Biz darbeyle meşgulken...

24 Şubat 2010

Yoksa ‘biz cambaza bakarken’ mi demeliydim bilemiyorum ama ülkenin halihazırda, somut; gözle görülen elle tutulabilen en ciddi sorunları beklemeye alınmışken ve de mevcutlardan da çok daha ciddi sorunlar kapıdayken başta hükümet arkada millet aylardır “darbeye bak darbeye” senaryolarıyla meşgul.Ergenekon tam “cemaat soruşturması yapan” Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’na sıçramıştı ve oraya bakıyorduk ki aralarında çok sayıda orgeneral, oramiral, korgeneral, tümamiral, tümgeneral, tuğamiral, tuğgeneralin olduğu 48 emekli ve muvazzaf askerin gözaltısı geldi. Ertesi gün bazıları tutuklandı, bazıları serbest bırakıldı, bazılarının gözaltısı sürüyor.Bu arada hükümet üyeleri toplanıp bu ciddi durumu görüştü, herhalde bilenler bilmeyenlere veya bu kadar önemli günlerde hep seyahatte olanlara anlattı... Ama artık neredeyse Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları dışında ordunun üst düzey tüm eski ve yeni mensuplarını kapsayan bir suçlama ve gözaltı sürecinde bu durumu konuşmak için toplanan generaller yine bazı gazeteler tarafından “Ne o, yoksa darbe mi yapacaktınız” benzeri saldırılara maruz kaldılar.Yani mesele sadece “2003’te orduda birileri darbe yapmak istemiş” meselesi değil, “ordu açıklama yapamaz, en ağır şekilde suçlansa bile bu konuda görüş bildiremez” de değil, “TSK kendi arasında bile konuşamaz tartışamaz” noktasına getirildi iş...Ve ülke bu konuya yoğunlaşmışken öte yanda Türkiye’nin geleceğini belirleyecek, siyasetten bağımsız ve böylece tarafsız olması gereken en önemli kurum olan yargının, daha da önemlisi (daha önemli çünkü şu anda tarafsızlığından emin olunan sadece onlar kaldı) yüksek mahkemelerin üyelerini Meclis’in seçmesini sağlayacak olan yargı reformu için faaliyet hızla sürüyor.Medyaya tüküren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “şu dört kurum demokratikleşecek” dediği medya, yargı, ordu ve üniversitelerden demokratikleşmeyen yani hükümetin kontrolüne geçmeyen, görevini gerektiği gibi yapmayı sürdürebilen ya da altı üstüne getirilememiş bir yüksek yargı ve Danıştay’la Yargıtay’a üye seçen HSYK kalmıştı, şimdi büyük bir kararlılıkla onları Meclis’in (yani liderin seçtiği milletvekillerinin, liderin seçtiği iktidar çoğunluğunun) kontrolüne alma operasyonunda sıra...AĞZINDAN KAÇIRIVERDİEğer AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan “40 yıldır onlar bizi fişledi, şimdi biz onları fişliyoruz” diyerek olup bitenin nedenini anlatmasaydı (milleti de nasıl ustaca bölüp düşmanlaştırıyor birileri) yine AKP’nin Çorum Milletvekili Ahmet Aydoğmuş iktidara karşı çıkanlara “kansızlar” demeseydi, onlara disiplin cezası gündemde olmasa ve TBMM’den en az 330 oyla geçmesi gereken “Anayasa değişikliği için referandum” tehlikeye girecek olmasaydı daha da kolay gerçekleşebilirdi her şey.Milletin kafası fena halde karışmışken ve bu referandumla ne yapılmaya çalışıldığını da henüz kimse tam olarak anlamamışken kısa sürede bu iş de aradan çıkarılırdı.Aynen ülkenin bir kez daha seçim kanunu değişmeden seçime sürükleneceği gibi... Yüzde 10 barajı, Siyasi Partiler Kanunu değiştirilmeden, biz cambaza bakarken zamanı akıtarak seçime gidileceği gibi...Bu bilgisayarlı oy toplama sistemiyle “bilgisayarlara dışardan müdahale çok kolaydır, bu sistem hilelere açıktır” diyen elektronik uzmanlarına rağmen aynı sistemle seçime götürüleceği gibi...Bütün bunlar bir yana, Türkiye “2003’te olacaktı da olmadı” denen darbe plânları peşinde koşarken Ermeni Soykırımı Tasarısı da ABD Kongresi’nden geçme yolunda... Eğer bu kez, Yahudi lobisi de kenara çekildiği için geçerse, Türkiye Kanada’da olduğu gibi ABD’de de ders kitaplarında “20’inci yüzyılın Nazi Almanyasından önce ilk soykırımcı ülkesi” olarak yazılacak... Sonra aynı gelişme tüm Avrupa ülkelerine sıçrayacak...Ve arkadan tazminat, toprak gibi istekler gelecek.Hiç duydunuz mu iktidardan bu konularda tek bir tükürük, pardon yorum? ***** Kadın Bakanı nerede? Daha 3 gün önce bir üvey babanın, bir de öz babanın şu yerkürede, tarihte ve bundan sonra olmuş/olabilecek en büyük ahlâksızlıkla kendi çocuklarına tecavüz ettiği haberini duymuştuk. Aynı gün gazetelerde Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Aliye Kavaf’ın “Dizilerdeki erotik sahnelerden rahatsız olduğu” açıklaması vardı.Ben de ‘erotik sahnelerden rahatsız oluyorsa töre diye diri diri babaları ve/veya erkek kardeşleri tarafından toprağa gömülen, boğulan, kesilen kızlardan rahatsız olmuyor mu, neden hiç sesini duymuyoruz’ diye sormuştum.Önceki gün Zonguldak Ereğlisi’nde bir başka sapık babanın 19 yaşındaki kızına (Allah kahretsin) 6 yaşından beri, 13 yıldır taciz ve tecavüzde bulunduğu ve çocuğun hamile kaldığı haberi vardı. Bu acayip, bu medeniyeti keşfedememiş, bu adaletsizliğin zirvesini yaşayan ülkede yolunda yürüyen gençleri ezen trafik katillerine ve diğer katillere bile hak ettikleri cezalar verilmediği için tecavüz denen vahşet çerez mahiyetinde suç olarak görülüyor. Bu aile içi tecavüz felaketini bile 2-3 yıl ceza verip manyakları tekrar aynı aileye ve çevreye pislik saçmaları için gönderiyorlar.Son olaylar (kaldırımda, yolda gençleri ezen minibüs canavarları da) bardağı taşıran damla olsun ve haydi bekliyoruz, Kadın Bakanı çıkıp “bu davaların ‘savcısı’ olacağım. Gözüm üstünüzde, bakalım bu canilere 30 yıldan aşağı ceza verecek misiniz” desin.Hiç değilse dizilerden ‘irrite’ olduğu kadar bunlardan da olduğunu göstersin.Önce ABD’de ‘kendi öz kızına tecavüz eden vahşilere’ ne ceza veriyorlar onu incelesin. Türkiye’de hukuk yoksa bilelim, vatandaşın bunu bilmeye hakkı vardır!

