“Kampanya”dan önce “anket lâzım!

6 Mayıs 2010

Eveet, karşımızda “bilgi kirliliği içinde bunalmış” bir toplum var. O kadar çok konuda o kadar çok iddia, yorum ortaya atılıyor ki “benim” diyen babayiğit içinden çıkamaz.Ama bu arada Anayasa Mahkemesi ile referanduma gitme konusunu “Siz mahkemeye gidin, biz halka gideriz” veya “halkın karşısına çıkmaktan niye korkuyorsunuz da mahkemeye gidiyorsunuz” benzeri sözlerle karşı karşıya getirmek gibi gelecekte çok pişman olunabilecek ve gerçekten zararlı, tehlikeli durumlar var, bunlara çok dikkat etmek gerekiyor.Anayasa Mahkemesi ve onunla birlikte “üyelerin çoğunu Meclis ile cumhurbaşkanının seçmesi istenen” diğer yüksek mahkemeler (ki olay da buradan, yüksek mahkemelerin siyasetin emrine girmesi ve bağımsızlığını yitirmesi endişesinden çıkıyor) zaten demokratik sistemi, anayasayı korumak, denetlemek için kurulmuş mahkemelerdir. Özellikle anayasa mahkemeleri “parlamento çoğunluğuna sahip iktidarlar”ın bu çoğunluğa dayanarak anayasa üzerinde istediği gibi oynamaması, istediği her yasayı “tehlike yaratacak olanları bile” çıkaramaması için kurulmuştur.Çoğunluk partilerinin bu yöntemle demokrasiden sapabilecekleri görüldüğü için (Almanya)... Yani zaten bu mahkemelerin varlığı, dolaylı olarak toplumun geleceğini korumaktır.Ve anayasa hukukçularının hemen hepsinin söylediği gibi bu mahkemelere herhangi bir icraatı durdurmak üzere gitme hakkı (öncelikle) ana muhalefet ve diğer muhalefet partilerine, milletvekillerine verilmiş. Yani, “başka bir çözüm kalmadığında” ana muhalefet partisinin AYM’ye başvurması tamamen yasal bir durum hatta bir görev.O zaman topluma bunu yanlış anlatmak sanki bir hataymış, suçmuş gibi yansıtmak yanlıştır. Tamamen popülist bir yaklaşımla “Ana Muhalefet Mahkemesi” gibi bir isim takmak çok yanlıştır. Bugünkü iktidar örneğin gelecek seçimde muhalefete düşse ve o günün iktidarının yapacağı değişiklikleri kendisi Anayasa Mahkemesi’ne götürse, bugün yaptığı yakıştırmalar yarın onun için de yapılabilir ki yine yanlış olur.GEL MEYDANA...Bundan sonra referandum için kampanya başlayacakmış. Başbakan Erdoğan kampanya konusunda:“Millet diyor ki; gel bana, bu işin asıl sahibi benim, bunlar millete gitmekten korkuyorlar. Biz de diyoruz ki haydi gidelim millete, millet versin kararı (...) Biz vekiliz onlar asıl... Bizim bundan sonraki sürecimiz hemen kampanya” demiş.Ama Türkiye’de bu kampanyaların nasıl “seçim”e dönüştürüldüğü/dönüştürüleceği, seçmenden oy ister gibi referandum oylaması istendiği bilinen bir gerçektir. Oysa Anayasa değişikliği konusu, hele de yüksek mahkemelerle ilgili kritik maddelerin diğerleriyle bütün halinde oylanacak olması seçim gibi algılanamaz. Halkta bu algı yaratılamaz.Buradaki mesele “halka gitmekten korkmak” değil, halkın büyük çoğunluğunun anlamadığı, anlayamayacağı kadar teknik, hukuki, uzmanlık isteyen bir konunun “hataya açık şekilde” milletin önüne sürülmesi, sonuçta da “halk böyle istedi” denecek olmasıdır.“MİLLET VEKİLİ” NE DEMEK?Türkiye referandumlarla yönetilecekse Meclis’e ne gerek var? Böylesine kritik konuları bütün halinde halk oyuna götürmek ve aslında sıkıntıya düşülen, uzlaşmaya gerek duyulmadan atılan her adımda, her konuda referanduma başvurmak “çoğulcu” değil “çoğunlukçu” anlayışın ta kendisi değil midir? (Buradaki “uzlaşma”, Anayasa değişikliklerinin daha baştan “geniş katılımla” hazırlanması, dayatılmamasıdır.)Eğer “biz vekiliz, onlar asıl” deniyorsa o vekil kelimesinin başındaki “millet” ne anlama geliyor? İşine gelince parlamenter sistemi yüceltmek, gelmeyince kötüleyip dışlamak demokratik bir tavır mıdır?Avrasya Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin bir süre önce yaptığı araştırmada halkın yüzde 42’sinin “Anayasa değişikliğinin içeriğini bilmediği”, yüzde 24.5’unun ise “kısmen bildiği” ortaya çıkmıştı.Seçim propagandası gibi “partilerin birbirini suçlayacağı” kampanyalara geçmeden önce güvenilir araştırma şirketleri bu soruyu tekrar halka sormalıdır.“Anayasa değişikliğinden ne anladınız? Vereceğiniz oy ile nelerin büyük değişikliğe uğrayacağını biliyor musunuz?” Önce sonucu görelim, sonra kampanyaları...Doğrusu budur.

Devamını Oku

Yalancı ihbarcılar cenneti!

