Kader mi, ihmal mi, hata mı?

5 Haziran 2010

Hangi konu olursa olsun; sorgulayan, farklı görüş bildiren herkes bir şekilde baskı altına alınıyor. Ki buna medyada bazı gazete ve gazetecilerin diğerlerine uyguladığı utanç verici baskı ve hedef göstermeler de dahildir. Ama işte, aynı baskı henüz halka uygulanamadığı için onlar çok soru soruyorlar... Nitekim gelen son mektuplardaki Gazze’ye yardım ve PKK terörü ile ilgili sorulardan bazılarına bakalım.Önce... Hepsinde Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıya tepki ve hayatını kaybeden vatandaşlarımız için üzüntü var.Bunun yanında Kerem Tuzlacı (öfkeyle yazılmış kısımları çıkarırsak) şunları sormuş; “Hayatını kaybeden maden işçilerine kader-kısmet diyen Başbakanımız, ‘gelirseniz vururuz’ diyen İsrail’e karşı vatandaşların uyarılmadan, korunmadan ölüme gönderilmesini de ‘kader’le açıklayabilir mi? Şayet böyle açıklanmazsa bu durum askerleri katledilirken gık demeyen ama Gazze için yeri göğü inletenlerin konuyu iç ve dış siyasete malzeme yaptıkları yönünde şüphe uyandırmakta mıdır?1 yaşındaki, hiçbir söz hakkı olmayan çocuğu İsrail’in uyarısına rağmen ateşin ortasına atan anne babalar bunu “küçük çocuklar kalkan olur” düşüncesiyle mi yoksa Gazze’deki insanlık dramını önlemek için yola çıktık diyen İHH’lıların ‘Allah yolunda gerekirse ölürüz’ açıklamalarıyla mı yaptılar?”.. (1 yaşındaki çocuğa izin verilmesine çok kişi tepki gösteriyor.)NEDEN ANLATILMADI?“Gemi kaptanı” olduğunu belirten Celâl Çiçek: “Somali ve diğer bölgelerde korsanlar tarafından gemilere saldırılıyor. Bu durumda bizim ve Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün kesin tavsiyesi personele zarar gelmemesi için direnme yapılmaması, eller başın üstünde beklenmesi ve korsanların emirlerine itaat edilmesi şeklindedir. Sözde yardım vakfının lideri 10 askeri rehin alıp, silahlarına el koyduklarını söylüyor. Orada yaşamını yitiren tüm insanların sorumlusu bu davranıştır” diye yazmış. (AKP yönetimi kendi milletvekillerinin Mavi Marmara gemisiyle gitme isteğine izin vermemiş ve son dakikada vazgeçmişler. Bunun nedeni de sorular arasında. Neden vazgeçildi?)El Cezire muhabiri, gemiye inen İsrailli askerlere saldırıda bulunulduğunu söylemiş. Yapılan çekimlerde de bu görülüyor. Peki, gemi kaptanı Celâl Çiçek’in bildikleri o gemideki vatandaşlara neden anlatılmadı? Kimsenin haberi, bilgisi yok muydu?İHH’nin Bosna için para toplayıp sonra Refah Partisi’yle birlikte bu parayı yok eden vakıf olduğunu veya bu vakfı inceleyen Fransız yargıcın söz konusu dernek için “terör bağlantıları var. 1999’da El Kaide’nin Los Angeles havalimanına yaptığı saldırı plânıyla da ilişkili” dediğini yazan ve “neden Türkiye adına böyle bir örgüt gönderiliyor” diye soran da var.“Madem ki hükümet İsrail’e yaptırım istiyor ihalelere niye devam etmekte, bu nasıl çelişki” diye soran da...“AĞABEY”Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, yıllarca PKK’ya arka çıkıp Türkiye’ye hakaretler yağdıran Barzani’ye “ağabey” demesi üzerine “başka hitap şekli bulamadı mı” diye soran da var...İskenderun’da Papa temsilcisi Padovese’nin öldürülmesini “ne zaman Gazze söz konusu olsa bunun bir cihat hareketine dönüştürülmesi”ne bağlayan ve diğer dinlerden olan vatandaşlara karşı kışkırtmaların gazetelerde yazan bazı din adamları tarafından bile yapıldığını” söyleyenler de...Terör baskınlarının arkasından “ihmal varmı”dan başlayan her soru nasıl tartışılıyorsa bu olayda da tartışılacaktır.“Hükümet cevaplayacak mı”, asıl soru ise bu bence!*** Teşekkür!Çok sevgili ‘Her Açıdan’ izleyicilerine ve okurlarıma gönülden teşekkürler borçluyum. Pazar gününden bu yana, hem program esnasında hem de sonrasında “Her Açıdan’ın devamını isteyen” yüzlerce mektup yağdı. Hâlâ devam ediyor. Üç gün yazı yazmadım, üç yüz okuyucu merakla nedenini sordu.Böyle bir sevgi ve ilgi için hangi teşekkür sözcüğü yeterli olabilir ki?Bana güç veren, tüm yorgunlukları ve üzüntüleri unutturan bu içten ilginiz için minnettarım. Beklentilerinize tam anlamıyla cevap verebilmiş olduğumu görmek bana tarifsiz bir mutluluk verdi.Bu arada, Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yazarlık Bölümü öğrencisi Arzum Yenici isimli genç izleyicimiz tarafından bana bildirilen Facebook’ta açtıkları Ruhat Mengi ile Her Açıdan sahip çıkanlar sayfası üç günde tam 3148 üyeye ulaşmış. Öğrenince ben de baktım; yazdıkları güzel sözler için binlerce teşekkür ediyorum. (Özellikle çok genç izleyicilerimiz nasıl da her Pazar dışarı çıkmadan dikkatle izlemişler. Bravo onlara!)Çukurovalılar Derneği, Çukurovader Kadın Kolları ve Çukurova Lobisi dergisi tarafından sayfaya “Ruhat Mengi Çukurova’nın gururudur, bizim gözbebeğimizdir” gibi çok özel vurgularla verilen içten destek için de hemşehrilerime ‘sağolun, varolun’ diyorum. Merak etmeyin, bir şekilde mutlaka ekranda da yeniden buluşacağımıza inanıyorum.Büyük kitlelerin böyle bir sevgi ve ilgisiyle zirveye çıkarılmış bir program sonsuza kadar susmaz nasılsa... Bir gün yine kavuşacağız!!

