Dün sabah Bahçeşehir Üniversitesi’nde KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun katıldığı ve az sayıda köşe yazarının sorularını cevapladığı toplantıdaydım.Eroğlu’nun yaptığı açıklamalar onun Kıbrıs Rum kesimi ile anlaşmaya hazır olduğunu ama Rum tarafının “AB’de olmanın ve onların desteğini arkasına almanın, ayrıca daha güçlü bir ekonomiye sahip olmanın” rahatlığı ile çözümsüzlüğü mümkün olduğunca uzatacağını, kısacası anlaşmaya pek niyeti olmadığını ortaya koyuyor.AB gerekli baskıyı Rum kesimine yapsa, yılan hikâyesine dönmüş olan bu büyük sorun “KKTC’yi de mağdur etmeden” çözülecek ama AB “Biz de Kıbrıs’ta çözüm istiyoruz” demesine rağmen çözümü kolaylaştırıcı adımları atmıyor.Aynen Türkiye’yi yıllardır “AB’ye aldık, alacağız” diye oyalaması, bu silahıyla Türkiye’nin iç işlerine, yüksek mahkeme kararlarına, rejimine bile müdahale bahanesi bulması gibi... AB, bunu yem olarak kullanıp Türkiye’ye yön vermeye çalışırken AKP hükümetini de kullandığını zannediyor, her girişimlerini destekliyor ve Zülfü Livaneli’nin dün yazdığı gibi bunu “fanatik savunma”ya bile vardırıyordu.ABD’nin ise kendi korkuları ve plânları nedeniyle “ılımlı İslam” dayatması vardı. Demokrasinin ve laik rejimin tırpanlanarak yarım yamalak kalacağı ama yine de o haliyle ‘radikal İslâm’ın yaygın olduğu ülkelere örnek olabileceğini düşündüğü bir model yaratacaktı.Türkiye’yi Arap ülkelerine doğru iterken içerde de değişiklikler gerekiyordu... Önce Atatürk’e ve ilkelerine, onun kurduğu Cumhuriyet çizgisine bağlılığın laçkalaşması... Çağdaş hukuk kurallarının ve bunları koruyan mahkemelerin dönüştürülmesi gibi...“Batı’dan kopup Doğu’ya dönme” plânını Türkiye’ye pazarlamak için “Medeniyetler Çatışması” kitabının Pentagon’la bağlantısını açıkça söyleyen yazarı Samuel Huntington (ki kitapta da Batı-Doğu kutuplaşması açık şekilde anlatılır) Türkiye’ye geldi ve; “AB’ye girme ümidiniz 1000’de 1 bile değil. Türkiye Batı yerine Arap ülkeleriyle birleşmeli, yeri orasıdır” dedi.Şimdi efendim, bu plânlardan birkaç yıl ve “epeyce emek”ten, “destek”ten sonra Türkiye “ABD’nin istediği Doğu yörüngesine” girdi ama bu kez de Arap ülkeleriyle öyle can ciğer kuzu sarması oldu, İran’la da öyle kol kola girdi ki ABD’nin de, AB’nin de, BM’nin de fena halde telaşlanmasına yol açtı.Şimdi medyaları “Türkiye-İran ittifakı dünya barışını tehdit ediyor”... “Hamas’la birlik olup İsrail’le ilişkileri kesmek Türkiye’ye pahalıya mal olur”... “Türkiye’de eksen kayması” gibi yorumlara hız verdiler ama geçmiş olsun.Onların plânları olduğu gibi AKP hükümetinin de “plânları” vardı. “TSK’ya olan güveni azaltmak ve hatta onu tümüyle etkisiz hale getirmek”ten, “kapatma davasında Batı’nın desteğini alma”ya, “yargı” başta olmak üzere önündeki tüm engelleri kaldıracak “Anayasa değişikliklerini gerçekleştirme”ye kadar birçok plân...Bu nedenle de “kimin kimi kullandığı” o uzun süreçte pek anlaşılamadı.Batı bu önemli noktayı yeni yeni anlıyor, şimdi bunlara “kıt zekâlı” denmezse ne denir?*****Vize meselesi!Okurlarımız soruyor “Türkiye-Suriye-Ürdün-Lübnan arasında serbest ticaret ve serbest vize bölgesi ilan etme kararı ne anlama geliyor? Suriye sınırımız yıllarca mayınlı kalmamış mıydı?”...Yerden göğe kadar da haklılar. Suriye yıllarca PKK’yı ve lideri Apo’yu bağrında besleyip sakladığında, Apo Şam’da olduğu halde “burada değil” diye yalan söylediğinde, Türkiye’ye yapılan terör zulmüne ortak olduğunda bunu yapması için “kendisine verilmiş bir zarar”, bir neden yoktu. Ama yaptı. Suriye sınırı yıllar boyu mayınlı kaldı...Lübnan deseniz, o da karmaşa içinde, terörün, teröristin, savaşın bitmediği bir ülke...Peki “serbest ticaret yapacağız” bahanesiyle bu ülkelerden Türkiye’ye geçiş neden serbest, neden vizesiz oluyor?Sadece iş adamlarına kolaylık sağlamak dururken neden en kanlı teröristler bile istese rahatça ülkemize girebilecek? (İskenderun’da, Osmaniye’de eylem yapanların Suriye’den gelmediği ne malûm?)Bir de... AB ülkeleri bize neden “ticaret yapıyoruz, Türkiye’yi vizesiz alalım” demiyorlar? Umalım da vizesiz geçiş izninin çok yanlış bir karar olduğunu çabuk anlasınlar.
