Pazartesi günü “Türkiye’nin gündemindeki önemli olayları” SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la tartıştığımızı belirtmiştim.Bu toplantıya biraz değinmek istiyorum. O gün ağırlıklı olarak açılım ve terör, Anayasa değişikliği, Gazze-Filistin meselesi, ekonomi ve dış politika konuşuldu.Numan Kurtulmuş’un Kürt sorununa bakışı ve çözüm önerileri normal şartlar altında olunsaydı gayet mantıklı...Kamuoyu araştırmalarında da görüldüğü gibi bölgedeki insanların en önemli sorununun aş ve iş olduğunu, acil bir ekonomik telafi programı uygulanması gerektiğini söylüyor, istihdamı arttırmak için devletin yatırım yapmasını ayrıca “toprak reformu”nun düşünülmesini öneriyor.“Hiçbir etnik veya dinsel grubun sistemin dışına itilmemesini sağlayacak bir düzen ve Anayasa gerekir” diyor. “Türkler ve Kürtler’in makul çoğunluğunun kabul edeceği çözümler üretilmeli” diyor.Bunların hepsi güzel ama BDP’nin “Biz bölünme istemiyoruz ama özerk bölgeler istiyoruz. Türkiye zaten 26 özerk bölgeye ayrılmış durumda. Arabuluculuk konusunda katkı sunabiliriz” açıklamalarının (ki bu bölgelerin belediye başkanlarının validen çok yetkisi olacak), “Apo’nun serbest bırakılıp siyaset yapması” isteğinin, Anayasa’nın ‘değiştirilemez’ maddelerinin değiştirilmesi isteğinin açıkça söylenmesinden sonra bu çözümlerin terörün bitmesine katkısı olur mu, onu tartışmak lâzım.Bölge kalkındırılırsa uzun vadede katkısı olur ama şu anda en acil çözüm gerekiyor. Ayrıca örneğin Selahattin Demirtaş “Bölünme istemiyoruz” derken, “arabuluculuk” yapmaktan söz ettiği Apo’nun “ayrı bir devlet statüsünde özerk bölge” tarifini ‘Yol haritası’nda yaptığını unutmamak gerekir.BOP’UN EŞ BAŞKANIKurtulmuş, “muhalefet partilerinin dışlanması”nı, “Ak Parti’nin dayatmaları”nı, ‘açılım’da bir eylem plânı olmadan ortaya çıkılmasını eleştiriyor.Başbakan Erdoğan’ın “Kabul etmek gerekir ki bölge yeniden şekilleniyor. Ben de BOP’un eş başkanıyım” sözü için ise “Bunu söyleyen bir başbakan olacağıma hiç olmamayı tercih ederim” diyor.Ama sonuçta SP olarak “yeni demokratik haklar getirdiği için açılımı desteklediklerini” tekrarlıyor.Açılımın Meclis’e getiriliş şeklindeki dayatma yönteminden, içeriğinde ne olduğunu kendilerinin de anlamamasına kadar çok sayıda eksik ve hata dile getirirken aynı zamanda “desteklemeleri” çelişkili olsa da... Terör eşliğinde açılımın terörü arttırdığı görülse de...O “Her şeye rağmen yeni demokratik hakların verilmesini önemsediklerini” söylüyor.Aynı noktaya Anayasa değişikliğini konuşurken geliyoruz. (Yarın bu konuya devam edeceğim.) *****Ataşehir neymiş meğer! İstanbul’un Kadıköy yakasında, Boğaz Köprüsü’ne 10 dakikalık mesafede kurulmuş olan Ataşehir’i bugüne kadar hep başkalarından dinlemiş, sinema reklamlarında izlemiş, bir türlü fırsat bulup kendim görememiştim.Son zamanlarda giderek daha popüler olduğunu, özellikle gençlerin daire tutmak, ev almak için ilk tercihi haline geldiğini izlemek ve kendi çocuklarımdan da dinlemek bende ciddi bir merak uyandırdı ama Ankara’dan kuzenim arayıp “Ataşehir’i görmek için İstanbul’a geleceğim, sen önden gidip bir gözlem yapar mısın” diyene kadar bunu hep ertelemiştim.İyi ki söylemiş ve hatta her gün tekrarlayarak beni zorlamış. Gözlerimle görmeden, Türkiye’de böyle bir yerleşim mekânının, adeta uzay üssü havasında bir “şehir içinde şehir”in gerçekleştirilebileceğine inanamazdım.Ataşehir NewYork’un Manhattan’ından farksız. Kendinizi bir anda gökdelenlerin arasında buluyorsunuz.Tanıdıklarımdan hep Andromeda’yı duyduğum için ben o binayı görmeyi tercih ettim ama aslında zamanı olanların tüm binaları gezmesi lâzım bence... (Zamanı ve imkânı bol olanlar yeni yapılmakta olan ‘My Towerland’i de... Çekmeköy, Çengelköy gibi semtlerdeki villaları da...) Andromeda’nın özelliği gençlerin ve yeni evli çiftlerin (ya da emekli, yaşlı çiftlerin) bir oda-bir salon dairelerde bile çok mutlu, dolu dolu bir yaşamı elde edebilecek olması. Açık ve kapalı olimpik boyutta yüzme havuzları, dev spor salonları ve ‘SPA’ları, tenis kortları, elektrikçiden marangoza teknik ekipleri, çevrede restoran, sinema her türlü imkânı ile “binayı terk etmeden tüm ihtiyaçlara sahip olma” fırsatı var. Çalışmayan kadınların evde sıkılma ihtimali kalktığı gibi, çalışan annelerin çocuklarına kreş, yuva aramasına da gerek kalmamış. Tam bir sosyal yaşam merkezi... DEPREME ÖNLEMBenim için depreme dayanıklılığı önemlidir, ilk sorum o oldu; “binaların, gökdelenlerin 9 şiddetindeki depremden bile zarar görmeyecek şekilde inşa edildiğini” anlattılar. Anlatmakla kalmadılar; “Depremi teşhise harcanan zamanda tedavi yapılmalı, İstanbul’un tüm binaları güçlendirilmeliydi. Deprem tatbikatı yerine bu yapılmalı. 1999 depreminden bu yana 10 yıl geçti, değerlendiremedik” dediler.Ataşehir’i hâlâ görmediyseniz, hemen gezin. Daha anlatacak ne çok şey olduğunu (örneğin ofisler, gökdelenlerin çatı katında, gökyüzünde bahçeler) fark edeceksiniz... Ben gurur duydum doğrusu!Bir şey daha var; ayda küçük taksitlerle daire sahibi olmak mümkün... Aklınızda bulunsun.
Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu arasındaki “Gediktepe’ye gitme, siperde çömelme, ayakta durma” tartışmasını biraz daha uzun süre düşündüğünüzde şu noktaya geliyorsunuz;Kendi topraklarımızda “ayakta durup duramama” konusunu tartışmaktayız. Koskoca Türkiye’yi terörle vura vura “savaş havasına” getirdiler...Aslına bakarsanız, daha “açılım” filan ortada yokken, katliam gibi terör saldırıları sürerken de DTP’nin açıklamalarından bekledikleri “demokratikleşme”nin, “açılım”ın ne olduğu belliydi. Bu nedenle esas konuya fazla açıklık getirmeden “yapılan demokratik, kültürel hakların verilmesi, kardeşlik vs.” türü konuşmalar bana hiçbir zaman inandırıcı gelmemiştir.Bugün hâlâ gazetelerde, TV’lerde BDP ile PKK lideri Öcalan’ın sözleri hiç söylenmemiş gibi “kültürel haklar, eşitlik, kardeşlik” vurgusu yapıldığında da gelmiyor.“Kardeşlik”se bugüne kadar farklı etnik kökenden vatandaşlar zaten kardeş gibi yaşadılar. “Fakirlik”se bölgeler arasında fazla fark yok, hatta Güneydoğu’ya diğer bölgelerden çok daha fazla yardım yapıldığı, kolaylık sağlandığı biliniyor. Daha fazla kalkınması elbette istenir ama bunun yöntemi katliam değildir.“Özgürlük istiyoruz” sözleri ise “Kürt vatandaşların hangi özgürlüğü diğerlerinden eksik” sorusunu getirir ki bu olsa olsa “PKK’nın baskıyla hareket etme, seçimde oy verirken bile bu baskıya boyun eğme zorunluluğu” olabilir. Güneydoğu’da belediye başkanlarını bile PKK’nın aday gösterdiği ortada...Demokratik, kültürel haklar konusu deseniz, onlar da terörle istenmez, zaten devlet bu konuda iyi niyetli yaklaşım içinde olduğunu göstermiştir.SAVAŞ DEĞİL, TERÖRŞimdi şehit babaları evlatlarının acısıyla ve içten duygularla “Artık kardeş kardeşi öldürmesin. Bedeli neyse ödensin” diyor. Ama gelinen noktada artık açık açık ifade edilmeye başlanan bedel, birileri “verin, kurtulun” dese de ne yazık ki verilecek gibi değil. Bu gerçeği Türk, Kürt herkesin görmesi lâzım.Ülke topraklarında yapılan aralıksız terör saldırılarıyla, bugüne kadar Batı’yı inandırmaya çalıştıkları “savaş var” noktasına getirdiler olayı. Mezvilerdeki “çömelme, ayakta durma” tartışması bile durumdaki “ezikliği” açıkça gösteriyor.Nitekim BDP’li Gülten Kışanak “Savaş mevzilerine gitmek için yarışacaklarına, bu ölümleri nasıl durdurabiliriz, nasıl politikalar üretebiliriz diye yarışsınlar” diye liderlere “tavsiyede” bulunuyor.ÖLÜMLERİ DURDURACAK POLİTİKA“Terörün artmasına göz yumup destekleyerek bu ülkeyi savaş haline elbirliğiyle biz getirdik, ölümleri durduracak politikaları da biz üretebiliriz” demiyor, sadece diğer partilere akıl veriyor.Demiyor, çünkü onlara göre (yani anlatmak istediği) ölümleri durduracak tek politika “Güneydoğu bölgesinin özerk bölge olarak kendilerine verilmesi, Apo’nun serbest bırakılıp bölge yönetiminin başına geçirilmesi, Anayasa’nın da kendi istedikleri gibi ‘milletin bütünlüğü, toprak bütünlüğü, vatandaşlık tanımı’ benzeri engellerden temizlenmesi...”Şehit babasının ödenmesini istediği bedel bu...Kışanak “Türkiye’nin halihazırda 26 bölgeye ayrılmış olduğunu, buralarda 26 bölge meclisi kurularak demokrasinin yeşermesini istediklerini” de söylemiş. Ülke demokrasiye ancak böyle kavuşacakmış.AB’nin belediyelerle ilgili özerklik kararını öne sürerek sadece kendi istedikleri bölgenin de değil, hepsinin “ayrılması”ndan söz ediyor.Bakın açılımdan sonra adımlar nasıl da hızlandı... Bugünden itibaren daha kimbilir ne tavsiyeler, ne dayatmalar duyulacak.Umalım da “özgürlük isteme”nin ne anlama geldiğini hükümet de anlamış olsun ve teröre çözümü böyle arasın! *****Amerikan televizyonunda Filistin sohbeti Türk basınında Obama-Erdoğan görüşmesinden “G-20 zirvesinde çekilmiş gülen fotoğraflarla, çok dostça bir havayla” söz edildi ama işin aslının hiç de böyle olmadığını ve aslına bakarsanız Türkiye’nin enine boyuna aşağılandığını ABD açıkça anlattı.Obama, görüşme sırasında Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un daha önceden AP muhabiri vasıtasıyla anlattığı “Türkiye’nin Batı’ya bağlılığını göstermesi gerekiyor” talebini Erdoğan’a tekrarlamış.Diğer ülke liderlerinin görüşmeleri Obama’nın resmî programında anons edildiği gibi görüşme fotoğrafları da yayınlanmış oysa Erdoğan’la görüşme ne resmî programda yer almış, ne de fotoğraf çekilmesine izin verilmiş. Ve daha bir dizi aşağılama, ayırma eylemi...Bir ülke ve başbakanı bundan fazla nasıl rencide edilebilirdi, bilen varsa söylesin. (Daha alçak sandalyeye oturtmak belki...)“Dış politika ‘one minute’lerle, tehditlerle, kavga gerilim yaratarak sürdürülmez. Diplomasi önemlidir. Dışişlerinde yetişmiş insanlarımızı monşerler diye aşağılayacağınıza bilenlere danışın” diyenler işte bunun için diyordu.Mavi Marmara olayında ve can kayıplarımızda İsrail’in suçu vardı ama Türkiye’nin ciddi hataları da vardı. Ülkeler arası bir olayda hak aramak şiddet, kavga yöntemiyle değil, akılla/diplomatik yollarla olur.İç politikada kâr getirmesi nedeniyle bu yöntem seçildiği için Filistin-İsrail konusunda da, İran’la nükleer krizde de (Brezilya da çekildi) yalnız kaldık. Özellikle İran konusunda sadece ABD değil, tüm Batı ülkeleri karşımızda.Başbakan Erdoğan’ın Amerikan PBS televizyonundaki uzun konuşmasında kendi şehitlerimize, milletçe yaşadığımız büyük acılara, PKK terörüne tek cümleyle değinmeyip sadece “Gazze sorunundan, kaç Filistinli’nin öldüğünden” söz etmesi de sorunumuzu duyurmak açısından önemli bir fırsatın kaçırılmasıdır.Konuşmanın bir bölümü pekâla “teröre ve durdurulması için istenen bedel”e ayrılabilirdi!
