Milletin anlaması gereken hile!

8 Temmuz 2010

Türkiye son derece kritik ve hatta tehlikeli bir sürecin içine itildi. Hukukçuların bile tam olarak anlayamadığı ama ülkenin geleceğini değiştirecek kadar önemli bir Anayasa değişikliği, büyük çoğunluğu “Bu anlatılanlardan hiçbir şey anlamıyorum” diyen halkın önüne sürülecek.Hükümet, bu Anayasa değişikliği ile birkaç yıl sonrasını, özellikle de kendisini “mutlak hakim” yapacak her adımı gayet iyi plânlıyor.Önce parti kapatma kararını da kendi oylarına bağlayacaklardı, bunu yapamadılar ama yüksek mahkemelerin üyelerini (HSYK yoluyla Yargıtay ve Danıştay’ı, tabii bir de Anayasa Mahkemesi) kendileri seçerek bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar.Her konuda sınırsız özgürlüğe sahip olmak için (demokrasi sınırları az geliyor ya) keyiflerine göre, hiçbir uzlaşmaya gerek duymadan çıkardıkları yasaları durduracak hiçbir kurum kalmayacak. Ve ayrıca “Seçim kaybedecek olurlarsa ve Yüce Divan gibi bir ihtimal olursa diye af çıkaracakları”ndan söz ediliyor ama buna da gerek kalmayacak. Yüce Divan, Anayasa Mahkemesi olduğuna göre orası zaten “üyeleri değiştirilerek” büyük ölçüde garantiye alınmış olacak.Medya, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları “sesi soluğu çıkmaz” hale getirildi, “yargı” da aynı noktaya gelecek.Hiçbir detay unutulmuyor, nakış gibi ilmik, ilmik işleniyor yani...“HUKUK DEVLETİ”YMİŞ!!Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek “AYM’nin kararını fevkalâde olumlu bulduğunu ama en iyi halinin TBMM’den çıkardıkları şekilde olduğunu” söyledi.Evet TBMM’den “tek başlarına” çıkardıkları hali onlara göre daha iyiydi, çünkü o zaman tam anlamıyla “yürütmeye teslim” bir yüksek yargı ortaya çıkacaktı. Ama yine de memnunlar çünkü hâlâ aynı sonuca gelme ihtimalleri yüksek. (Anayasa Mahkemesi’ne savaş açmalarına, hakaret etmelerine gerek kalmamış oldu üstelik... İstedikleri karar çıkınca AYM “cici mahkeme” oldu, aksi takdirde “yargıçlar devleti” diyeceklerdi.)Meclis Başkanı Şahin ise hâlâ “Erkler birbirine müdahale edemez. Yargı, ‘yasama’nın kanun yapma hakkına müdahale edemez” diyor. Adalet Bakanı da olmuş bir hukukçu bunu nasıl söyleyebiliyor, inanın dehşet bir soru işaretidir bu... Hiçbir TV programında Şahin’e, Çelik’e, Çiçek’e, Arınç’a, Erdoğan’a sorulamadı ama sorulmalıdır: Nerede yapıldı bu müdahale?Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç; “Referandum paketinde iptal ettikleri ifadeleri Anayasa’nın ‘değiştirilemez’ maddesi olan hukuk devleti ilkesine aykırı bulduklarını” söylemiş. Gerçek bir komedi oynanmakta; bir iki detayı iptal etseler de yapılan değişiklikler yargı bağımsızlığını tümüyle ortadan kaldırmaya, yargıyı “yürütme” baskısı altına sokmaya yeterli. Peki “yargısı bağımsız olmayan” bir devletin hukuk devletiyle ilgisi kalır mı?AYM AÇIKLAMALITüm üyeleri Cumhurbaşkanı ile iktidar çoğunluğunun seçimine bırakılan Anayasa Mahkemesi, yine yürütme ağırlıklı durumda bırakılan HSYK’sı ile nasıl bir bağımsızlık olacak bu? Üye sayılarının 11’den 17’ye (AYM), 7’den 21’e (HSYK) çıkarılma nedeni neydi sanıyorsunuz? “12 Eylül Anayasasını değiştiriyoruz” diye bas bas bağırırken 12 Eylül Anayasası ile getirilen “HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarın olması” neden korundu acaba?İŞTE HİLE!Şimdi tekrar Meclis Başkanı Şahin’in sözlerine dönelim. Zira asıl hile burada; “Erkler ayrılığı ortadan kalkıyor, Anayasa Mahkemesi Meclis’e (yasama) müdahale ediyor... Halkın Meclis’e verdiği yetkiyi, yasa yapma yetkisini kısıtlıyor... Anayasa değişikliğinde sadece şekil denetimi yapabilir” çıkışlarında gizli.Tekrarlayalım; Anayasa Mahkemesi’nin (her ülkede) kuruluş nedeni ve görevi parlamentoların çıkardığı yasaları denetlemek ve anayasaya uygun değilse iptal etmek, bu bir. İkincisi ise AYM’nin ancak şekil denetimi yapabileceğini” bildiren 148. madde sadece “Teklif yasağına girmeyen” durumlar için geçerli. Örneğin; ülke bütünlüğüne, Cumhuriyet’e veya hukuk devletine zarar verecek bir değişiklik söz konusu ise o zaman “şekil denetimi” sınırlaması söz konusu değil.Yani Anayasa Mahkemesi’nin hukuk devleti ilkesi (Anayasa 2. maddede) yapılan değişiklikle zedelenecekse Mahkeme her incelemeyi yapabilir.Yapılan değişiklik ise aynen böyle... Gel gör ki AYM “yargı bağımsızlığı”nı koruma görevini üstlenemeyerek, baskılarla geri adım atarak bu kadar teknik bir konunun referanduma götürülmesine izin verdi.Aslına bakarsanız Mahkeme “Bu değişiklik yargı bağımsızlığını, böylece hukuk devletini ortadan kaldırmayacak mı” sorusunu cevaplamak zorundadır. Bakalım bundan ne kadar “emin” olabiliyorlar? Öyle ya, sonucun sorumluluğunu taşıdıklarına göre!

