Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın gazetelerde yazılan veya ekranda söylenen her yoruma, söze cevap vermesi beklenemez tabii... Kaldı ki herkesin aklına geleni, düşünmeye bile gerek duymadan yazıp söylediği bir ortama gelinmişken bunu gazeteci-gazeteciye karşı bile yapma gayretine girmiyor artık... Sonu yok çünkü, cevap versen daha da çamur bir noktaya taşınıyor tartışmalar.“Söz gümüşse, sükut altındır” deyip susuyor insan çoğu kez. Susunca daha da çok canından bezdirmeye çalışmıyorlar mı, çalışıyorlar ama bezmeyeceksin!Dönelim AYM Başkanı Haşim Kılıç konusuna... Şamil Tayyar dün yazısında “Referandum sandığının tek güvencesinin Anayasa Mahkemesi Başkanı” olduğunu söylemiş ve:“Anayasa değişikliği paketi 4 ay içinde gündeme alınırsa iptali yüzde yüzdür. Haşim Kılıç ne yapıp edip sandığın önünü açacak. Bu ağır sorumluluğu nedeniyle provokatif eylemler de gündeme gelebilir. Haşim Kılıç’ın şu andan itibaren güvenliği daha üst düzeyde sağlanmalıdır” demiş.Önce ‘Anayasa Mahkemesi’nin bu değişiklik paketini kesinlikle iptal edeceğine nasıl bu kadar emin olabiliyor’ sorusu geliyor akla...Türkiye’nin önde gelen anayasa hukukçuları haftalardır bu değişikliğin “hiçbir uzlaşma sağlanmadan, toplumun hiçbir kesiminin görüşü alınmadan” yapılmasının, içinde Seçim Kanunu, yüzde 10 barajı, dokunulmazlıklar, medya ve yargı bağımsızlığını sağlayacak önlemlere hiç değinilmemiş olmasının, tam aksine (medya bağımsızlığı neredeyse tümüyle ortadan kalkmışken) yargı bağımsızlığını da yok edecek adımların atılmasının sakıncalarını anlatıyorlar.Bunu yaparken Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk da birçok deneyimli hukukçu da “Milletvekillerinin parti lideri tarafından seçildiği, böylece sözünden çıkamayacağı” bir parlamentonun yüksek mahkemelere üye seçmesinin demokrasinin, hukuk devletinin güvencesi olan yargıyı siyasallaştıracağını ve hatta “sadece bir lidere bağımlı” hale getireceğini defalarca açıkladılar.Son olarak anayasa hukukçuları Cumhurbaşkanı Gül kararını açıklamadan önce ona bir mektup göndererek uyarılarını tekrarlamışlar.GARİP BİR ÖNERİAynı sıralarda 200’den fazla aydın (siyaset bilimci, hukukçu sosyolog, yazar, sanatçı) yine Gül’e benzer bir mektup göndererek “Anayasa paketini onaylamaması, TBMM’ye iade etmesi” için çağrı yapıyorlar.Cumhurbaşkanı Gül bunları düşünmek için bile zaman harcamadan 5 günde paketi onayladı. Ama bu onay da paketin “hazırlanışında ve içeriğinde” çoğulcu demokrasiye, Anayasaya aykırılıkları ortadan kaldırmış değil.Bu nedenle paketin Anayasa Mahkemesi’nde büyük ihtimalle iptal edileceği “bir bilinmeyen” değil.Ama Şamil Tayyar’ın Anayasa Mahkemesi Başkanı’na “Bu Anayasa değişikliği paketini 4 ay bekletecek ve referandumu sağlayacak kişi odur. Bu nedenle daha üst düzey korunması sağlanmalıdır” demesi “bir anlaşılmayan”dır.Anayasa paketi 24 saat çalıştırarak TBMM’den alelacele 17 günde (ve tek partinin katılımıyla) geçmişken, incelemek için 15 gün zamanı olduğu halde Cumhurbaşkanı 5 günde onaylamışken yani 22 günde “ülkenin en hayatî konusu” sonuçlandırılmışken nasıl olur da Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın 4 ay bekletmesi “olabilirmiş gibi” öne sürülebilir?Bu yazı Haşim Kılıç’a baskı içerdiği gibi sanki “kişisel gayretiyle 4 ay bekletecek” öngörüsü ve de önerisi içeriyor. Anayasa Mahkemesi gerçekten de şu anda Türkiye’nin geleceği açısından en büyük güvencedir. Başkanı bu iddiaya ve benzerlerine açıklama getirmelidir.*****İşte erozyon!Biz ne demiştik “Baykal’la ilgili sorun referandumda da, seçimde de, her yerde ve durumda da önüne çıkarılacaktır. Bakmayın siz şu andaki sessiz, saygın, destekçi sözlere demiştik.Referandum beklenmedi ve Başbakan Atina’ya giderken: “Türkiye’nin toplumsal ahlâk değerleri açısından erozyona uğratılma gayreti var (...) Eşlerine ihanet edenleri biz mağdur olarak göremeyiz” dedi.Neden “Baykal dönmemeli” dediğimiz anlaşıldı mı acaba? Olayın ahlaki boyutu değil tartışılan (ki o da var) siyasi olarak vereceği zarar!*****Her Açıdan gündem!Bu hafta Her Açıdan’da “Baykal geri dönmeli diyenler haklı mı, haksız mı” sorusundan “Anayasa Mahkemesi’nin referandumu iptal ihtimali nedir”e kadar birçok soru ve konuyu tartışacağız.Yine doğruyla yanlışın birbirine karıştığı günlerde bu ayırımı yapabilmenize katkı sağlayacak olan programa;DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, Bilgi Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. İlter Turan, Bahçeşehir Üniv. Anayasa Hukuku Öğr. Üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum ve Avukat Ergin Cinmen katılacak. Hepinizi bekleriz.