Bazı meslektaşlarımız CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Siperde çömelen başbakan istemiyoruz” sözünün “üslup kalitesi hakkında hayal kırıklığı” yarattığını yazıyorlar.“Güvenlik açısından siperde çömelmek gerektiğini” öğrendik son günlerde... Ama diyelim ki Kılıçdaroğlu “madem bu konu bir cesaret gösterisi haline getirilip ‘diğer liderler ve gazeteciler de gitsin’ denmiştir, o zaman ayakta durmalıydı” diye düşünüyor olsun. Bu sözün iktidar partisi dışındaki tüm partilere, medyaya, yargıya açık hakarete varan tepkilerin verildiği bir dönemde “hayal kırıklığı yaratması” pek gerçekçi olmuyor değil mi?Bu arkadaşlara hemen 29 Mart yerel seçimlerinden önce iktidar partisi ve diğer parti liderlerinin konuşmalarına (internette hepsini bulmak mümkün değil, gazetelere bakmaları lâzım) bakmalarını öneriyorum, orada öyle hakaretler bulacaklar ki bir daha üsluptan söz etmeleri mümkün olmayacak.Yetmiyorsa Anayasa Mahkemesi için “CHP’nin arka bahçesi” sözünden “ordunun arka bahçesi”ne, “Ana Muhalefet Mahkemesi” yakıştırmasına kadar (daha neler var) hakaretlere baksınlar. O da yetmezse “Ananı da al git”, “Bu gazetecilerin paralarını sen vermiyor musun, ne demek ‘karışamam’, atacaksın” gibi üsluplar da hatırlanabilir. Aynı arkadaşlar bu durumlarda da üslup kalitesinden söz etmişler miydi, ben anımsayamadım da...GEDİKTEPE’YE BEN DE GİDERİM“Siperde çömelme” tartışmasından sonra Kılıçdaroğlu Gediktepe’ye gideceğini açıkladı. Başbakan Erdoğan “diğer liderler ve gazeteciler” demiş, ben de gazeteciler sınıfından Gediktepe’ye gidebilirim. Amaa bir şartla... Başbakan’a sağlanan güvenlik önlemlerinin aynısı sağlanır ve o gittiğinde olduğu gibi Genelkurmay Başkanı Başbuğ da giderse... Zira bu durumda aynı güvenlik önlemleri 2’yle çarpılmış oluyor. Yüzlerce asker, onlarca helikopter eşliğinde pek zor değil. Sağlanırsa gideceğim.(Not: Bir de tabii bundan sonra gideceklerin “önceden bilinmesi” durumu var. Bu nedenle çelik yelek, miğfer gibi güvenlik önlemleri de alınmalı.)*** “Diyarbakır özerkleşmiş bile”...Dün Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un bir grup kadın gazeteci ile yaptığı yemekli sohbet toplantısına katıldım.Daha önce hiç karşı karşıya gelmediğimiz için onu tanımak ve önemli konulardaki görüşlerini dinleyip sorular sormak istiyordum ama ilk sorum;‘Neden kadın gazetecilere ayrı bir toplantı yapıyorsunuz’ olacaktı, gittiğimde sohbete başlamış oldukları için en sonda sormak üzere erteledim.Ve inanır mısınız, diğer konulara dalınca da unuttum. Cevabı duymak isterdim doğrusu.Kurtulmuş, seçildiği ilk günden beri sakin, yapıcı, akılcı konuşmalarıyla birçok kesimin dikkatini çeken bir parti lideri oldu, görüşlerini ve benim sorularımı daha sonra yazacağım ama bugün toplantıda Sevilay Yükselir’in Diyarbakır’a gittiğini ve orada gördüğü havayı kısaca anlattığı konuşmasına değinmek istiyorum.Yükselir; “Diyarbakır’da şaşırtıcı bir değişim var, orası şimdiden özerk bölge olmuş zaten. Konuştuğum herkes ‘Öcalan’ın serbest kalmasını, PKK’nın legalleşmesini istediğini’ söyledi” diyor.Bu durumda PKK ve BDP’nin “istediklerini” gerçekleştirmeye Diyarbakır’dan başladıkları ortadayken, Öcalan ve terör örgütü baş aktör konumundayken birçok kişinin ve Saadet Partisi’nin “Gönüllü Birliktelik” projesinde söylediği “Bu mesele Türklerin ve Kürtlerin sorunudur. Terör örgütünün veya Öcalan’ın değil” benzeri sözler gerçeği fazlasıyla idealize etmiş olmuyor mu?Operasyonlar “katliam boyutunda, büyük terör eylemlerinin arkasından” yapılırken “Operasyonlara son verilsin” demek tabloya ters bakmak olmuyor mu?*** Okan Demiriş... Büyük bir kayıp!Dört dörtlük bir büyük sanatçı... Devlet Opera ve Balesi’nin yıldız isimlerinden biri... Besteci ve orkestra şefi, Devlet Sanatçısı Okan Demiriş’i kısa süre önce kaybettik.Bizde gerçek sanatçılar, medyatik, sansasyonel olaylarla gündemde olan isimler kadar basında yer almadığı için bu kaybı da yeterince değerlendirmemiz beklenemezdi ama ben onu saygıyla ve rahmetle anmayı görev sayıyorum.Süreyya Opera Binası’nda onun için yapılan törende Okan Demiriş’in eserleri ve hayatı barkovizyonla gösterildi... Dünyaca ünlü müzisyen ve orkestra şefi Robert Wagner’in onun senfonik eserlerini dinleyip birkaç tanesini de yönettikten sonra “Eserlerinizde birçok bestecide bulunmayan bir şey var; dramatik ifade. Çoğu besteci bunu yakalamakta güçlük çeker. Neden opera bestelemiyorsunuz” sözü ve israrları üzerine IV. Murat’ı, arkasından Karyağdı Hatun’u besteleyen (birinciyi kızı Arzu’ya, ikinciyi eşi ünlü soprano Leyla Demiriş’e ithaf etmiş) Okan Demiriş’in onlarca kez sahnelenen eserlerindeki ‘gerçekten inanılmaz başarıyla sergilenen sanat, dekor ve kostüm ihtişamını’ izleyince bugün artık hak ettiği ilgiyi göremeyen, hatta AKM binasının uzun süredir kapalı tutulması nedeniyle esaslı şekilde geriletilen opera sanatı için geçmiş yıllarda kısıtlı imkânlarla nasıl büyük emek verildiğini fark ediyorsunuz.Kendini, hayatını ülkelerinde sanatı kalkındırmaya adayan bu büyük sanatçıları takdirle anıyorsunuz. Okan Demiriş, kendisiyle yapılan röportajlarda “En güzel operalarımı eşim Leyla’nın söylemesi için yazdım. Operayı sevmemin ve bestelememin en önemli nedenlerinden biri onun değerli bir soprano olmasıdır” demiş.Sanatta ve yaşamda elele, başarılı, mutlu tam 45 yıl... Ve ağır bir hastalık sonucunda ayrılık... Teselli mümkün mü?Değerli sanatçımız Okan Demiriş’e Allah’tan rahmet, eşi Leyla Hanım’a ve kızı Arzu’ya sabır diliyorum. Nur içinde yatsın.