Devamını Oku

Çözüm savaş mı?

4 Haziran 2010

Üç gündür yazılarım yoktu, size ‘neden yazmadığımı’ da bildiremediğim için merak edenleriniz oldu, farkındayım. Hepimizin meslek yaşamında “hazmedemediği” olaylar, dönemler vardır, ben de böyle bir dönemin içindeyim maalesef...“Hazmettire hazmettire” çok fazla gelişme oluyor ülkemizde ama bunların büyük bir kısmı hiç de hazmedilmiyor. Özgürlüğün “korkutma ve sindirme” gayretleri altında gerilediği, gerçeklerin “yalan-dolan, entrika, politik ayak oyunları” ile, “aydın”lığın karanlıkla yer değiştirdiği ortamlarda “geçici görüntüler” de birilerine “sonsuza kadar aynı kafada yürürüz” yanılgısı verebiliyor.Ama Türkiye’de asıl sorun “bilimin, gerçeklerin, aydınlanmanın” birilerinde yarattığı büyük korku bence... Bağırarak, çağırarak, popülist söylemlere tutunarak, sizin gibi düşünmeyen veya doğruları dosdoğru söyleyiverenleri ne kadar süreyle önünüzden süpürebilirsiniz ki?Kendiniz birilerine şiddetin ta kendisini uygular, insan haklarını, özgürlüklerini hiçe sayarken başka şiddetlere “şiddetle karşı çıkmanız” ne kadar inandırıcı olabilir ki? Herneyse, uzun lâfın kısası sevgili okurlarım; kısa bir süre hazım sıkıntısı çektim ama Allah’tan öyle uzun süreli etkilenmem ben... “Alınan ‘ah’ların aheste aheste çıkacağı” sözüne de inanırım.Şimdi gelelim üç gündür yazamadıklarıma...ABD, İSRAİL’İN YANINDAİsrail’in Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine yaptığı, üstelik uluslararası sularda yaptığı kanlı operasyon, zaten her üç günde bir PKK terörüne verdiğimiz şehitlerle yaşadığımız (ama nedense onlara ve ailelerine gereken ilgiyi, desteği göstermediğimiz, Gazze’deki sorun kadar ciddiye almadığımız) üzüntülerin üstüne tuz biber ekti.İsrail hükümetinin, özellikle de Başbakan Netanyahu’nun bu olayın tepkisi Türkiye’de ve dünyada sürerken hâlâ “gelecek yeni gemilere de saldırırız” demesi kendi ülkelerinin gazetelerinde bile “aptallık sürüyor” tepkilerine yol açtı.Ama gelişmelere ve konuşmalara dikkatle baktığınızda “öfkeyle kalkan zararla oturur” sözünün de gerçekleşebileceğini görmek mümkün.Örneğin; “Türkiye’den yeni bir yardım filosu hareket edeceği ve bu filoya Türk donanmasının eşlik edeceği” iddiası...İsrail Başbakanı geri adım atmayacaklarını söylerken ve “bu operasyonları yapan askerlerimizle gurur duyuyorum” derken, ABD Birleşmiş Milletler’de “İsrail’in yanında yer aldığını” açıklar ve İsrail’in kınanmasına bile “hayır” oyu kullanırken Türkiye kendisini “ABD’nin de karşısında olduğu” bir Ortadoğu savaşının içine mi atacak?GÜVENCEYE ALACAKLAREvet Gazze’deki İsrail ablukasının kalkmasını elbette istiyoruz, evet İsrail’in yaptığı kanlı saldırı elbette “özrü, tazminatı, suçluların yargılanmasını ve cezalandırılmasını” haketmektedir. Ama eğer karşısındaki hükümet bunlara yanaşmayacağını belli etmişse ve hatta gelecek yardım gemilerine karşı “daha sert operasyon” yapacağını açıklamışsa radikal adımlar atmadan önce, ülkeyi savaşa sürüklemeden önce durup düşünmek gerekmez mi? Şimdi yolda bir İrlanda gemisi var, Brüksel merkezli bir dernek üç gemilik bir filoyu Gazze’ye göndereceklerini duyurup Türkiye’nin de filoya destek vermesini istemiş. Ama öte yanda ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden; “İsrail’in Gazze’ye giden gemileri durdurma hakkı vardır. İsrail’in ‘Hamas benim halkıma üç bin roket atıyor’ diyerek kendini savunması meşrudur” açıklaması yapıyor.Bu durumda, daha kötü bir saldırı yaşanmasını veya bir savaş çıkmasını istemeyen ülkelerin mutlaka bir uzlaşma yolu bulması gerekecek... Ki ben İrlanda’nın da, Belçika’nın da gemilerini bir şekilde mutlaka güvenceye alacaklarına hiç şüphe etmiyorum. Herhalde “saldırırız” denmesine rağmen “önce biz saldırırız” diye yangına körükle gitmeyecek, vatandaşlarını tehlikeye atmayacak, hele de bunu iç politika için kullanılacak bir çekişmeye vardırmayı düşünmeyeceklerdir.HATA VAR MI?Bu yardım olayının asıl amacından saptırılıp Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında bile “dinî bir misyon” haline dönüştürülmesinden, İsrail arama yapmaya kalkarsa gemidekilere “nasıl davranacakları yönünde yeterli bilginin verilip verilmediği”ne kadar çok fazla tartışılacak konu var.Ama bunlar nasılsa konuşulacaktır. Şu anda tek düşüneceğimiz şey “yardım etmeyi istediğimiz ama bizim savaşımız olmayan bir savaş”a dikkatsizlikle atılmamaktır, başımızda yeterince büyük sorun var çünkü!