5 Mayıs 2010

Hayatımda hiçbir yazısını okumuş değilim, kendisini tanımam bilmem ama bu şahıs STAR gazetesindeki köşesinden beni, hem de yazısının başlığında ismimle “Ergenekon sempatizanıdır” diyerek aklınca ihbar ediyor. Ya da “zemin hazırlıyor”...Yazısının içinde olanca saygısızlığıyla sanki böyle bir hakka sahipmiş gibi (benzerlerinin sıkça başvurduğu bir yöntemle) benden ilk ismimle “Ruhat şöyle demiş, böyle demiş” diye söz ediyor.Terör örgütünün son karakol baskınının ertesinde yazdığım ve hükümete de, TSK’ya da “zaman kaybı, karakollarda yeterli önlemleri almamak” gibi konularda yönelttiğim eleştirileri (ki çoğunu her karakol baskını sonrasında tekrarlamışımdır) alıyor, kendince “Tam da şehit kanına ihtiyaç vardı. ‘Yargı bağımsızlığı elden gidiyor’ martavalıyla daha fazla idare edemezsiniz çünkü” gibi acımasız, anlamsız, provokatif anlamlar yüklüyor ve sonunda buyrun size “Ergenekon sempatizanı” yazı.Aslına bakarsanız “Anayasa değişikliğini desteklemeyenler”in hatta iktidar partisi içinde “8’inci maddeye oy vermeyen milletvekillerinin” de Ergenekoncu ilan edildiği, Tokat saldırısını (PKK kabul etmeden önce) bile Ergenekon’un yaptığı yani “ordunun kendi askerlerini öldürdüğü” imasının yapıldığı, kala kala bir Siirt’teki çocuk tecavüzcülerine Ergenekoncu yakıştırmasının yapılmadığı bir dönemde herkes, her an Ergenekoncu, bu olamıyorsa “Ergenekon sempatizanı” ilan edilebilir. Bunu bilmeyen yok... Onun için de bizler gibi işinden evine, evinden işine giden, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, suçlanabilecek tek bir eylemi, söylemi olmayan, tek amacı mesleğini dürüstçe, en iyi şekilde yapmak olan insanlara da bulaşabilirler ki şimdiye kadar birçok temiz isme çamur sıçratmaya çalışıldı.Cümleye bakın şimdi, terör önlemlerinin gerektiği şekilde alınmamasıyla ilgili olarak şöyle demişim: “Onlar için varsa yoksa; elde kalan son özgürlük kırıntılarıyla kendini avutanlara, hâlâ ‘bugünkü şartların devam edeceği’ gafletine düşünlere de yakında gerçeği gösterecek Anayasa değişikliklerini ne pahasına olursa olsun bitirmek.” ÖNCELİK NEYMİŞ?Tabii cümlenin öncesi de var, onlar alınmamış bu cümle seçilmiş ki anlamı (anlamak için biraz zeka gerekiyor) güvenilir tüm Anayasa hukukçularının açıklayıp durduğu gibi “yüksek yargıyı siyasete bağlayacak değişikliklerin demokrasiyi, özgürlüğü ortadan kaldırabileceği”... Şahıs ise “Şehit kanı gerekiyor di mi” şeklinde bir “kişinin fikri neyse zikri odur” açıklaması patlatmış.“Ruhat gibi Ergenekon sempatizanları” sorarlarmış; “bu kadar şehit verirken neden Anayasa ile uğraşıyorsunuz” diye... Sorarlar tabii, memleketin en öncelikli meselesi “yargıyı siyasetçilere bağlamak mıdır”, vatanı bekleyen askeri koruyacak önlemleri öne almak mıdır?Arkasından bir sorumu daha almış;“Bir önceki karakol saldırısından bu yana hangi yeni imkanlar sağlandı? Neden yine yardım ‘aradan uzun ve çatışmalı bir gece geçtikten sonra’ ulaşıyor?” Görüldüğü gibi sadece hükümete değil TSK’ya da soruyorum ama önemi yok, şahıs kararlı; “eleştiriyorsan Ergenekon sempatizanısın”... Komedinin böylesi hiç görülmemiştir yani.Sonra da tüm hukukçuların (ve AB’nin de) eleştirdiği “tutuklamaların ceza gibi uygulanması”na değinmiş, “Ve tabii öte yanda hayatını terör mücadelesine adamış komutanları ‘darbeci-terörist’ muamelesi gören, cezaevlerinde süründürülen morali sıfırlanmış bir orduyla ne kadar terör mücadelesi yapılabileceği meselesi var” demişim.Tamam işte Ergenekoncusun, Ergenekoncu... Bu konunun dokunulmazlığı var, konuşamazsın...FAŞİST KİME DENİR?Bence faşistin önde gideni “ne dendiğini bile anlamadan gazetecilere, herkese canının istediğine ortamdan yararlanarak çamur sıçratan, baskı yapan, etiket yapıştıran”dır. Yargı kararlarını beklemeden (ve en ufak empati yeteneğinden yoksun olarak) henüz tek kesin karar çıkmamış bir konuda insanlara, kurumlara yargısız infaz yapanlardır. (Dikkat; yargı kararı çıktığı zaman yazılmasından değil, yargısız infazdan söz ediyoruz.)“Kaçma ihtimali yok” denerek tutuksuz yargılanan kuvvet komutanları dururken “hukukta çifte standardı” eleştirmeye bile (Ergenekoncu diyemiyorsa) Ergenekon sempatizanlığı diyebilen, amatör mü profesyonel mi belli olmayan ihbarcılar sardı ortalığı. (Bu jurnalciler Fransız ihtilalinin Fransa’sında sanıyorlar kendilerini...)Balyoz plânında “stadyumların cezaevi gibi kullanılacağı” şeklindeki dehşet senaryosu bazı kafalarda “masum insanların, toplumda saygın yer edinmiş kişilerin tıkıldığı dev cezaevleri” yarattı galiba...İlk Abdurrahman Dilipak dillendirmişti, arkası geliyor. Allah herkesi yalancı ihbarcıların iftiralarından, çamurlarından korusun.Bana neden böylesine kin kustuğunu yazısının son cümleleriyle ele veren bu şahıs “hedef gösterme”sinin, yalancı ihbarcılığının hesabını yargıya verecek. Beklesin!

Devamını Oku

BDP bu soruyu cevaplamalı!