AKP yöneticileri öyle inandırıcı ama gerçeklerden uzak açıklamalar yapıyorlar ki dikkatle dinlemez ve derinliğini analiz etmezseniz gayet makul gelebiliyor insana.Mesela parti sözcüsü Hüseyin Çelik geçen hafta yine bir TV konuşmasında “Batı ülkelerinde de yoksul ve zengin diye sınıflar var, sadece bize özgü değil” dedi. Ona hemen “Var ama onlarda devlet ‘işsiz ve gerçekten yoksul olan’ vatandaşlarını aç (şehit analarını bile yoksul ve yıkık dökük gecekondularda) bırakmıyor, seçim sadakalarıyla susturmuyor, ya maaş bağlıyor ya da iş imkanı yaratıyor. Ayrıca Batı ülkelerinin her bölgesinde hemen her şehrin aynı imkanlara sahip şekilde geliştirilmesine dikkat ediliyor. Bazı bölgeler ve illere yatırım yapılıp diğerleri unutulmuyor. Türkiye’de devlet neden Güneydoğu’ya gerekli her yatırımı yaparak, vatandaşları özgürleştirecek toprak reformu yaparak, feodal yapıyı “ağa” hakimiyetini kaldırarak gelişmeyi sağlamadı onu hemen Çelik’e sormak lazım.Devlet Bakanı Egemen Bağış; Süryani Kilisesi’nden gelen istek üzerine bundan sonra “Gayrimüslim” yerine “Farklı inanç grupları” kavramının kullanılacağını açıklamış. Din-inanç ayrımcılığına hiç değilse ifadede son veren bir gelişme, gayet iyi... Ama “kavram”lardan önce uygulama önemlidir, bırakın farklı inanç gruplarını fazlasıyla rahatsız eden ve hatta ülkeden kaçıran ayrımcı siyasi açıklamaları, neden sadece Türkiye’de “Hristiyan din adamları vahşice katlediliyor” sorusuna cevap arandı mı? İstihbarat kurumları mı eksik, önlem alacak ve koruyacak güvenlik birimleri mi? Yoksa bütün bunlar; ülkede din-inanç ayrımcılığı artık “mezhep ayrımcılığına” indirildiği, örneğin siyasetçilerin polemikleri arasına “rahle-i tedrisinden geçtiklerine de kutsal kitapları okut” gibi sözler gizlendiği için, artık canı isteyenin “aynı mezhepten Müslümanlara” bile “farklı dindenmiş gibi” garip tepkiler yöneltebildiği için mi oluyor? “Kavram” kargaşası bir kez yaratıldı mı herşey birbirine giriyor ama iyi düşünülünce bazı şeyler pek net değil mi?.. Farklı olsun olmasın insanların inancının rahat bırakılmasını sağlayan laiklik işte bu nedenlerle; “Dinin siyasi istismarının önlenmesi” açısından çok önemlidir! *****Çevre Bakanlığı turizme karşıAcaba yakında bir bakanlık çıkıp “Eğlenceyi de yasaklıyoruz. Bundan sonra gülmek, eğlenmek yasak” diyecek mi diye bekliyorum.Malum, hiçbir sorunu halledemediğimiz, içerde ve dışarda giderek daha da fazla probleme boğulduğumuz, “üzüntüyle kederle dost” yaşamaya mecbur edildiğimiz için zaten gülmeyi unutmuş bir milletiz... o zaman “hiç kimse gülmesin, oturup ağlayın” da diyebilirler.Medeni, şık, Türkiye’yi güzel tanıtabilecek ne varsa veya ülkeyi daha çağdaş hale getirmeye çalışan kim varsa tu ka ka ilan edildiği gibi; turistik restoranlara, klüplere de birer kulp buldular yine... Birkaç yıl önce aynı tartışmayı çıkarmışlardı, tekrar gündeme getirildi.Çevre Bakanı Veysel Eroğlu “Boğaz’daki müzikli mekanları kapatacağım. Onları başka yere taşıyacağım. Hele bir 23.59’dan sonra müzik çalsınlar bak ben onlara ne yaparım” diye esip gürlüyor. İl Çevre Müdürlüğü ekipleri karadan, denizden özellikle bir Cumartesi gecesi Boğaz’ın en kaliteli üç restoranına-eğlence mekanına baskın yapıyor. Dersiniz ki savaş hali mevcut, kuşatma yapıyorlar. Veya bu mekanlarda baskın yapılacak büyük bir suç işlenmektedir.Desibel OperasyonuBu dönemde görülen her tür “baskı”nın, akılalmaz uygulamaların bir başka tipik örneği! Bu rezalete “desibel operasyonu” diyorlar... Ama sonuçta Boğaz “temiz” çıkmış, yani sessiz... Peki o zaman problem ne, bu öfkenin, tehditlerin, gösterilerin anlamı, gereği nedir? Efendim, Boğaz’da oturanlar müzikten rahatsız oluyormuş... Dünyanın en güzel yerinde ayrıcalıklı bir kesim olarak keyif çatanlar, yılın sadece birkaç ayında; elbette İstanbul (veya İzmir, Bodrum, Antalya) gibi en turistik sahil kentlerinde (kısık sesle bile olsa) müzik duymak istemiyorlarmış... Eğer doğruysa, böyle şikayetler varsa tabii... Çünkü TV’lerin reyting ölçümlerini bir devlet kurumu olan ve siyasi etkiye açık RTÜK’e verme girişiminde de “Birileri diğer ölçümlerden rahatsız” dendi ama kimin rahatsız olduğu sorulduğunda (ki ben sordum) cevabı yok. Karar verildi mi bir mazeret bulunarak keyfi uygulamaya geçiliyor, devir bu devir!Öte yanda bu mekanların müşterilerinin en az yarısının turist olduğu, trilyonlarca lira masraf yapılmış bu restoranlarda müzik dinleyip yemek yerken “görmeye geldikleri meşhur İstanbul Boğazı’nı” da izledikleri, yaz gecelerinin başlangıç saatinde müziği kesmenin o turisti de, diğer müşterileri de kaçıracağı, zaten yağmurlu geçen sezonda çoğu günler zararla çalışan bu işyerlerinin zararını kat kat arttıracağı ve binlerce personelini de işsiz bırakacağı filan önemli değil.Avrupa’nın en ünlü dergilerinde Boğaz’daki Suada, Reina gibi mekanlara sayfalarca yer ayrılması, gelen turistlerin de haklı olarak buralarda eğlenmek istemesi önemli değil.