“Anayasa için darbe mi lâzım” muhabbeti...

Haberin Devamı

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik “Bir anayasa yapılması için ille de darbe mi lâzım? CHP’ye göre nedense millet iradesine dayanan temsilciler tarafından anayasa yapılamaz. Oysa bugüne kadar birçok değişiklik yapıldı, bundan sonra da yapılabilir” demiş.

Bunlar çok önemli sözler çünkü hiç şüphe yok ki “Anayasa değişikliği” öncesinde ve gerek duymaları halinde referandum öncesinde halka yapılacak propagandanın bel kemiği olacak. Onun için halkın bu sözlerdeki gerçek payını çok iyi anlaması gerekiyor.

Bir kere “bu Meclis’in Anayasa yapamayacağını” veya Anayasa’da ülkenin ve demokratik rejimin geleceğini birebir etkileyecek “yüksek mahkeme üyelerini kendilerinin seçmesi” gibi önemli değişiklikler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini sadece muhalefet partileri değil, deneyimli hukukçu ve siyaset bilimcilerin büyük çoğunluğu söylüyor.

Aralarında tamamen bilimsel görüş yansıttığına her kesimin inandığı 54 yıllık hukuk deneyimine sahip eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk da var, AKP’nin ‘Sivil Anayasa’ dediği taslağı hazırlayan (ve kendi seçtiği) 6 kişilik hukukçular grubundan Prof. Dr. Serap Yazıcı da var. Onlar neden olarak bu iktidarın yıpranmış, Meclis’in ise her konuda kavgalı olmasını gösteriyorlar ama Meclis’teki milletvekili sayısından çok “milletvekillerine ait suç dosyası” olduğunu ve iktidar partisi için Anayasa Mahkemesi’nden 1’e 10 oyla çıkan “laikliğe karşı eylemlerin odağı” kararını gösteren büyük çoğunluğu da unutmamak lâzım.

1982 Anayasası’na “darbe anayasası” diyenler nedense bu anayasanın yarısından çoğunun siviller tarafından değiştirilmiş olduğunu hiç hatırlatmıyorlar. Evet, demokrasi adına değiştirilmesi gereken yasalar var ama nedense AKP bu değişiklikleri yapmaya, örneğin milletvekili dokunulmazlığını sınırlamaya bir türlü yanaşmıyor, nedenini de açıklamıyor. (“Herkesin dokunulmazlığı kalksın” demişlerdi, bu gerçekleşti daha ne bekliyorlar?)

Varsa yoksa şu anda yasama (Meclis) ve yürütmeyi (hükümet) denetleyebilecek tek kurum olarak kalmış olan yüksek mahkeme üyelerini seçmek ve zaten çok zor olduğu “AKP için verilen karara rağmen kapatılmaması” ile görülen parti kapatmayı tümüyle kaldırmak... Yani yasalara karşı suç işleyen vatandaşlar ve diğer kurumlar cezalarını bal gibi çekerken partiler de milletvekilleri gibi yargıya hesap vermeyecekler. İstenen bu...

MİLLET İRADESİYLE DİKTATÖRLÜK

“Neden sadece bu iki değişiklik mutlaka gerçekleşmeli ısrarındalar” aslında halkın bu soruyu önce kendisi düşünmeli ki söylenen yalanlardan korunabilsin... Bunlar gerçekleştiği anda bir hükümet yargı denetiminden de kurtularak elindeki Meclis çoğunluğuyla istediği her yasayı çıkarabilir, her adımı gerçekleştirebilir. Ortaya Anayasa’ya aykırı fahiş hukuk yanlışları çıkarsa veya partiler bilerek anti demokratik söylem ve eylemler içine girerse kapatılma tehlikeleri de ortadan kalkar.

Hazır millet “padişah” diye çağırmaya başlamışken ve çağırdıkları kişiler de padişah saraylarına yerleşmeye başlamışken tam padişahlığı görmek mümkün olur.

HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek bu açıdan çok önemlidir. Önce “Anayasa Mahkemesi’ne ne gerek var” diye tutturanlar oldu biliyorsunuz... Anayasa mahkemelerinin kuruluşu “Millet iradesiyle geldim, öyleyse her şeye hakkım var” diyen Hitler’in yaptıkları görüldükten sonra gerçekleşmiştir. Millet iradesi “benim seçtiğim muhalefet partilerini yok sayın, üniversiteleri ve sivil toplum kuruluşlarını yok sayın, medyayı ve yargıyı da ‘benim medyam, benim yargım’ yapın” diyor mu?

Onun için “Millet iradesi” lâfını her duyduğunuzda “Demokrasilerde millet iradesi, milletin egemenliği Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanılır ve bu kurumlar içinde “denetleme görevi yapan” yargı en önemli yeri tutar” şartını unutmayın.

Asıl olay bunu unutturmakla başlıyor zira!

*****


Cumhuriyet bitti sıra Atatürk’te!

Adı “pislik atmak”la özdeşleşmiş biri “kavanozla atma” işine iyice alışmış olmalı ki aynı eylemi önce yazdığı kitapla Cumhuriyet’e uygulamaya kalktı şimdi de

Atatürk’ün adına bulaşıyor.

Son zamanlarda kendisiyle kavanoz yarışına çıkmış olanların izinden giderek önce TV’de (hem de kendisi tarihçi filan olmadığı halde eski TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu gibi usta bir tarihçinin karşısında) Ermeni Soykırım İddiası’yla ilgili bin çeşit yalanı sıralıyor. Kendisine gösterilen belgelere (ki bunlar arasında diğer ülkelerin arşiv bilgileri, belgeleri de var) inanmıyor, “yanlış tercüme, yalan, propaganda vs.” diyor. Sonra da bir gazeteye yaptığı açıklamada “Atatürk’ün hayatını anlatan Veda filmi üzerinden” Türk tarihine verip veriştiriyor.

Zülfü Livaneli’nin yaptığı film “çağını kapatmış, yalan ve efsaneyle örülmüş bir hikâyeyi canlandırma çabası”ymış. Memlekette ifade özgürlüğü var olmasına var da bir toplumun en hassas değerlerine, Ata’sına, tarihine iftirayla, pislik atarak saldırma özgürlüğü hangi ülkede var onu bilmiyoruz. Fransa’da, İsviçre’de “soykırım olmamıştır” diyeni bile cezalandırdıklarına göre herhalde böyle aptalca bir sınırsızlık Türkiye’de de olamaz.

Zülfü Livaneli Atatürk’ün hayatını, onun yakın arkadaşı Salih Bozok’un mektubundan yola çıkarak yorumladığı harika bir film yaptı. Bu filmde, bugünkü çağdaş, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl mucizevi bir mücadeleyle kazanıldığı, gurur duyulacak tarihi aktarılıyor.

Ama dünyanın tüm liderlerine ve tarihçilerine parmak ısırtan, Andrew Mango gibi yabancı tarihçilerin “üzerine dev romanlar yazdığı” Atatürk ve Cumhuriyet’e saygı duymak için de önce o akla ve takdir yeteneğine sahip olmak gerekir. Bu özellikleri ise en yakınına pislik atan birinden beklemek doğru olmaz tabii...

Kabahat böyle insanlara o soruların sorulmasındadır, değil mi efendim?

DİĞER YENİ YAZILAR