5 Mayıs 2010

Sırrı Sakık “neden hep uzman çavuşların vurulduğunu” soruyor, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir Lice’de şehit olan teğmeni kastederek “Adı, kimliği, giysisi, dini, dili ne olursa olsun bu ülkenin yurttaşı canını kaybediyorsa bizim yüreğimizden, vicdanımızdan bir parça yitmiş demektir” diyor.Bunlar (“giysisi” kelimesi dikkat çekse de) anlaşılabilir sözler, TBMM’nin çatısı altındaki bir siyasi partinin normal şartlarda söylense kulak kabartılacak vurguları olabilir. Ama durum öyle değil maalesef.Bu parti, o uzman çavuşları, teğmenleri vuran, kahpece mayınlar döşeyen, karakollara askerî araçlara saldıran acımasız terör örgütünün liderine “önderimiz” diyor. “O istediği için Meclis’e girdik” diyor, terör örgütüyle paralel-işbirliği içinde hareket ettiğini her fırsatta dile getirmekten çekinmiyor.Belediye başkanlarının ismi seçim öncesi terör örgütü tarafından belirleniyor. Yumruk olayından sonra “Bizim tepkimiz kötü olur” diyorlar, Samsun’da iki polis şehit ediliyor, illerde terör örgütü olaylar çıkarıyor ve sonra yine arka arkaya şehit haberleri...Bütün bu olaylara baktığınızda Sırrı Sakık’ın provokasyon amaçlı sözleri de, Baydemir’in sözleri de timsahın gözyaşları olarak algılanabilir ancak...Bir de gazete köşelerindeki “BDP kapatılmasaydı bu saldırı olmazdı, şu yapılmasaydı olmazdı” gibi yorumlar var. Türkiye bir hukuk devleti, buna rağmen yüzlerce gazeteci, bilim adamı, general, amiral aylardır (çoğu yıllardır) suçunu bilmeden mahkûm gibi cezaevinde. Hayatını terörle mücadeleye adamış komutanlar “Gerekiyorsa buna da katlanırız” diye kim bilir kaçıncı kez tutuklanıyorlar. Peki herkesin boyun eğdiği hukuka neden sadece BDP katlanamıyor veya hep o mağdur konumunda bulunuyor.AKP’ye kapatma davası açılabiliyorsa neden BDP’ninki “büyük bir yanlış gibi” yansıtılıyor? O günden bugüne terör örgütünü ve liderini övmekten vazgeçtiler mi?BDP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır “12 Eylül Anayasasını değiştirmediğiniz için çocuklar taş atıyorlar” deyince Meclis karışmış, milletvekilleri protesto etmiş.ÇOCUKLARI KİM İTİYOR?Sevahir Bayındır suçu anayasaya atacağına “çocukları bu yola kim itiyor, kim polise taş atmalarını, yakıp yıkmalarını istiyor” sorusuna cevap arasa daha iyi olur.Ayrıca... Şu anda cevabı merak edilen bir soru daha var: Terör örgütüyle bu kadar yakın ilişki içinde olan BDP teröristlerin saldırılarını önceden biliyor mu, bilmiyor mu?.. Her adımlarını bildiklerine göre cevaplasalar iyi olur. *****Tokat’ta olanla bu aynı zihniyet!Sapla samanın birbirine bu kadar karıştığı/karıştırıldığı bir dönem daha görülmemiştir.Biliyorsunuz Tokat’ta şehitler verdiğimiz terör saldırısından hemen sonra (emniyet, ordu, yargı kesin karara varmadan önce) o sırada Başbakan’a vekalet etmekte olan Bülent Arınç “Bu saldırıyı karanlık güçlerin yaptığını” söylemiş, arkasından bir de Albay Dursun Çiçek’in Reşadiyeli olmasıyla ilişkilendirerek bu iddiaya haklılık kazandırmaya çalışmıştı. Başbakan Erdoğan ABD’den döndüğünde aynı hatayı o da tekrarladı ama sonunda PKK saldırıyı üstlendi.Benzer bağlantılar daha sonra birçok olayda (ve yine yargı kararını beklemeden) kuruldu, Tokat olayında yapıldığı gibi TSK toptan suçlu konumuna itildi.Her olayda anında “Ergenekon” demek öyle moda oldu, öyle kolaylık oldu ki sonunda “Anayasa değişikliğini istemeyenler/hayır diyenler de Ergenekoncu”ya kadar vardı iş. Bir Siirt’teki çocuk tecavüzleri kaldı Ergenekon’un yapmadığı...Son olarak Başbakan Erdoğan’ın “Nazimiye’de, Lice’de tetiği çekenle, Danıştay’ı kana bulayan aynı zihniyet” sözlerini hayretle okuduk. Yani bir terör örgütünün “etnik ayırımcılıkla, düşman gibi görerek Türk askerine saldırması” da Türkiye’nin birliğine, kardeşliğine, huzuruna saldırıdır, Danıştay’a saldırı da bir anlamda bunlara saldırıdır ama ne olursa olsun PKK terör örgütünün saldırısını “Ergenekon’un işi” denilen (daha da ne olduğu bilinmeyen) bir olayla aynı cümlede, aynı kefeye koymak çok yanlış değil midir? Ergenekon deyince topluca “ordu” algısı yaratıldığına göre yine Tokat’taki noktaya dönmüş olmuyor muyuz?Ağızdan çıkan lâfların fazlasıyla önem kazandığı bir dönemde bu kavram kargaşası yaratılmamalıdır.“Haksızlık yapılmamalı” ise kimseye yapılmamalı. Sapla saman birbirine karışmamalı! *****Yol kazası mı?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç anayasa değişikliği paketinde AKP’deki firelerle ilgili olarak “yol kazası olarak bakıyoruz ve yolumuza devam ediyoruz” demiş.Keşke “yol kazası” olarak bakacaklarına “kendi partimizden milletvekilleri bile, bu kadar baskıya rağmen vicdanlarıyla hareket ediyor, Türkiye’ye zarar verecek maddeleri oylayamıyorlar” diyebilseydi.Geri dönüp “Ne olup bittiğini anlamayan milletin önüne bu karmakarışık referandumu süreceğimize haydi bütün partilerin, hukukçuların, sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla şu işi demokratik şekilde yapalım” demek bu kadar mı zor?Bu ülke, bu toplum böyle bir özveriyi hak etmiyor mu?

Devamını Oku

Amerikalı Prof. da Ergenekoncu mu?