Devamını Oku

Bu baskıya bu karar!

8 Temmuz 2010

Birçok hukukçunun “Anayasa Mahkemesi’nin en gerekli olduğu zaman” dediği bir karar için Mahkeme dün topu halka attı. AKP’nin tek başına hazırlayıp Meclis’ten de kendi çoğunluğunun oylarıyla geçirdiği ve yüksek yargıyı kesinlikle siyasi iktidara bağımlı hale getirecek Anayasa değişikliğinde, maddelerin içinden bazı cümleleri cımbızla çekerek iptal etmesi, geriye kalanları ise olduğu gibi bırakması elbette gelecekte olacaklar açısından Anayasa Mahkemesi’ne büyük bir sorumluluk yüklediği gibi yapılan baskılara da büyük ölçüde boyun eğdiğini gösteriyor.Hükümet üyelerinden başlayıp Anayasa Mahkemesi raportörlerine uzanan kalabalık bir kitlenin (adeta kadrolu gibi her daim iktidar destekçisi gazete, yazar ve hukukçuları unutmayalım) Anayasa yasağı filan dinlemeyerek yaptığı ağır baskıların bu sonucu vermesi aslında sürpriz sayılmaz.Demokrasinin ‘D’sinin olmadığı ama dillerden de düşürülmeyerek siyasi kazanç beklendiği bir ülkede hiçbir şey sürpriz değildir artık.AYM; Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirecek ve üyelerin çoğunun iktidar partisinin bir parçası olan, aynı tabanın seçtiği Cumhurbaşkanı ile yine “AKP çoğunluğu” demek olan Meclis tarafından seçilmesini sağlayacak maddeleri tümüyle iptal etmesi gerekirken sadece bazı detayları iptal etti.Eğer bu değişiklik referandumda yüzde 51 oy alacak olursa yine Cumhurbaşkanı; 14 Anayasa Mahkemesi üyesinin 4’ünü doğrudan, 10’unu gösterilen adaylar arasından seçecek. Geriye kalan 3 üyeyi de (Meclis’in 2/3’ünün oyları, yani nitelikli çoğunluk bile gerekmediği için) Meclis’teki iktidar oyları seçecek. Böylece AYM neredeyse tümüyle çoğunluğu ele geçiren partinin kontrolünde olacak.Tehlike anlatılmalı!HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile Müsteşarı yine duracak ve baskıyı eksik etmeyecek. Adalet Bakanı’nın “Hakimler için soruşturma yetkisi” kaldığı için elinde bir baskı unsuru daha olacak.Ama örneğin yüksek mahkemelerin üyeleri AYM’ye aday seçerken tek oy yerine her adaya oy kullanabilecek. Mahkeme’nin yaptığı değişiklik bu... Tek oyla bile bir adayın seçilme ihtimali ortadan kalkıyor ama sonuçta seçilen 3 adaydan birini tercih hakkı Cumhurbaşkanı’nda olduğuna göre büyük bir değişiklik yaratmaması mümkün.AKP halâ Anayasa Mahkemesi’nden çıkan karara bozuluyor gibi bir görüntü sergilemeye çalışsa da yanılmamak lazım.Referandum sonucunun nasıl bir tehlike yaratacağını, yüksek mahkemeleri de çok kısa sürede siyasallaştıracağını halka net şekilde anlatmaktan başka çözüm kalmadı bence! *****Kılıçdaroğlu korkusuGeçenlerde haberdi; Kemal Kılıçdaroğlu Facebook’ta dünyanın en popüler ilk 15 ismi arasına girmiş. Bu kadar kısa sürede bu ilgi çok dikkat çekici bir gelişmedir ama köşelere bakınca bazıları için aynı derecede ürkütücü olduğu görülüyor. Eğer yazı özellikle bir saldırı yazısı olarak hazırlanmamışsa mutlaka kenarına köşesine onu yıpratma amaçlı birkaç cümle sıkıştırılıyor.Demek ki içinde bulunduğumuz şartlarda en popüler olma, en “korkulan“ olmayı da birlikte getiriyor.Gazete köşeleri genellikle hakaret sınırında durmayı tercih ederken “özerk” olmayı “göbekten bağlı” olmak şeklinde algıladığı görülen TRT’nin “Tele-Vizyon” dergisi hakarette bile hiç sakınca görmeden doludizgin Kılıçdaroğlu’na saldırmakta.Geçen sayısında CHP liderine ailesinden, kendisine kadar her türlü hakareti sıraladıktan, öğrencilik günlerindeki çalışkanlığını bile hakarete çevirerek defalarca tekrarladıktan sonra bu ay da CHP’ye yüklenmeyi “astrolog”ları yoluyla sürdürmüşler.Astrolog değil falcı mübarek... Yazdıklarında bir “Üç gün mü desem, üç ay mı... Üç vakte kadar CHP’nin şansı kalmayacak, meydan tek bir partiye kalacak” cümlesi eksik. “CHP şanslı görünüyormuş ama fazla hayale kapılmamalı” imiş. Oysa “AKP lideri de çok şanslı ama şansı sürecek”miş.Bu ay yine Kılıçdaroğlu faaliyetini akıllarınca kotarmışlar, bakalım Ağustos’ta hangi parlak buluşla ortaya çıkacaklar?Bu falcının bir cümlesi var ki asıl sürpriz orada gizli, diyor ki;“Zaten seçimler sırasında dünyanın konjonktürel yapısında o kadar büyük değişiklikler olacak ki, CHP’nin, AKP’nin dışında farklı değişiklikler var Türkiye içinde”...Acaba kulağına bir yerlerden “seçimden önce bir savaş çıkacağı”, böylece seçimlerin filan unutulacağı fısıldanmış olabilir mi? Bence olabilir, böyle bir kehanet durup dururken yapılmaz.Bu sözleri unutmadan bekleyelim bakalım, özerk (!) TRT’nin özerk (!) dergisinin kâhini haklı çıkacak mı?

Devamını Oku

Başbuğ’un haklı vurgusu ve terör!