Devamını Oku

“Milli irade”nin çoğalma vakti!

31 Mayıs 2010

Başbakan Erdoğan “En az 3 çocuk, hatta çok çocuk doğurana devlet yardımı yapacağız” diyor ya, yaranmak ve böylece üst basamaklara kolayca atlamak isteyenler onu da aşmak için “çoğalın” yarışında.Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş “Nüfus planlamasında israrcı olmalıyız, nüfus artışının getirdiği ihtiyaçları devlet olarak karşılayacağız. Başbakanımızın da bu yönde talepleri var. Burada iş ailelere düşüyor” demiş.Ailelerden Başbakan’ın talebini yerine getirmelerini istiyor; “bırakın herşeyi bir yana, çoğalın” diyor.Eğitim sorunu, okulların her açıdan denetimsizliği, aç ve işsiz insanların çektikleri, gençlerin bilgisayarlarına bile gelen hacizler, sokaklarda “açık kanalizasyon çukuruna düşmekten, trafik cinayetlerine kadar” her tür tehlikenin kol gezmesi filân sorun değil, mesele milletimizin kısa sürede nüfusu 73 milyondan 100 milyona çıkarması...“Her üniversite bitiren gence iş” mi, aa işte o mümkün değil arkadaş. Siz de “ihtiyaçlarınızı” sınırlamayı bilin yani!Bir vali “nüfus artışının getirdiği ihtiyacı devlet olarak karşılayacaklarına” tek başına söz veremez. Cesareti Başbakan’ın “devlet yardımı” vaat etmesinden almış olmalı veya kendilerine böyle bir bilgi verildi...Peki diyelim ki “nüfus artışının getirdiği tek ihtiyaç” üniversite bitiren gençlere iş bulunmasıdır, çoğalan nüfus en temel ihtiyaç olarak karnını doyurmak, iş istiyor.Haydi devlet karşılasın... Hemen çıkıp her üniversite mezununa iş vereceklerini söylesinler, bunu yapabiliyorlar mı? 73 milyon nüfusla bile üniversite mezunlarına “herkese iş yok” dediklerine göre bu vaatlerin, bu çelişkinin anlamı nedir? Kessinler artık dört koldan bu “çok çocuk” aldatmacasını... Herkes vali veya vali çocuğu olamıyor sonuçta değil mi?Olan tek şey var; aç ve eğitimsiz kitlelerden seçim sadakalarıyla kolay oy almak ve “milletin iradesi referandum istiyor” gibi masallara kolayca inandırmak...Olan bu!*** Etro, Armani, LV, tekne vs...CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kafasını “yaptığı onca açıklamaya değil de gömleği ile kasketine takanlar” için de bir açıklama yapmış ve “kravat takmayıp spor giyinmeye karar verdim. Tezgahtar bu gömleği tavsiye etti, onu aldım. Yalnız onu değil başka şeyler de aldım, hepsini paramla ödedim. Gömleğin Etro marka olduğunu da gazetelerden öğrendim” demişti... Hiç de mecbur değildi bunu yapmaya ama bu kadar baskı altında kendini mecbur hissetmemek de mümkün değildi.Oysa hayata yoksul şartlar altında bir emekçi olarak başlayıp tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş, kazandığı her kuruşa alnının teri damlamış bir insan ülkenin 2’nci partisine genel başkan olacağı gün Etro giyse ne olur, Armani giyse ne olur?Helal mi helal parayla almış, aldığı da “üçer beşer villa” filan değil sonuçta, 450-500 TL’lik şık bir gömlek... Bunu dile dolamanın amacı ne olabilir diye düşünüyor insan...Acaba “sadece bazı siyasetçiler haram yemiyor, o da yiyor olmalı, yoksa bu kadar pahalı gömlek alamazdı” duygusu vermeye mi çalıştılar, yoksa vatandaşa “halk adamı Etro giymez” mesajı vermeye mi?Söz konusu, Kılıçdaroğlu gibi bir isim olmasa suyu bulandırmak kolay olabilirdi belki ama bu durumda, hele de kendine halk adamı diyen siyasetçilerin geldiği noktaya bakınca boş zahmet bunlar...“İyi bir tercihti, güle güle giysin” demek gerekirdi aslında!Bazı okurlar da Emine Erdoğan’ın “Brezilya seyahatine çıkarken elinde 2000 TL’lik Louis Vuitton çanta vardı, kimse bundan söz etmedi” diye yazmışlar. Helal paraysa bize ne, size ne? Bir başbakanın eşi şık giyinmek için biraz para harcayabilir... “Baykal tekne aldı, almadı” diye de olay yaptılar.Gerçi kendisi bunun yalan olduğunu ve iddianın sahibini mahkemeye verdiğini açıkladı ama diyelim ki doğru olsa... Alın teriyle kazanılmış, içine çalma-çırpma karışmamış parayla alınan küçük bir teknenin niye lâfı oluyor ki? Hayatı boyunca çalışmış ve üstelik hep Ankara’da çalışmış (arada bir Antalya’da kulaç atmak dışında denizi olmayan bir şehirde yaşamış) bir insan, üstelik bir büyük partinin 20 yıl genel başkanlığını yapmış bir insan yıllar sonra kafasını denizde dinlemek istese bundan kime ne? Hesap mı verecek? Garip milletiz vesselam!

Devamını Oku

Meğer “güzel ölmüşler”!!