2 Mayıs 2010

Cuma günü yazmıştım NewYork’taki New School üniversitesinde “Anayasa değişiklikleri ve Anayasa mahkemeleri” konularında ders veren Prof. Dr. Andrew Arato’nun bazı açıklamalarını... (Dün Her Açıdan’da da kısaca değindik)...“Demokratlar muhtemel ki yarının tehlikelerini görmeyip, hâlâ dünün kavgasını yapıyorlar. Hiçbir hükümet sınırsız güce sahip olmamalı, bence Türkiye’de bu olmakta” diyordu.Analizlerini hukuk kurallarına dayanarak yapmasına rağmen birileri ona fena öfkelendiler ama ben yine de çok gerekli bazı açıklamalarını duymanızı istiyorum (Milliyet’ten geçen Salı okumadıysanız...)Devrim Sevimay sormuş; Bir meclisin ve cumhurbaşkanının onayladığı ve halkın seçimine sunmaya hazırladığı anayasa değişikliği paketini Anayasa Mahkemesi’nin reddetmesini istemek antidemokratik değil mi?Prof. Arato şöyle diyor:“Türkiye’deki demokrasi anayasal demokrasi modelidir, sadece meclis egemenliğine dayalı bir model değildir. Anayasal düzenin çoğunluklara karşı bile korunması gerekir. Kuvvetler ayrılığına dair bir mesele olan ‘Anayasa Mahkemesi’nin kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleme yetkisi’nin anlamı tam da budur.” ÇOĞUNLUK BASKISIYani ne diyor; Anayasa Mahkemesi denetlemezse “çoğunluk bana yetki verdi, istediğimi yaparım” diyenler öyle şeyler yapabilir ki ortada anayasa filan da kalmaz. Oysa “anayasal demokrasi”lerde meclis çoğunluğu dediğiniz şeyin sınırsız özgürlüğü yoktur, anayasaya (ve tabii ona uygunluğu denetleyen Anayasa Mahkemesi kararlarına) uyma mecburiyeti vardır diyor. Ki bu da bugün bazılarının neden Anayasa’ya ve Anayasa Mahkemesi’ne takıntılı olduğunu açıklıyor.Devam edelim, bir başka bölüm:“Dolayısıyla bu anayasanın anayasal niteliği, şu anda çoğunlukçu dayatmaya karşı savunulur bir nitelik taşıyor. Özellikle de bu kadar dışlayıcı bir seçim kuralıyla oluşmuş bir meclise karşı savunulması gerekiyor bu anayasanın.” Yani yüzde 10 barajıyla seçmenin oylarının büyük bir kısmının çöpe gitmesine sebep olan ve böylece hileyle hak etmediği kadar çok koltuğu ele geçiren bir iktidara ve meclise karşı...AYM ORTADAN KALKARSA...Çok önemli bir vurgusu daha var:“Açık olan şu ki” diyor, “AKP tıpkı dünyanın başka yerlerindeki diğer popülist, özellikle de otoriter liderlerin ve hükümetlerin, yollarına çıkan yüksek mahkemelere saldırılarındaki gibi bir kalıbı takip ediyor. Demokratik cenahtan akla gelen örnekler Franklin Roosevelt ve İndira Gandhi, demokratik olmayanlardan ise Peron, Fıyimori ve Chavez. Demokratik olsun veya olmasın bunlar hep Anayasa Mahkemesi’nin frenleme gücüne katlanamayan örneklerdir. Bu gücü ortadan kaldırmanın temel mantığı, aslında hiçbir hükümetin elinde bulundurmaması gereken monolitik bir gücü tesis etmek amacını taşıyor”... “Dünyanın en özgürlükçü ve saygın üniversitelerinden biri” olduğu söylenen üniversitenin en deneyimli profesörlerinden biri söylüyor bunları... Hüseyin Çelik’in ve Ufuk Uras’ın konuşmalarına bakılırsa; sakın o da “Ergenekoncu” olmasın? GDO’lu ürünlere ithalat izniAnadolu Ajansı “Yürürlüğe giren değişiklik ile ‘İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatı ve piyasaya sunulması yasaktır’ hükmü düzenlemeden çıkarıldı” haberini vermiş.Şimdi bu ürünler zaten yasak bile dinlemeyenler tarafından hemen satışa sürülecektir. Bu durumda “milletin sağlığı bu kadar mı önemsiz, ne hakla böyle bir karar veriliyor” demez misiniz?Sağlık Bakanlığı ile yönetmelikte değişikliği yapan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan topluma açıklama bekliyoruz.

Devamını Oku

Hani analar ağlamayacaktı?