Devamını Oku

Bu gidişi ne durdurur?

24 Şubat 2010

Daha önce Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu’nun odasını basıp onun “dövülmekten korkacağı” bir tavır sergileyen ve sonra kibarlaşarak “basmadım” diyen, Erzincan Başsavcısı Cihaner’in makamına yapılan baskın ve arama için “baskın” tanımını kullanan medyaya “tuu” diye tüküren ve her seferinde yaptıklarına mazeret aramak zorunda kalan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan tükürük yemeyi göze alarak yazmak gerekiyor artık ama ne olursa olsun yazmak da gerekiyor...Dün akşam saatlerinde, çoğumuz yazılarımızı da bitirmişken Genelkurmay Karargâhı’nda, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “orgeneral ve oramirallerin tamamının katıldığı” bir toplantı yapıldı. Toplantının sonunda yapılan açıklamada ise; toplantının “İstanbul Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında ortaya çıkan ciddi durumu değerlendirmek üzere yapıldığı” bildirildi.Bu gelişme son haftalarda ve özellikle son bir haftadır ortaya çıkan olayların ve gerilimin tavan yaptığı noktaydı, bu nedenle de zaten had safhaya çıkmış olan kargaşa ve panik bir anda ülkeye yayıldı.Eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Org. Özden Örnek, emekli Org. Ergin Saygun, emekli Org. Çetin Doğan, emekli Org. Engin Alan’ın da bulunduğu 17 emekli general ve 4 muvazzaf amiral ile birlikte 48 eski ve muvazzaf ordu mensubunun gözaltına alınması besbellidir ki TSK’ya tümden, kurum olarak bir darbe suçlaması yapıldığını gösteriyordu.Ayrıca, 1’inci Ordu Komutanlığı’nın Balyoz Plânı kapsamında açtığı soruşturma bitmeden, Genelkurmay kendi içinde bir araştırma/soruşturma başlattığını açıklamışken bu toplu gözaltıların yapılmasının açıkça “Askeri yargıyı ve TSK’yı takmıyoruz” algısı yarattığı da dikkatlerden kaçmayacak bir durumdur.KIYAMET KOPMUŞKEN...Devletin zirvesinde, (madem ki böyle ciddi iddialar ihbar mektuplarıyla, günlükler vs. ile ortaya atılmıştır) sivil yargı-askeri yargı, hükümet-TSK anlaşarak, konuşarak, birlikte araştırarak bir sonuca varmak yerine düşmanca bir havayla, yargıyla ve orduyla (ve de tüm kurumlarla) kavga içinde ülkeyi bu hale getirdiler.Aslına bakarsanız, hep söylüyoruz eğer samimiyetle darbe araştırması-soruşturması yapılıyor ve bunların gelecekte önlenmesi isteniyorsa Yaşar Büyükanıt’ın (kendisi dün Milliyet’te aksini iddia etse de halen tüm köşelerde, tüm yorumlarda aynı şekilde geçiyor) e-muhtırası ve 12 Eylül darbesi ile işe başlanmalıydı. Bundan sonra 2003 yılının Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Büyükanıt ve Başbuğ “4’ü birlikte” oturup bu iddiaları açıklığa kavuşturmalıydı.Türkiye’nin altı üstüne getirilirken bunların yapılmasını istemek “darbe takipçiliği peşinde olanların” boynunun borcuydu.Şimdi “Acaba Genelkurmay Başkanı Başbuğ ve Kuvvet Komutanları toplu istifayı mı düşünüyorlar” sorusu gündemde... Ki emekli Koramiral Atilla Kıyat 14 Şubat’ta katıldığı Her Açıdan’da eğer bu “zorlama” devam ederse “TSK’nın zannedildiği gibi antidemokratik bir adım atmak yerine bu tepkiye gidebileceğini” söylemişti.Ama acaba zaten asıl istenen ve beklenen de bu mu? Acaba bütün bu gelişmeler sırasında ordunun bu şekilde demokratik veya antidemokratik bir adımı, her bakımdan zora batmış ve “Bizi indirmek istiyorlar. Milli iradeye karşı geliyorlar” iddialarına da pek fazla inandıramamış bir iktidarı “bakın kaçtılar” veya “bakın biz söylemiştik, işte sonunda oldu” noktasına getirip kurtarıcı olabilir mi? Gelecekte oylarını katlayarak arttırabilir mi? PKK ile yaptığı mücadeleyle tanınan orgeneraller bile gözaltına alınarak yapılmak istenen şey acaba “görünen” tablonun tamamen aksi bir nedenden mi kaynaklanıyor? Artık bunları düşünmenin zamanı gelmiştir.Türkiye’de neler olup bittiğini biz vatandaşlar (iyi niyetle ve dürüstçe izleyenler) anlayabiliyoruz. Ama bütün bu yargıda, orduda, üniversitede, medyada koparılan kıyametler yurt dışında farklı algılanıyor.YENİ DEVLETDün İngiliz Guardian gazetesi yine yanlış yorumla “Birçok Türk olayları iki otoriter güç arasındaki iktidar mücadelesinin son aşaması olarak değerlendiriyor” diye yazdı. BBC: “Laik kurumlar ile AKP arasındaki mücadele sürüyor” dedi. İtalyan gazeteleri haberleri “Hükümete karşı darbe komplosu” diye verdiler.Times -hiç şüphesiz 2’nci Cumhuriyet’in geldiğine daha doğrusu yeni devletin kurulmakta olduğuna inanan birilerinden etkilenmiş- Türk muhabirinin ağzından “Bu süreci durduracak tek şey var o da darbe” dedi. Aynı yazıda “hükümetin bu işi halletme ve geçmişi de silme kararlılığı”ndan söz ediliyordu. İşte olaylar dışarıya böyle yansıtılıyor.Sadece dış basın değil içerde de bazı yazılara bakarsanız geçmişi; başta Cumhuriyet olmak üzere silme kararlılığı gerçekten de hızla sürüyor.Kısacası; mücadelenin iki otoriter güç arasında değil, “rejimin devamını istemeyenlerle-isteyenler arasında” olduğu artık gizlenemiyor.Bakalım, sevgili ülkemiz daha neler yaşayacak?(Not: Her şeye rağmen bence TSK’da bu şekilde bir toplu istifa hiç de fena olmaz!)