6 Temmuz 2010

İngiliz The Times gazetesi daha önce de yaptığı gibi Kandil’deki PKK kamplarına gitmiş ve...PKK’nın yeni bir saldırı dalgası hazırlığında olduğunu, terör örgütünün en üst düzey 5 komutanından birinin “Eylemsiz dönem bitti, Türkiye çapında tüm militanlar harekete geçirildi” dediğini yazmış.Buna neden olarak da “Türk hükümetinin Kürt sorununu barışçıl şekilde çözmekte başarısız olduğunu” gösteriyor bu PKK’lı...Oysa “Kürt açılımı” diyerek ve elbette “DTP ve PKK’yla görüşerek” açılım başlatan, Habur‘dan PKK’lı bir grubun ayağına da mahkeme kurduran hükümet bu açılımla “akan kanı durduracağını, anaların ağlamasını önleyeceğini” söylemişti. İki gün önce, Pazartesi akşamı adeta devletin değil, iktidar partisinin kanalı durumunda bulunan TRT’de yaptığı uzun konuşmada İçişleri Bakanı Beşir Atalay;“Açılım süreciyle ilgili kısa vadeli vaatlerimizin hepsini gerçekleştirdik. Biz bütün sorunların demokratikleşme ile çözüleceğine inanıyoruz” diyordu. Buna sadece kendilerinin inandığı, terörün bitmesi için DTP (şimdi BDP) ile PKK tarafından daha baştan öne sürülen şartların İçişleri Bakanı’nın saydıklarıyla ilgisinin olmadığı “Kürt açılımı” diye başladıkları günlerde belliydi.Hükümetin de bunları bilmemesi mümkün değildi. Şimdi “kısa vadeli vaatlerimiz” dediklerine göre acaba BDP ve PKK’nın “özerk bölge, af, Anayasa’da vatandaşlık tanımının değişmesi, aslî unsur olarak yazılma” gibi istekleri “uzun vade”ye mi bırakılmıştı?BİLENLER SUÇLANDIAçık seçik anlatılmayan, anlatılamayan “açılım içeriği”nden bekledikleri, o günlerde DTP ile Öcalan’ın açıklamalarından görenlere (muhalefet partileri, bazı gazeteciler, STK’lar) ve bu şekilde; terör örgütünün silah bırakması şartı bile öne sürülmeden başlatılan bir girişim “terörü daha da arttırabilir” diye karşı çıkanlara “Analar ağlasın istiyorlar. Dökülen kanlar üzerinden siyaset yapıyorlar” benzeri suçlamalarda bulunurken, hükümet bu noktaya gelineceğini görmemiş olabilir miydi? Görmemişse bugün terör örgütünün “kendilerinin istediği, ‘özerk bölge’den başlayan farklı bir açılım”a gelinmediği için Türkiye çapında eylem yapacağı tehdidinin sorumlusu değil midir?BDP’NİN GÜCÜÖte yanda BDP’nin; Türk devletine “kanı durdurmak için çözüm üretsinler” diye akıl verirken, bugüne kadar kanlı eylemlerini bile destekledikleri, militanlarıyla kolkola zafer işareti yaptıkları, belediye başkanlarını bile onların adayları arasından seçtikleri PKK’ya silah bıraktırmak için “Gücümüz yetmez”den başka hiçbir sözleri olamaz mıydı? Her eylemlerine arka çıkmaya güçleri yettiğine göre “demokratik hak” istemenin kan dökerek olmayacağını birlikte hareket ettikleri terör örgütüne anlatmaya neden güçleri yetmiyor? Yetmiyorsa Türkiye’nin seçilmiş bir partisi olarak, “devletin, milletin bütünlüğünü korumak” üzere yemin etmiş milletvekilleri olarak “ülke çapında kan dökeceğini” açıklayan bir terör örgütüyle birlikte hareket etmeleri nasıl kabul edilebilir?Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ‘un, terörist cenazesinde “intikam” yazan bir pankartın yanında görülmeleri üzerine gösterdiği tepki son derece haklı bir tepkidir.Buna BDP Genel Başkanı hemen “istifa etmelidir veya görevden alınmalıdır, bir genelkurmay başkanının görevi dağa çıkarmak değil, dağdan indirmek olmalıdır” cevabını vermiş ama o cevaptan önce dönüp “partilerinin DTP’den bu yana” eylem ve söylemlerine, örneğin terör örgütünün ilk karakol baskınının yıldönümünde yaptıkları kutlamalara bakması gerekirdi.Her tür yasadışı işe karışmış, kan dökmeye devam edeceğini bildiren uluslararası bir terör örgütüyle ortak hareket eden bir partinin, ülkenin Genelkurmay Başkanı’na tepki göstermeye hakkı olamaz.*****Halk bunları sormalı!“Deniz Feneri davası ne oldu, hiçbir gelişme duyulmuyor” diye soran mektuplar gelmeye devam ediyor. Bildiğiniz gibi Deniz Feneri soruşturması için gizlilik kararı alınmış ve “yargıdaki olay hakkında kimse yorum yapamaz” denmişti. (Asıl failler hâlâ görev başında, bir açıklama ne zaman gelecek?)Aynı şekilde Ergenekon’la, suikast iddialarıyla, Tokat saldırısı gibi bazı terör saldırılarıyla ilgili olarak hükümet üyeleri -kendileri her şeyi söylemekle birlikte- sık sık “Olay yargıda, kimse yargıyı etkilemesin” uyarılarıyla medyayı susturmaya da çalıştılar.Aklına geleni hiç çekinmeden yazan, devlet kurumlarına hakarette bile serbest olan ayrıcalıklı bir medya kesimi vardı/var ama onlar başka (!)Şimdi Anayasa Mahkemesi’nin “Anayasa değişikliği” için vereceği karar sürecinde ise (yüksek mahkeme olmasına rağmen) nedense hükümet Deniz Feneri‘ndeki “yargıyı etkilememe” gayretini hiç hatırlamıyor.İçişleri Bakanı Beşir Atalay yine aynı TV konuşmasında (TRT) Anayasa Mahkemesi’ne her tür baskıyı yaptı. “Mahkeme referandumdan önce karar veremez... Millet iradesini önleyemez... Milletle Meclis arasındaki bağın koparılması Mahkeme’nin itibarını zedeleyecektir” benzeri sözleri “Anayasa Mahkemesi’nin görevinin Meclis’in vereceği yanlış (örneğin: demokrasiyi zedeleyecek) kararları millet adına denetlemek” olduğunu bilerek söyledi.Bekir Bozdağ ve diğer AKP’li siyasetçiler de “AYM değişikliği iptal ederse Anayasa çiğnenir” gibi açıklamaları sık sık yapmaktalar. Mahkeme’nin “iktidar tarafından seçilmiş” raportörlerinden, seçilmiş bazı hukukçularına, köşe yazarlarına kadar çok sayıda isim de bu baskıları yapıyor. Bazıları hakarete vardırıyor.Oysa Anayasa’nın bu müdahaleleri yasakladığını biliyoruz. Vatandaş ve “yandaş olmayan basın”, yasalara aykırı davrandığında hemen yaptırımı geldiğine göre bu suçu işleyenlere neden yaptırım yok?Cevabını Adalet Bakanı’ndan bekliyoruz.