2 Mayıs 2010

Samsun’daki yumruk olayından sonra “Bizim tepkimiz CHP’nin Van’daki saldırıya tepkisi gibi olmaz” demişlerdi, arkasından Samsun’da iki polis teröristler tarafından şehit edildi. Birkaç gün sonra Hakkari’de PKK teröristleriyle saldırıda 2 askerimiz daha şehit oldu. Son olarak Cuma gecesi Tunceli’de Sarıyayla Jandarma Karakolu’na kalabalık bir terörist grubunun saldırısında 4 şehit verdik, 2’si ağır 7 yaralı var.Gün geçmiyor ki terör örgütünün askerî araçlara saldırmasıyla, mayın döşemesiyle arka arkaya şehitler vermeyelim.Öte yanda ses sanatçılarıyla, tiyatro-sinema sanatçılarıyla, edebiyatçılarla çaylı “açılım partileri” düzenleniyor, sanki çözümü sanatçılar bulacakmış gibi gösterişli sohbetler yapılıyor.3 şehit daha, 1 sohbet daha...2 şehit daha, 1 çay partisi daha...Bu gidişle yakında mutlaka çözümü bulurlar ve artık analar ağlamaz!!Terörün bulunduğu hangi ülkede bugüne kadar teröre böyle çözüm arandığı görülmüştür. Gerçekten varsa açıklasınlar, nerede görüldü?Ülkenin gencecik evlatları kundakta bebeklerini, arkalarında gözyaşları hayat boyu dinmeyecek analarını, babalarını, kardeşlerini bırakarak, hayatlarının ilkbaharında kahpe kurşunlarla yaşamlarını yitiriyorlar.Öte yanda, kendi çocukları refah içinde, dizinin dibinde yaşayan, bir ihtişamlı davetten, seyahatten diğerine koşanlar acil önlem peşinde filan değil.Onlar için varsa yoksa; elde kalan son özgürlük kırıntılarıyla kendini avutanlara, hâlâ “bugünkü şartların devam edeceği” gafletine düşenlere de yakında gerçeği gösterecek Anayasa değişikliklerini “ne pahasına olursa olsun” bitirmek...Hani PKK liderlerinden Karayılan’a bile bakan gönderilip “açılım” konuşulmuştu? Hani ABD uyduyla bize saldırıları önceden haber verecek, işbirliği yapacaktı? Hani karanlıkta görebilecek kızıl ötesi dürbünler verilecekti karakollara? Hani karakollar daha iyi korunacaktı?HAYDİ LAĞVEDİN!Bir önceki karakol saldırısından bu yana hangi yeni imkânlar sağlandı? Neden yine yardım “aradan bir uzun ve çatışmalı gece geçtikten sonra” ulaşıyor?Ve tabii öte yanda hayatını terör mücadelesine adamış, bir karakoldan diğerine koşarak yokluk içinde mücadele etmiş komutanları “darbeci, terörist” muamelesi gören, cezaevlerinde süründürülen, morali sıfırlanmış bir orduyla (onlar aksini söyleyip dik duruşlarını bozmasalar da) ne kadar terör mücadelesi yapılabileceği meselesi var.Kim olduğu, ne olduğu belirsiz, vaat karşılığı, para karşılığı ifade değiştirdiği ortada olan sözüm ona gizli tanık, ihbarcı ifadeleriyle orgenerallerinin, komutanlarının hapse tıkıldığı, görevini yapamaması için her şartın bulunduğu bir ordu terör mücadelesini eskisi gibi yapabilir mi?Geçen akşam yine iktidara göbeğinden bağlı biri TV’de bir öğrencinin sorusuna karşılık; sanki iddialarla ilgili kesinleşmiş mahkeme kararı varmış gibi, daha önce de söylediğini tekrarlıyor “Elbette ordunun lağvedilmesini istiyorum. Darbe plânlamaktan başka bir şey düşünmeyen ordu lağvedilmeli” diyordu.Ama işte terör saldırıları arttı, orduya ihtiyaç doğdu yine... Haydi lağvedilsin de onların yerine oturdukları köşelerden orduya hakaret yağdıran bu beyler gitsin sınıra, operasyona (onu da istemez bunlar, operasyon masum teröristlere (!) zarar veriyordur).Aylardır, yıllardır TSK ile düşmanlaşılıp boğuşulacağına oturup “terörün nasıl önleneceğine dair” taktikler, yöntemler geliştirilseydi belki o zaman analar, babalar ağlamazdı.Şimdi ağlıyorlar, hem de feryat figan yeri göğü inleterek! Bakalım ne zamana kadar?***Dayaktan intihar!Geçen haftanın haberiydi. Avrupa Konseyi sözcüsü Maud de Boer “Son 3 yıl içinde 20 ülke çocukların dövülmesini suç sayan yasal düzenlemeleri yaptı. Diğer ülkelere de zaman kaybetmeden bu yasaları çıkarmaları çağrısı yapıyoruz” demiş.Özellikle Türkiye gibi ilkokul öğretmenlerinin bile öğretmenliğini ve insanlığını unutarak çocukları acımasızca dövdüğü, hakaret ettiği, ceza olarak yere yatırıp kafasına bastığı üçüncü dünya ülkelerinde (bunu hak ediyoruz) çağrı da değil, mecbur edilmeli, baskıyla çıkartılmalı bu yasa.Geçenlerde üniversite mezunu bir gencin intiharını duydum. Arkadaşları “babasının ‘kız arkadaşının yanında bile’ onu tokatladığını, her tür gurur kırıcı davranışı, aşağılamayı yaptığını” konuşuyorlardı.Şimdi o baba bu kahredici suçlulukla (vicdanı varsa tabii) nasıl yaşar acaba?Avrupa Konseyi haklı, dayak suçuna da ağır cezalar verilmesi gerekiyor. Bu kötü ruhlu, bencil, asla çocuk sahibi (veya öğretmen) olmaması gereken yaratıkların böyle bir hakka sahip olmadıklarını bilmiyorlarsa bedelini ödeyerek öğrenmeleri gerekiyor. Gel gör ki ilkokul öğrencisi çocuklara toplu şekilde tecavüz eden ahlaksızların ve hatta bebeklere tecavüz edenlerin bile ağır ceza almadığı bir ülkede dayağın, hakaretin bedelini kim ödetecek ki?Ne şanssız çocukları, gençleri varmış bu ülkenin, yeter artık yahu!Meclis çıkar peşinde koşmayı bırakıp toplum sorunlarına ne zaman eğilecek?

Devamını Oku

Ergenekoncu olmayan bir Anayasa kalmıştı!