“Deprem ve sel”den ne haber?Eğer ses geçirmez sistemler kurmuş olmasalar belki hak vermek mümkün ama yıllar önce bunu yaptılar. Boğaz’da sabahın köründen ertesi sabaha kadar şakır şakır göbek atılan tekneler rahatsız etmiyorsa onların sesi hiç etmez. Trafik polislerinin Boğaz sahilinde megafonla bağırması etmiyorsa, 90 desibel gürültü çıkaran kamyonlar etmiyorsa 60 desibel limitte çalan müzik hiç etmez. İstanbul’da “büyük bir deprem olacağı” biliniyor, Çevre Bakanlığı’nın hiç sorumluluğu yok mu? Depremlerde ve her yağmurda görülen sellerle, nehir yataklarında yerleşime göz yumulduğu için nehir taşmalarıyla yüzlerce insanımızı kaybettik. Hangisine köklü önlemler düşünüp, tehlikeli binalara çözüm buldular, onları başka yerlere taşıdılar ki Çevre Bakanı Boğaz’daki mekanları tek sorumluluğu zannediyor? Herşey bitti, başka sorunları kalmadı da tek sorun bu mu?İnanılır gibi değil doğrusu... Çevre Bakanlığı’nın sorumluluğu; işletmelerin “çevre yönetmeliğine uyup uymaması”dır ancak.Ama asıl inanılmaz olan Turizm Bakanı’nın bu tehditlere sessiz kalması, “Mesele turizmi ilgilendiriyor, müzik sesi için kurallara uyuluyorsa ne toptan kesebilirsiniz, ne de Boğaz’daki (veya diğer sahillerdeki) restoranları başka yere taşıyabilirsiniz” diyememesidir.Yoksa turizm onların alanında değil mi?Bu anlamsız tartışmaya ve tehditlere en kısa zamanda son vermeleri gerekiyor.
Biliyorsunuz İran‘la ilgili nükleer krizde dünya ülkelerinin karşısına geçerek Türkiye ile birlikte İran’ın yanında yer alan Brezilya da bu kararından vazgeçti.O arada İran “Atom bombası da yapabilirim ama yapsam bile kimseye zararı olmaz” gibi bir inci (!) ile endişelerin yersiz olmadığını da açıkladı. Ama buna rağmen biz “kardeş İran”la (!) ve kendi vatandaşlarını katleden Ahmedinejad‘la kol kola, tek başımıza devam etmekteyiz. Bütün Batı alemine karşı “İran ve Türkiye” olarak... Batı kime terörist diyorsa o grupları destekleyip tüm ülkeleri aleyhimize çevirerek... “Gazze’ye yardım” gemisini bile “terör örgütü sınıfındadır” dedikleri bir örgüte ait olarak seçip gemiye de onları bindirerek... Böylece hiçbir yardım gemisinde olmayan bir çatışmanın çıkmasında rol oynayıp Türk vatandaşların ölmesine neden olarak...Filistin meselesinde direkt Hamas’ı desteklediğimiz biliniyor. Buna neden olarak “halkın oyuyla işbaşına getirilmiş parti” olması öne sürülür malûm...Çarşamba akşamı Kanal D’de Gazze’li kadın-erkek vatandaşların Hamas’la ilgili açıklamaları vardı.“Hamas’la hayat Gazze’de çok zorlaştı”...“Hamas hakkında konuşamıyoruz bile”...“Abluka sadece sınırda değil, içerde de Hamas ablukası var” diyerek kendi tercihleriyle işbaşına getirdikleri ama hoşlanmadığı insanları asmakta tereddüt etmeyen Hamas‘ın baskılarını yana yakıla anlatıyorlardı.DÜNYA KARŞISINDA YALNIZ...Bunları yazıp, “Komşularla, diğer ülkelerle sıfır sorun diyordunuz, bütün dünyayı Türkiye’nin karşısına aldınız. Bakın İran krizinde dünya karşısında yalnız kaldık. Yardım gemisine baskın olayını ABD önce kınamıştı, sizin diplomasiyle bağdaşmayan, iç politikaya çözüme hiçbir yararı olmayacak, işinize yaramayacağını bildiğiniz aşırı sert ve hakaret içeren tutumunuzdan ve tabii İran’la ilgili tavrınızdan sonra Türkiye’nin karşısında yer aldı” diyenler olursa hemen birileri “İsrailciler” diye çıkıyor. Geçenlerde bir TV tartışmasında siyaset bilimci bir yazar “içimizdeki İsrailliler” şeklindeki suçlamaya haklı olarak tepki gösteriyordu...Uluslararası kritik ilişkileri “Müslüman ülkelere liderlik” hevesiyle veya iç politikada puan kazanma hesabıyla din kavgasına çevirirseniz, diğer Müslüman ülkelerin, Arap ülkelerinin yapmadığı çıkışları yapar İslâmcı diktatörlerle kolkola girerseniz o ülkeler veya liderler sizi alkışlar ama dünya politikasında durumlar bir anda ülkenizin aleyhine dönebilir. Bu nedenle “monşerler” diye alay ettiğiniz ama yıllarını Dışişleri’nde geçirmiş diplomatların görüşlerine başvurmak önemlidir.Her ne kadar Mavi Marmara’daki olaylarda Türkiye’nin ciddi hataları olsa da (İrlanda’dan, Belçika’dan gönderilen gemilerde saldırı, can kaybı görülmese de) hayatını kaybedenler nedeniyle mağdur durumda olabilir, İsrail’i haksız çıkarabilirdik. Bu fırsat kaçırıldı. Şimdi Amerikan Kongresi tümüyle İsrail’i desteklerken, İsrail terör olaylarıyla