Bazı hasta kafalar önce Ergenekon gözaltıları ve tutuklamalarındaki hukuksuzluklara tepki gösteren herkesi “gazeteci, hukukçu, siyasetçi” kim olduğuna bakmadan kısaca “Ergenekoncu” yapmışlardı malumunuz. Şimdi sıra geldi Irak’ta 1,5 milyona yakın Müslüman öldürülürken sesini çıkarmayan ama Gazze için Türkiye’yi neredeyse savaşa sokacak olan hükümete “yardım gemisindeki ihmaller, olaylar” ve dış politika hakkında eleştiride bulunanları Mossadcı İsrail ajanı yapmaya.DÜNYA MEDYASI TU KA KATürkiye’nin içindeki rezalet yetmedi, gidişe bakarak AKP hükümetini eleştirmeye başlayan “dünya medyasına da İsrail’in yön verdiği” söylendi. O kadar trajikomik ve sonunu düşünmeden söylenmiş sözler ki, bu durumda “yıllardır AKP hükümetinin her eylemine gözü kapalı destek vermiş, bu uğurda Türkiye’nin rejimine, ‘kurtarıcısı ve önderi’ne, Anayasa Mahkemesi’ne bile dil uzatmış, hakaret yağdırmış olan” dünya medyasını da o günlerde İsrail mi yönlendirmişti?Böyle ise neden o zaman, bu destek ve hakaretler sırasında öfkeli tepki verilmemişti?ARAP SEVGİSİŞimdi sıra, bugüne kadar Türkiye’nin bütün büyük sorunlarına seyirci kalan, en ufak bir desteği esirgeyen (bazılarının PKK teröristlerini kendi topraklarında besleyip kamplar kurdurduğunu unutmayalım) Arap ülkelerine hayranlığa geldi.“Türk Arap’sız yaşayamaz”mış. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun yıllar öncesinden açıkladığı “Arap Birliği takdirleri” Mehmet Akif’in şiirleriyle çikolata kağıdına sarılıyor.“Arap’sız yaşayamamak” gibi acizlik ifadesiyle “Arap ülkeleriyle ticaret” farklı şeylerdir. Ticaretin artması iyi, inşallah Türkiye’ye yararı olur da bundan önce yaşayamıyor muyduk? Şimdi işsizimiz, yoksulumuz mu azaldı, onlar mı bizi yaşatıyor?Ama iktidarları, ‘Meclis’leri denetleyen Anayasa Mahkemesi olmadan demokrasinin yaşayabileceğine inanılan (!) ülkede, “Arap’sız yaşanamayacağı”na da inanılabilir tabii. Nereden veya kimden depreştiği anlaşılmayan Arap sevgisi midir, yoksa bu kez de Araplar üzerinden “Müslümanları koruma kollama, kolkola girme” manzarasıyla oy avcılığı mıdır anlaşılması zor.HAKİM DE, AVUKAT DA İSYANDA!Ergenekon davasına bakan mahkemenin Başkanı Köksal Şengün de “hukukun peşinden gittiği” anlaşılınca bir skandala bulaştırılmaya çalışıldı, tutmadı. Şengün dün Mustafa Mutlu’ya “Bitmemiş bir davada herkesin hüküm verdiğini; savcı, hakim, avukat kesildiğini” söylerken, şu anda 1500 klasörün olduğu Ergenekon soruşturmasının yıllarca bitmeyeceğini de anlatıyordu.Tabii, bir İslamcı yazarın pek mutlulukla yazdığı “Daha sırada tutuklanacak binlerce kişi var” sözleri gerçekleşmezse... Gerçekleşirse sonsuza kadar... Ve bu arada imzasız ihbarcılar ve gizli tanık ifadeleriyle tutuklanmış olan “şüpheliler” de içerde unutulacaklar.SİYASETÇİ DEĞİL, AVUKAT ETKİLİYORDün “Silivri Duruşmaları Hukukçu Platformu” Ergenekon’la ilgili hukukçular üzerinde oluşturulan siyasi baskıyı kınayan bir basın açıklaması yaptı.Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün Adalet Bakanı’na verdiği yazılı soru önergesinde de “mahkemede savunma yapan avukatlar hakkındaki suç duyuruları, bazı avukatlar için Adalet Bakanlığı’ndan izin bile alınmadan evlerinin, bürolarının arandığı, gözaltına alınıp tutuklandıkları” anlatılarak “cezaevlerinde kaç tutuklu, kaç hükümlü avukat olduğu ve nedenleri, suç duyurularının sayısı” sorulmuş.Avukatların savunmalarıyla “mahkemeyi etkiledikleri” öne sürülüyor ama Burhan Kuzu, Bülent Arınç ve Osman Can’ın açıkça Anayasa suçu işlemesine göz yumuluyor. Çok ilginç değil mi?*** “Kendi çocuklarımız”Kanlı terör örgütü PKK dün eylemlerini tırmandırdı, birçok ildeki olayların ve kayıpların yanında Osmaniye’de jandarma karakoluna da roketatarlarla saldırdı, henüz 23 yaşında sivil, masum bir genç kadını öldürdü. “Nasıl da güzel bir çift”lermiş, Daha 47 günlük evli karı kocanın fotoğrafına bakınca içi yanıyor insanın. Bu kahpece saldırılar için artık “BDP’nin önceden açıkladığı gibi” Güneydoğu dışındaki iller de seçiliyor... Bu “önceden açıklama”nın, “terör örgütü ortaklığı”nın hesabı ise verilmiyor.Genç insanlarımız arka arkaya hayatını kaybediyor. Ve biz “Darfur’la, Kabil’le, Ramallah’la, Gazze’yle” meşgulüz...Bu ülkeyi yönetmek için oy istediyseniz İslam ülkeleri üzerinden propagandayı bırakıp önce burayı yönetin. “Kendi çocuklarımızı” koruyun. Yeter artık!