30 Mayıs 2010

Zonguldak’taki maden faciasında 30 işçinin hayatını kaybetmesiyle ilgili tartışmalar sürerken Malatya’da madenin göçtüğü ve 1 işçinin hayatını kaybettiği haberi geldi.Son olarak da (siyasi İslamcı tezleriyle önce ‘Başbakanlık Müsteşarlığı’na getirilerek bir numaralı bürokrat yapılan, sonra da Bakan olan) Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in Zonguldak’ta bir yerel TV’de yaptığı “maden faciasında ölen 30 işçi” ile ilgili etkileyici (!) konuşması duyuldu:“Güzel öldüler, o konuda ben acı çekmediklerini ve fizik olarak da güzel öldüklerini rahat söyleyebilirim.” Hani “gel de çıldırma” lafının daha fazla uyduğu bir zaman ve yer olabilir mi diye düşündürüyor insana...TOKİ Başkanı’nın “parayı bize Allah gönderiyor” demesi gibi... Acaba “ne tür olay olursa olsun Allah’a, kadere, dine bağlayalım, böylece sözlerimize çok kolay inandırır; ihmalleri, milletin cebinden gelen devlet kaynaklarını bol keseden kullanmayı ve her sorunu kolayca atlatırız” diye mi düşünüyorlar anlamak mümkün değil. SEÇMEN KURTARMAGöçükler altında, havasız oksijensiz kalarak, ümitsizlik ve acı içinde hayatını kaybeden maden işçileri için “acı çekmeden, fizik olarak güzel öldüler” benzeri sözler hangi mantığa, hangi insafa, hangi manevî değere sığar ki? Bari; her şart altında “seçmen kurtarmayı” düşüneceklerine arada bir susmayı bilseler, ona da razı millet.Bu durumda hükümetin maden işçileriyle ilgili “kader” yorumları maalesef değişmeyecek gibi görünüyor. Allah korusun bir süre sonra Zonguldak’taki olayın benzerini duyarsak yine “kader” demek zorunda kalacağız, çünkü demeyip konuyu tartışanlar da “inançsızlık”la suçlanabiliyor.Demek ki aynı “kader”cilik onlarca tersane işçisinin ölümü için de, her bayram tatilinde “tatile değil savaşa gitmiş gibi” trafiğe verdiğimiz canlar için de geçerli olacak. Yalnız... Tepkiler karşısında “Diğer ülkelere baksınlar, dünyanın bütün ülkelerinde bu kazalar oluyor” dendi ki diğer ülkelerde maden işçilerinin şartlarına önce bunu söyleyenlerin bakması gerek. Çok da kolay; AKP, MHP ve BDP milletvekillerinden bir heyet, uzun zaman değil daha 10 gün kadar önce Kanada’ya giderek madenleri incelediler. Döndüklerinde “Hayran kaldık, öyle bir sistem kurmuşlar ki kusursuz. Son 60 yılda tek ölüm olmamış” açıklamaları gazetelerde yer aldı.Acaba, din üzerinden toplumu kutuplara bölmek için harcanan enerji 6-7 yıl önce bu araştırmaları yapıp, aynı önlemleri almaya verilseydi bugün o işçiler kurtulur muydu? Asıl kafa yormaları gereken bu aslında.Hindistan’da aç ve evsiz, sokaklarda yaşayan insanların isyanını önlemek amacıyla orada tekrarlanıp duran “Bu dünyada ne kadar uysal ve kaderci olursanız, başka bir bedende tekrar dünyaya geldiğinizde o kadar mutlu olursunuz” benzeri yalanlardan farkı var mı bizdeki aldatmacaların?***İngiltere bizden fakir mi?Bu haberi kaçırdınız mı bilmiyorum, duymayanlarla paylaşmak istedim. İngiltere’de yeni Başbakan David Cameron ile yardımcısının, onların arkasından İçişleri Bakanı’nın Parlamento’ya metroyla veya yürüyerek gitmesi üzerine bakanların özel şoförlü pahalı makam araçları garaja çekilmiş.Hükümet kamu harcamalarında kısıntı yapmak istiyormuş. Türkiye’de böyle bir ihtiyaç olmadığı (!), biz Avrupa’nın en zengin 7 ülkesinden biri olarak sayılan İngiltere’den daha zengin (!) olduğumuz için Türkiye’de tek makam aracı da yetmiyor çifter çifter makam araçları alınıyor.İki yıllık araç da olmuyor, hep en pahalı Mercedes’in en son modeli kullanılıyor.Bunları söyleyen siyasetçiye, yazan-konuşan gazeteciye kızılıyor. Bari bu haberlerden biraz ders alsalar ya!

Devamını Oku

Halk yargıyla karşı karşıya mı bırakılacak?