kesin bir mağduriyet yaşayan Türkiye için (konunun terör örgütü olduğunu bilmesine rağmen) “Türkler de Kürtleri öldürdü ama dünya hâlâ sessiz. Bunun nedeni İsrail’in demokratik bir ülke olması. Bizden hesap sorulabiliyor” diyor.Terörü dünyaya böyle anlatıyor.Son olarak ABD “Türkiye bir süredir yaptıklarıyla Batı yerine Doğu’ya bağlanmış görünüyor. Onun Batı’ya bağlılığı konusunda ciddi şüpheler ortaya çıktı, bu nedenle Batı’ya bağlılığını göstermesini bekliyoruz” anlamına gelen açıklamalar yaptı. Giderek daha çok batıyoruz.Sorumlular acaba “Van minüt”ün oy kazancına bakarak dış politika sürdürülmeyeceğini anlamaya başladılar mı, yoksa hâlâ “Biz nasılsa içerde saf vatandaşları kahramanlık gösterileri, lâf kalabalığıyla kandırırız, gerisi Allah kerim” noktasındalar mı?
Dün yazdığım; BDP’li belediyelerin “yerel yönetimlere özerklik AK Parti’nin programında var. Eğitimin bile yerel yönetimlere bırakılacağı sistemin getirilmesini istiyoruz” diye mücadele başlattığı haberini bugün biraz daha açacaktım ki...The Economist’te çıkan Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nun son terör saldırılarıyla ilgili sözlerini gördüm;“Örgüt ‘Kürt sorununu Abdullah Öcalan ile masaya oturmadan çözemezsin’ demeye getiriyor”...Sonra iş adamı Sedat Aloğlu’nun TÜSİAD toplantısında “alışmamız gerekiyor” diyerek söylediklerini okudum:“1- Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması. 2- Anayasa’ya ‘Bü ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu’ ifadesinin eklenmesi. 3- Bölgesel özerklik“...Doğrusu BDP’nin ve Öcalan’ın “açılım” süreci başladıktan sonra bile hâlâ “ürkütmemeye çalışarak, yuvarlayarak” söylediklerini neredeyse onlardan daha açık şekilde söylemiş Sedat Aloğlu...Benim dün “İşte asıl Kürt sorunu... Söylemeye çalışıp da söyleyemedikleri” diye yazdıklarımın hemen hepsi var, biraz eksikle...Terör örgütünün ve onlarla aynı dili kullanan partinin istediği sadece devleti “terörist lideriyle masaya oturmaya zorlamak” değil. Madem ki; belediye otobüsüne molotof kokteyli atarak öğrenci Serpil’i, askerî otobüse bomba atarak öğrenci Buse’yi, evinin balkonunda oturan yeni evli Pınar’ı da yüzlerce çocuk yaşta askere mayınlarla, arkadan vurarak yaptıkları gibi katleden kanlı bir terör örgütünün tüm istediklerini kabul etmeye “alışmak gerekiyor”muş, o zaman eksikleri de söyleyelim. Ki arkadan onlar da gelecek zaten!İstedikleri sadece İmralı’yla devletin “masaya oturması” değil, “İmralı’nın partinin başına geçerek Meclis’e girip siyaset yapmasını” da istiyorlar. Anayasa’ya sadece Türklerle birlikte Kürtlerin de “kurucu unsur” olarak girmesini değil, “vatandaşlık” tanımının da değişmesini istiyorlar.AYRI BİR DEVLETSadece “bölgesel özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetim” değil Öcalan’ın daha önce açıkladığı gibi “kendi sağlık, eğitim sistemi, kendi ordusu olan, ayrı bir devlet statüsünde Güneydoğu’nun verilmesini” istiyorlar. Ama Öcalan bunları söyledikten sonra “Türkiye’den ayrılmak istemiyoruz” da diyor.Yani tarif ettiği “mali desteğin Türkiye tarafından sağlandığı”, adı “özerk yerel yönetim” olan ayrı bir devlet.Bunu isteyen ise kanlı eylemlerle sivil-asker demeden katletmeyi sürdüren terör örgütü ve lideri...Ya da Kürt vatandaşların sadece bir kısmının oyunu alan BDP... Bu arada Kürtlerin çoğunun ülkenin her köşesinde, her istediği işe, her hakka sahip olarak yaşadığı, Halkalı’daki terör saldırısında eşini kaybeden Kürt öğretmen Elif Bölük gibi birçoğunun “Ben de Kürt’üm, size mi kaldı benim hakkımı savunmak. Birkaç kişi için konuşsunlar, bütün Kürtler teröristmiş gibi konuşmasınlar” düşüncesinde olduğu da ortada...TERÖRİSTE ALKIŞ!O zaman Sedat Aloğlu gibi düşünenlerin cevaplaması gereken soru “Demokratik haklarla veya demokratik yöntemlerle ilgisi olmayan kanlı eylemlerle devletten bu istekleri koparmaya çalışan bir terör örgütünün ve yöntemlerinin amacına ulaşması mı sağlanmalıdır” sorusudur.Yıllardır binlerce vatandaşı, askeri öldürerek nihayet “neyi hedeflediklerinin net şekilde açıklandığı” noktaya geldiler.Halkalı’da pusu kurarak çocukları bile katleden kanlı teröristlerin -yakınları tarafından da olsa- alkışlanabildiğini görmek insanı insanlığından utandırıyor. “Açılım”ın onları hiç ilgilendirmediğini bu süreçte açarak gösterdiklerine göre acaba terör örgütü Güneydoğu’dan sonra katliamlar eşliğinde sıraya örneğin “İstanbul ve Antalya“yı koysa o zaman da “alışmamız gerek, masaya oturmak gerek” diyebilenler çıkacak mı merak ediyorum.Artık “kartlar açıldı”, devlet kendi yol haritasını acilen, daha fazla gencimiz ölmeden çizmek zorundadır.