Deniz Baykal, Bilişim Suçları Savcısı’na “internet görüntülerinin yurt dışından servis edildiği yerin bulunması için gereken “görüntülerin yer aldığı mekânın adresini” vermeyi reddetmiş.Madem ki bunun bir komplo olduğu açıklanmaktadır, o zaman işin aslının ortaya çıkması için gereken yardım da yapılmalıdır, başka yolu var mı bunun?Deniz Feneri soruşturmasında “sanıklar susma hakkını kullanıyor” dendi, sonra da olay orada durdu. Yargıya karşı susma hakkı kullanmanın tek anlamı var; gerçeğin ortaya çıkmasını istememek. Baykal “ortaya çıkmasını istediğine” göre bunu neden yapmıyor anlaşılır gibi değil.Diğer tarafta Deniz Baykal’ı “geri dönmeye ikna için” giden; partinin “4 ağır topu” denilen isimlerden biri Önder Sav, Baykal’ın “Başka bir isim çıkabilir, Kemal de olabilir” sözü üzerine “O zaman çıkın ‘hiçbir koşulda aday olmayacağım’ teminatı verin” demiş. (Nihayet doğru zamanda, doğru bir söz...)Baykal buna sert bir tonla “İstifa ederken herşeyi söyledim” cevabını vermiş.Oysa “herşey” yeterince söylenmemiş olmalı ki Türkiye gibi liderlerin koltuğu kolay kolay bırakmadığı bir ülkede “geri dönecek” tartışması hâlâ sürüyor. Ve partinin Genel Başkan Yardımcıları, Genel Sekreteri de hâlâ “döneceği” imasını yapıyor, hatta “aday olacakların kınanacağı”nı söylemekten de çekinmiyorlar.Baykal’ın “Kemal de olabilir” dediği Kemal Kılıçdaroğlu (veya bir başkası) rahatlıkla “Örgüt isterse neden olmayayım” diyemiyor.Kurultay’a bu kadar az zaman kalmışken Deniz Baykal’ın “Ne kadar israr olursa olsun kesinlikle dönmeyeceğini açıklamasını bir başka ismin konuşulma zamanının geldiğini” net şekilde açıklaması gerekir.Cumhurbaşkanı Gül, en deneyimli Anayasa hukukçularının talepleri olduğu gibi kalabalık bir aydın grubu tarafından kendisine gönderilen; “geniş bir katılım ve gerekli süre olmadan, tek bir parti tarafından hazırlanmış ve bir bütün halinde referanduma sunulacak bu Anayasa paketini Meclis’e geri göndermesi” istenen mektubu da maalesef hiç dikkate almadı ve 5 gün gibi bir sürede paketi onayladı.YSK’nın referandum sürecini 120 güne çıkarması, bu paketin durdurulması için son çözüm olan Anayasa Mahkemesi’nin kararını daha rahat vermesini sağlayacaktır.Ama şu anda bile bazı gazete köşelerinde israrla “CHP’nin asker ve yargıyla içiçe geçmiş yapısı” veya “Anayasa Mahkemesi CHP’nin arka bahçesi” yorumları (aynı yorumlar sonra yabancı medyada görülüyor) yapılmakta...Her demokratik ülkede benzeri bulunan Anayasa Mahkemesi bu şekilde baskı altına alındığı ve ayrıca yıpratıldığı gibi ana muhalefet partisi de “böyle bir ilişki imasıyla” yıpratılıyor.Bu kadar önemli bir süreçte CHP’nin oyun oynamaya, kendi içinde baskılar üretmeye, Baykal’ı tekrar ikna çabalarına zamanı yoktur.“Politikacı” değil “devlet adamı” olduklarını, bir partinin şahıslarla değil ilkelerle ayakta duracağını gösterme zamanıdır.Geciktikçe antipatik oluyor ve “çaresiz, ezik” bir görüntü sergiliyorlar, bunu da bilsinler.***Yüzde 75 çıksa?“Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlarmış” sözüne uygun olarak bir kesim New School Üniversitesi’nden Prof. Andrew Arato’nun açıklamalarına pek bozulmuştu.Oysa Arato “Anayasal demokrasinin çoğunlukçuluğa karşı korunmasından, otoriter hükümetlerin yüksek mahkemeleri engel gibi görmesine” kadar pek çok doğru noktayı vurgulamıştı (Milliyet, 27 Nisan)...Referandum konusunda ise şöyle diyordu:“Referandum bir uzlaşma zemini yaratmaz, çünkü sonuçta plebisiter bir araçtır. Yani, insanların hakkında oy verdikleri maddeleri şekillendirme konusunda seçme şansları yoktur. İsterseniz sonuç yüzde 75 olsun ki bu oran aslında uzlaşma için yeterli bir orandır. Diyelim ki değişik gruplar faydalanacakları bazı maddelerin geçmesini kuvvetle istediler ve aslında ‘soğanın cücüğü’ dediğim en merkezi yerde duran üç dört madde onları ya ilgilendirmiyor ya da bu maddelerin önemini yeteri kadar anlamıyorlar. Sizce yüzde 75’in hangi konuda uzlaştığından söz edebiliriz bu durumda?” Bunları söyledikten sonra da eklemiş:“Referandumlar otoriter rejimlerin keşfidirler ve bugün Avrupa’da kullanılır olmaları bu gerçeği değiştirmez”...“Halk her referandumda doğru karar verir” düşüncesinde olanlara ise İsviçre’deki “minare referandumu”nun sonucunu hatırlatmak gerekiyor.
Yoksa; Cumhuriyet rejimi “laik, demokratik, hukuk devleti” demek olduğuna ve Türkiye’de demokrasiyle hukuk “guguk” haline geldiğine göre “Cumhuriyet’i bile sakız şeklinde kullanmaktan vazgeçin” mi demek lâzım?Önce CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş salı günü yaptığı konuşmada “Kurultay’da Deniz Baykal dışında kimsenin ortaya çıkmaması gerektiğini” pek güzel ima ettikten sonra “Aday olacakları kınamayız” diyerek bu girişimin kınanacağını gayet net anlattı. Sonra CHP sözcüsü Mustafa Özyürek “Baykal’ın aklındaki adayın Kemal Kılıçdaroğlu olabileceğini” söyledi. Ama hemen arkasından CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bunu düzeltme gereği duydu ve “Aklımda herhangi biri yok, olursa da bunu ben açıklarım” dedi.Aynı sıralarda gazete internet sitelerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Genel Başkan uygun görürse aday olabileceğini” söylediği yazıldı (ki ben bunu söyleyebileceğine inanmıyorum, inanamadım), kısa süre sonra da aynı sitelerde “Adaylığının söz konusu olmadığı” açıklaması görüldü.Dün “Adayları sindirme operasyonu” başlıklı yazımda CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş’in “diğer milletvekillerinin (veya milletvekili olmadığı halde adı öne çıkanların) aday olmayı göze almaması”nı sağlayacak konuşmasından söz etmiş ve ‘CHP demokratik bir parti ise bu baskıyı kimse yapmamalıdır’ demiştim. İkinci yazımda ise Baykal’ın geç saatlerde yaptığı ve “Bundan sonra bir ‘onursal başkan’ gibi hareket edeceğini, Anadolu’ya partinin genel başkanıymış gibi yine çıkacağını” söylediği TV açıklamasını