların davası da kazanıldı. Tecavüzcülerin, tecavüze uğrayan kadınla evlenmesi halinde kurtulması önlendi. “Tacize-tecavüze uğrayan çocukların rızası olup olmadığı sorulsun” gibi çağ dışı, akıl dışı maddeler yasalara giremedi.“ERKEKLE EŞİT HAKLARMedeni Kanun’da kadınların evlilik süresince edinilen mallara ortak olmasını sağlayan değişikliğin yapılması için de kadın kuruluşları ve hukukçularla dayanışma içinde benzer bir çalışma yürüttük. Bakanlarla, komisyonlarla görüşerek doğru kararların çıkmasını sağladık.Bugün arşivlere bakıldığında gazetecilerin çoğunun bu konularla pek ilgilenmediği günlerde yaptığım aralıksız çalışmayı görmek mümkündür, bununla birlikte yıllardır Kadınlar Günü’nü kutlamayı reddediyorum.Eksik olmasınlar, her yıl olduğu gibi bu yıl da Türkiye’nin her köşesinden kadın kuruluşları, kulüpler, dernekler 8 Mart’ta beni aralarında görmek istediklerini bildirdiler. Ben de isterim ama inanın artık sorunları kadın kadına birbirimize anlatıp durmak, ertesi yıl hiç birşey değişmemiş şekilde yeniden tekrarlamak içimden gelmiyor.Düşünün bu ülkede hâlâ küçücük çocuklar ve hatta bebekler her gün sapıkların saldırısına uğruyor. Hâlâ çocuk yaşta kızlar “sinemaya gittiği veya biriyle konuştuğu” için bile aileleri tarafından vurularak, boğularak, kesilerek, toprağa gömülerek öldürülüyor ve katillerin çoğu kısa süre sonra serbest kalıyor.Hemen her gün gencecik kadınları, sırf reddedildiği için ya da parasını almak için vahşice, işkenceyle öldüren katillere bile hak ettiği cezalar verilmiyor.“HAFİFLETİCİ NEDEN” SKANDALISon olarak Malatya’da otobüs durağında bekleyen genç kadın öğretmeni işkenceyle öldüren sapığı ve Bağcılar’da bir başka genç öğretmeni küçük öğrencilerinin önünde vuran, sonra da boğazını kesen katili duyduk.Batı ülkelerinde bu suçların cezası tartışmasız ömür boyu hapistir ve hiçbir affa uğramaz. Türkiye’de ise açıkça ortada ki bu en ağır suçlara bile “hafifletici neden” bulunuyor, hatta katilin/tecavüzcünün iyi hali olurmuş gibi kıyafetine bakıp “iyi hal indirimi” yapılıyor.Hakimler bunu yaptıkları gibi, bütün bunları takip eden ve haksızlığa tepki gösteren, adaletsizliği önleyen bir kurum, kuruluş yok.“KARDELENLER” DE TU KA KA!TBMM’deki kadın milletvekilleri derin uykudalar, seslerini duyan yok... Kadın ve Aile’den Sorumlu Bakan deseniz o TV dizilerindeki erotik sahnelere tepki göstermekle meşgul... Geçenlerde “Amaçlarının 2013 yılında çocukların yüzde 100’ünün ilköğretim okuluna gitmesi olduğunu” söylerken; “O zaman Kardelen projesine ihtiyacımız kalmayacak” diyerek Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin yıllardır binlerce kızı okuttuğu Kardelen Projesi’nden de kurtulmak istediklerini belli ediyor.Neden ihtiyaç kalmasın? Siz okuturken Kardelen Projesi de yardımcı olsa fena mı olur?Nasılsa AKP’nin bir projesi de “En az 3 çocuk” olduğuna göre milyonlarca çocuğa devletin el uzatması mümkün olmayacak. Doğu’da okula gitmek için salla dereler geçen, dize kadar karda kilometrelerce yürüyen, ayağında ayakkabısı/üstünde önlüğü olmayan binlerce çocuk yok mu? Kız olduğu için okula gönderilmeyen binlerce çocuk yok mu? Hepsine yetişebiliyor musunuz?İşte bu “gide gide bir arpa boyu yol gitme”ler, aynı olayları aynı kafalarla, aynı çemberin içinde yaşayıp durmalar beni“8 Mart”ı kutlamaktan uzaklaştırdı.Kutlamak için önce hak etmek gerekir bana göre... Ve yine bana göre; “oturduğumuz köşelerden olayları kayıtsızca izleyerek” hak etmiyoruz!