28 Mayıs 2010

Dün gözümün takıldığı önemli olayların başında “31 Mayıs’tan sonra başlayacağı bildirilen terör saldırıları” vardı ki bunu ikinci yazımda anlattım.Mustafa Sarıgül’ün TDH’sının “Kemal Kılıçdaroğlu ülke için umut olabilir. Olumlu adımlar atarlarsa destek oluruz, birlikte yürürüz” açıklaması önemliydi ki (bölünmüşlük yerine) bu durumda gerçekten de en doğru karar olacaktır. Sarıgül’ün de doğru kararı vereceğine bence pek şüphe yoktur.The Economist dergisinin “CHP’nin yeni Genel Başkanı” ile ilgili;“Kılıçdaroğlu’nun çıkışı, uzun zamandır umutsuzca güvenilir bir alternatif arayan milyonlarca seçmen için umut kapısı oldu”...“Onun en güçlü kartı temiz geçmişi”...“Ezilenlerin hamisi olma rolünü alacak gibi görünüyor. Yüzde 10 barajını da indirme sözü verdi” gibi yorumları ilginçti.Kılıçdaroğlu’nun “Önder Sav ve İzmir’deki destekçilerinin baskısına rağmen -Kurultay öncesi kendisine destek bildirisini imzalamayan- İzmir İl Başkanı’na “Görevden alma yok, size güveniyorum” demesi vardı ki “nihayet demokratik bir anlayışla karşılaştık” dedirtti. Umarız MYK üyelerinin seçiminde de, Grup başkanvekillerinin seçiminde de Önder Sav baskısını reddeder ve “statüko aynen kaldı” denmesine fırsat vermeden; çalışkan, başarılı ve toplumun benimseyeceği isimlere fırsat tanır.Bence terör uyarısından sonra haftanın en önemli ikinci haberi Anayasa Mahkemesi’nin referanduma sunulacak Anayasa değişikliği paketinin iptali için 111 milletvekilinin yaptığı başvurunun ilk incelemesini 3 Haziran’da yapacağı haberiydi.Paketin hepsi mi iptal edilecek, bazı maddeler mi iptal edilecek yoksa başvuru mu iptal edilecek bilinmiyor. Ama...Bu arada “AKP’nin gözü AYM’de” başlığıyla verilen haberde de iktidar partisinin “Mahkeme’nin CHP’nin talebini reddetmesi dışındaki her karar siyasi olur. Hele AYM kararı referandum sonrasına bırakılırsa Mahkeme kesinlikle halk iradesine karşı gelemez ve değişiklikleri iptal edemez” gibi açıklamalar vardı.Öyle görünüyor ki “Mahkeme ‘halk iradesine’ karşı” şeklinde bir söylem mutlaka ortaya çıkacak... Ama acaba gerçekler nedir? Millet referandum sürecinde en çok neye dikkat etmeli?Bu Pazar Her Açıdan’da yine merak ettiğiniz konuları detaylarıyla tartışacağız.Konuklarım; CHP’nin en deneyimli milletvekillerinden; eski Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Ali Topuz, Ankara Ün. Ceza Hukuku Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Bilgi Ün. Ekonomi Öğr. Üyesi Prof. DR. Burhan Şenatalar, Ankara Ün. Hukuk F. Öğr. Üyesi Prof. Mithat Sancar ve Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı olacak. Anayasa hukuku (ve AB hukuku uzmanı) Ekrem Ali Akartürk ise programa telefonla katılacak.Nostaljik bir “eski Her Açıdan’lar” VTR’sini de size izleteceğim son Her Açıdan’ı kaçırmayın. Vedalaşmak üzere hepinizi bekliyorum. *****Ahmet Türk hedef gösteriyor! Kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk bir vatandaştan yumruk yiyerek burnu kırıldığında herkes bunun “çağdışı bir şiddet eylemi” olduğunda hemfikirdi ve ona “geçmiş olsun” dedi.Türk, her ne kadar en acımasız şiddet eylemlerine imza atan terör örgütünün bu eylem ve söylemlerine tepki göstermeyen, “PKK’yı kınıyorum” veya “PKK bir terör örgütüdür” cümlesi ağzından çıkmayan (çoğu tam aksine PKK’yı bir sivil toplum kuruluşu gibi anan), liderine “önderimiz” diyen siyasi grubun içindeyse de sonuçta o olayda “şiddet mağduru” idi ve büyük bir çoğunluk bu saldırıyı kınadı.Şimdi aynı Ahmet Türk; CHP Parti Meclisi’ne giren gazeteci Mehmet Faraç için “Kürt sorunu konusundaki görüşleri nedeniyle bölgeye bile giremez. Baykal girebilirdi. Kılıçdaroğlu da...” demiş. İki önemli soru var burada:1) Türkiye’nin bir bölgesi ayrıldı da Ahmet Türk’e mi verildi?2) Kendisi şiddet mağduru olan ve ayrıca milletvekilliği yapmış biri nasıl olur da bir başka partiden siyasetçiyi veya farklı görüşten gazeteciyi tehdit edebilir (ki yakında Faraç’ın siyasetçi olarak bölgeye gitmesi mümkündürd) ve tam anlamıyla hedef gösterebilir?Tabii üçüncü ve dördüncü sorular da şunlar:3) Ağzından demokrasiyi, demokratik hakları düşürmeyen biri nasıl olur da farklı görüşe açıkça bu antidemokratik söylemde bulunabilir?4) Devamlı “ötekileştirmeyin, etnik ayırımcılık olmamalı” derken (ve CHP’nin yeni Genel Başkanı hiçbir etnik gruptan söz etmemişken) neden bir yandan da “Kılıçdaroğlu Kürt demedi, Kürtler bunu görüyor” der?Güneydoğu Ahmet Türk’ün tekelinde olmadığı gibi, bu sözleriyle; Faraç’a veya bir başka CHP’liye yapılacak herhangi bir eylemde kesinlikle sorumluluğu olacaktır.Öte yanda terör örgütünün başı Öcalan’ın “31 Mayıs’a kadar bekleyeceğini, bu zamana kadar olumlu bir gelişme olmazsa artık hiçbir şeye karışmayacağını” söylemesi...Aynı günlerde BDP Milletvekili Nezir Karabaş’ın “Operasyonlar durmazsa, bu politikalar sürerse Kürt halkı gerilla mücadelesiyle kalmaz, yaşamı cehenneme çevirir” sözleri zaten Mayıs sonunda PKK’nın büyük eylemler yapacağının işaretiydi.Dün “PKK’nın Kandil’den Türkiye’deki teröristlere gelen şifreli mesajlarını çözen istihbarat birimleri 31 Mayıs’tan itibaren özellikle büyük kentlerde kanlı saldırılara hazırlandıklarını bildirdiği” haberi geldi.BDP’nin bütün bu işbirliğini ortaya koyan mesajlarına, kimbilir kaç insanımızın yine terör kurbanı olacağı ihtimaline karşın biz yine de Ahmet Türk’ün yöntemine, şiddet söylemine bulaşmayalım ama soruyorum; BDP mesajlarını Apo’dan mı alıyor ki aynı sözleri tekrarlıyor?Ve madem ki “örgüte yakınlık” hiç de gizlenmemektedir, ülkenin meşru bir siyasi partisi olarak bu “söyleye söyleye yapılacak terör olayları”na seyirci mi kalacak?Zira “operasyonlar bitmezse” diye tehdit savurdukları operasyonlar “terör eylemleri bitmediği için” yapılıyor, tiyatro oynamaya gerek yok!