Devamını Oku

'Faili meçhul'ler neden araştırılmıyor?

5 Temmuz 2010

Ne zaman “Kürt sorunu” dense, Kürtlerin ezildiği, haklarının verilmediği gibi sözlerden sonra birileri konuyu hemen “faili meçhul cinayetler”e getirir.Adı üstünde faili meçhul (bunları pekâlâ PKK’nın yapması da mümkün) olmasına rağmen hep devletin ya da derin devletin yaptığı söylenir. Son günlerde “açılım”la birlikte gelinen noktada BDP açık açık Öcalan’ın “yol haritası”nda tarif ettiği; adı “özerk yönetim” kendisi ise “bağımsız bir devlet” statüsünde olan “Türkiye içinde bir Kürt bölgesi” talebini söyledi. Terör örgütünün lideri de bu istekler gerçekleşmezse neler olacağı tehdidini -kendince daha da ürkütücü hale getirerek- tekrarladı. Ama öte yanda hâlâ bugün ortaya çıkan tablonun nedenini sadece devletin hatalarına bağlayan konuşmalar sürüyor. Bugüne kadar hükümetlerin Kürt sorunuyla hiç ilgilenmediğini, sadece kendilerinin ilgilendiğini sık sık dile getirmekle yetinen iktidar partisi ise bu faili meçhuller konusunda sessiz. Bakalım TBMM’de bu konuda nasıl bir faaliyet olmuş. CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk “faili meçhul cinayetlerin araştırılması için Meclis Araştırma Komisyonu kurulsun” diye bir önerge vermiş.2 ay süreyle AKP’nin bu konuda bir gayreti görülmeyince 11 Şubat 2010’da konu “CHP’nin grup önerisi” olarak Meclis Genel Kurulu’na getirilmiş.Ve siyasi cinayetlerin araştırılmasına ilişkin önerge AKP oylarıyla reddedilmiş. (Daha önce Öztürk’ün “darbelerin araştırılması, Doğu ve Güneydoğu’daki Jitem faaliyetlerinin araştırılması için verdiği önergeler”de AKP oyları ile reddedilmiş.)Siyasi cinayetlerle ilgili CHP önergesi 22 Haziran 2010’da yeniden Meclis’e getirilmiş, yine AKP oylarıyla reddedilmiş.Bunlar TBMM Genelkurul tutanaklarında mevcut. Bu durumda “faili meçhuller”i her tekrarladıklarında bu suçun “devlete ya da TSK’ya ait olduğunu” ima eden veya açıkça söyleyenlerin bundan sonra soruyu hükümete sormaları gerekiyor.Darbeleri, derin devleti araştırdığını söyleyen iktidar partisi acaba “siyasi cinayetlerin araştırılmasını” neden istemiyor?..“Ergenekon” diye yüzlerce kişi (tutuksuz yargılamanın mümkün olduğu açıklanmasına rağmen) tutuklanmışken Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt veya 12 Eylül darbesini yapanların bir türlü sorgulanmaması gibi çok enteresan bir çelişki değil mi bu da? *****İRA-ETA kandırmacasıBilindiği gibi son yapılan “Anayasa değişikliği” gerçekleşirse yüksek mahkeme üyelerinin çoğunluğunu Meclis’teki AKP’li üyeler ile Cumhurbaşkanı Gül seçecek. Anayasa değişikliği konusunda demokrasinin gelişmişliği açısından hiçbir benzerliğin olmadığı (milletvekilini milletin seçtiği, böylece özgür parlamentolara sahip olan, buna rağmen kararların “2/3 nitelikli çoğunlukla yani uzlaşma ile” alındığı, yüzde 10 seçim barajının olmadığı) Avrupa ülkeleri nasıl yanıltıcı şekilde Türkiye’de yapılan değişikliğe örnek gösteriliyorsa aynı yanıltmaca İRA ve ETA benzetmeleriyle yapılıyor. “PKK ile masaya oturulmasını tartışalım” önerisini öne sürenler İngiltere ve İspanya’daki “İRA-ETA” gibi terör örgütleri ile o ülkelerin “anlaşma yaptığını, Türkiye’nin de bu örneklere bakması gerektiğini” söylüyorlar. Daha önce DTP de bu örnekleri hatırlatmıştı.Oysa İRA terörünün ortaya çıktığı İrlanda “Birleşik Krallık” içinde... İrlanda, Galler, İskoçya ve İngiltere bir arada bu birleşik krallığı oluşturuyor.Yani zaten ülkelerin yapısının tümüyle farklı olması bir yana İRA, PKK gibi diğer ülkelerden destek alan, bu nedenle uluslararası boyutta bir terör örgütü değildi.İspanya ve ETA’ya gelince, hatırlatalım; İspanya zaten “17 özerk bölge”den oluşmuş bir ülke. Bunun yanında ETA sorunu da çözülmüş değil. Daha Mart ayında İspanya ETA’ya karşı Fransa ile güç birliği yaptı. İspanya Başbakanı Zapatero “iki ülke birlikte ETA’yı bitireceğiz” dedi. Sarkozy aynı cümleyi tekrarladı ve “Fransa’daki üslerinin kökünü kazıyacağım” dedi. (Dost ülke böyle olur.)Hani İRA-ETA ağızda pek hoş duruyor da bize pek yaramıyor. Artık bugüne kadar laf kalabalığıyla gizlenen ve “ağza alınmayanlar” da söyleniyor, Türkiye’nin toprak bütünlüğü bile “tartışılabilir” sayılıyor ama o kadar uzun boylu değil herhalde.Terör ve tehdit yoluyla bir ülkeden (hem de Türkiye gibi farklı tehditler altında bulunan bir ülkeden) toprak koparılabilecekse, bunun sonu gelir mi herkes bir düşünsün bakalım!

Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi’ne “yasak” baskılar!

4 Temmuz 2010

Artık Türkiye’nin geleceğine yön verecek konuların başında gelen Anayasa değişikliği için Anayasa Mahkemesi’nin karar vereceği günlere giriyoruz.Bu nedenle TV’lerde, gazetelerde yüksek mahkemenin kararını etkileme, hatta daha da ötesi “eğer iktidar partisinin yaptığı bu değişikliğin bazı maddelerini iptal kararı alırsa millet iradesine, Meclis kararına karşı gelmiş olacağını” söyleyerek baskı altına alma çabalarını izliyoruz.Son olarak, AKP’nin daha önce yine Anayasa değişikliği hazırlattığı 6 hukukçudan biri olan Prof. Dr. Ergun Özbudun yukardaki cümleyi TV’de aynen söyleyerek “O zaman da bu devlet yargıçlar devleti olur” benzeri bir sözle konuşmasını bitirdi.Anayasa; yargıda karar süreci içinde olan bir davada mahkemeye bu müdahaleyi, hatta soru yöneltmeyi bile yasaklamış. Buna rağmen daha önce hükümet üyelerinin bu yasağı umursamayarak yaptığı yorumların benzerleri halen fütursuzca tekrarlanıyor.“Yargıçlar devleti” değil!Üstelik dünyada anayasa mahkemelerinin kuruluş nedeninin ve asıl görevinin zaten “parlamentoların kararlarını, çıkardığı yasaları denetlemek, anayasaya uygunluğuna bakmak” olduğunu, bu görevin de kesinlikle “yargıçlar devleti” anlamına gelmediğini bilerek ve unutturarak yapılıyor bu baskıcı yorumlar.Bu mahkemeler; yasama ve yürütme faaliyetlerini denetleyecek bir yargı olmadığında,“halkın seçtiği bir parlamento olsa bile” sonucun nereye varacağı Hitler Almanyası’nda görüldükten sonra “demokrasiyi koruyacak, son kararı verecek bir kurum olarak” kurulmuş...Eğer olmasalardı parlamentoda çoğunluğu ele geçiren bir partinin, istediği her antidemokratik uygulamayı, hatta demokrasiyi tümüyle ortadan kaldıracak; medyadan yargıya ve diğer tüm kurumlara kadar kontrolüne alıp ülkelere istediği şekli verecek eylemler yapması “demokrasi içinde kalarak” nasıl önlenebilirdi ki? Örneğin; yargının siyasallaştığı, tarafsızlığını kaybederek bir partinin yönetimine geçtiği bir ülkede seçimde açık açık hile yapılsa ya da parlamento “bundan sonra tüm kurumları kaldırıyoruz, ülkeyi tek kişi yönetecek” dese diğer partilere ve halka nasıl bir çözüm kalırdı?.. (Bkz: Ahmedinejad’ın hileli seçim sonunda, başka bir çözüm bulamadıkları için sokaklara dökülen binlerce vatandaşına yaptıkları...)AB’den örneklemelerBiliyorsunuz işimize gelen konuda (uysa da, uymasa da) Batı’ya referans vermeye bayılır, işimize gelmeyen durumlarda ya görmezden gelir veya örneğin “Batı ülkelerinde Anayasa Mahkemesi yok” benzeri yalanlara başvururuz.Bu anayasa değişikliğinde de aynı yöntem kullanıldı, kullanılıyor... “AB ülkelerinde de yüksek yargı üyelerini parlamento seçiyor, biz onları örnek alarak değişiklik yaptık” sözleri bunun en açık örneği.Karşılaştırma yapmanın mümkün olmadığını; AB ülkelerinde meclislerin (milletvekillerinin) Türkiye’deki gibi parti lideri tarafından değil ön seçimle halk tarafından seçildiğini...Bizde ise “Anayasa’yı demokratikleştireceğiz” diyen iktidar partisinin demokrasinin ilk adımı olan “milletvekillerini millete seçtirme”ye yanaşmadığını, bunun da padişahlık benzeri bir sistem yarattığını... Milletvekillerini köle haline getirdiğini...BENZEMİYOR... OLSUUUN!Böylece “Meclis seçecek” demenin, “çoğunluğa sahip partinin lideri seçecek” anlamına geldiğini... Onun tek başına seçtiği yargı üyelerinin “bağımsız” olmasının imkânsızlığını anlatmadan...AB’nin tüm yetkili kuruluşlarının “yüksek yargı üyelerinin seçiminde ilk tercih yargı üyeleri tarafından seçilmeleridir. Ancak ileri demokrasilerde (yani milletvekillerini milletin seçtiği, yasalara kurallara saygılı, rejimle problemi olmayan, devlet kurumlarını ve tüm bağımsız kurumları ele geçirmeye çalışan partilerin bulunmadığı ülkelerde) parlamentolar da az sayıda üye seçebilir. Meclis’in 2/3 nitelikli çoğunluğunun oylarıyla” dediğini anlatmadan...“Millet iradesi seçsin” diye tekrarlayıp millet iradesinin “kendi milletvekilini seçmesine” bile izin vermeden... Bunları hiçbiri yapılmadan, sadece “AB’de de böyle” denemez tabii ama bizde deniyor.Anayasa Mahkemesi’nin karar sürecinde rastlayacağınız, baskıcı ve sizi yanıltacak yorumları dinlerken bunları unutmamanız gerekiyor.