Devamını Oku

Aklınıza sahip çıkın, ülkeye çok gerekecek!

22 Şubat 2010

Olayların çıldırdığı anda insan kendisi de çıldırmamak için “Aklıma mukayyet ol Yarabbi” der ya, tam o durumdayız. Aman aklınıza siz de sahip çıkın, şu sıralarda “kaçması” çok kolay zira...Son zamanlarda tüm dikkatleri çekecek şekilde ya “üstü örtülüp beklemeye alınacak” olaylar olduğunda, örneğin; açılım diye başlanan girişim sonunda PKK’nın lideri Öcalan’ın devletin muhatabı haline gelmesi, şehirlerin savaş alanına çevrilmesi, devlete PKK tarafından olmayacak taleplerin dayatılması gerçekleşince ve halkın tepkileri artınca ortaya Balyoz plânı, askerin cami bombalaması, kendi uçağını düşürmesi gibi dehşet verici iddialar çıkıyor. Ya bir suikast iddiası ortaya atılıyor...Tam Deniz Kuvvetleri Komutanı “Bana suikast yapacağı iddia edilen albaylar, bir tehlike anında göğsünü bana siper edecek arkadaşlarımdır” derken, Genelkurmay Başkanı “Bu ne rezilliktir, bizim de elimizde belgeler var açıklarız” derken gündem bir gün içinde Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın tutuklanması ile başka bir noktaya taşınıyor, hukuk tartışmaları öne çıkarak, TSK’nın (ve aynı tepkileri taşıyan halkın) isyanı geri plâna itiliyor.Bu kez Başsavcının tutuklanmasının cemaatlere ait soruşturma nedeniyle olduğu ve bu soruşturmanın içinde önemli bazı isimlerin yer aldığı, tutuklamanın ise Savcı Osman Şanal’ın yetki aşımıyla (yasa dışı olarak) yapıldığı, hükümetin de yargıyı baskıyla yönlendirdiği ortaya çıkıyor ve hoop ertesi gün 17 emekli general, 4 muvazzaf amiral, 27 subay ve astsubayın bulunduğu 49 kişi gözaltına alınıyor. Tesadüfün böylesine az rastlanır... Yani “aslında bütün bu olayların kararı o günlere denk gelecekti ve tesadüfen diğer olaylar da ortada bulunuyordu”ya inanacak saflıkta kaç kişi vardır bilemem ama -haydi bazı işgüzar ve de küstahlar yine “inanmayanlar işbirlikçidir” desin, ben de onlara “inananlar geri zekâlıdır” diyeyim- bütün bunlar inanılır gibi değil. Mesela; “2003 yılında orduda darbe heveslisi gruplar veya kişiler var idiyse elbette soruşturulur ama eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in (bu plânlardan söz eden) günlükleri kaç yıldır biliniyordu, gözaltı için neden bugün beklendi” diye sorulmayacak mı?HEPSİ KAÇACAKMIŞ GİBİ...Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün “bu konuyu iyi bildiği”, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman tarafından söylendi. Hilmi Özkök bütün bu gelişmelere, gözaltılara, TSK’nın toptan suçlanmasına aylarca sustu... Aytaç Yalman’ın sözleri açıklanınca konuşması kaçınılmaz oldu, bu kez de “Sorumlu, dolayısıyla konuşması gereken kişi Aytaç Yalman’dır” dedi. Org. Yalman “Evet, Kara Kuvvetleri Komutanı olarak sorumluluk bende ama Genelkurmay’ın kendi içinde yaptığı araştırmayı bekliyorum” cevabını verdi. Aradan uzun zaman geçti, hâlâ hiçbir araştırmanın sonucunu da duymadık, “Bu olayları 4 orgeneral bilir” açıklamasının gereği de yapılmadı.Gerçekleşmemiş bir “darbe hazırlığı” için sanki generaller, amiraller sorgudan kaçacaklarmış gibi gözaltına alınırken (Başsavcı Cihaner de sanki koskoca Cumhuriyet Başsavcısı kaçacak kadar onursuzmuş gibi tutuklandı) açıkça 27 Nisan e-muhtırasını yazan Org. Büyükanıt’a ise hâlâ bugün sözü edilen ve gelecekte de edilecek olan bu muhtıranın soruşturması yapılmadı. Onun yerine zırhlı araç verildi...Bu arada tabii Deniz Feneri gibi Almanya’da “yüzyılın en büyük yolsuzluğu” denilen ve “asıl fail”lerin listesi Alman yargısı tarafından gönderilen, suçluları da tek tek belli olan kişilerin hiçbirinin gözaltına alınmaması, nazik nazik Adliye’ye bir kez ifadeye çağrılmaları ve delillerin bu uzun sürede tümüyle karartılması başarıyla hasıraltı edildi. Hukuktaki çifte standardı görme açısından önemli ve unutulmayacak bir örnektir.ÇİÇEK BAŞSAVCIYI ARAYAMAZErzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nı soruşturduğu cemaatle ilgili olarak arayan ve “Böyle bir ortamda bize çok zarar verir” diyerek bir anlamda soruşturmadan vazgeçmesini öneren (o sırada) Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in bu davranışı açıkça yürütmenin (hükümetin) yargıya baskısı demektir. Adalet Bakanı ayrıca “HSYK’nın başı” olduğu için daha da dikkat çekicidir.Şimdi Çiçek “Ben gözaltındaki çocuklar için aradım” diyor. Oysa o soruşturmada söz edilen; yasa dışı eğitim kurumlarına götürüldüğü söylenen çocuklar okul öncesi yaşta... Yani 0-5 yaş arasında ve bu çocukların gözaltına alınamayacağı belli... Gözaltına alınanların yaşları da (hepsi 40’ın üstünde) soruşturma raporunda belli. Peki eski Adalet Bakanı millete ne anlatıyor o zaman? Cemil Çiçek’in bu konuda millete bir açıklama daha borcu var.Eğer ordunun toplu şekilde gözaltına alınması dikkatleri dağıtmazsa gerçek anlaşılacaktır herhalde!