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu; “Tek amaç CHP’yi yıpratmak”

27 Mayıs 2010

Baykal’dan nefret eden, yıllardır yazdıkları yazılarda bir kez bile ondan “olumlu” söz etmeyenlerin “Baykal” başlıklı yazılarla onun avukatlığına soyunmaları göz yaşartıcı (!) değilse nedir? Mesela;“Baykal’a daha onbeş gün öncesine kadar toz kondurmayanlar, biz Baykal’ı eleştirdiğimizde bize saldıranlar, şimdi ‘yalanlarla’ saldırıyor CHP’nin eski liderine” diye yazmış Ahmet Altan...“Çoğul” kullandığına göre ‘kim bunlar’ diye sormak isterim. Sonra ‘hangi yalanlarla’ diye devam ederim. Deniz Baykal deneyimli, iyi bir siyasetçidir, doğru eleştirileri, açıklamaları ‘ana muhalefet partisi lideri olarak’ elbette köşelerde yer almış, yorumlanmış, vurgulanmıştır.Elbette onun hakkında haksız eleştiriler yapılmışsa, örneğin bugün Altan’ın yazısında tekrarlandığı gibi Ergenekon’la bağlantı kurulmuş, sözlerinin anlamı çarpıtılmış ise doğal olarak bunlara tepki de ortaya çıkmıştır.Ama herşeye rağmen Baykal’ın “uzun yıllar içinde ismi yıpranmış bir genel başkan olduğu” da birçok köşede sık sık dile getirilmiştir, “kendisinin çekilmeye karar vereceği güne kadar kesinlikle genel başkan değişikliğine izin vermeyeceği ve bunun demokrasiyle bağdaşmadığı” da...Ve üstelik bunlar aynı durumdaki her genel başkan (hele de ana muhalefet partisi ise) için yapılabilecek yorumlar, tartışmalardır. Ahmet Altan’ın pek iyi bileceği gibi, garip misyonları olmayan gazeteciler için “Baykal dostluğu, düşmanlığı” değildir konu. Neden olsun ki?Ama sonuçta ilgili kişiler tarafından yalanlanamayan, “Anayasa değişikliği gibi hayati bir konuyla ilgili AYM kararı ve (eğer olacaksa) referandum” sürecinde de, seçim sürecinde de kendisi ve partisi aleyhine kullanılacak hatta rakiplerinin çoktan çeşitli şekillerde kullandığı bir olay var ortada... Baykal da bu nedenle istifa etmiş zaten...ZOR MU GELDİ?Peki bu durumda, eğer sadece son günlerde sözü edilen tekne konusu değilse, nedir bu “yalanlar”? Referandum ve seçimde Baykal’a ve “kaldığı takdirde” partisine yapılacaklar açıkça ortadayken bu “kalmalı” aşkı neden sürüyor? Sakın yeni bir liderle ve değişimle ortaya çıkacak CHP’nin rakiplerini daha fazla zorlayacağı için olmasın?Asıl enteresan olan “kraldan çok kralcı” kesilme görüntüleridir. Baykal bu durumda gitmesi gerektiğini bilerek istifa etmedi mi? İstifadan 10 gün sonra geri dönmesi mi gerekirdi?CHP’nin yeni Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “tüm delegeler ve il başkanları tarafından desteklenerek” seçildiği halde, bazı eski MYK üyelerini, Baykal’a yakın olduğu bilinen isimleri günlerce manşetlerden konuşturarak Kılıçdaroğlu’nu yıpratma çabasının nedeni “iktidarı korkutan gelişmeleri ortadan kaldırmak” değilse nedir?YA SİVİL BASKI?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da 50 yıl öncesinde kalan 27 Mayıs darbesinden başlayarak “CHP’nin tüm darbelere destek verdiğini” söylemiş. Tepki alacağını bilmese “CHP Ergenekon’un kendisidir” filan da diyecekti belki...Oysa Kılıçdaroğlu aynı gün “Darbeler hep CHP iktidara yakınken yapılmış, faturası CHP’ye çıkarılmıştır. Biz darbelere karşıyız ama şu anda sivil dikta anlayışı bizi ürkütüyor” açıklaması yaptı.Acaba Ahmet Altan, gazetesi ve onunla aynı görüşleri paylaşanların bu “sivil baskılar”la ilgili, medyaya yapılan baskılarla; “beni övmüyorsan susacaksın” anlayışıyla ilgili söyleyecek tek sözleri yok mudur?Yapılan Anayasa değişikliğinde eleştirecekleri tek bir hata yok mudur?Onlara göre gazetecilik “demokrasinin hâlâ var olduğuna inandırmak için” bir iktidarı gözü kapalı desteklemekten mi ibarettir?KILIÇDAROĞLU’NUN AÇIKLAMASIDün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu arayarak CHP eski Genel Sekreteri Tarhan Erdem’in PM’ye giren “Süheyl Batum, Sencer Ayata, Enver Aysever ve Nihat Matkap”la ilgili olarak Taraf’a yaptığı (Kılıçdaroğlu’na karşı olanların buluşma noktası oldu);“Onların üyelik işlemine Genel Başkan katılmamış, Algan Hacaloğlu, Mustafa Özyürek katılmamış. MYK toplantısında karar verilmeden üye olamazlar. Ya kongre iptal edilir veya üyelikleri düşer” açıklamasını sordum.“Bu konu şimdiki yönetimin sorunu değil. Söz konusu isimler geçen yönetimde alınmışlardı ve bu da Sayın Özyürek’in teklifi üzerine olmuştu. Şu anda itiraz süresi dolmuş ve bir itiraz olmamıştır, mazbatalar alınmıştır. Normal bir yönetim görevinin başındadır ve hiçbir sorun da yoktur. Bazı gazetelerin bu konuyu gündeme getirmesi ‘acaba CHP’yi bir şekilde yıpratabilir miyiz’ amacı taşımaktadır” cevabını verdi.Bakalım bu kampanya için daha neler bulunacak? Şimdi “Süheyl Batum ismi onları neden bu kadar ürkütüyor” sorusu da çıktı ortaya çünkü...