Dün bir okuyucu yorumunda “Bu nasıl bir süreçtir ki bölücüler de açılıma karşı, siz de” diye soruyordu. Çok farklı nedenlerle karşı olduğumuzu hiç düşünmeden...Bölücüler dışında açılıma karşı olanlar öncelikle AKP hükümetinin hiç kimseye danışmadan tek başına (aynen Anayasa değişikliğinde olduğu gibi) yaptığı bir plânı dayatmasından dolayı karşı çıktılar.Muhalefet partileri de, sivil toplum kuruluşları da bugün dahil “açılım”ın ne olduğunu, içeriğini anlamış değiller. Hükümet Saadet Partisi’ni “açılımı anlatmak için ziyaret etmesine rağmen” onlar da hiçbir somut çözüm anlatılmadığını söylemişlerdi.Hüseyin Çelik TV’de “muhalefet partileri ‘beğenmedik, şurasını düzeltin’ diye öneri bile getirmediler. Keşke elele yapsaydık” benzeri konuşmalar yapıyor ama gerek açılımda, gerek Anayasa değişikliğinde baştan dışlanan muhalefet partilerinin, üstelik “düzeltilmesi mümkün olmayan” plânlara destek vermesi mümkün değildi.Ben “BDP ile PKK”nın: “Apo’nun serbest bırakılması ve partinin başına geçmesi”nden, “Güneydoğu’da özerk Kürt bölgesi”ne, “Anayasa’da ‘Türklük’ tanımının değiştirilmesi ve ‘kurucu unsur’ olma”ya kadar bambaşka hedefleri olduğunu, hükümetin söz ettiği “daha fazla kültürel hak” gibi gelişmelerin onları ilgilendirmediğini ilk günden gören (ki görmemek imkânsızdı) ve devamlı vurgulayanlardanım.Ayrıca “açılım” yapmak için önce terör örgütünün silah bırakması gerektiğini, baskınlar, mayınlar, katliamlar eşliğinde demokratik girişim yapılamayacağını, bunun sonunun felakete varacağını da bin kez tekrarladık.GELDİK “YOL HARİTASI”NA!Ama hükümet her zamanki gibi “dediğim dedik” havasında gitti, uyaranlara (yine aynen Filistin-İsrail olayında, Ergenekon soruşturmasındaki hukuksuzluklarda, Anayasa değişikliğindeki ‘tehlike’de olduğu gibi) tepkiye girişti; “Bunlar demokratikleşmeye karşı, analar ağlasın istiyorlar.”İşte şimdi BDP’li belediyeler “yerel yönetimlere özerklik AK Parti’nin programında var. Eğitimin bile yerel yönetimlere aktarılacağı sistem getirilmeli” diye mücadele başlatmışlar. Teröristbaşı Öcalan’ın “yol haritası”nda tarif edilen “özerk bölge”yi istiyorlar.NİYETİN AÇILIMI...Başta da bunu söylemişlerdi, şimdi de aynı noktadalar.“Terör eşliğinde açılım” işte buraya getirdi Türkiye’yi.“İstediklerimizi vermezseniz ülke cehenneme döner” tehdidindeki “neyi vermezseniz” sorusunun cevabını anladınız mı?Yoksa hâlâ terör örgütünü tüm Kürt vatandaşlarla özdeşleştirip, terörün çözümünü “sarılalım, kucaklaşalım, kardeş hakkı vs”de arama noktasında mısınız?“Kürt sorunu” bugüne kadar hep oyalamacalarla, kıvırtmalarla gerçek niteliğinden saptırılmıştı, açılım sürecinde açıldı ve (DTP) BDP ile Öcalan tarafından netleştirildi. Şimdi “tam açılıyor”, dillerin altındaki baklalar çıkıyor. Bakın arkadan neler gelecek! *****Bravo Sarıgül... Sıra CHP’de! Ben bu yazıyı yazalı 2 gün oldu, terörden bugüne kaldı ama mutlaka sizinle paylaşmak istiyorum. Zira gerçekten de herkesin sadece kendini düşündüğü Türkiye siyasetinde az rastlanan bir özveri örneği bence... Bazı partililerin tepkisine, itirazına rağmen, halkın isteğine, ülkenin ihtiyacına öncelik vererek alınmış bir karar bu.Mustafa Sarıgül TDH’yı kurup geliştirmek için uzun süredir büyük emek verdi. Bununla birlikte; onun CHP’den kopup TDH’yı başlatma nedenlerini bilenler partideki değişimin toplumda yarattığı umudu gördüğünde TDH’yı partileştirme kararından vazgeçeceğini umuyorlardı.Sarıgül önce vazgeçmeyeceğini açıkladı ama Salı günü yaptığı güzel bir konuşma ile “Ülkenin siyasetine yardımcı olmak ve Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP’ye şans vermek için, vatandaşın sesine de kulak vererek partiyi kurmaktan vazgeçtiklerini” açıkladı.Türkiye’nin içinde bulunduğu zor şartlarda verdiği bu karar gerçekten de Sarıgül’den beklenen karardı. Gösterdiği sorumluluktan dolayı kutlanmayı hak ediyor.O üstüne düşeni yaptı... Bu karar öncesinde CHP’den Sarıgül’e bir çağrı, davet oldu mu bilmiyoruz. Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bu özverili kararı takdir ederek ona CHP’de yer açması gerektiği ortadadır.“Baykal’lı CHP” gerçekten değişime uğradıysa peşin hükümler, koltuk kavgası bir yana bırakılıp elele vererek güçlü bir alternatif oluşturmaya çalışmaları gerekiyor. Bakalım yapabilecekler mi?