yazmış, Deniz Baykal’ın böyle bir durumda yeni genel başkan üzerinde baskı kurmayacağının garantisini vermesi gerektiğini belirtmiştim.ASLA VAZGEÇMEYECEKOysa dün Baykal ile CHP yönetiminin yaptığı açıklamalar, diğer tarafta tüm anketlerde birinci sırada görünen Kılıçdaroğlu’nun bile “adaylığı ağzına alamıyor olması” CHP içinde (aynen AKP’de olduğu gibi) parti içi demokrasiden halâ söz edilemeyeceğini, Baykal’ın ise onursal değil, kesinlikle Genel Başkan gibi hareket edeceğini açıkça gösteriyor.Pek takdir toplayan “yeni bir isim çıkmalı” sözünde samimi olmadığını, şartlar tümüyle aleyhine olsa da, bu durumun partisini ve ülkenin geleceğini etkileyeceğini gayet iyi bilse de koltuğu son noktaya kadar kendi isteğiyle bırakmayacak. Ve bu baskıyı Genel Sekreter Önder Sav ile bir kaç sadık adamı aracılığıyla geri plandan veya açıkca sürdürecek. (Bu durumda bir daha nasıl demokrasiden söz edecek, orası belli değil.)CHP toplantısında; Kurultay’a kadar genel başkanlık görevini vekâleten yürütecek olan Cevdet Selvi yanında olduğu halde konuşmayı Sav’ın yapması ne anlama gelir? Parti örgütüne “Baykal’ın yokluğunda kimse heveslenmesin. Buranın hakimi halâ biziz” mesajı vermek değilse nedir?Dün gelen okur mektuplarında -ki aralarında hayatı boyunca CHP’li olduğunu söyleyenler var- CHP’nin yeni bir başlangıç yapmasına izin verilmesi isteği çoğunlukta idi. Ve aynı çoğunluk Önder Sav ile parti yönetiminin de değişmesini istiyordu.BAŞKASI OLAMAZ MI?CHP Gençlik Kolları’ndan yazan bir okuyucumuz ise “Baykal giderse yerine kimi koyacağız?” diye ağlaşan, açlık grevi yapanlara kızarak ve onlara seslenerek aynen şöyle demiş: “Allah gecinden versin Sayın Baykal kalp krizi geçirip vefat etseydi ne yapacaksanız şimdi de onu yapmalısınız.Bu parti Atatürk gibi bir liderin yerini bile İnönü gibi bir başka liderle doldurmayı bilmiş ve İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında nice zorlukları dayanışma ile aşmıştır.” Türkiye öyle “geri dönülmez bir nokta”nın eşiğinde ki CHP’nin entrikalarla oyalanma lüksü yok.Ya bu oyunları bıraksınlar veya “bıraktırsınlar”. Yoksa hatalarının cezasını ülke ödeyecek.***Kimin aklî dengesi bozuk?Daha neler duyacağız bakalım.. Dünyanın “internette en çok porno izleyen ülkesi” olduğu araştırmalarda ortaya çıkan (ne büyük utanç) Türkiye’de Deniz Harp Okulu’nun dört teğmeni ve 31 öğrencisi; bilgisayarda porno film saklayıp izledikleri için “depolama” suçundan (güldürmeyin yahu) askeri mahkemeye verilmiş. (HaberTürk gazetesi 12 Mayıs)Evet porno film izlemek ‘aferin’ alacak bir davranış değil, belki bir disiplin suçu olarak yaptırım görebilir ama dikkat; yatılı bir erkek okulunda geçiyor olay. Düşünün. Ne yapsalardı yani?Ya da şöyle soralım; dünyanın diğer ülkelerinde (her ülkesinde) yok mudur benzeri?Şimdi 35 denizci, hem de en ağır yolsuzlukların, tecavüz, cinayet suçlarının cezasız kaldığı ülkede 9 yıl hapis istemiyle yargılanacaklarmış. Pes ki ne pes!.. Bu da yetmemiş, psikiyatr “şüphelilerin aklî dengesi araştırılmalı” deyince bahriyeliler “aklî kontrol cezadan beter” diye itiraz etmişler. Yerden göğe kadar haklılar yani, böyle bir durumda ‘kimin aklî dengesi daha fazla bozuk’ sorusu da çıkıyor ortaya... İnanın bana olup bitenlere tümüyle bakınca; “Türkiye’de salaklık kontenjanı doldu, daha fazla yapmayın” dedirtecekler insanlara sonunda!
Dün telefonla konuştuğum bir doktor arkadaşım; evinde ve kliniğinde çalışan, İstanbul’un varoşlar dahil her semtinde yaşayan personelinin “CHP’nin başına mutlaka Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelmesini istediklerini” söylediklerinden söz etti.Bu tür değerlendirmeleri, talepleri anket gibi düşünürüm ben, sonuç çoğunlukla “genelin arzusunu” ortaya koyar. Gazeteye gelip VATAN internet sitesinde “CHP’nin başına kim geçsin” anketine bakınca klinik çalışanlarının yanılmadığını gördüm; o dakikalarda katılarınların yüzde 51’i Kemal Kılıçdaroğlu, yüzde 12’si Süheyl Batum ve yüzde 11’i Deniz Baykal demişti. (Aynı sıralarda Hürriyet’in sitesindeki ankette de sanıyorum “yüzde 59 Kılıçdaroğlu, yüzde 13 Baykal, yüzde 10 Gürsel Tekin” durumu vardı.)Kemal Kılıçdaroğlu’nu çoğunluk seviyor, kendine yakın buluyor, onun dürüstlüğüne inancı tam... Bu belediye seçimlerinde de görüldü, İstanbul’da seçim akşamı bir ara seçimi onun kazandığı bile bildirilmişti, son saatlerde değişti... VATAN anketinde ilginç olan Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum’un, Deniz Baykal’dan ve Kılıçdaroğlu dışındaki isimlerden daha çok oy alması. Siyasetçi olmamasına rağmen demek ki halk onu da beğeniyor ve lider özellikleri görüyor. Tabii Batum’un siyasete girme ve girecekse “CHP’de girme” kararı var mı, yok mu orası bilinmez...Ben dün biraz araştırma yaptım. Özellikle de “açlık grevine, ağlama krizine giren” CHP’li fotoğraflarını görünce buna gerek duydum; “acaba CHP’de herkes ağlıyor mu” sorusu ortaya çıkmıştı çünkü...Ve “CHP dışındaki siyasetçiler ne düşünüyor” sorusu...ÖNDER SAV’A TEPKİ!Anketimin sonucu şöyle;- Çoğunluk Deniz Baykal “böyle tatsız bir olayla ayrıldığı için” üzüntü duyuyor. Baykal’ın bugüne kadar “genel başkanlığı bırakmak istememesine” kızanlar bile onun namuslu ve iyi bir siyasetçi olduğunu, tam kendisinin ve duruşundan taviz vermeyen partisinin en geniş kabulü yakaladığı bir anda (üstelik referandum öncesinde) bu kasetin devreye sokulmasını “ustaca plânlanmış bir komplo” olarak görüyor.