İnanılır gibi değil ama 2010 yılında, 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde hâlâ bundan 20, 30, 50 yıl önce “kadına karşı şiddet”te, özellikle de “aile içi şiddet”te hangi noktadaysak yine oradayız.Bu konuda devletin yaptığından daha fazla çalışma ortaya koyan, önlemek için gayret gösteren çok sayıda hukukçumuz ve bazı kuruluşlarımız var ama maalesef yeterli olmuyor. Hâlâ çocuk yaşta genç kızlar aileleri tarafından “töre” diye diri diri toprağa gömülerek veya benzer vahşette yöntemlerle öldürülüyor ve bunun için bir dedikodu, bir yalan bile yeterli olabiliyor. Suçların önlenmesinde ağır yaptırımlar son derece önemli rol oynamasına rağmen yasaların doğru uygulanmayışı sonucunda kadınlar kocaları, babaları, ağabeyleri, nişanlıları ya da “sevgilisi olduğunu iddia eden” birileri tarafından şiddet görüyor, öldürülüyor, tecavüze uğruyor ve üstelik “hafifletici nedenler bulunarak” hak ettiği cezayı da almadan kurtuluyor.Hürriyet Gazetesi 6 yıldır “Aile İçi Şiddete Son Kampanyası” ile ev içindeki şiddeti önlemek için çareler üretmeye çalışmakta... Bu yıl dikkatleri daha da fazla çekebilmek amacıyla 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yapılacak konferansın yanında “İkinci Güldünya Konseri”ni düzenliyor bu kampanya... ‘Daha da fazla çekebilmek’ dememin sebebi geçen yıl güçlü kadın seslerini bir araya getirerek yapılan birinci konserden sonra bu kez ünlü erkek sanatçıların kadınlar için şarkı söyleyecek olması... Bu bir ilk ve erkeklerin “şiddeti yaratan erkeklere karşı kadınların yanında yer alması nedeniyle” de son derece anlamlı bir konser olacak.Son yıllarda iyice yıldızlaşan Behzat Gerçeker ve Enbe Orkestrası eşliğinde Ferhat Göçer, Teoman, Mirkelam, Mustafa Ceceli, Kenan Doğulu, Yalın ve Yüksek Sadakat’in katılacağı konserde sanatçılar “şiddet mağduru kadınlar için” toplu olarak “Aile İçi Şiddete Son” diyecekler.Ailesinin istemediği biriyle birlikte olduğu için sokak ortasında kurşunlanan, kaldırıldığı hastanenin yoğun bakımında yaşam mücadelesi verirken gizlice içeri giren ağabeyleri tarafından öldürülen (yazarken bile fenalaşıyorum) Güldünya, Türkiye’de kadına yönelik şiddetin sembolü oldu. Aynen onun gibi gencecik yaşında “töre” diye kurban edilen kızların sayısı giderek artıyor.Bu konserin tüm geliri; acil durumda arayan kadınlara her tür desteği veren “Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı”na aktarılmak üzere Aralık Derneği’ne bağışlanacak. Biletix’ten satışa sunulan biletler 60 TL’den başlıyor.Toplumsal duyarlılığın çok güzel bir örneği olan bu gayretlere siz de destek verin, kim bilir belki de o çaresiz kızların kaçabileceği bir sığınak, çalabileceği bir kapı oluşmasına katkınız olur.Hem güzel bir konser izleyip hem de hayat kurtarmaya yardım etmiş olmaktan duyacağınız huzur az şey mi? ***** Bilgisayar uzmanlarından bir rica... Seçimlerde bilgisayarla oy toplama sistemiyle sonuçlarda hata veya hile yapılmasının çok kolay olduğunu son iki seçimde, özellikle belediye seçimleri sırasında bilgisayar uzmanları (aralarında ‘hacker’ denilen sistem şifrelerini kırıp müdahale etmeyi bilenler de vardı) defalarca açıkladılar.Biz bunları gazete ve TV’lerden duyurduk ama seçim yaklaştıktan sonra TBMM de, YSK da bu tepkileri umursamıyor. Onun için bu kez erken harekete geçmek gerektiğine inanıyorum. ABD’de aynı sistemle seçimlerde hile yapıldığı görülen, Yunanistan’ın bu nedenle kullanmayı reddettiği “bilgisayarla toplama” sisteminde hile ihtimali yüksek ise Türkiye’de de kullanılmamalıdır.Daha oy torbaları il ve ilçe seçim kurullarına ulaşmadan TV’lerden verilmeye başlanan sonuçlar, yerel seçimlerdeki 1 saatlik elektrik kesintisi ile “bilgisayarlar çöktü” iddiası, kesintiden sonra İstanbul, Ankara gibi büyük ve sonucu belirleyen illerdeki sonuçlarda gözlenen değişim vatandaşın bu sisteme olan güvenini zaten tümüyle sarstığına göre Meclis ve Yüksek Seçim Kurulu bu konuya eğilmek zorundadır.Bugünden itibaren yoğun şekilde gündeme taşıyacağım konuyla ilgili olarak uzman bilgisayarcılardan yardım istiyorum. Unutmasınlar, hata veya hilelerin dışardan müdahale ile nasıl yapılacağını bildirirlerse ülkenin geleceğine büyük katkı sağlamış olacaklar.(Not: Bugün öğlen Her Açıdan’da bu konuyu gündeme getirmeye başlıyoruz.)