Deneyimli hukukçular, tarihte hep kendi sistemini demokrasinin, hukuk devletinin üstüne çıkarmak veya yerine koymak isteyen baskıcı yönetimlerin anayasa mahkemelerinden rahatsızlık duyduğunu anlatırlar.Bizde de; son yıllarda özellikle kendilerini yakından ilgilendiren davalarda iktidar partisi, iktidara yakın bazı köşe yazarları ve akademisyenlerin Anayasa Mahkemesi’ne neredeyse savaş açtıkları görüldü.Canları istediğinde Batı ülkelerinden örnekler verenler (çoğu kez örnekleri bile değiştirerek verseler de) bütün demokratik ülkelerde bulunan anayasa mahkemelerinin “gereksiz olduğunu” bile söylediler, yazdılar.Galiba artık sıra bu isteği gerçekleştirmeye gelmiş olmalı ki Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can, akıl almaz şekilde Raportörü olduğu yüksek mahkemenin yok sayılabileceğini söyleyiverdi.Diyor ki; “Mahkeme’nin Anayasa değişikliği paketindeki bazı maddeleri iptal etmesi halinde bu karar yok hükmünde olacaktır. Hükümet, söz konusu maddelerin iptal edilmesi halinde bu kararı dikkate almadan, iptal edilen maddeler dahil olmak üzere paketi bir bütün halinde referanduma sunmalıdır.” Ve mahkemenin “Anayasa’nın kendisine çizdiği sınırlar dışına çıkıp değişiklik paketini esastan inceleyemeyeceğini” de belirtiyor. Düşünebiliyor musunuz, devletin yüksek mahkemesi için, iktidarların, Meclis çoğunluğunun Anayasa’ya uyup uymadığını denetleyen mahkeme için kendi Raportörü “Onu yok sayın” diye iktidara öneri yapıyor.Anayasa’ya göre “Anayasa’yı koruma yetkisi” verilmiş olan AYM de yok sayılınca yol açılmış olacak çünkü... Artık bundan sonra Meclis’te çoğunluğa sahip parti “Cumhurbaşkanlığı babadan oğula geçecektir” dese ve milletvekillerine onaylatsa itiraz edecek, önleyecek tek kurum kalmamış olacak.SAMİ SELÇUK; “AYM KARARI BAĞLAYICIDIR” Raportör Osman Can’ın bu konuşmasını duyunca “gerçek nedir” öğrenmek üzere Türkiye’nin en uzman hukukçularından olan Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’u aradım.Selçuk “Biz yargı bağımsızlığının peşindeyiz. Bağımsız olması onun tarafsız olmasını sağlar. Oysa her gün AYM’nin ‘nasıl karar vereceği’ tartışılıyor. Bunu hukukçuların yapmasını yadırgıyorum” dedikten sonra Raportör’ün sözlerini de şöyle değerlendirdi:“Yargı mensuplarının dikkatli konuşması gerekir. Dernek başkanı sıfatıyla konuşuyor olsa da bir hukukçu, bir yargıç olduğunun bilinciyle davranmalıdır. Anayasa Mahkemesi’ndeki davaların üzerinde her gün konuşulması, kararları için “Ne yazık ki maalesef böyle karar verdi” denmesi yanlıştır. Bunlar Mahkeme’nin görüşüdür ve Anayasa’ya göre görüşler kınanamaz. Katılmayabilirsiniz ama kınayamazsınız. Hem hukuk profesörü olacak, hem de bunu yapacaksınız, olacak şey değil.”...SUÇ İSE NE OLACAK?“AYM’den iptal kararı çıkarsa hükümet yok saysın ve referanduma gitsin” şeklindeki bir önerinin hiçbir şekilde geçerliliği olmadığını belirten Sami Selçuk;“AYM kararları bağlayıcıdır, yok hükmünde sayılamaz. Mahkeme bir maddeyi iptal ederse o madde yürürlüğe giremez” dedi.Mahkeme Raportörü’nün konuşması da Burhan Kuzu’nun konuşması gibi “Görülmekte olan dava hakkında, yargı yetkisinin kullanılmasıyla ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz, beyanda bulunulamaz” şeklindeki; Anayasa’nın 138’inci maddesine göre suç teşkil ediyor. Peki, bu suç bilerek hukukçular tarafından işleniyorsa yaptırımı nedir? Yoksa Anayasa lâf olsun diye mi yapılmıştır?