Balyoz soruşturması kapsamında Haziran’ın 18’inde 14 kişinin tahliyesine karar veren Mahkeme, 22 Haziran Salı günü de aralarında emekli orgeneral, tümgeneral, tuğgeneral ve albayların bulunduğu 12 kişiyi tahliye etti.Kararın gerekçesi 14 tahliyedeki ile aynı: “Eylemin aşamasına göre şüphelilerin lehine suç vasfının değişme ihtimalinin mevcut olduğu, tutuksuz yargılanmalarının yargılamanın amacına ulaşmasına engel olmayacağı, aynı suçlama ile ifadesi alınan bazı şüphelilerin tutuklanıp, bazılarının serbest bırakıldığı...” Bunların hepsi, aslında oynanan bir trajikomedinin, adaletin ayaklar altına alınmasının henüz yeni farkına varılması, mahkemenin yeni anlaması gibi... Bugüne kadar yerli-yabancı sayısız hukukçu “soyut nedenlerle, gizli tanık veya gizli ihbarcı ifadelerine dayanarak, ve darbe iddialarında tek bir somut kanıt bulunamamasına rağmen” yüzlerce insanın daha baştan cezalandırıldığını, “şüpheli” denerek tutuklanıp aylar/yıllar boyu mahkûm hayatı yaşatıldığını, “adil yargılanma hakkı”nın tamamen ortadan kaldırıldığını söyledi durdu.Kimse dinlemedi. ÇYDD Başkanı Türkân Saylan gibi değerli bir bilim kadını ve sivil toplum önderi, İlhan Selçuk gibi tüm hayatını onuruyla çalışarak geçirmiş başarılı bir gazeteci yazar, ağır hastalıklarla mücadele ettikleri hayatlarının son döneminde işkenceden farksız “terör örgütü üyesi” suçlamalarına katlanmak zorunda bırakıldılar.SKANDALIN TA KENDİSİŞimdi ise Balyoz’da “tutuksuz yargılanmanın mümkün olduğu” açıklanıyor. Daha ilginç olanı da gerekçedeki şu ifade:“Mevcut deliller doğrultusunda şüphelilerin katıldıkları ya da görevlendirildikleri Balyoz Seminer Plânı’nda yapılması plânlanan eylemlerin icra hareketlerinin gerçekleştirildiğine ilişkin somut olgular bulunamaması... Ve şüphelilerin kaçma olasılıklarının bulunmadığı...” Yani inanılır gibi değil... Bunca zaman orgeneralleri, tüm-tuğ generalleri, terörle mücadelenin önde gelen isimlerini “Balyoz da Balyoz” diye içeri tıkacaksınız, yapılanın adaletsiz olduğu size anlatılmasına rağmen umursamayacaksınız.“Darbe araştırıyoruz” diye genç-yaşlı askerleri, sivilleri ailelerinden ayırıp peşinen “mahkûm” edeceksiniz, sonra da “Afedersiniz ya, aslında böyle olmasa da olurmuş” diyeceksiniz.İnsanların onuruyla oynamanızın, onlara terörist etiketi yapıştırıp sırtında “terörle mücadele” yazan polislerle cezaevine koymanızın cezası ne olacak?HAKİM SORUMLUDUR!Balyoz’la asıl ilgili kişi, asıl sorumlu olan emekli Orgeneral Hilmi Özkök ile “Bu olayı biz biliriz” diyen kuvvet komutanları neden aynı şekilde sorgulanmadı?Darbe araştırılırken, TSK’nın son 30 yıldaki antidemokratik tek eylemi sayılabilecek 27 Nisan muhtırasını veren kişi Büyükanıt neden sorgulanmadı?Bülent Arınç’a suikast iddiası ve günlerce kozmik oda aramaları ile ilgili neden hiçbir açıklama yok?Birçok olayın üstü örtülüverirken çok sayıda insan ve aileleri yıllardır azap çekiyor. Madem ki bazılarının tutuksuz yargılanması mümkündü o zaman eşitlik ilkesi gereğince (kesin suçlu olduğuna dair delil bulunmayan) çoğuna bu hakkın tanınması gerekir. Hiçbir hakimin elinde somut delil olmadan insanların özgürlüğünü aylarca elinden alma hakkı yoktur.Nitekim Yargıtay’ın Prof. Dr. Haberal ile ilgili davada 9 hakim için verdiği karar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki “Hakim verdiği kararlardan dolayı tazminatla sorumludur” maddesine göre verilmiş. Birinci sınıf hakimler Yargıtay’da yargılanacağı için de kararı Yargıtay veriyor. Bu konuda “Neye dayanarak” diyen Başbakan Erdoğan’ın AİHM tarafından verilen “439 adet adil yargılanma hakkı ihlali” kararına bakması gerekiyor.Çünkü sadece 9 hakim değil, kimbilir sonunda tazminat cezası alabilecek kaç hakim var.*****ABD’nin iki yüzlülüğü ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey “PKK ortak düşmanımız. Türkiye’ye her türlü desteği verdik, vereceğiz” demiş. Genelkurmay da benzer ifadeler kullanıyor. İyi ama bu nasıl bir destek ki elinde en son teknolojik imkanlar olan ABD hiçbir terörist baskınını önleyecek bir bilgi vermiyor?Acaba bir seferde 9-10 askerimizin, sivillerin öldürüldüğü terör eylemlerinin tek bir tanesi ABD askerlerine yapılsa bu kadar ağırdan mı alırlardı, yoksa destek veren ülkeleri işgale kadar giderler miydi?Dışişleri Bakanı’mızın pek mutlulukla “ağabey” dediği Barzani’nin bunca şehitten sonra Irak sınırına geçmemize tepkisine nasıl bir cevap verirlerdi?ABD’nin BDP ile görüşerek “Apo’nun serbest bırakılması” için anlaştığı (BDP’nin ABD’ye bunun için gittiği), son terör eylemlerinde bunun da rol oynadığı, zaten açılım sürecinde bu noktaya gelineceğinin daha önceden ümit edildiği söyleniyor. Obama’ya sorulsun bakalım; bu nasıl destek, bu ne ikiyüzlü stratejik ortaklıktır? Ayrıca İstanbul’da askeri otobüse yapılan bombalı saldırıyla ilgili üç hafta önce MİT ve Emniyet tarafından uyarı yapılmış. Bunun benzerini Tokat saldırısında da yaşadık. Önceden teröristlerin telsiz konuşmalarından saldırının anlaşıldığı, ama dikkate alınmadığı bildirilmişti.Bu uyarılar neden dikkate alınmıyor, en kısa zamanda bunun açıklamasını bekliyoruz.Böylesine acılar yaşayan bir milletin hakkıdır gerçekleri öğrenmek!