- Konuştuğum kişiler, dün CHP kulisleriyle ilgili bir haberde yer alan “Kılıçdaroğlu’nun yıldızının daha da parlayacağı ihtimaliyle Önder Sav ekibi tarafından engellenebileceği” iddiasına “Önder Sav buna kalkışamaz. Asıl o zaman kendisine büyük tepki doğar” diyor.- Yine çoğu “Baykal’ın istese de dönemeyeceği, inandırıcılığını kaybedeceği için Meclis’te de, halk nezdinde de etkili olamayacağı, bunun da partiye ve ülkeye zararı dokunacağı” görüşünde...Ortaya bugüne kadar bilinmeyen (en azından benim duymadığım) bir nokta da çıktı; Nesrin Baytok’un Baykal’a yakınlığından gelen gücü parti içinde kullandığı, neredeyse parti yönetimini onun şekillendirdiği, bu nedenle milletvekillerinin bir kısmı Önder Sav’ın çevresinde yer alırken, bir kısmının Nesrin Baytok kadrosu oluşturduğu... Gücün bu şekilde kullanılmasının ise partide uzun süredir rahatsızlığa neden olduğu...YENİ SAYFASon durum böyle ama asıl önemli olan önce kurultay, sonra referandum tarihleri bu kadar yaklaşmışken CHP’nin artık (anketlerden de ders çıkararak) zaman kaybetmeden toparlanması... Eğer adaylar kendiliğinden çıkmıyorsa; her detayı gözeterek, hiçbir hata yapmadan en doğru adayı en kısa zamanda belirlemesi.Evet kaset olayının tartışmasız üzücü yanı, etkisi vardır ama böyle bir durumda işi “açlık grevi”ne vardırmanın, gereksiz ısrarların da siyasette yeri yoktur, bu tam bir abartmadır.CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş:“Kararı parti verecek, örgütümüz ne karar verirse hepimizin başı üstünedir. Bizim ne ablaya, ne ağabeye, ne emanetçiye ihtiyacımız yok... Aday olmak isteyenleri kınamayız... Örgüt karar verecek; bu tuzaklara boyun mu eğeceğiz, yoksa savaşacak mıyız?” demiş.“Örgütleri” şahıslardan önce; Türkiye siyasetinde bu olayın oynayacağı rolü dikkate alarak karar vermek zorundadır. Ateş’in diğer sözleri ise “parti üzerinde baskı kurmanın” ta kendisi... CHP “demokratik” bir parti ise kimsenin bunu yapmaya hakkı olmamalı! *****Baykal ve gölge başkan... Dün akşam gazetenin baskıya gireceği saatlerde Baykal’ın Star TV’de yaptığı son konuşmayı duydum.“İstifa ettim ve partimin yeni bir başlangıç yapmasını istiyorum. Uygun ve doğru olan budur. Ben buna katkı vermeye hazırım (...) Bütün gücümle referandum kampanyası başta olmak üzere parti sorumluluklarım konusunda üzerime düşeni, sanki ben genel başkanmışım gibi yaparım. Yapacağım, konuşacağım, çalışacağım. Hiç şüphe yok parti yeni taze bir başlangıç yaparsa, bir sorumlu kadroyu iş başına çıkarırsa bundan sevinç duyarım ve onlara her türlü katkıyı, desteği veririm” diyor.Bu sözlerden sonra “en güzelinin tek aday çıkması olduğunu” söylüyor, konuşmasının sonunda ise “onursal başkan” benzeri bir tarif yapıyor.Güzel bir konuşmaydı doğrusu ve Baykal’ın 40 yıllık siyaset deneyiminden partisinin yararlanması mutlaka bir kazanç olacaktır. Ama bir ihtimal daha var; Rahşan Ecevit aynı pozisyonda iken Zeki Sezer’in huzurlu ve etkin bir genel başkanlık yürütmesi imkânsız olmuştu.Baykal’ın; yeni genel başkanın benzer bir baskıyla karşılaşmaması yönünde gayret göstermesi gerekecektir. Zira böyle bir durumda onursal başkanlar bu onurdan yararlanırken genel başkanların onuru kolayca kırılabiliyor.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal dün genel başkanlık görevini bıraktığını açıkladı... Böylece “olayın gerçekliği anlaşılırsa istifa etmeli” diyenlerin yargısız infaz yaptığını iddia edenler de durumun böyle olmadığını anlamışlardır sanıyorum. Anlaşılan bir şey daha var; birçok konuda olduğu gibi bu konuda da elmayla armudu, sapla samanı birbirine karıştırmaktan vazgeçmediğimiz...Pazar günü Her Açıdan’da hukukçu, siyaset bilimci ve sosyologlarla yaptığımız tartışmada da bu durum bazı konuşmalarda görülmüştü, gelen mektuplar ve köşe yazılarında da görüldü. Ki program esnasında izleyicilerden “Her Açıdan’ın ciddi ve dürüst bir program olduğunu, böyle konular yerine her zamanki gibi daha önemli sorunları öne çıkarması gerektiğini” belirten tepkisel mektuplar da geldi. Ayrıca; dün tüm TV kanallarının gün ve gece boyu aynı konuya ayrılması bu tepkilerin haksızlığını da göstermiştir sanıyorum. Burada gizli bir kameranın özel alana yerleştirilmesi gibi son derece etik dışı ve maddi-manevi en ağır cezayı hak eden bir eylem var. Kişilik haklarına saldırı var. Baykal’ın konuşmasında vurguladığı doğruysa, bu konuda bildiği kanıtlar varsa ve işin içinde siyasi bir karalama, siyasi komplo boyutu mevcutsa suçu daha ağırlaştırması gereken bir durum da söz konusu... Ama bunların hepsi “elma” veya “sap” sayılır, yani tümüyle ayrı bir tartışma konusudur. Bu nedenle de; bir parti genel başkanının böyle bir durumda “istifasının bekleneceğini” yazanlara ve söyleyenlere “ahlâk polisliğine soyunmak”, “gizli kamera gibi aşağılık bir eyleme itibar etmek” gibi suçlamalar son derece popülist ve yersizdir.