Devamını Oku

Gücünün farkına varmak...

26 Mayıs 2010

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “yeni CHP”sinde “statükonun devamı” denebilecek tek bir konu var.CHP’de Parti Meclisi seçimi blok listeyle ve Önder Sav’ın gölgesinde yapıldı. Yeni isimler girdi ama PM’nin neredeyse yüzde 60’ının Önder Sav’ın yakın çevresi, kendi istediği isimler olduğu, Kemal Kılıçdaroğlu’na çok yakın olan ve kesinlikle gireceği düşünülen bazı başarılı milletvekillerinin ise onun etkisiyle alınmadığı görüldü.Haydi diyelim ki Sav’ın uzun yıllara dayanan “delegeler, il başkanları üzerindeki etkisi”, Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ve seçilmesi konusunda önemliydi ve buna izin verildi. Ama artık arkasındaki halk desteğinin, kendi gücünün farkında olması ve ağırlığını koyması gereken zaman gelmiştir.Partisinin MYK üyelerinin seçimi topluma vereceği mesaj açısından da, partinin geleceğinde doğru politikaların doğru şekilde uygulanması açısından da çok önemlidir.Daha şimdiden “aktör değişse bile senaryo aynı”, “CHP’nin statükocu yapısı değişmez” benzeri anti propagandalar üretilmeye başlanmışken “statükocu eski yapının yöneticilerinden biri”ni yapışık kardeşler gibi devamlı yanı başında tutmak (üstelik liderin kıyafetini bile taklit etmesi şart mı), parti içinde de aynı konumda devam etmesini sağlamak ciddi bir hata olacaktır. Belki de gelecekte “tabloyu onun aleyhine çevirmek için kullanılabilecek” bir hata...Tahmin edilenden çok daha fazla kişi bu görüşte; Kılıçdaroğlu ne pahasına olursa olsun bu hataya düşmemeli.KADINLAR İÇİN UMUT!CHP Parti Meclisi’ne Türkiye’nin en eski sivil toplum kuruluşu olan Türk Kadınlar Birliği’nin deneyimli Başkanı Avukat Sema Kendirci’nin girdiğini duyunca çok mutlu oldum. Bu ülkede kadınların gerçek sorunlarını ve bunların çözümünü en iyi bilen, TCK ve Medenî Kanun’da kadın haklarının kazanılması için mücadele veren akıllı, cesur, çalışkan kadın hukukçulardan biridir Kendirci.Gelecek seçimde Meclis’e girmesi de yeterli umuttur ama hele de Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan olsa kimbilir neler başarırdı diye düşünmeden edemiyorum. Türkiye’nin, bugün ağıza bile alınmayan kadın sorunlarının çoğuna en kısa sürede çözüm bulacağına hiç şüphe yok. Bileğinin gücüyle, tam anlamıyla hak ederek PM üyesi seçilen Sayın Kendirci’yi bütün içtenliğimle kutluyor, “hayırlı olsun” diyorum.*****BURKA’nın karanlığıKendi kendime “Artık hiçbir şey seni şaşırtmamalı, şoka uğramamalısın. Herşey olabilir, herkes değişebilir, en umulmadık çıkışlar görülebilir” diye tekrarlayıp duruyorum ama başaramıyorum.Türkiye’nin ünlü sosyologlarından (uluslararası çalışmalar yaptığı için görüşleri, sözleri daha da önemli) Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin “Burka’nın karanlığını, mahremiyetini seviyorum” sözlerini gazetede görmenin bende şok etkisi yaptığını saklamayacağım. (Belki de amaç bu zaten... Kim “en aykırı” olacak, kim en çok şaşırtacak meselesi.)Evet, elbette demokrasilerde her görüşe saygılı olmak gerekir ama Suudi Arabistan’ın, İran’ın çarşafını da aşıp Afganistan’ın “kadının yüzünü de kafesle kapatan” burkasını övmeye mi geldi sıra?“Ilımlı İslam” diye diye Türkiye’yi “dinin siyasallaşmasının sonucu olan din diktatörlüklerinin” yoluna sokma plânları yapanlar varken, ülkede rejim endişeleri varken dünyadaki en radikal örneğe mi geldi?..Burkanın bir “özel yaşam gizliliği, mahremiyeti” değil tam aksine “kadının tüm insan haklarını elinden alan”, “erkeğin kölesi” yapan rejimin simgesi olduğunu bir sosyolog, hele de adı Nilüfer Göle ise bilmez mi? Çok şaşırtıcı doğrusu, ne yalan söyleyeyim.Şimdi; Taliban Afganistan’ında burka ile birlikte kadınlara hangi acımasız yasakların dayatıldığını da anlatmasını bekliyoruz Sayın Göle’den!Örneğin; kadınların erkek doktora gitmesinin yasak olması, kadınların çalışması da yasak olduğundan kadın doktor bulunamaması, böylece hastalanan kadınların tedavisiz kalarak ölmesi gibi... Müzik dinlemenin, resim asmanın, sokağa yalnız çıkmanın ağır cezaya tâbi yasaklar olması gibi... Bu işler sadece çarşafta, burkada kalmıyor malûm, kadınlar üzerinden yürütülen köktendincilik bir kez başladı mı sonu yok...Eminim Prof. Göle bizden daha çok şey biliyordur, “burkanın karanlığı”na olan takdir duyguları yanında bu “karanlıklar”ı da anlatması toplumu aydınlatma açısından iyi olur. Sabırsızlıkla bekliyorum.

Devamını Oku

“Millet iradesi” yön değiştiremez mi?