Sabahın erken saatlerine kadar okurlarımdan ve Her Açıdan izleyicilerinden gelen mektupları okuduğum için (eksik olmasınlar bir günde yüzlercesi geliyor) erken kalkamıyorum, dün sabah da cep telefonumun uzun uzun çalmasıyla uyandım.Tansu Çiller’in aradığını söylediler. Sayın Çiller daha önce de beni arayıp televizyon programımı her Pazar eşi Özer Çiller’le birlikte zevkle izlediğini söylemiş, tebrik etmişti. Bu konudaki ilgisini, nezaketini takdir ediyorum.Yine Her Açıdan için takdir cümleleriyle başladı ama araya “Gerçi programda benden de zaman zaman biraz haksız şekilde söz ettiniz ama...” cümlesi girince dayanamayarak ‘hiç kimseye haksızlık yapmamaya her zaman özen gösterdiğimi, eğer söz etmişsem mutlaka gerçeklere dayanmış olacağını’ söyledim.‘Bugün üzülüyorsunuz ama sizin döneminizde TV programlarım iki ayrı kanalda, iki kez sizin isteğiniz üzerine kesildi’ deyince “bundan haberi olmadığı, kesinlikle böyle bir girişiminin olmayacağı” cevabını verdi.Ona; TRT’de “Spot” isimli programımın çekimlerini yaparken “Tansu Çiller’in danışmanıyız” diye stüdyoya yerleşen ve onunla ilgili haberleri vermemize engel olan “gruplar”dan, dönemin TRT’sinin akademik kariyer sahibi, profesör Genel Müdürü’nün “Başbakan programı bizzat izliyor ve kendisi arayarak engel olunmasını istiyor” dediğini, kendisi de profesör olan danışmanının neredeyse ağlamaklı şekilde bana “programımı çok beğendiklerini ama bitirmedikleri takdirde kendilerinin başının derde gireceğini” anlattığını ve “onun yerine haberleri sunup, yorum yapmamı” teklif ettiğini aktardım. Buna karşılık ben de “Haber programım ‘rahatsız ediyorsa’ yorumlarım da edecektir” diyerek teklifi reddetmiştim. Çiller “Kendisinin böyle bir baskı yapmadığını, belki birilerinin onun adına insiyatif kullanmış olabileceğini” söyleyince bu kez dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in medyaya savaş açmasını hatırlattım.“SİYASETE DÖNMEYECEĞİM” Elbette toplumun bu şekilde algılaması mümkün değildi ama o “Biz Sayın Akşener’le çok farklı kişileriz. Onun yaptıklarından ben sorumlu olamam” dedi. Ben TRT’den sonra ATV’de de programım Çiller etkisiyle kesintiye uğradıktan sonra 10 yıla yakın bir süre adeta “ekran cezası” çekerek beklemiştim. Buna rağmen ‘Olaylar elbette o siyasetçiler hakkında bir fikir oluşturur ama yine de kişisel olayların o siyasetçilerle ilgili yorumlarımı etkilemesine izin vermem. Sizin ve Mesut Yılmaz’ın yeniden liderliğe dönmemeniz gerektiği konusundaki görüşlerimin nedeni; geçmişteki liderliğiniz, başbakanlığınız sırasında bu imkânı iyi değerlendirmemiş ve önemli hatalar yapmış olmanızdır. Eğer değerlendirebilseydiniz Türkiye bugün yaşadığı sıkıntıları yaşamayacaktı’ dedim.“Yalnız benim değil, hepimizin hataları oldu” anlamında bir cümle söyledikten sonra “Siz mutlaka siyasete girmelisiniz, çok başarılı olursunuz” dedi. Ona ‘siyasete girmeyeceğimi, gazeteci olarak ülkeme daha yararlı olduğuma inandığımı’ söyleyerek sordum; ‘Peki siz dönecek misiniz? DP’ye genel başkan olmayı düşündüğünüz, böyle bir talebin de olduğu söyleniyor.’“Bu talebin uzun süredir olduğunu ama kendisinin siyasete dönmeyi düşünmediğini net şekilde açıkladığını” belirterek devam etti;“İlerde böyle bir talep yoğun şekilde ortaya çıkar mı bilemem. Ama ben genç isimlerin ortaya çıkmasını bekliyorum. Bizler artık köşemize çekilelim.” İlerde bu sözler unutulur mu o da bilinmez ama bu konuşmayı sizlerle paylaşmak istedim.***Burhan Kuzu’nun Anayasa ihlaliDün Bekir Bozdağ ile Bülent Arınç’ın, Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapan sözlerini yazmıştım, arkadan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun Anayasa’yı kesin şekilde ihlal eden sözleri geldi. “Referandum iptali türbandan sonra ikinci yanlış karar olur. AYM referandumu iptal ederse Anayasa’yı ihlal eder. AYM’de yanlış yola girme eğilimi seziyorum.”Bırakın iktidar grubuna mensup, 8 yıllık bir Anayasa Komisyonu Başkanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne peşin peşin “yanlış yol” suçlaması yapıyor olmasını, bu sözleriyle Anayasa’nın; “yasama organı, devam etmekte olan yargılamalara yönelik tavsiye, telkin ve yönlendirmelerde bulunamaz” diyen 138. maddesini açıkça, bile bile ihlal ediyor.Oysa eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay daha geçen hafta “yargılamayı etkilemeye yönelik girişimde bulundu” iddiasıyla tutuklanmaya kalkıp kalp ameliyatı geçirmeye itilmemiş miydi? Bakanlığı biteli 15 yıldan fazla zaman geçen biri bu şekilde suçlanabiliyorsa halen iktidarda olan Kuzu’nun yaptığı ne?Bu, 3 ağızdan “yüksek yargıya iktidar baskısı”na kim dur diyecek?