Devamını Oku

Kavram kargaşasıyla aldatma

21 Şubat 2010

Hani terör ve strateji uzmanları “kafa karıştırma, kavram kargaşası yaratma”nın olayları yönlendirerek kabul edilemez şeyleri kabul edilir hale getirmede çok etkili bir yöntem olduğunu söylüyorlar ya, ne kadar haklı oldukları sık sık aklıma geliyor.Türkiye’de son bir iki yıldır hangi olaya baksanız ortaya birilerinin güç birliği yaparak inanılmaz bir bilgi kirliliği yaydığını ve bu kirlilik içinde doğruyla yanlışın birbirine karıştırıldığını, böylece toplumun devamlı şüphe içinde bırakıldığını görüyorsunuz.Doğruyu kim söylüyor belli değil (halkın büyükçe bir kısmının buna rağmen sağduyusuyla doğruyu bulabilmesi takdire şayandır)... “Suikast” deniyor yargıdan önce siyasetçi sonuç açıklıyor, terör saldırısı oluyor emniyetten önce siyasetçi (ve gazeteleri) konuşuyor, bir ihbar yapılıyor veya bir iddia ortaya atılıyor durum aynı... Yargıyla, yargı kurumlarıyla ve hukukla ilgili bir olay oluyor, en deneyimli yargı üyelerinden önce siyasetçileri ve yandaş gazetelerini, gazetecilerini dinliyorsunuz.Kavram kargaşası öyle ustalıkla yönetiliyor ki “siyasi gücün yargıya ve tüm kurumlara baskısı” aylardır gündemdeyken, iktidarın herkese gözdağı vermesinden söz edilirken bakıyorsunuz gazete manşetleri “yargı gözdağı verdi” diye çıkmış. Siyasi baskının ve “tüm kurumları yönetme” isteğinin “sivil dikta” noktasına geldiğini hukukçulardan siyaset bilimcilere hemen tüm aydınlar dile getirmeye başlamış ve “son hamle yargıyı ele geçirmek” denirken bakıyorsunuz “yargı darbesi” söylemleri ortalığı kaplamış. Bütün bu karmaşada neyin doğru, neyin yalan/yanlış olduğunu, “asıl darbe”nin hangisi olduğunu ancak gerekli birikime sahip olanlar veya olayları dikkatle izleyip bağlantıları kurabilenler anlıyor. Geriye kalanlar ise çoğu kez beyin yıkama yapmaktan farksız şekilde ekranlarda, gazetelerde tekrarlanan yalanlarla karmakarışık halde bakakalıyor.Meselâ “yandaş medya” sözü; “devlet gücünü elinde bulundurması, ülkenin geleceğiyle ilgili kararları alması, ekonomiden ve her konudan sorumlu olması” nedeniyle her ülkede (ki gerçek demokrasinin olduğu yerde zaten olmaz) sadece “iktidarı koruyup kollayan medya” için kullanılır. Oysa Türkiye’de hemen ona da alternatif bulundu; “muhalefete yandaş medya”...Komedi ötesi bir durumdur bu... Her neyse devam...Tabii bu beyin yıkama “seçmen aldatma”da işe yaradığı gibi AB’yi ve yabancı basını aldatmada da son derece etkili oluyor.Birkaç gün önce İngiliz Financial Times gazetesi, tümüyle yanlış ve yönlendirilmiş şekilde, Türkiye’deki son durumla ilgili “yargıdaki kavga; geleneksel olarak katı laik olan üst düzey yöneticilerle, onların ‘Başbakan Erdoğan hükümetini destekleyen muhalifleri’ arasındaki kavganın ürünü” diye yazdı. Erzincan olayının hangi nedenle çıktığı, olayın gerçekte rejimi ilgilendirdiği ve diğer tüm gelişmeler onları ilgilendirmemişti. Çünkü okudukları (veya dinledikleri) kişiler onlara meseleyi böyle anlatıyor.Yine Erzincan olayının hemen ertesinde iktidara yakın gazetelerde Cumhurbaşkanı Gül’ün “Acilen yargı reformu gerekli. Bunun için de AB uygulamalarına bakılmalı” sözü alkışlarla yer alıyor, yanında da “Zaten AB raporu da ‘Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değişmeli’ diyor” yorumları yapılıyordu. AB raporunda tamamen aksi, yani “HSYK’nın başından Adalet Bakanı ve Müsteşarı çekilerek siyasetten bağımsız hale getirilmesi”nden sözedilirken bu da yalana dönüştürülmüştü. Öte yanda ne Cumhurbaşkanı Gül, ne de bu gazeteler “önce Batı ülkelerindeki gibi demokratik bir Seçim Kanunu yapılmalı, buna göre yapılan bir seçimde halk tarafından seçilen ve liderin emrinde olmayan milletvekilleri yargı reformu yapabilmeli” görüşünü ağızlarına hiç almıyorlar.Onlara göre Başbakan’ın vereceği emri yerine getirecek milletvekilleri “yargı reformu” dedikleri “yüksek yargı üyelerini seçme” işini yapabilir. Anayasa’yı istediği gibi değiştirebilir.Böylece demokrasilerde devlet gücünün bölündüğü üç ayak; yasama-yürütme ve (denetleyen) yargı “tek ayak” haline gelebilir. Bu yine de demokrasi olarak yutturulabilir.Beyin yıkama ile nerelere varılabilir, artık siz düşünün!

Devamını Oku

“Puzzle”ı kim çözecek?