İnsanların en özel alanlarına girildiği telefonlarının dinlenip internet mesajlarının bile okunduğu, vatandaşın evinde konuşmaya bile korktuğu bir dönemde bunların ve tabii gizli kamera gibi bunlardan da dehşet verici eylemlerin en ağır şekilde cezalandırılmasını sağlamak yargının ve ülkeyi yönetenlerin görevidir. Halk da, medya da israrla bunu talep etmeli, bununla da yetinmeyip takipçisi olmalıdır. Bu bir...İkinci konu olayın “iki evli insanın, evlilik dışı ilişki yaşaması” konusu ki işin bu boyutu sadece o kişileri, eşlerini ve ailelerini ilgilendirir. Onlar kabul ediyorsa başkasının üzerine vazife değildir, bunun konuşulması özellikle de üzerinden bir kazanç sağlanması tepkiyi hak eder.Gelelim üçüncü konuya... Eğer bu kişiler bir ülkeyi, 70 küsur milyonluk bir toplumu yönetmeye taliplerse ve olay “gerçekliği taraflar tarafından yalanlanamayan” boyuttaysa ne olur?Hele de taraflardan biri “iktidar” olmaya talip bir partinin, ana muhalefet partisinin lideri, yani bir başbakan adayı ise?TERCİH DEĞİL ZORUNLU!İşte o zaman istifa bir tercih değil, zorunlu bir durumdur.Şu anda Türkiye açılım gibi, yüksek yargının siyasallaşmasına yol açacak Anayasa değişikliği (ve hatta başkanlık sistemi) gibi ülke bütünlüğünün ve demokratik rejimin korunması açısından büyük önem taşıyan gelişmeler içinde... Bir referandumun ve seçimin eşiğinde... Bu süreçte “yapılan değişiklikler ve Anayasa Mahkemesi kararlarıyla ilgili olarak” kim bilir neler söylenecek, ne kıyasıya mücadeleler yaşanacak. Peki etik açıdan güvensizlik yaratacak bir durumun içindeki bir “ana muhalefet” genel başkanı ile partisi bu mücadelelerde yeterince güçlü olabilecekler mi?Dün konuştuğum en deneyimli siyasetçiler “olamayacağını; bu ağırlıkta bir hatanın politikaya yansımasının da ağır olacağını, ilgili liderin ‘dürüstlük, hak, hukuk’ gibi konularda inandırıcılığını yitireceğini, referandum ve seçim sonuçlarının kolayca etkileneceğini ve siyasi partiler arasındaki dengenin bozulacağını” söylediler.SİYASETE YANSIMABunun “Deniz Baykal’ın demokrasiyle aşamayacağı tek durum olduğunu, bugün şövalyelik yapan rakiplerinin kendilerine yakın medya organları (ve dahi cemaatlerin, din adamlarının bile yardımıyla... Aynen böyle söyleyenler oldu) seçim sürecinde, referandum sürecinde bunu negatif propaganda malzemesi olarak kullanacaklarını, Anadolu’da çok farklı bir kampanya izleneceğini” anlattılar.Meclis’te düşman gibi dövüşen rakiplerin böyle bir konuda “etik abidesi” gibi davranmalarının sadece görüntüde kalacağını belirttiler. Nitekim dün Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk VATAN’daki röportajında “Baykal’ın kaseti referandumu da, solu da etkiler, referandumda muhalefeti çok zayıflatır” diyordu.DÖNMEMELİ!Deniz Baykal’ın uzun siyasi yaşamının bu şekilde bitmesi (eğer biterse) elbette üzücüdür. Onun siyasetteki dürüst duruşuna, deneyimine özellikle son yıllardaki başarılı muhalefetine söylenecek şey yok... Bu olayın CHP’nin yükselişe geçtiği ve çok önemli bir referandum sürecinde özellikle öne sürüldüğüne dikkat çekenler de haklı olabilir. Ama en azından bugün için “Kurultay’da israr olursa yeniden adaylığını koyabileceği” iddialarını asla gerçeğe dönüştürmemesi tam aksine; konuşmasında belirttiği gibi partisine ve ülkeye yeni bir şansa dönüştürmesi bütün bu duruma rağmen gerekiyor. Gerçekten ülkesine, partisine sevgi ve saygı duyduğunu ancak böyle gösterebilir.Bu arada konuşmasındaki “2 haftalık bir siyasi komplodur” sözleri ne olup bittiğini iyi bildiğini anlatıyor ki herhalde buna da açıklık getirecektir. Olayla ilgili tepkilerine bakınca hükümetin aynı gayreti, kendi inandırıcılığı açısından tüm imkânlarıyla ortaya koyması; yargıyla, istihbarat birimleri yardımıyla komployu kimin yaptığını ortaya çıkarması bekleniyor tabii! (Not: Bu arada kişisel olarak Deniz Baykal’ın böyle bir finale katlanmayacağını, ne pahasına olursa olsun geri döneceğini düşünüyorum. Bu da bir tahmin!)
“Balyoz darbe plânı”nın 2003 yılında hazırlandığı söyleniyor, bu plânın yıllardır ve hâlâ yürürlükte olduğu suikast, askerî kamyonda bomba gibi iddialarla ortaya konuyor ama daha hâlâ yazının başlığındaki sorunun cevabı bilinmiyor.Bilinen; TÜBİTAK’ın “orijinal olabileceği yönünde” görüş bildirdiği “Balyoz, Suga, Oraj, Çarşaf, Sakal isimleriyle” anılan plânlara ait belge ve CD’ler için Askerî Savcılık Bilirkişisi’nin hazırladığı ve İstanbul Başsavcılığına teslim ettiği rapor.Bu raporda yukardaki isimlerle anılan plânların (içinde “cami bombalama”, “kendi jetini düşürme” gibi iddiaların da) yer aldığı 11 ve 17’inci CD’lerin “gerçek olmadığı yönünde gerek teknik, gerekse askerî yazım usul ve yöntemleri açısından kuvvetli delillerin bulunduğu; CD’lerin hazırlanış saatinden kullanıcı isimlerine, tarih ve içeriklerin değiştirilmiş olduğu” anlatılıyordu. 