Aslında şu günlerde Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisindeki can kayıpları, hayatını kaybedenlerin hepsinin Türk olmasının nedenleri, hükümet AKP’li milletvekillerinin gitmesini engellediğine göre gidenlere “gemiye müdahale yapıldığı takdirde saldırıya geçmemeleri”nin neden anlatılmadığı, ABD ve Fransa’nın “terör örgütü” dediği, El Kaide’yle bile bağlantısı olduğu söylenen bir örgütün gemideki tepkileri organize etmesine neden izin verildiği, bu olayın “iç politika malzemesi olarak kullanılıp kullanılmadığı”, İran’ın Gazze’yle ilgili gelişmelerdeki rolü, “bilmediklerimiz nelerdir” gibi sorulara cevap aranması gerekiyor.İsrail’e TBMM olarak da tepki gösterildiğine göre bunun havada kalmaması, polemiklerle ve meydan okumalarla bırakılmaması, yani ciddi bir yaptırım uygulanması gerekiyor.Eğer İsrail’le olan ihaleler bile etkilenmeyecekse o zaman bütün o meydan okumaların ne anlamı vardı?Ama işte Türkiye’de her önemli olay bir başka büyük gelişmeyle kapatılıp unutulduğu için şimdi Anayasa Mahkemesi’nin “111 milletvekilinin Anayasa değişikliğinin iptali için” yaptığı başvuruyu kabul ettiği haberinin tartışılması gerekiyor. AKP’nin kendisinin hazırladığı ve kendi milletvekillerinin çoğunluğuyla Meclis’ten geçirdiği değişiklik paketinde “yüksek mahkemelerin yapısını değiştirecek” maddeler aylardır tartışılıyor. Bu konunun ülke için, demokrasi için hayati denebilecek bir önem taşımasının nedenini iyi anlamak lâzım, çünkü daha AYM inceleme kararını bile vermeden önce tepkiler, baskılar başlamıştı, verdikten sonra dozunu giderek arttırdığı görülüyor. Türkiye’de yerel mahkemeler “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun mevcut durumda Adalet Bakanlığı’nın etkisinde, baskısında olması” nedeniyle tam bağımsız olamıyor. Gerçek anlamda bağımsız olan ve baskıya kulak asmadan karar verebilenler sadece Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi (AYM) gibi yüksek mahkemeler.MUHALEFET DEVRE DIŞIYapılan Anayasa değişikliği kabul edildiği takdirde HSYK ve AYM üyelerinin sayısı arttırılacak ve büyük çoğunluğu siyasi gücün tercihiyle seçilecek. Bununla da bitmiyor;Bu değişiklik (hiçbir demokratik ülkede “Anayasa değişikliği söz konusu olduğunda” yapılmadığı şekilde), hazırlanışı ve TBMM’de kabulü sırasında olduğu gibi referandum yoluyla da muhalefet partilerini devre dışı bırakıyor.Geçici maddelerin “kanunla değil, Anayasa değişikliği içine konarak” kabulü yoluyla mahkemelerle ilgili diğer düzenlemelerde de bu kez “Anayasa Mahkemesi’nin o maddelerdeki denetimi” ortadan kaldırılıyor.YARGIYA SAYGIAKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, daha AYM “111 milletvekilinin başvurusunu inceleme kararı vermeden önce” geçen hafta “AYM bu değişiklikleri sadece şekil yönünden inceleyebilir, bu nedenle de başvuruyu iptal etmelidir” dedi.Anayasa Mahkemesi dün “başvurunun görüşülmesine” karar verdikten sonra ise Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç benzer sözler söyledi; “Mahkeme kesinlikle esasa girmeyecektir, şekil bakımından inceleme yapması, noksanlık yoksa başvuruyu reddetmesi gerekir.” Bekir Bozdağ da, Bülent Arınç da başka davalar söz konusu olduğunda “Olay yargıda. Herkes yargıya saygı göstermeli” demişlerdir. Bu durumda; Anayasa Mahkemesi için neden (daha ilk günden başlayarak) aynı saygıyı hatırlamıyor ve müdahale ediyorlar sorusu ortaya çıkıyor.DEĞİŞTİRİLEMEYECEK MADDELER“Yargıya, hele de yüksek yargıya siyasi baskı” çok önemli bir sorun ama bir önemli sorun da “şekil ve esas” konusunda yaptıkları hata... Birçok Anayasa hukukçusu daha önce de bu konuyu açıkladılar ama bir haftadır tekrar tekrar sorarak yeniden araştırdım.Bozdağ, Arınç ve onların sözlerini tekrarlayanların hatası; “sadece şekil” incelemesinin, Anayasa’nın “değiştirilmesi teklif edilemeyecek” maddeleri dışında olan konular için geçerli olması. Eğer bu maddeleri etkileyecek değişiklikler, yani örneğin buradaki gibi “hukuk devletinin ortadan kalkmasına neden olacak” değişiklikler (Anayasa’nın ilk üç maddesi) söz konusuysa, işin içine “teklif yasağı” girmişse o zaman Mahkeme “Böyle bir teklifin yapılıp yapılamayacağını”, örneğin burada hukuk devletine aykırı olup olmadığını anlamak için esasa da girebiliyor.Kısacası, bu konu (hukukçu bile olsalar) siyasetçilerin veya gazetecilerin değil Anayasa Mahkemesi’nin uzmanlık alanında.Yüksek yargının yasama ve yürütme etkisinden uzak tutulmasının önemi de burada zaten. AYM’nin rahat bırakılması ve kararlarını özgürce vermesi gerekiyor.