21 Şubat 2010

Hatırlıyor musunuz, yoksa hemen onu da unuttunuz mu bilmem (hafızalar zayıftır netekim!!), Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç -ki kendisi o günlerde Başbakan ABD’de olduğu için Başbakan’a vekalet etmekteydi- Tokat’taki PKK saldırısından hemen sonra;“Henüz ‘puzzle’ı tam olarak çözemedim ama bence bu işin arkasında karanlık güçler var. Güneydoğu Anadolu dışında bir yerde eylem yapmanın hesaba dayandığını görebiliyorum. Daha çok ses getirecek, milliyetçi duyguları daha fazla körükleyecek, özellikle bu söylem içinde siyaset yapan partilerin işini kolaylaştıracak bir eylemi ustaca planlamış olabilirler” demişti. Sonradan PKK birkaç kez saldırıyı üstlendiğinde bile hâlâ “Belki de başka örgütlerle işbirliği yapmışlardır” benzeri iddiaları sürdürdü, bu garabet iddianın yanlışlığını kabul etmedi ama... Puzzle (bilmece) çözmekte uzman olduğuna inandığına göre acaba Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in sürdürdüğü soruşturma nedeniyle başına gelenlerin arkasındaki ‘puzzle’ı da çözdü mü diye merak ediyorum. Zira kendisi Başbakan Yardımcısı olarak “HSYK’nın özel yetkili Savcı Şanal’ın yetkisini alması yargı darbesidir” diyor, hatta suç işlediklerini söylüyor. Hakim ve Savcılar Kurulu’nun (HSYK) Başkanı durumundaki Adalet Bakanı Sadullah Ergin “yargı darbesidir” diyor, Başbakan Erdoğan “HSYK’nın taraflı karar verdiğini” ima ediyor.Arınç üstüne üstlük hukukçu olarak ve günlerdir yüksek yargı uzmanları tarafından “Verilen karar HSYK’nın yetkisindedir” denmesine rağmen, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk “Bu karar HSYK’nın yetkisindedir, hatta tekelindedir. Bakanlığın da, Yargıtay’ın da yetkisinde değildir” açıklaması yapmasına, Anayasa ve CMK’nın ilgili maddeleri defalarca tekrarlanmasına rağmen: “HSYK neye dayanarak yetkileri aldı? Elinde belgeler mi var? Savcı Şanal HSYK’ya ne yaptı” gibi alakasız sorular da soruyor.Ve öte yanda Erzincan Başsavcısı Cihaner’in yürüttüğü cemaat soruşturması dosyasında “bu soruşturmada yer alan muhbirlerin, Erzurum Savcısı Şanal tarafından telefon dinleme ile bulunduğu, gözaltına alınıp farklı ifade vermeye zorlandığı” bilgileri olduğu belirtildi.GİZLİ TANIK DA KAYIPŞimdi bu dosya Ergenekon savcılarına gönderildi. İnşallah bazı CD’ler gibi kırılmaz. Veya yine bazı önemli CD’ler ya da Başsavcı Cihaner’e yapılan Ergenekon suçlamalarının ifadesine dayandırıldığı gizli tanık gibi ortadan kaybolmaz. (Bu şüpheler çok mu haksızdır acaba?)Deniz Baykal yaptığı konuşmada, bu gizli tanığın “Albay Dursun Çiçek’in 2009’da Erzincan’a geldiğini, Cihaner’le buluştuğunu, birlikte tezgah yaptıklarını” söylediğini, oysa Dursun Çiçek’in “Erzincan’a sadece bir kez, 1992’de gittim” dediğini hatırlatıyor.Duruma bakalım; bu ifade gerçeğe uygun olmadığı halde Cihaner’i Ergenekon şüphelisi yapıyor ve Cihaner hapiste, tanık kayıp.Bir kez tutuklanıp bırakılan, sonra yeniden tutuklanan Eskişehir Alay Komutanı Kıdemli Kurmay Albay Recep Gençoğlu ise Erzurum Savcısı Osman Şanal’ın kendisine; “Merak etme (3’üncü Ordu Komutanı) Saldıray Berk Paşanı da, o savcı Cihaner’i de yakında yanına göndereceğim” dediğini anlatmış. “Biz cemaat soruşturması yaptık, istihbaratçı subaylar da aynısını yaptı. Bu yüzden hakkımızda soruşturma açıldı. Ben tutuklandıktan sonra Erzurum Valisi emniyet mensuplarına 7 maaş ikramiye verdi” demiş.Ortada; “Bir savcının bir başsavcıya ‘onu içeri tıktıracağım’ boyutundaki, görev suçu işleyerek dosya kaçırmayı göze alacak, muhbirleri yalan ifade vermeye zorlayacak boyuttaki nefretinin sebebi ne olabilir” sorusu da dahil çok karışık bir puzzle var. Ama hiç şüphe yok ki tüm yargı kurumlarının ve en deneyimli hukukçuların açıklamalarını dinlemeyen ve “yargı darbesi” diyen Bülent Arınç bunu da çözecektir.Çözümleri gerçekle pek örtüşmese de merakla bekliyoruz..*****Kızların öldürülmesi “irrite” etmiyor da...Yazınca da bozuluyorlar, oysa öyle şeyler oluyor ki açıp arşivlere baksınlar, her hükümet döneminde bu tür olayları yazıp eleştirmiş miyim eleştirmemiş miyim...Eğer atlamışsam hemen bu eksikliği itiraf edip özür dilemeye hazırım. Ki bu Bakan’ın göreve geldikten sonra SHÇEK kız yurtlarına baskın yapmasını alkışlamış; ‘İşte sorumlu bir Bakan böyle davranır’ diye yazmıştım.O günden sonra Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Aliye Kavaf’ın sesini hiç duymadık. Bunca kadın cinayeti oldu, küçücük kızların “töre” diye boğulduğu, canlı canlı toprağa gömüldüğü, aslan gibi öğrencilerin kaldırımlarda, yollarda katil minibüs şoförleri tarafından yok edildiği vahşet olayları ve birçok kadına karşı şiddet vakaları görüldü. Meclis’te bile neler oldu; ne bu Bakan’ın, ne eski Bakan’ın, ne de kadın milletvekillerinin en ufak bir tepkisi duyuldu.Ve dün gazetelerde Kavaf’ın “Dizilerdeki erotik sahnelerden irrite oluyorum, hayat cinsellik değil. Sergilenen cinsellik çocukları cinsellikle çok erken tanıştırıyor” şeklindeki konuşması yer aldı. Bula bula konuşacak bunu bulmuş, herhalde ekranda sigaradan sonra öpüşme sahnelerinin “buzlanmasına” geliyor sıra.Hani gerçekten doğal, gerçekliği yansıtan, yaşamın parçası olan sınırlı bir erotizm dışında dizilerde porno benzeri sahneler olsa, “ahlak dışı” denecek görüntüler olsa herkes tepki gösterir ama yok böyle bir şey.Yine de konuşacaksınız ki halk “toplumun değerlerine ne kadar da bağlı olduğunuzu” anlasın, hem arada bir sesiniz duyulmuş olsun hem de “töre” filân gibi tehlikeli sulara da dokunmamış olun. Öte yanda genç kızlar diri diri toprağa gömülüyormuş ne önemi var?Bakan’ın konuşmasının yayımlandığı gün gazetelerde üvey babası tarafından yıllarca tecavüz edilen ve sonunda öldürülen zavallı genç kızın haberi vardı. Altında ise öz babasının 8 yaşından 15 yaşına kadar tecavüz ettiği zavallı kız çocuğun haberi vardı. Bu alçaklığa verilen ceza da sadece 20 yıldı...Bakan Kavaf için bunlar çok önemsiz olmalı, örneğin “neden 40 yıl değil de, 20 yıl ceza verildi” diye sormuyor. “O cani babanın da, diğerinin de ömür boyu hapis cezası alması gerekir. Batı ülkelerinde cezası budur” demiyor. “Erotizmden irrite oluyorum, hayat cinsellik değil” diyor. Birilerinin ona “cinselliği olmayan hayat da hayat değil” demesi mi gerekiyor acaba? Biliyor musunuz asıl bu durum yine karşısındakini aptal yerine koyduğu için fena halde irrite edici!