7 Mayıs Cuma, haberleri olduğu gibi veren bazı gazetelerde bu rapor yayımlandı.Ama nedense: Tokat’taki terör saldırısına, genç öğrenci Serap’ın ölümüne ve zavallı anacığının onun yanıklarını tedavi umuduyla “kendi derilerini feda etmesine” neden olan PKK’nın molotof kokteyline, kamyondaki bomba ve suikast iddialarına, Güneydoğu’daki mayın döşeme ve karakol saldırılarına daha ilk anda canının istediği anlamı yükleyerek yazan ve PKK’nın üstlendiği olayları bile çekinmeden günlerce TSK’ya mal eden, gerçek ortaya çıktığında ise (ki hepsinde çıktı ve bu olaylar “hepsi” de değil) bunları kendisi yapmamış gibi yoluna devam eden gazetede (veya gazetelerde) o olaylar gibi günlerce manşetlerden yayımlanmadı. Hatta hiç yayımlanmadı.Oysa iki ay kadar önce, 1’inci Ordu Komutanlığı Askerî Savcılık Bilirkişi’nin henüz soruşturma bitmeden, belgelerin incelenmesi tamamlanmadan aceleyle ve varsayıma dayanarak yaptığı “Bu belgeler gerçekse Balyoz bir darbe plânıdır” açıklamasını günlerce “Askerî Savcılık da karar verdi. Balyoz darbe plânıdır” diye çarşaf çarşaf yazmışlardı. Bu haber Cuma günü gazetelerinde yoktu ama sürmanşette orduya karşı tepki yaratacak bir haber bulunmuştu.Cumartesi de yoktu ama manşet üstünde yine orduya tepki yaratacak bir haber vardı.Tamam henüz “doğru nedir”, “TÜBİTAK ile Askerî Savcılık Bilirkişisi raporları nasıl oluyor da birbirinin tam aksi olabiliyor” gibi soruların cevabı belli değil ama dürüst habercilik; istediğin şeyler söylendiğinde günlerce manşetten yayımlamak, kurumları suçlamak, hesap sormak, istemediğin durumları ise gizlemek midir?Veya örneğin “Serap’a molotof atanlar PKK’lı değilmiş, ağabeyi söyledi” deyip, ağabeyi “böyle bir şey söylemedim” dediğinde tekzibi gizlemek midir?“Tokat saldırısını PKK değil başka örgütler yaptı” diye yazıp PKK’nın üstlenmesine rağmen aynı imaları sürdürmek midir?Gazeteci “dikkatli ve sorumlu” olmalıdır ama bugünlerde aynı dikkat okuyucuya da çok gerekiyor. (Not: Henüz yargı süreci devam ediyor ama bittiğinde eğer bu cdlerin gerçekle ilgisinin olmadığı anlaşılırsa, bugüne kadar köşelerinden ve ekranlardan “bu iddialara inanmayanlar da ergenekoncudur” veya “destekçisidir” gibi inciler yumurtlayan, kendi meslektaşlarını bile utanmadan, sıkılmadan suçlayan gazetecilerin ne yapacağını merak ediyorum.)*** Bir de Erzincan haberiCumartesi günü Akşam gazetesinin manşet haberi şöyleydi: “Dursun Çiçek’in Erzincan’da Başsavcı İlhan Cihaner’le buluştuğu iddiasının delili olarak sunulan otel müşteri listesindeki Dursun Çiçek; 33 yaşında, inşaat şirketi sahibi bir iş adamı. Ortağı Erzincanlı olduğu için sık sık bu otelde kaldığını söylüyor”... Haberin yanında iş adamının fotoğrafı da vardı. Bu benzetme nedeniyle arkadaşlarının kendisine “komutanım” demeye başladığını anlatmış.Aslında gülünecek durum yok ama okuyunca dayanamayıp gülmeye başladım. Bakalım daha neler duyacağız?*** Çukurovalılar’ın ödülü“Adana, Mersin, Hatay ve Osmaniye’lilerin Başkentteki Sesi” diyor “Çukurova Lobisi” dergisinin başlığında...Çukurovalılar Derneğinin aylık, bölgesel “ekonomi ve kültür” dergisi imiş. Adana deyince baba tarafından, Hatay olduğu için ana tarafından (kısacası saf kan bir Akdenizli olmam nedeniyle toptan) çok önemli benim için... Ve bu derginin elektronik ortamda 3 aydır devam eden oylaması sonunda ben “Çukurova Bölgesi 2009 Yılının En İyi Gazetecisi” ödülünü kazanmışım.Onlar ‘mail’ ile bildirmişler, ben bu maili görmemişim ve sonuçta Adana’ya giderek bu değerli ödülü alamadığım için büyük üzüntü duydum. Her şeyden önce bu gururu yaşamak isterdim ve ayrıca ödül kazanıp da almaya gitmeyenleri her zaman eleştirmişimdir. “Çukurova Lobisi” dergisine ve bana oy veren Adanalılar’a en içten teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum.Bu ay bir ödül de İstanbul Aydın Üniversitesi’nden geldi. 12.800 öğrenci arasında yapılan ankette Ruhat Mengi’yle Her Açıdan “En İyi Haber-Gündem Programı” dalında 1’inci seçilmiş.Benim için en önemli noktalardan biri bir televizyon gazetesi ve en gerçekçi tartışma programı formatıyla Her Açıdan’ı lise ve üniversite öğrencilerine de ilgiyle izletmekti.Bunu başarabilmiş olmak sonsuz mutluluk veriyor. İstanbulAydın Üniversitesi’ne de sonsuz sevgiler, teşekkürler.Ülkelerine sahip çıkmak için tüm gençler “güvendikleri” programları ve konuşmacıları kaçırmamaları gerektiğini bundan sonra da unutmazlar umarım. Bir yana “ülkelerini ve yanılmamanın önemini” koyduklarında hiçbir neden onları gerçekleri öğrenmekten alıkoymamalı!
Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlarmış ya, bu kez de CHP’liler kızıyor; “neden Baykal’la ilgili gizli kamera olayını hemen yazmışız, neden ‘istifa etmeli’ demişiz, referandum ve seçim yaklaşırken bu yapılır mıymış”... “Kara çarşaf açılımı” yaptıklarında, çarşaflı kadınlarla fotoğrafları propaganda aracı gibi kullandıklarında “siz de eleştirdiğiniz diğer parti gibi dini siyasete alet ediyorsunuz” dediğimizde de aynı tepkiler gelmişti.Anlamam ben bunları ve de dinlemem. Uzun siyasi hayatı boyunca bir partinin parlamenteri olduğu halde rozetinden önce ülkesini düşünen, gerektiğinde çekinmeden kendi partisinin liderine de “hata yapıyorsun” diyebilen gerçek bir devlet adamını görerek yetiştim, etkilenmem bu tepkilerden yani...Şimdi ortaya; üstelik yaptığı hatayla antipati toplamış bir partilinin aracılığıyla (başkası kabul etmedi belki de) ve son zamanlarda alışılmış, çekinmeden basında bile açıklanan taktikle “gündem değiştirme” malzemeleri atılıyor. Suikast tehdidi varmış, Emniyet de doğrulamış... İyi ama ne alâka, o başka bir mesele...Ayrıca Emniyet “15 Nisan’da bir ihbar mektubu gelmişti, soruşturma devam ediyor, henüz operasyona dönüşmüş bir çalışma yok. Gözaltında kimse yok” derken, 25 gündür açıklanmayan suikast iddiasının şu anda açıklanması ve kendisi de siyasi parti genel başkanı olan Sarıgül’ün adının öne sürülmesi kabul edilir bir durum mudur? Kesin kanıt ve yargı kararı olmadan nasıl bir haksızlıktır?