1 Mayıs 2010

Ruşen Çakır’ın 28 Nisan Çarşamba günkü “BDP’ye Anayasa paketi için mahalle baskısı” başlıklı yazısı çok ilginç saptamalar içeriyordu.“Son günlerde moda suçlama” nın Anayasa paketine destek vermeyenlere “Ergenekoncu” demek olduğunu söylüyor, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in Taraf gazetesine verdiği röportajda; “BDP şu anda ulusalcılarla birlikte hareket ediyor. Ergenekoncularla birlikte hareket ediyor, tabanına da ihanet ediyor (...) Ben diyorum ki Ergenekoncularla, ulusalcılarla birlikte hareket etmeyin. Eğer demokratikleşmeden yanaysanız, bu işin anası Anayasa’nın değiştirilmesidir” dediğini anlatıyordu.Çakır “Bu Ergenekonculuk ithamında BDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’ın ‘bu paketin geçmemesi Ergenekoncuların zaferi olur’ sözüne sık sık atıfta bulunulduğunu, böylelikle parti içinde bir gedik açılması istendiğini” de yazmıştı.Artık saçma sapan konuşmaların haddi hesabı olmadığı, hukuk filan bir tarafa atılıp ülkenin geleceğini değiştirecek Anayasa paketi tamamen “seçim öncesi parti propagandası”na, kıyasıya bir oy kavgasına dönüştürüldüğü için herkes aklına geleni düşünmeden, çekinmeden söylüyor ama bunlar da tam “evlere şenlik” sözler doğrusu...Bir Anayasa konusu kalmıştı Ergenekon’a bulaştırılmayan, o da yapıldı, vatana millete hayırlı (!) olsun.Haydi diyelim ki Ufuk Uras böylesine ciddi bir yanlışı yaptı, ya AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’e ne demeli?Devamlı “AB ülkelerinde şöyle, böyle” diye gerçekleri saptırarak ve demokrasi açısından hiçbir benzerliği olmayan “ileri demokrasi”nin bulunduğu ülkeleri “kaynak olarak gösterdiklerine göre, bu ülkelerin hepsinde anayasaların ve değişikliklerin uzlaşma ile, toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile, hepsinin hazırladıkları taslakları ayrı ayrı tartışarak yapıldığını neden kaynak olarak alıp ona benzemeye çalışmadıkları ayrı bir konu...O ülkelerde milletvekillerini tek bir lider seçmediği, seçim sistemleri demokratik olduğu için özgür iradeleriyle doğru ile yanlışı vicdanlarına, sağduyularına göre ayırıp öyle karar vermeleri, cumhurbaşkanlarının da “Meclis’te çoğunluğa sahip partinin” başkanı ile tıpatıp aynı siyasi görüşü paylaşmaması (hatta aynı partinin başbakanlığını yapmış olmaması), “yasama” ve “yürütme”lerinin ve “cumhurbaşkanı”nın tek parça haline gelmiş olmaması da ayrı konu... Türkiye’de bunların hiçbiri AB ülkelerine benzemiyor ve üstelik bunlar yetmediği gibi “yargı”yı da bu bütüne eklemek istiyorlar.BASKIYA KILIF!Bütün bu önemli farklılıklara rağmen Avrupa ülkelerinin bile anayasa değişikliğinde “uzlaşarak, anlaşarak birlikte yapma”kta birleşmelerini de mi görmüyorlar?Bu tek partinin hazırlayıp Meclis’e ve topluma dayattığı; “yüksek yargı üyelerini de biz seçelim, parti kapatma kararını da biz verelim” girişimine “demokratikleşme” adının verilebileceğini kim söylüyor?Yargısını da kaybetmemeye, böylece demokrasinin rüya olmasını, rejimin istenirse kolaylıkla diktatörlüğe dönüşmesini engellemeye çalışanlara kim ve ne hakla “Ergenekoncu, ulusalcı” gibi etiketler yapıştırabiliyor? Ülkenin bütün muhalefet partileri, bütün yüksek mahkeme başkanları, eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk ve diğer önde gelen Anayasa hukukçuları, bütün sivil toplum kuruluşları “Ergenekoncu” mu?KİM DURDURACAK?Bu nasıl antidemokratik bir söz, bir baskıdır?Anayasa Mahkemesi de, (HSYK değişikliği ile) Danıştay ve Yargıtay da partili olduklarında; örneğin bugün ortaya atılan ve “Türkiye’ye asla uymayacağı, tam diktatörlüğe ve federasyona” yol açacağı bilinen “başkanlık sistemi”ni getirseler bunu kim, hangi kurum durdurabilecek?Ülkeyi dinî baskı rejimlerine döndürmek isteyen bir parti çıksa icraatlarını kim durdurabilecek?“Dünyanın en özgürlükçü üniversitelerinden biri” olarak tanınan New York’taki NewSchool’da “anayasa siyaseti ve değişiklikleri” konusunda uzun yıllardır ders veren Prof. Dr. Andrew Arato “yüzde 10 barajıyla seçilen bir meclisin demokrasi ehliyeti konusunda ciddi sorunları vardır. Hiçbir hükümetin sınırsız güce sahip olmaması gerekir ki Türkiye’de bu olmaktadır. Demokratlar yarının tehlikesini görmüyor” demiş. (Milliyet, Devrim Sevimay röportajı, 27 Nisan)Sınırsız gücün neler yaptırabileceğini göremeyenler, hiç değilse ağızlarının ölçüsünü bilmek zorundadır!*****Her Açıdan’da bu hafta!Ne tesadüfse, tam en hayati sorunlar tartışılırken ve tam “çıkmaza girildiği noktada” Ergenekon’la ilgili sansasyonel haberler, yeni operasyonlar vs. ortaya çıkıyor ya yine öyle oldu.Umarız ne olduğu, kimin yaptığı en kısa zamanda anlaşılır (olacak şey değil ama yıllar süreceği belli) Danıştay saldırısında silinen kamera görüntüleri, 2 kez tutuklanıp bırakılmış olan Albay Dursun Çiçek hakkında 3’üncü tutuklama kararı gündemi değiştiriverdi.Ve aynen suikast iddialarında, “bilirkişi raporu”nda ve diğer birçok olayda olduğu gibi henüz yargıda karar verilmemiş konularda başta siyasetçiler ve köşe yazarları olmak üzere birçok kişi mahkeme yerine karar verdi de, gazetecilere, kurumlara hesap sormaya geldi sıra.Bu Pazar Her Açıdan’da şiddet olaylarını içine alacak şekilde yine Türkiye’nin gündemi konusunda en uzman konuklarla tartışacağız.Konuşmacılar: Eski Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu, Sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Narlı, Anayasa Hukuku (ve AB hukuku) uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk, Demokrat Hukukçular Derneği sözcüsü Avukat Ömer Faruk Uysal, kadın ve çocuk hakları savunucusu Avukat Canan Arın olacaklar.“Öğretici bir tartışma” izlemek isteyen herkesi bekleriz!