Devamını Oku

Kutlu yürüyüşün getirdikleri!

20 Şubat 2010

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç dün “HSYK’da müsteşarı habersiz yakaladılar. HSYK kararı yargı darbesidir” demiş. Yüksek mahkemelere yaptıkları gibi istemedikleri bir karar çıktığında Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu için de “Anayasa’nın verdiği yetkiyi kullanırken bile” yargı darbesinden söz edebiliyorlar. Oysa asıl yargı reformunun “Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nı HSYK’dan çekerek” yapılması gerektiğini ise Arınç “müsteşarı habersiz yakaladılar” sözüyle açıkça ortaya koyuyor.Habersiz yakalanmasa ne olacaktı; daha önce defalarca yaptığı gibi HSYK toplantısına katılmayacak ve kararı engelleyecekti.Tüm yüksek mahkeme temsilcileri, ülkenin en iyi hukukçuları “HSYK’nın ‘özel yetkili savcıların yetkisini alma’ kararı” için “doğru karar, yasalara uygun olan işlem yapılmıştır” açıklamaları yaptılar. Haydi bütün yargı kurumuna, hukukçulara el birliğiyle saldırı olduğunu göz önüne alalım, “tarafsız görüşlerine, bilime, hukuka bağlılığına bugüne kadar kimsenin itiraz edemediği” Yargıtay Onursal Başkanı, 50 küsur yıllık hukukçu Prof. Dr. Sami Selçuk’un da Anayasa’nın verdiği yetkileri yorumlayarak “Bir savcıyı görevlendiren merci görevden de alır. Bu onun gerçek yetkisidir... HSYK’yı oluşturan hukukçular en az 30 yıllık deneyime sahiptir” sözlerine ne demeli?Acaba bütün bu en deneyimli hukukçular neden HSYK’ya destek veriyorlar? Ayrıca hükümetin sabaha karşı açıklama yapmasını gerektirecek kadar bu olaya müdahil olmasının ve HSYK ile uğraşmasının nedeni nedir?HEDEFTEKİ YARGI!Hani işlerine gelen kararlarda “Yargı kararlarına saygı duymak gerekir” diyorlardı, Anayasa’nın verdiği yetkiyi kullanan bir yargı kurumuna “suç işlemiştir” diyecek kadar saygısız davranmak bu sözle bağdaşıyor mu?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bir de; nasıl ilgi kurduysa “Kutlu yürüyüş asla ve asla durdurulamaz” demiş. Bu dinsel anlam taşıyan, ‘kutsal yürüyüş’ sözüyle ne kastettiğini de millete açıklaması gerekir aslında... Cemaatlerin/tarikatların hukuka karşı bile sorumsuz olduğunu mu, yargının bile ancak “iktidarın istediği soruşturmalar açabileceğini” mi yoksa başka bir şey mi kastetti? Bütün kurumları ve birçok kişiyi baskısı altına alan, bununla da yetinmeyip hepsini tek elden yönetmeyi hedefleyen, sıranın demokrasi için olmazsa olmaz “bağımsız yargı”ya geldiği kutlu yürüyüşlerine daha ne kadar susulacak?Bütün bu gelişmeler içinde AKP Genel Merkezi’ne zarf içinde gönderilen mermiler ayrı bir olay. Ne zaman işler sarpa sarsa zarf içinde birilerine mermi gönderiliyor. Artık yerseniz!FRANSIZ İHTİLALİ GİBİCumhuriyet Başsavcıları, Yargıtay, Danıştay, YARSAV demeden en önemli kişi ve kuruluşların telefonlarının dinlenmesinden sonra Genelkurmay Başkanı’nın ses kaydının ortaya çıkması bir başka olay... Bir yandan ihbar mektupları, gizli tanıklar, telefon ve ortam dinlemesi yapılması ülkeyi Fransız ihtilali ortamına çevirdi.Türkiye, kimsenin konuşamadığı, herkesin komşusundan/akrabasından bile şüphelendiği bir ülkeye çevrildi.CUMHURBAŞKANI İHBAR EDİLSE!Eski DGM Savcısı Mete Göktürk NTV’de “Bu savcılar özel yetkilidir, HSYK yetkilerini almakla yanlış yaptı” dedi. Daha sonra da Anayasa’nın 250’nci maddesinin; “Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın yargılayacağı kişiler saklıdır” hükmüne rağmen, “251’inci madde açıktır, ben hukukçulara hayret ediyorum, burada şüphelinin konumu, sıfatı ne olursa olsun özel yetkili savcılar soruşturmayı yapar, arama ve tutuklama talep edebilir, her türlü yetki verilmiştir” diye devam etti.Hükümetle ve medyasıyla tıpatıp örtüşen görüş bu... O zaman bazı hukukçuların dile getirdiği şu soru geliyor akla; Eğer bu mantık doğruysa aynı mantıkla, madem ki “hiç istisnası yok, konumu, sıfatı ne olursa olsun” deniyor, ya Cumhurbaşkanı ile ilgili bir ihbar gelse; “askeri sırları başka ülkelere sızdırıyor” ya da “Anayasal düzeni değiştirecek bir örgüt üyesidir” dense, özel yetkili savcı onu, konutunu arayacak ve tutuklayacak mı? “Gitsin Anayasa Mahkemesi’nde, Yargıtay’da yargılansın ama ben bu işlemleri yaparım” diyebilecek mi? Derse kabul mü edilecek? Ki Başbakan ve bakanlar için de aynı örnekleme geçerlidir. Haydi hep birlikte düşünsünler de sonra konuşsunlar!*****HER AÇIDAN’DA BU HAFTA21 Şubat Pazar günü Her Açıdan’da Türkiye’nin yaşadığı en karanlık, en tehlikeli dönemlerinden biri haline gelen içinde bulunduğumuz günlerin olaylarını tartışacağız. Programa: DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Yargıtay Ceza Genel Kurulu Onursal Başkanı Osman Şirin, İstanbul Barosu eski Başkanı ve tutuklanan Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in avukatı Turgut Kazan ile Galatasaray Üniv. Ceza Hukuk Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal konuşmacı olarak katılacaklar. Gerçekleri öğrenmek isteyen herkesi bekleriz.