“Baykal’la ilgili iddia” konusunda ise... Bugüne kadar; eğer “bir doktorun hastalarını tacizini ortaya çıkarmak” gibi kamu yararına bir neden yoksa “gizli kamera ile çekim, özel hayatı deşifre etmek, kişilik haklarına zarar vermek” konularında hep “bunun suç olduğunu, yetişkin insanların özel yaşamının sadece kendisini ve ailesini ilgilendirdiğini” yazdım, söyledim. (Ki AİH Sözleşmesi’nde de böyle yazar.)Ama bu durum farklı; Türkiye’yi yönetmeye talip olan, demokratik sistemin, devletin, rejimin geleceğinde önemli role sahip bir ana muhalefet partisinin lideri “herhangi biri, sokaktaki adam” değildir.Büyük sorumlulukları vardır ve bu sorumlulukları taşımakla yükümlüdür, buna “özel yaşamına özel dikkat” de dahildir.Komployu kimin kurduğu, hangi nedenle kurduğu çok önemli... İnsanların özel yaşamıyla ilgili bilgilerin bu dönemde ortaya döküldüğü ve bu suçun meşru hale getirildiği, yüzlerce mağdur olmasına rağmen yasadışı ses ve görüntü kaydı kullanmaya ağır suçların getirilmediği de doğru... Ama bunlar olaydaki sorumluluğu hafifletmez.Deniz Baykal yalanlamadı, sadece “hukuki mücadele başlatacağını” söyledi. Başlatsın ama o arada mutlaka istifa etsin ve partisini de, ülkeyi de sıkıntıya sokmasın. Ve hatta istifayla yetinmeyip Bill Clinton gibi ekrana çıkarak halktan, seçmeninden özür dilesin. Güvenlerine ihanet ettiği için!Şimdi de, özellikle son bir yıldır kendileri gibi düşünmeyen herkesi, normal gazetecilik sınırlarında eleştiri yapan meslektaşlarını bile “taraf tutmakla” suçlayan, iktidar tarafını kayıtsız şartsız tutmayı ise “tarafsızlık, demokratlık” olarak empoze eden (bir tür “günahlarından arınma” mı acaba), medyaya yapılan ağır baskıları bile görmezden gelen “demokrat” gazetecilere soruyorum; Acaba aynı durumda “gözü kapalı destekledikleri lider” olsaydı, buna benzer bir yazıyı tarafsızca yazabilecekler miydi?Cevabı çok iyi biliyorlar!*** Gül’ün kararı ve bilim!Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk yarım yüzyılı aşkın hukuk deneyimi ve engin bilgisiyle her zaman “itiraz edilemeyecek, mutlak doğruları anlatan” açıklamalar yapmıştır.Anayasa değişikliği ile ilgili olarak önce “Bu Meclis Anayasa veya değişiklik yapamaz. Uzlaşma sağlayamayacağı gibi yüzde 10 barajı, milletvekillerini liderin seçiyor olması (böylece vekillerin bağımız olamaması) nedeniyle meşruiyeti tartışılır durumdadır. Önce bunlar değişmeli, demokratik şekilde oluşacak bir meclis Anayasa değişikliğini -uzlaşma sağlayarak- yapmalıdır” anlamına gelen bir açıklama yaptı.Umursamadılar, bu kez “Gelin 3 kritik maddeyi ayıralım, diğer maddelerle birlikte referanduma götürülmeleri büyük hata olur” çağrısı yaptı, yine dinlemediler.Son olarak konunun ülke için ne kadar büyük önem taşıdığını: “Anayasa değişikliği ve düzenlemeleri için en az 4-5 ay gibi bir sürenin gerekli olduğu, böylesine bir düzenlemenin bir hafta gibi bir sürede neticelenmesini beklemenin yanlış olacağı, bilime saygısızlık olacağı” cümleleriyle vurguladı.Aynı gün gazetelerde Sami Selçuk’un açıklamasının üstünde (veya yanında) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Kararımın çok gecikmeyeceğini tahmin ediyorum” açıklaması vardı ki AKP’nin bu konuda ne kadar acelesinin olduğu Meclisi 24 saat çalıştırarak değişikliği geçirmesinden belli ve Gül de bu telaşa katkıda bulunacağını peşin peşin anlatıyor.Demek ki birkaç gün içinde -zaten tahmin edilen- kararı duyulacak.Hepsi iyi hoş da neredeyse bütün hukukçuların söylediğini göz ardı ettikten sonra Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak bir karara şaşırmak ya da kızmak abes olmayacak mı?Selçuk bu durum için de “Anayasa Mahkemesi ‘halk ne derse’ diye düşünmez, bilimsel boyuta, anayasa metnine göre karar verir” diyor, hiç değilse bunun anlamına kafa yormak lâzım!
Başım dönüyor, gözlerim kararıyor artık olayları duydukça... Bitmiyor, arkası kesilmiyor; teröründen siyasetine birbirinin canına kastetmiş insan görüntüleriyle her şey entrika kokuyor, fesat kokuyor... Yazık oluyor güzelim Türkiyemize!Perşembe gecesi Hakkari Dağlıca’da yine teröristle çatışma... 2007’deki karakol saldırısında 12 askerin şehit olduğu, 16’sının yaralandığı, 8’inin kaçırıldığı yerde bu kez 2 şehit, 1 yaralı (5 terörist de öldürülmüş). Şehitlerimize içimiz yansa da helikopterlerle havadan ve zamanında destek sonucunda bu kez fazla şehit vermemiş olduğumuza sevinmek lâzım.İhmaller varsa mutlaka araştırılmalı, ortaya çıkarılmalı ama neredeyse her terör olayında sanki saldırıyı PKK değil de TSK yapmış gibi dönüp bir de medya yoluyla orduya saldırılması “kavram kargaşasından medet umanlar tarafından” iyice moda haline getirildi ya, helikopterlerin zamanında harekete geçmesi bu yönden de büyük önem kazandı.“Her yıl bahar aylarında terör artar, bu yıl da öyle oldu” tezi “bu yıl” hiç de inandırıcı gelmiyor, en azından derinlemesine incelenecek bir konu bu, özellikle de PKK terörünün “açılım” gibi; demokratik hakların verilmesine benzer konuları halledecek adımlarla ilgisi olmadığını, her şart altında terörü sürdürecek bir neden bulunacağını göstermesi açısından... Acaba bu kez vahşi cinayetlerin nedeni “Anayasa değişikliklerinde ‘vatandaşlık’ tanımının onların istediği şekilde değiştirilmemesi” midir yoksa açılımın “özerk bölge” noktasına getirilememesi mi?