Devamını Oku

Siyah kurdele

30 Nisan 2010

Yukardaki başlığı Ertuğrul Özkök’ün dünkü yazısından aldım, çok güzel ve etkileyici bir yazıydı. İzmir’deki cinayetlerden ve Siirt’te öğrencilerin bebeklere tecavüz edip birini öldürmesiyle sonuçlanan olaydan söz ediyor;“Biri bir yıl saklandı, örtbas edilmeye çalışıldı. Ötekinde ise daha ikinci gününde gençler yakalarına siyah kurdeleleri taktılar. Hadi bakalım o emniyet olayı örtbas etmeye kalksın” diyor ve yıllar önce özel radyoları kapatmak isteyenlere karşı halkın taktığı siyah kurdeleleri hatırlatıyordu.Yazısı; “Bir gün bu ülkenin dört bir yanında yakalarda o siyah kurdeleyi görmeye başlarsanız, bilin ki bu ülkede gerçek demokrasi, gerçek reformlar ve gerçek çağdaşlık başlıyor demektir. İşte o zaman ne ‘görmedim, işitmedim, yazmadım medyası’ kalır, ne de tecavüzü bile örtbas etmeye cüret eden resmî devlet görevlisi” cümleleriyle bitirmişti.Bir eksik var; o da Siirt’te örtbas edilen olay sadece “tecavüz” değil, 2-3 yaşında iki bebeğe tecavüz ve birini öldürme olayı. Vehamete bakın, bir de gizleyen ve “karışmayın” diyen Pervari Belediye Başkanı’na... Olayı gündeme getiren medyaya kızan ve sorumsuzlukla (!) suçlayan siyasetçilere...Her neyse, Ertuğrul Özkök’ün “Bir gün bu ülkenin dört bir yanında...” diye başlayan paragrafı “gerçek demokrasinin, adaletin, insan haklarının, özgür medyanın, reformların ancak halkın tepkisini sessiz sivil toplum hareketleriyle ortaya koyabildiği ülkelerde görülebileceğini” iki cümleyle anlattığı paragraf gerçekten çok net ve güzel.Halkın olayları takip etmediği; “bebek tecavüzlerine, cinayetlerine verilecek cezalar” için bile varlığını ortaya koyamadığı ülkeler ise sonunda Türkiye’ye döner... Bu nedenle siyah kurdele fikri benim çok hoşuma gitti. Mitingden filân çok daha kolay ve “kulp takılamayacak” bir eylem tarzı bu... Radyolar için de kısa sürede sonuç sağlamıştı.‘Acaba’ diyorum, ‘Türkiye’de TBMM’den başlayıp her yere yayılan ve siyasi söylemlerde bile kendini gösteren şiddet konusunda, cezasız bırakılan suçlar ya da zorla öne sürülen referandum konusunda siyah kurdeleye başvurulabilir mi?’Herkes oturduğu yerde sızlanıp duracağına neden olmasın?***** Özgürlükten Kaçış Dün telefonla görüştüğüm değerli bir hukukçu bana Eric Fromm’un “Özgürlükten Kaçış” isimli kitabını okumamı önerdi. Kitaptan aktardığı şu cümleyle birlikte; “İnsanlar özgürlükten kaçarlar, çünkü karar vermek sizi bedel ödemeye iter”...Bunu söyledikten sonra devam etti; “Bilgi birçok kimsede var ama cesaret, vicdan ve bu vicdandan gelen sağduyu herkeste yok. Oysa özgürlüğü korkuya dayanarak değil ancak inandığınız değerleri savunarak koruyabilirsiniz”...Türkiye’ye bugün hızla yayılmış olan ruh halini, korku veya kolaycılık nedeniyle çoğunluğun, aydınların susması ya da baskılara boyun eğmesi sonunda değerlerin tek tek yok olmasını ve sonuçta elde kalan sınırlı özgürlüklerin de arkasından bakakalınacak ortamı ne kadar güzel özetliyor.Tartışamayan, konuşamayan, yazamayan, bunu sürdürmeye çalışanların da sırayla susturulduğu medyasıyla, aynı şartlardaki üniversiteleriyle, aynı şartlara getirilmeye çalışılan yargısıyla Türkiye “sessizler ülkesi”, daha doğrusu “tek sesli ülke” olma yolunda hızla ilerliyor.Bunları görmezden gelmeyi sürdüren, demokratik ve sorgulayan ortamlarda tartışmaktan bile kaçınan, “araziye uyma”yı kendine yakıştıran “aydın”lar özgürlüğün tümüyle yitirildiği gün aynaya nasıl bakacaklar acaba?İlk iş olarak Özgürlükten Kaçış’ı bulup okuyacağım!AydIn SORUMLULUĞU!Boğaziçi Üniversitesi’nden 61 akademisyen dün “Silivri’de Ergenekon davası kapsamında” uzun süredir tutuklu olan aydınlarla ilgili bir duyuru metni hazırlamışlar. Bugün okuyacağınız bu metin “aydın”dan ne anlamamız gerektiğini çok net açıklıyor. Bazıları ders alacak mıdır dersiniz? ***** Açılım-terör ilişkisi Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde PKK teröristleriyle çatışmada 2 askerimizi daha şehit verdik. Eskiden manşetlerden verilen şehit haberleri nedense bazı gazetelerde hiç yer almadı. Henüz 22 yaşında şehit olan Selman Özay’ın 17 yaşındaki kardeşi Ahmet ise “ağabeyimi istiyorum” feryatlarıyla ağlıyordu. Alçakça döşenmiş mayınlarla, askerî araçlara saldırılarla arka arkaya şehit vermeye devam ederken “Terörün zaten ilkbaharda başlaması bekleniyordu, bunun açılımla ilgisi yok” açıklaması yapılıyor.Oysa açılım kapsamında yeni hakların verileceği, birçok değişikliğin yapılacağı açıklandı. PKK liderlerinden Karayılan “Bir bakan bizimle açılımı konuştu” dedi. Habur’dan gelip serbest bırakılan teröristlerin “terörün bitmesine, anaların ağlamamasına katkı sağlayacağı” iddia edildi.Yine; tüm Kürt vatandaşları temsil ettiği “iddia edilen” ve terör örgütüyle paralel çalıştığını da saklamayan BDP (ve hatta Apo) ile görüş alışverişleri yapıldı.Bu durumda, terörün aynen devam etmesinde neden açılımla bir bağlantı olmasın? Neden BDP’nin ve terör örgütünün “açılım” dan anladığı ile hükümetin açılımı arasında bir ilgi olmadığı düşünülmesin?Anlayan varsa açıklasın, gerçekten merak ediyorum.

Devamını Oku

Pardon, neden “Şark kurnazlığı” denmişti?