Devamını Oku

Milletin zekâsıyla alay etmek!

19 Şubat 2010

Herkesin cevabını merak ettiği soru bu: “Son aylarda iyice çıldırmış gibi görünen ve arkası kesilmeyen akıl almaz olayların, kurumların en üst düzey isimlerine yapılan tacizlerin nedeni ne?”.. Yandaş medyaya bakarsanız “demokratikleşiyoruz”... Artık olaylarla iyice uyanan ve kafa karışıklığına rağmen gelişmeleri doğru yorumlayan halka bakarsanız (gelen yüzlerce mektuptan çıkan sonuç): “Herkesi korkutmak, sindirmek için en üst düzey isimler tutuklanıyor. İktidarın istemediği hiçbir kararın alınmaması sağlanıyor”... “Kurumlar tek tek hükümetin kontrolüne alınıyor”... “Kapatma davası açılsın diye özel bir gayret gösteriliyor”... Hepsi çok önemli ama sonuncusuna özellikle dikkat etmek lâzım.Bülent Arınç’ın “Erken seçim düşünmüyoruz” demesine rağmen Radikal’in Ankara temsilcisi Murat Yetkin’in konuştuğu bir AKP yöneticisi; “Kapatma davası açılırsa kimse bizden boynumuzu Anayasa Mahkemesi giyotinine uzatmamızı beklemesin, halkın mahkemesine gideriz” demiş. Anayasa Mahkemesi’nin olmadığı yerde “demokrasiyle gelen liderlerin nasıl kolayca diktatöre dönüştüğü”nü Hitler örneğinden biliyorlar oysa... Yine de Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere yüksek mahkemeleri düşman gibi görmekten vazgeçmiyorlar.Aslına bakarsanız son gelişmeler gerçekten de yine “AKP acaba kapatılmak mı istiyor” sorusunu akla getiriyor. Acaba “Yargıdaki deprem hesapları altüst etti, erken seçim olabilir” yorumları yanlış mı? Acaba tam aksine asıl hesap AKP’nin kapatılması ve böylece işsizlik ve ekonomiden açılıma, tüm kurumlarla kavgadan haksız tutuklamalara, işçisinden emeklisine halkın sıkıntılarına kadar her konuda ortaya çıkan tepkileri “ordu bizi mağdur etti” ile karşılayamayan iktidarın bir kapatma davası mağduriyeti eşliğinde seçime gitmesi mi?Attığı adımlar başarıya ulaşırsa zaten kurumlar kontrolüne girecek, ulaşmazsa kapatma davası imdada yetişecek... Mi?Devlet Bakanı Egemen Bağış 29 Ocak 2010’da Kütahya’da ne demişti; “Eğer AKP’ye kapatma davası açılırsa yüzde 70’le geliriz.”“Öylesine” mi söylemişti dersiniz, yoksa tam aksine bilinçli olarak söylenmiş bir söz müydü? Görünüşe bakılırsa pek de tesadüf değildi! ***** Yargıya kim müdahale ediyor? Şimdi, neredeyse tüm yargı kurumları ve mensupları HSYK kararının doğru olduğunu söylerken hükümet üyeleri de, iktidara yakın medya da var güçleriyle “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yargıya müdahale etmiştir” tezini savunmaktalar. Kafası karışan vatandaşlar arasında da “Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nı suçlayan da mahkeme değil mi? HSYK ona neden karşı çıkıyor” diyenler var.Dün Ankara’dan arayan ve çok deneyimli bir hukukçu olan Avukat Şevket Çizmeli, Taha Akyol’un da Perşembe günü NTV’de Ruşen Çakır’a “Erzurum savcısının haklı olduğunu, çünkü CMK 251. maddesinde soruşturmanın savcılık eliyle yapılacağının bildirildiğini” söylediğini, Ruşen Çakır hukukçu olmadığı için buna gereken cevabın doğal olarak verilemediğini, böylece hatalı bir açıklamanın gerçek gibi yansıtıldığını, ekranlarda bu tür hatalı açıklamalarla halkın sürekli yanıltıldığını söyledi. Açıklaması ise şöyle:“Tartışılan konu Erzurum Savcısı’nın soruşturma yapıp yapamayacağı değil -kaldı ki CMK 250. maddesinin son cümlesi buna da yetkili olmadığını gösterir- Erzincan Başsavcısı’nı tutuklamaya kimin yetkili olduğudur. Bunun için Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda ‘1’inci sınıf hakim ve yargıçlar için’ hüküm vardır (madde 90):‘Haklarında son soruşturma açılmasına karar verilenlerden, birinci sınıfa ayrılmış olanlarla, Ağır Ceza Mahkemeleri heyetine dahil bulunan Hakim ve Cumhuriyet Savcıları’nın son soruşturmaları Yargıtay’ın görevli ceza dairesinde görülür.’ Ayrıca yine Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 88. maddesinde ‘Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine giren suçüstü haller dışında, suç işlediği öne sürülen Hakim ve Savcılar yakalanamaz, aranamaz, sorguya çekilemez’ der. Bu suç aylardır soruşturulduğuna, suçüstü söz konusu olmadığına göre gözaltı ve arama kararları kanunsuzdur.” Bu bilgiler ışığında, Anayasa “savcıların yetkilerini belirleme, görevlendirme, ‘özel yetkili savcı’ yapma işlemini, yetkisini de HSYK’ya verdiğine göre aynı yüksek kurulun; yapılan bir yanlış halinde bu yetkileri alma görevine nasıl itiraz edilebilir, buna nasıl “yargının yargıya müdahalesi” gibi komik bir kulp takılabilir iyice düşünmek lazım. Hele de ülkenin en önde gelen, en deneyimli yargı mensupları uzun süredir “yargı kuşatıldı, yürütmenin baskısı altında” derken, yönlendirilmiş bazı hakim ve savcılarla istenen operasyonların yürütüldüğü açıklanırken daha da iyi düşünmek lazım.