Öte yanda yüksek mahkemelerin yapısını değiştirecek Anayasa paketi beklendiği gibi Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanırsa, büyük çoğunluğun hiçbir şey anlamadan oy kullanacağı referandum Temmuz ayının ortasında yapılacak. 22 Temmuz 2007 seçimindeki gibi herkes tatil yerlerinde ve tarım işçileri kitleler halinde yer değiştirmiş olacağı için yine karmaşa, yine hatalı sayımlar... TÜİK’in bir “seçmen sayımı”nda 5 milyonluk hata yaptığı ülkede böylesine hayati bir konuda bu telaş niye? Neden Eylül, Ekim beklenemiyor?Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk “Anayasa değişikliği ve düzenlemeleri için en az 4-5 ay süre gerektiğini, böyle bir düzenlemenin bir haftada sonuçlanmasını beklemenin bilime saygısızlık olduğunu, sağlıklı sonuç elde edilemeyeceğini” söylemiş. Üstüne yaz referandumu karmaşasını da ekleyin, sonuç nasıl sağlıklı olacak?Her Açıdan gerçekler!Sami Selçuk, referandum ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili çok önemli başka açıklamalar da yapmış, bunları Pazar günü Her Açıdan’da konuşacağız ama “Anayasa değişikliklerini eleştirenlerin Ergenekoncu olarak değerlendirilmesi”ne hele bunu bilim adamlarının bile yapmasına duyduğu hayreti anlattığı cümleleri özellikle; Ergenekon’u bir örtü haline getirip, canının istediği yere sermeye kalkanlar iyi düşünmeli. Bu hafta yine Her Açıdan’da gündemin önemli konuları tartışılacak. Konuklarım; Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen, Bahçeşehir Üniv. Hukuk Fak. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Hasan Köni, İstanbul Üniv. Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ersan Şen, Marmara Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı ve Boğaziçi Üniv. Sosyoloji Öğr. Üyesi Prof. Dr. Faruk Birtek olacak. 9 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da hepinizi “tartışmaya” bekleriz.***Baykal... Doğruysa derhal istifa!CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, eski sekreteri ve şimdi milletvekili olan bir kadın siyasetçiyle ilişki yaşadığını gösteren gizli kamera kayıtları, doğal olarak gündeme bomba gibi düştü.Hangi parti lideri veya ünlü siyasetçiyle ilgili olursa olsun, her ülkede aynı bomba etkisini yapardı. İtalya Başbakanı Berlusconi’nin maceralarını dünya az mı dinledi, izledi?Elbette Baykal gibi deneyimli bir siyasetçinin, bugüne kadar ailesine bağlı, toplum değerlerine saygılı bir genel başkan görüntüsü çizen bir ismin böyle bir yanlışı ona olan güveni zedeleyecektir. Ben “fırsat bilerek ağır hakaretlerle saldırıya geçenler”i kınamakla birlikte bu olayın; “özel hayat” olması nedeniyle yok farzedilmesi gerektiğini düşünenlere katılmıyorum. Deniz Baykal milyonlarca seçmeni olan büyük bir partinin, ana muhalefet partisinin Genel Başkanı’dır ve davranışının sadece kendisini, ailesini ve partisini değil “Türkiye’nin geleceğini etkilemesi” mümkündür.Bundan sonra referandumda da, seçimde de olay “manevi (hatta dinî) değerlere saygısızlık” olarak kullanılabilecektir.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi “Devlet adamı, bilim adamı gibi kamuoyunda tanınmış kişilerin özel yaşamlarına ilişkin gizlilik alanı sade vatandaşlarınkinden daha dardır” diyor. “Sır alanları”nın yine “yayınlanamayacağını, resimlenemeyeceğini” söylüyor ama doğrusu bu herhalde “hiçbir toplumsal yaptırımın olmayacağı” anlamına da gelmez.Kesin olarak kanıtlanma durumunda Deniz Baykal’ın derhal CHP Genel Başkanlığı görevinden istifa etmesi gerekir. Partisine ve ülkesine saygısı, sevgisi varsa bunu zaman geçirmeden yapmalıdır. Hâlâ “gitmem” diyorsa söyleyecek tek şey var; pes!***Kimsesiz kızlar için...İmren Aykut birçok kez bakanlık yapmış, başarısını kanıtlamış bir siyasetçidir. Siyaset yapmadığı dönemde de ülkesine hizmeti bırakmadı, kurduğu ÇESAV isimli vakıfla; çocuk yurtlarından yaşları nedeniyle çıkmış olan kimsesiz genç kızlara yurtlar açtı, onlara iş bularak geleceklerini güvence altına aldı. Bir anne gibi korudu, kolladı, bu genç kızların “ailesi” oldu.Dün akşam Rahmi Koç Müzesi’nde Çiğdem Simavi’nin geliştirdiği, Monik İpekel’in de katkılarıyla hazırlanan bir proje çerçevesinde, Türkiye’nin tek klasik müzik dergisi Andante’nin ‘Klasik Müzik Ödülleri’ verildi, ödül alan sanatçı, orkestra ve topluluklardan konserler, gösteriler sergilendi.Fazıl Say’ın “piyano sanatçısı ve besteci”, Gürer Aykal’ın “orkestra şefi”, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın “orkestra”, İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin “opera” ve “bale topluluğu”, Rengim Gökmen’in “müzik kurumu yöneticisi” gibi ödüller aldığı ve daha birçok sanatçı ve topluluğun ödüllendirildiği gecenin tüm geliri ise ÇESAV’a bırakıldı. Örnek bir sivil toplum dayanışması olan bu etkinlik için KÜSAV Başkanı (Kültür ve Sanat Varlıklarını Koruma/Tanıtma Vakfı) Çiğdem Simavi’yi ve Türk Kalp Vakfı dahil birçok sivil toplum çalışmasında yer alan Monik İpekel’i gönülden kutluyorum.Keşke herkes bu çabaları, dayanışmaları örnek alabilse... Türkiye kim bilir ne farklı bir ülke olurdu!