Başbakan Erdoğan İsrail’e Tevrat’tan “öldürmeyeceksin” emriyle seslenmişti. Elbette dinlerde de, hukukta da “sana saldırılmadıkça” öldürmeme şartı, kuralı vardır ve bunu hatırlatmak iyidir. Ama başkalarına dinin şartlarını, emirlerini hatırlatanların kendileri için de Tevrat ve Kur’an’la ilgili bazı şartlar, emirler söz konusuysa o zaman birilerinin de onlara hatırlatma hakkı olduğunu kabullenmek durumundadırlar.Nitekim Başbakan din kitaplarını okuyan tek kişi olmadığı için, bu kitapları okuyan ve onun sözlerini duyanların aklına hemen Kur’an’da “Allah’ın affetmeyeceği, ancak kulun kendisi affettiği takdirde affedilebilecek” tek günah olan (ve Hz. Peygamber’in de hayatı boyunca en yakını bile olsalar “bu günahı işleyenlerin” namazını kılmadığı) kul hakkı gelmiştir.Herşeyden önce dün yazdığım nedenlerle; örneğin milyonlarca aç, işsiz, bu nedenle evlatların, anaların hayatını bile kaybettiği, terörle savaşan askerlerin üç kuruş maaşlarını ailelerine göndermek zorunda kaldığı bir ülkede buna çare bulmayan yönetimler ya da israf yapan yönetimler bu soruyu akla getirebilir.*****BU DA ŞİDDETSuçu kendisine söylenemeyen, kanıtlanmayan iddialarla aylar, yıllar boyu mahkûm hayatına itilen ve orada unutturulan, aralarında çok sayıda dürüst, onuruyla yaşamış ismin bulunduğu yüzlerce insanın ve maddi-manevi sıkıntı içinde bırakılan ailelerinin hakkı kesinlikle aynı soruyu akla getirebilir.Eğer medyada emeğiyle çalışan gazeteciler için patronlara “Paralarını sen vermiyor musun, at onları” çağrısı yapılıyor, bundan önce hiçbir dönemde görülmediği gibi “kendinin olmayan, siyasi gücün emrine girmemiş” medya grupları veya iş adamları Maliye baskısıyla, yıkıcı vergi cezalarıyla -kısacası şiddet yöntemiyle- eziliyor, sindiriliyor ve baskıcı güce boyun eğmeye zorlanıyorsa yine “kul hakkı” oradadır. (Demokrasinin ortadan kalkması da işin çağdaş hukuk boyutu...)Ve tabii bu konulardan bazıları hatırlatıldığında cevap “Alın da kutsal kitapları okuyun... İsrail’e arka mı çıkıyorsunuz” gibi popülist “Ben dindarım, diğer liderler veya partiler değil... Ben Gazze’dekileri koruyorum, onlar korumuyor” imâları yapan kaçışlar değildir. (Erbakan’ın “bizim partiden olmayan patates dinindendir” sözünü hatırlatıyor.) Hele hele Kemal Kılıçdaroğlu’na söylediği, satır aralarına gizleyerek inanç ayırımcılığı yapan “Rahle-i tedrisinden geçtiklerine anlat” benzeri sözlerin siyasette asla kullanılmaması gerektiği gibi böyle bir tartışmada hiç yeri yoktur.*****POPÜLİZME KARŞIBir iktidar partisinin gerekli gördüğünde açıklama, konuşma yapmak (örneğin İsrail’e Tevrat’ı hatırlatmak) ne kadar hakkıysa aynen iktidar partileri gibi “milli irade”nin seçimiyle parlamentoya girmiş olan muhalefet partilerinin ve tabii ki ana muhalefet partisinin de (aynı şekilde iktidara hatırlatması) o kadar hakkıdır. Siyasi etik, tartışmaların “sen kitapları oku, rahle-i tedris” gibi alakasız boyutlara çekilmeden, örneğin Gazze üzerinden iç politika kazancı gözetmeden “konu ekseninde cevaplar” verilerek yürütülmesini gerektirir.Aksi takdirde gazetecilerin “söyleyecek sözleri olmadığı zaman siyasi tartışmaları kişisel olaylara, hakarete çevirmesinden farksız” şekilde konu kaybolur, popülist ve ilkesiz bir tartışma ortaya çıkar.Söz konusu tartışmada Deniz Feneri soygununun üstünün örtülmesi veya yolsuzluklar, dokunulmazlıklar gündeme gelmişse (ki din açısından baktığınızda Maun Suresi anlatıyor) kamu hakkına tecavüzün “dini inkâr etmekle eşdeğer” olduğu da unutulmamalıdır.İşte siyasi sorunlar “din tartışması”na dönüştürüldüğünde konu böyle uzadıkça uzuyor ve çok farklı noktalara kayabiliyor. Dinin siyasete alet edilerek istismarına izin verilmemesi bu nedenle de son derece önemli.Laikliğin anlamı ve gerekliliği de bu değil mi zaten? Böyle örnekleri yaşadıkça daha iyi anlıyoruz.