Devamını Oku

Dönüşümlü yıpratma... Sıra yine yargıda!

17 Şubat 2010

Bir kurumu ya da kişiyi esaslı şekilde yıpratmak istiyorsanız onu büyük tepkilere sürükleyecek en beklenmedik olayları yaratmanız gerekir. Örneğin orduyla ilgili olarak; PKK’nın Tokat saldırısını onunla ilişkilendirmek, hükümetin zirvesindeki isimlere veya cumhurbaşkanına yapılacak suikastlarla ilişkilendirmek, bir camiyi bombalama veya kendi uçağını düşürme gibi abuk suçlar yöneltmek, komutanlara; “göğsünü bana siper eder” diyecek kadar güvendikleri subayları tarafından suikast yapılacağını iddia etmek gibi adımların hepsi en soğukkanlı genelkurmay başkanına, en sakin komutana kontrolünü kaybettirebilir.Nitekim ettirdiğini ve öfkeli açıklamaların, halka şikayetlerin gündeme geldiğini gördük.HUKUK BİR KEZ DELİNSE...Aynı gelişmenin yargı konusunda yürütülmekte olduğu artık Cumhuriyet başsavcılarına, yargının üst düzey temsilcilerine yönelen siyasi baskılardan açıkça anlaşılıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın -aynen Yargıtay/Danıştay gibi yüksek mahkemelere yapılanın benzeri şekilde- telefonu dinlendi.Hangi nedenle; “Ergenekon denilen örgütle bağlantısı var mı, terörist olabilir mi” diye... Saçmalığı düşünebiliyor musunuz?Ve şimdi de Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı “bir cemaate yönelik soruşturma yürüttüğü” için Ergenekon’la, darbe plânı iddialarıyla bağlantı kurularak tutuklandı. Hem de tutuklama işlemi ancak son karar aşamasında yapılabilecekken, hakim ve cumhuriyet savcılarının son soruşturmasının Yargıtay’ın görevli ceza dairesinde yapılması gerekirken Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı, vekili ve üç savcının talebiyle tutuklandı.TESADÜFE BAKTutuklama kararını veren nöbetçi hakimle ilgili tesadüf de dikkat çekici; CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun kısa süre önce “hamili çek gibi arama kararı” diyerek açıkladığı “aramanın nedeni, aranacak kişi ve arama yapılacak adresler” gibi zorunlu bilgilerin yer almadığı, boş bırakıldığı, böylece “keyfe göre doldurulabilecek” kararda ismi yazılı olan hakimin ta kendisi...Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi İsmail Şahin.Daha önceden cemaati “silahlı örgüt” sayarak Erzurum Başsavcılığı’ndan Erzincan’a yapılan müdahale, MİT Bölge Başkanı’ndan Jandarma Komutanı’na kadar yapılan tutuklamalar adım adım Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’na ulaştırıldı.Ve Cumhuriyet tarihinde benzeri görülmemiş şekilde -sanki kaçacakmış gibi- bir Cumhuriyet Başsavcısı apar topar tutuklandı.Bu benzersiz yanlış elbette Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi, Yargıtay gibi yüksek yargı kurul ve mahkemelerinin “yetki aşımı olup olmadığı” konusunda inceleme yapmasına ve gereken kararı vermesine neden olacaktı ki bu da oldu.Şimdi AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ (daha önce beğenmedikleri kararlar çıktığında Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay demeden tüm yüksek mahkemelere tepki gösterdikleri gibi) HSYK’nın soruşturmaya müdahale ettiğini, yapılanın yargı bağımsızlığına müdahale olduğunu söylüyor. Oysa elbette yargı kurumu kendi içinde “yetki sınırlarının aşılıp aşılmadığını” denetlemek, “siyasi baskının işe karışıp karışmadığını” araştırmak zorundadır.Eğer bir müdahaleden söz edilecekse Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın açtırdığı soruşturmaya yapılan siyasi müdahale; bu soruşturmanın siyasilerin katkısıyla durdurulma çabaları, örneğin Cemil Çiçek’in “cezaevleri dolu, serbest bırakın” sözleri, Erzurum Başsavcılığı’nın işe karıştırılmasıdır müdahale...DÖNME DOLAP GİBİHer neyse, bunlar nasılsa sonunda (eğer hükümet baskıya son verirse) yargı tarafından ortaya çıkarılacaktır. Burada bizim dikkatimizi çeken, orduyla birlikte yargıya olan güvenin sarsılmaya çalışılmasıdır. Son günlerde “yapısının değişmesi, üyelerini Meclis’in seçmesi” gündeme getirilen HSYK ile yüksek mahkemelerin (bu olayda Yargıtay) olanlar karşısında devreye girmek zorunda bırakılması, böylece “yargı kendi içinde yargı bağımsızlığına müdahale ediyor” gibi anlamsız bir iddia ile bu “yapı değiştirme operasyonu”na fırsat yaratılmasıdır.Erzincan olayının nereden başladığını hatırlarsanız; bir taşla birkaç kuş... Aynen “Arınç’a suikast” iddiasından kozmik oda aramalarına geçilmesi gibi...Geniş bakın gelişmelere; ordu tartışmaları aniden yargı tartışmalarıyla kesiliyor. Oradan ‘açılım’a, tekrar büyük sansasyon yaratacak bir olayla orduya ve tekrar yargıya dönüyoruz.Milletin başını döndüre döndüre nereye varacaklar bakalım.Bu arada; “HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere yüksek mahkemelerin üyelerinin çoğunu Meclis seçsin” isteğinin nedenini ve bunun gerçekleştirilmemesinin önemini anlayabildiniz mi?.. Yargının, yürütme kontrolüne gitmesi gelecekte nelere sebep olabilir, görebildiniz mi?

Devamını Oku