25 Mayıs 2010

Ülkenin ana muhalefet partisi 20 yıldan sonra yeni bir genel başkan seçmiş. Bu genel başkan da gökten zembille inmemiş, son dakikada filan ortaya çıkmamış, bulunduğu yere “farklı özellikleriyle partisinin içinde de, toplumda da sevgi ve güven kazanarak”, çalışarak gelmiş.Önce İstanbul Belediyesi Başkan adayı olarak çıkıp “çok ciddi bir rakip” olduğu kanıtlanarak gelmiş.Peki o zaman, daha adaylığını açıklar açıklamaz başlayan, Kurultay konuşmasını bitirmeden bazı ekranlarda kıyasıya sürdürülen ve bugüne kadar gelen yıpratma çabalarının nedeni nedir, merak etmez misiniz?Bazı gazetelerde, köşelerde TV programlarında “onun CHP’yi asla değiştiremeyeceği”nden başlayıp, “değiştirse bile bu kez tabanına hesap veremeyeceği”ne, “gördüğü ilginin bir kesim medyanın desteği ile olduğu”ndan (oysa yorumlar, haberler NTV’den, SkyTürk’e, Show TV’den, Habertürk’e tüm kanallarda, iktidar medyası denen kanallarda da aynen verildi, verilmekte), “vaatlerini tutamayacağı”na varan bu çılgınca faaliyet gitgide “hangi korkudan kaynaklanıyor acaba” sorusunu çıkarıyor ortaya...MASAL SEVENLERE“Meğer rakipleri Baykal’ı ne çok severlermiş” duygusu yaratıyor. Sanki Deniz Baykal’ın istifasına neden olan olaydaki tek etik sorun “gizli kamera” olayı imiş gibi... Ortaya çıkış şekli yasa dışı ve mutlaka araştırılması gereken bir eylem olsa da reddedilemeyişi ve böylece “olayın kendisi” toplumun büyük kesimlerinde “lidere ve partisine zarar verecek” bir güven sorunu yaratmazmış gibi... Rakiplerinin daha şimdiden bu olayı en ajite edici şekilde kullanmaya başladığı görülmemiş gibi; “Medyanın bir kesimi onun gitmesini, tasfiyesini istedi” diyorlar.Bu da yetmiyor, aralarında “Dış güçler istedi, şöyle şöyle nedenlerle istedi” şeklinde komplo teorileri üretenler ve dahi işi “ordu istedi”ye vardıranlar çıkıyor.Malûm, bu tür komplo teorilerinde atarsın, havada asılı kalır, gerçek olmasa da zihin bulandırır. Çünkü “Hani ispatın, var mı böyle havadan konuşmak” diyen de çıkmaz, kanıt olmadığı için aksini söyleyen de...“Kurultay’la ne değişmiş”miş... Olan “değişim değil lider değişikliği”ymiş... Onu alkışlayanlar “CHP’li gazeteciler”miş, “halkın Kurultay’ı olamamış”mış. Vs, vs...Kılıçdaroğlu’nu “destekleyen medya (destekleyip de ‘doğal olanı söylemek dışında’ ne yaptılarsa) Ergenekoncu olduğu için Kılıçdaroğlu’nun sırtını Ergenekonculara dayadığını” yazacak kadar zavallı, çaresiz çırpınışlar içine girenler bile var.Parti Meclisi’ne giren değerli bilim adamlarına “Ergenekon destekçisi” deme cüretini gösterenler bile var. Dava açıldığında yüzde yüz kaybedeceğini bildiği halde...O zaman gerçekten de nedir bu “herşeyi göze almışlık”, bu kin, bu öfke?Delegelerin tamamının oyunu alarak seçilen bir yeni lidere veya parti üyelerine saldırma gereğini neden duyuyorsunuz?Çiller, Ecevit, Erdoğan seçildiğinde durum çok mu farklıydı da şimdi medyaya bu suçlamaları yapabiliyor; “yandaş medya diyorlardı, işte CHP medyası Kılıçdaroğlu’na gaz veriyor” benzeri anlamsız, komik sözleri sıralayabiliyorsunuz?“3 MAYMUNLAR” GİBİ...Yeni bir genel başkanın “ülkedeki olumsuz şartları olumluya çevireceğini vaat etmesi” en doğal, en demokratik hakkı değil midir ki hemen o dakika “yapamaz, edemez” diye koroya başlıyorsunuz?Bunun yerine, gözlerinizi kulaklarınızı kapattığınız “kurumlar ve halk üzerinde yaratılan” baskıları, korkuları en azından Hüseyin Çelik “Demokrasi bir korku rejimi değildir” dediğinde vurgulamanız daha doğru olmaz mıydı?Demokrasinin korku rejimi olmadığını hatırlamak için geç kalınmadı mı? Ya Kurultay’daki gazetecilerin alkışının nedeni de “bu korku rejiminin bitme umudu” ise... Çok mu imkânsız?Türkiye medyasında hiçbir dönemde, hiçbir “yeni lider seçimi”nde görülmemiş bir kampanyaya, bu kindar tutuma bile medya özgürlüğü açısından bir açıklama bulunabilir.Ama, söz konusu kampanyadaki vurguların tıpatıp benzerini; “Şimdi iki tür medya türedi”,“Kurultay çetelere sahip çıkan neticeyle bitti”, “VTR’sinde Ergenekon olayı gösterilen Kurultay” gibi cümlelerle Başbakan’ın ağzından duymanın nasıl bir açıklaması vardır bilmiyorum. (Çetelere sahip çıkacak ne söylendi, o VTR konuşmanın neresinde gösterildi, Ergenekon soruşturması Türkiye’nin önemli bir olayı değil mi?)Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi için ve sanki onu delegeler seçmemiş, toplumda büyük bir ilgi ve güven yaratmamış gibi söylediği:“Medya egemenliği, milletin egemenliği karşısında avucunu yalayacaktır” sözü de öyle...“Milletin iradesi”nin yön değiştirebileceği, Türkiye’de de diğer ülkelerde de hiç mi görülmedi daha önce?Sabit midir bu irade, ibresi hiç değişmeden sonsuza kadar tek bir partiyi mi gösterecektir?

Devamını Oku