“Açılım” konusu ilk ortaya atıldığı günden bugüne kadar içeriği hiçbir zaman anlaşılamadı ve ezbere “açılım da açılım” diye varsayımlar üzerine konuşuldu, haftalarca aylarca medya ve siyasetçiler tarafından tartışıldı.Hükümet “bazı yeni demokratik haklar”dan söz eder, çay partileri ile sanatçılardan, edebiyatçılardan destek isterken terör örgütü bir yandan, liderleri İmralı’dan, DTP ve ondan sonra BDP Meclis’ten “demokratik hak”tan anladıklarının; vatandaşlık tanımının değiştirilmesiyle başlayarak Anayasa’da istedikleri tüm değişikliklerin yapılması ve sonuçta da Güneydoğu’nun “özerk bir bölge” olarak kendilerine verilmesi olduğunu açıkça anlatmaktaydılar.Eğer açılım bir yarar sağlayacak olsaydı en azından o vaatler verilirken terörün durması gerekirdi ama yavaşlamadı bile... Alçakça arkadan vurarak yapılan saldırılarla, döşenen mayınlarla bölük bölük askerler şehit verildi... Bunlar olurken DTP ve şimdi de BDP terör saldırılarını onaylayan, kutlayan, kışkırtan konuşmaları sürdürdüler. Güneydoğu’da şehir merkezlerinde çıkarılan terör olaylarına öncülük ettiler.Hükümet o dönemde “Sizin açılımınızla DTP’nin ve PKK’nın söz ettiği açılımın birbiriyle alâkası yok. Güneydoğu ‘Kürdistan’ olana kadar terör desteğiyle bu baskı sürecek” uyarılarına tamamen kulak tıkadı.Hatta kendileri ve medyaları topluca “Bunlar anaların ağlamasını istiyor, halkların kardeşçe yaşamasına karşılar onun için açılıma karşı çıkıyorlar” diye bas bas bağırdılar.Son olarak İskenderun’da polislerimizin, askerlerimizin öldürüldüğü saldırıların arkasından daha şehit cenazeleri kalkarken BDP Milletvekili Emine Ayna’nın “Bu savaş sadece Kürdistan’da kalmayacak” sözleri herhalde asıl istenen açılımın ne olduğunu hükümete anlatmıştır.Kendilerine “ırkçılık” yapıldığını söyleyenlerin “arkadan vuran terör katliamlarını” bile “düşmana, bir başka ırka karşı savaş”, Güneydoğu’yu ise Kürdistan olarak gördüklerini bu da anlatmıyorsa, anlamaları için ne gerekiyor acaba?Barzani’nin “açılımı destekliyoruz” sözlerine karşılık BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Barzani destekleyebilir, bu kendi düşüncesi, Bizim tavrımız ise nettir; açılımın demokratikleşmeyi, köklü bir reformu ifade etmediğini düşünüyoruz” dedi. Peki bu “köklü reform” dedikleri isteklerin gerçekleşmesi imkansız olduğuna göre BDP teröre arka çıkmayı ve hatta bunun bütün ülkeye yayılacağı tehditlerini ne zamana kadar sürdürecek?Bir ayda onlarca şehide rağmen PKK terörünün sonlandırılması her ne kadar İsrail’in Gazze ablukasının kalkması derecesinde önemsenmiyorsa da her terör saldırısında BDP’nin “savaş Kürdistan’da kalmayacak” sözlerini mi duyacağız?Hükümet herşeyi bir yana bırakıp “teröre sözlü destek veren” siyasi parti ile bu konuyu konuşmak zorundadır. “Köklü bir reform”la tam olarak neyi kastettiklerini net şekilde anlatmaları için daha kaç şehit lazım.*****10 emirBaşbakan Erdoğan’ın Tevrat’taki “10 emir”den alıntı yaparak İsrail’e “Öldürmeyeceksin” diye seslenmesi üzerine CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Keşan’da yaptığı konuşmada “diğer emirler”e yer vermiş:“6. emir ‘Öldürmeyeceksin’ diyor ama 8. emir ‘Çalmayacaksın’, 9. emir ise ‘Yalan söylemeyeceksin’ diyor”... Bunları söyledikten sonra Kur’an’dan “Kul hakkı yemeyeceksin” alıntısını yapmış ve Deniz Feneri davasını örnek göstererek “Bizim savcılar Almanya’ya gidecekti, Almanya’daki savcılar buraya gelecekti, neden engel oldunuz” diye sormuş.Türkiye’de evladının kurs parasını ödeyemediği için hapse atılan anneler, bu olaydan kendini sorumlu tutup intihar eden saf ve masum gençler, 600 TL elektrik parasını ödeyemediği için mum yakan ve çıkan yangında yanarak ölen felçli anneler, annesini böyle feci bir olayla kaybettiği için gözyaşları dinmeyen evlatlar, aç ve evsiz, parklarda yatarak üniversite bitirmeye çalışan öğrenciler varken o ülkede trilyonlarca liralık yolsuzlukların üstü örtülüyorsa bu elbette “kul hakkı”nın ta kendisidir.Eğer insanlar, suçunu bilmediği, kesin bir suçlama gösterilemediği halde sadece mahkeme gününü beklemek üzere “adete hüküm giymiş gibi” yıllarca cezaevlerine tıkılıyorsa, hiçbir geliri kalmayan eşleri ve çocukları yıllarca açlığa, yokluğa terk ediliyor bir de üstüne avukat parası ödemek zorunda bırakılıyorsa, bu insanlar küçük çocuklarının büyümesini göremiyor, yaşlılar kalp krizi geçirip hastanelere düşürülüyorsa, “hukukta sadece gizli tanık ifadesiyle suçlama yapılamaz” denmesine rağmen bal gibi yapılıyor ve ağır suçlu gibi cezaevine atılanlar orada unutturuluyorsa...Adaleti aramayan ve gerçekleştirmeyenler elbette “kul hakkı”nın alâsını yemektedirler.Ülkenin medyasına, yargısına el uzatıp “görevini yapan insanlara” zarar veriliyor, işleri acımasızca ellerinden alınıyor, hatta bunun için açıktan açığa çağrı yapılıyorsa bu da “kul hakkı”dır.“Öldürmemeyi” her din emreder ama “öldürmeyip zulmetme”nin de dinlerde ağır bir suç sayılmadığını kimse söyleyemez. Hele de en son ve en gelişmiş din olan Müslümanlık’ta.Kılıçdaroğlu’nun konuşması bana bunları düşündürdü.