28 Nisan 2010

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Anayasa değişikliği teklifinin 2. tur oylamalarından önce muhalefet partilerine (tabii öncelikle ana muhalefet partisi CHP’ye) çağrıda bulunmuş.“Anayasa değişikliğinde temel amacın yüksek standartta demokrasinin kurulması olduğunu” belirterek “Teklif Anayasa’ya aykırı değil, eminiz ama getirilen teklif eksikse, yanlışsa STK’lara (sivil toplum kuruluşları) ve herkese çağrıda bulunduk. Bir katkı olacaksa memnun oluruz” diyor.Sadece Cemil Çiçek’in bu sözlerinin üzerinde bile saatlerce konuşma yapılabilir.Bakalım şimdi; “yüksek standartta demokrasi” nasıl olacak, yani neyi kastediyor?.. Yüksek yargıya Meclis’in ve Cumhurbaşkanı’nın kendi istedikleri isimleri seçmesiyle milletin iradesinin yargıya yansıyacağını kastediyor.Adalet Bakanı Sadullah Ergin ise hâlâ “Fransız Anayasası’ndaki durumu kabul ederlerse biz de ederiz” diyor... Bunların hiçbiri kabul edilecek açıklamalar değildir. Fransa ile veya bir başka “ileri demokrasiye sahip ülke” ile benzetme yapılamayacağını çünkü o ülkelerde; örneğin Fransa’da milletvekili seçimlerinin “iki turlu dar bölge sistemi” ile yapıldığını yani milletvekillerinin liderin emrinde değil, özgür olduklarını, ayrıca Fransa’da iki meclis (yani bir de senato) bulunduğunu, bunun da ayrı bir denetim anlamına geldiğini, yüzde 10 barajı gibi bir barajın hiçbir Batı demokrasisinde görülmediğini defalarca yazdık, TV’de anlattık.Başta Prof. Dr. Sami Selçuk olmak üzere çok sayıda deneyimli Anayasa hukukçusu aylardır bunları en net şekliyle açıkladı, uyardı.MİLLET İRADESİ YOK!“Bu şekilde seçilmiş bir meclisin Anayasa değişikliği yapamayacağını, önce yüksek standartta demokrasiyi milletvekilini halka seçtirerek ve yüzde 10 barajını düşürerek sağlamak sonra böyle bir hak iddia etmek gerektiğini” anlattılar. Bu konulara hiç değiniyor mu iktidar partisi? Hayır, sanki hiç söylenmiyor gibi devam ediyorlar.Üstelik artık Batı ülkelerinde anayasaların “tüm kesimlerin katılımıyla” hazırlandığını bile bile tek başlarına hazırladıkları, kimseyi “gelin birlikte hazırlayalım” diyerek davet etmedikleri bir teklifi muhalefet partilerine, sivil toplum kuruluşlarına, (referandumla) tüm topluma dayatarak... Muhalefet partilerinin hepsinden ve STK’lardan “hayır, olamaz” cevabı almalarına rağmen...Onunca kez tekrarlayalım; Avrupa’nın yüksek yargıyla ilgili kuralları belirleyen, söz sahibi üç konseyi “temel tercihin ‘üyeleri yargının seçmesi’ olduğunu, ancak ileri demokrasilerde meclislerin çok az sayıda üye seçebileceğini, ayrıca bunu da ancak meclislerin 2/3 nitelikli çoğunluğu ile yapabileceğini” kararlaştırmış. Bu noktaya nasıl gelmiş; ülkelerde yargının siyasallaşmasının antidemokratik gelişmelere neden olduğunu göre göre...Peki bu durumda hâlâ “parlamentonun ‘3 lider’ demek olduğu, tek bir liderin ise meclis çoğunluğuna istediğini yaptırdığı bilinen” bir ülkede, TBMM oylamalarında milletvekillerinin başında nöbetçi (!) beklerken “Türkiye’de millet iradesi Meclis’e yansımıştır ve bu irade özgürce görevini yapmaktadır” denebilir mi?“Bırakın milletin meclisi Anayasa’yı değiştirsin, nasılsa seçecekleri yüksek yargı üyeleri de yargı bağımsızlığını zedelemez” denebilir mi? Yargı bağımsızlığını zedeleyeceği açıklanırken “Anayasaya aykırı değil” denebilir mi?Bugüne kadar tüm hükümetler Anayasa değişikliklerini uzlaşma ile yapmışlardır, ülkenin geleceğine yön verecek önemde değişiklikleri bir parti tek başına yapamaz, bütün hukukçular bunu anlatıyor.Dün VATAN’ın manşetinde Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un “3 kritik maddeyi ayırın” uyarısı vardı. Ki AKP şimdi bunu yapmaya yanaşıyor ama işleri bu noktaya kendileri getirdiği halde “Anayasa mahkemesine gitmezlerse kabul ederiz” dedikleri için muhalefetten tepki görüyor ve buna da kızıyor.O zaman neden, kritik üç maddeyi ayırarak referanduma sunmaları teklif edildiğinde “Şark kurnazlığı yapıyorlar” demişlerdi? En deneyimli Anayasa hukukçuları da Şark kurnazlığı mı yapıyor? Popülist konuşmalar yapacaklarına doğru olanı zamanında yapsalar olmaz mıydı ?Toplum bin sorunla kan ağlarken bu çekişmeler yetti artık, herkesin aklını başına toplaması gerekiyor, bunu bilsinler!*** Gizlemek!Adalet Bakanı Ergin ve Bakanlığın yeni hazırladığı kitapçık “Fransa’nın HSYK’sında cumhurbaşkanı ve adalet bakanı var” diyordu biliyorsunuz. Ben de bunun 2008 yılında değiştirildiğini yerlerine “Yargıtay başkanı ile Yargıtay başsavcısı”nın getirildiğini yazmıştım. Bu soru Ergin’e Meclis’te sorulmuş, o da “2008’de bu değişikliğin yapıldığını, 2011’de yürürlüğe gireceğini” söylemiş. Yani bu gerçeği gizlemekte bir haklılıklarının olduğunu satır arasına gizlemiş oluyor.Oysa “zararları görüldüğü için Fransa’nın değişiklik yaparak HSYK’ya siyasetçiler yerine yargı mensuplarını getirdiği” yok farzedilemez, gizlenemez.Ayrıca “2011’de” dedikleri yürürlük 2011’in Ocak ayında yani 8 ay sonra başlayacak. Çok kısa bir süre kaldı, Türkiye’de Adalet Bakanı HSYK’nın başkanlığını yürütmeye (yeni Anayasa ile) devam ederken Fransa bunu çoktan değiştirmiş olacak.Gerçeklerden korkmayalım, millete açıklayalım bence!

Devamını Oku