Ortada hükümetin açıklaması gereken önemli sorular var. 9 vatandaşımızı kaybetmenin ardından gelen üzüntü ve kaos ortamında hemen akla gelmeyen ama olaylar açıklığa kavuştukça sorulması gereken ciddi sorular...Bunları halk da görüyor ve soruyor, biz de sormak zorundayız.Dün haber, İsrail istihbaratına yakınlığıyla bilinen Debka sitesinden verilmiş: İsrail askerî kaynakları MOSSAD’ın Mavi Marmara Türkiye’den ayrılmadan MİT’le iletişim kurduğunu, gelen cevabın “Gemiye binen eylemciler şiddet eğilimi olmayan sıradan insanlar. Müdahale edildiğinde sorun çıkarmazlar” şeklinde olduğunu bildirmiş.Haber “MİT, MOSSAD’ı yanılttı” başlığıyla verildi. Şimdi ilk iş olarak MİT’in o cevabı hangi nedenle verdiğinin sorgulanması lâzım... Bakın, 2 gün önce “İrlanda’dan ve Belçika’dan da Gazze’ye yardım götüren gemiler yolda. Ama hiç şüphe yok ki her iki ülke de vatandaşlarının hayatını korumak için gerekli önlemi alacaktır” diye yazmıştım.İrlanda’nın Rachel Corrie isimli gemisi de İsrail tarafından durdurulmuş. Askerler hiçbir direnişle karşılaşmadan gemiye çıkmışlar. Geminin İsrail’in Aşdod limanına çekileceği, orada incelenerek yasaklı olmayan malzemelerin Gazze’ye gönderileceği bildiriliyor.Evet, o gemiden de “İsrail’in yaptığı zorbalık” tepkileri duyuldu ama içindeki insanların canına zarar gelmedi. Belçika gemilerinde de durum farklı olmayacaktır.Peki, İsrail önceden yardım gemilerini durduracağını bildirmesine rağmen acaba gemidekilerin direnmemeleri, askerlere saldırmamaları gerektiği onlara neden anlatılmadı? Bu sorunun cevabı mutlaka aranmalıdır.KRALDAN ÇOK KRALCI“Gazze’ye yardım”ı Hristiyan ülkeler de yaparken neden sadece Türkiye’de bu yardımlar her seferinde bir cihat havasına sokuluyor? Neden her seferinde ortaya benzerine ancak Afganistan’da rastlanabilecek görüntüde radikal dinci gruplar çıkıyor ve ellerinde “Peygamber katilleri” benzeri pankartlar taşıyarak bu olayı din çerçevesinde kıyasıya bir düşmanlığa çeviriyorlar?Neden hep bu tarz din ayırımcılığı eksenli kışkırtmaların arkasından başka dinlerden olan din adamları veya vatandaşlar öldürülüyor? Din adamlarının sadece Türkiye’de vahşice öldürülmesi (ve katillerin hepsine de ruh hastası raporu verilmesi), diğer ülkelerde bu tür olaylara rastlanmaması “Bizi AB’ye alın” diyen bir ülke için kabul edilecek bir durum mudur?Tüm sorunlarını halletmiş, bizim gibi başta terör olmak üzere çözecek bin çeşit sorunla uğraşmayan ülkeler bile daha sakin ve olayları çığırından çıkarmayacak bir üslupla, yine de diplomasiye önem vererek davranmaya özen gösterirken biz neden diğer tüm Arap ülkelerinin de yapmadığını yaparak her konuda “kraldan çok kralcı” kesiliyor, “asarız-keseriz” tehditleri savuruyoruz? “İRAN’A NİYE SUSTUNUZ?”Acaba bunda Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun açıkça söylemiş olduğu “Artık AB’de fazla gelecek yok, Arap Birliği daha önemli” benzeri görüşlerin rolü var mı?Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan’ın Washington Post gazetesine yazdığı “İsrail’in Türkiye’ye bir özür borcu var” başlıklı yazıya aynı gazete baş yazısıyla cevap vermiş:“Herkes İsrail konusunda endişe ediyor ama dünya liderlerinin Erdoğan konusunda da endişelenmesi gerekir”...İHH vakfının 2008 yılında ABD tarafından “terör örgütleriyle bağlantılı olduğunun ilan edildiğini” hatırlatan gazete (ki İHH’yı sorgulayan Fransız yargıcın da bunu doğruladığı açıklanmıştı) Başbakan Erdoğan’ın; İran’daki muhalifler öldürüldüğünde hiç sesinin çıkmadığını, Ahmedinejad’la birlik olarak BM’in yaptırımlarını baltaladığını, Obama yönetiminden PKK ve Ermeni sorunu ile ilgili taleplerde bulunurken kendisinin ABD çıkarlarını tehlikeye attığını söylüyor ve “Bu davranışının bir bedeli olmayacak mı” diye soruyor.HAFIZA FARKI!Vatandaşlarının ya da askerlerinin hayatını korumak gibi dış politika da özen ve dikkat istiyor tabii, biz unutsak da diğer ülkeler detayları gözden kaçırmıyor.Ve sonuçta ABD’nin ödettiği her bedel de çok daha büyük çoraplar/çuvallar olarak milletin, ülkenin başına patlıyor.Onlar “İran’da sokaklarda öldürülen göstericilere tepki verilmeyişini” hatırlatırken bir başkası “Irak’ta 1 milyondan fazla Müslüman ölürken veya Azerbaycan Yukarı Karabağ’da Müslümanlar katledilirken niye aynı tepkiyi vermediğimizi” sorabilir.Din kardeşlerimize yardım etmek elbette gerekiyor ama dış politikaya dikkat de gerekiyor. Bağırarak çağırarak, iç politikada puan kazanmaya bakarak ülkeyi maceraya sürüklemek yanlışına düşmemek lâzım.***İlginç yorumlarBaşbakan Yardımcısı Bülent Arınç her zaman “enteresan” yorumlar yapar. “Gazze’ye yardım götüren gemideki ölümler” konusunda da sadece “Müspet hareket eden kazanır” demiş. Amaç için söylediği doğru, “müspet” bir amaç ama ya can kayıpları? Bunların nedenleri, ihmaller, yanlışlar, o konularda söyleyeceği hiçbir şey yok mu acaba?Fethullah Gülen’in “Gemiyle ilgili olarak diplomatik yollar kullanılmalıydı” sözleri kendisine sorulduğunda da yukardakine benzer cümlelerle uzun bir açıklama yapmış ama içinde sadece “Gülen’in sözlerine cevap” eksik.“Müspet hareket, takipçisi olacağız” gibi sözler hiçbir şeyi açıklamıyor.“Gemi yola çıkmadan diplomatik veya istihbari hangi görüşmeler yapıldı? Gemide ölenlerin hepsi neden Türk? Neden İrlanda gemisinde ölüm olmadı” soruları cevap bekleyen sorulardır.Sayın Arınç daha net cevaplarsa öğrenebileceğiz.