Devamını Oku

Ergenekon kimin marifeti?

4 Temmuz 2010

Dün Vatan gazetesi “İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın 2003’te Balyoz isimli bir darbe plânı yapıldığı iddiasıyla başlatılan soruşturmada dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ı da sorgulayabileceği” haberini verdi.O dönemin diğer iki Kuvvet Komutanı Özden Örnek ile İbrahim Fırtına daha önce Balyoz iddiası nedeniyle sorgulanmış fakat Aytaç Yalman soruşturma dışında tutulmuştu. 2009 yılının ortalarında, darbe plânlayan örgüte dahil oldukları bin çeşit iddia ile söylenen, her meslekten çok sayıda insanın evleri aranıp, gözaltına alınıp, tutuklandığı günlerde ve sonrasında ben programım Her Açıdan’da da, köşe yazılarımda da sürekli aynı soruyu tekrarladım.Türkiye’nin Türkân Saylan gibi en önemli, en saygın sivil toplum önderlerinden, Milliyet’in eğitim kampanyasının yöneticilerine, orgenerallerden, hayatını terörle mücadeleye adamış askerlere, komandolara, başarılı gazetecilere, Mehmet Haberal gibi dünya çapında bilim adamlarına kadar onlarca insana akıl almaz suçlamaların yapıştırılmasına izin verilir, bu görülmemiş tablo gayet doğalmış gibi izlenirken cevaplanması mutlaka gereken bir soruydu bu...BUGÜNE VARAN İDDİALARMadem ki bugüne kadar vardırılan; suikast, bombalı kamyon, aşçılı bahçıvanlı askerî araç iddialarıyla “devam ettiği” öne sürülen bir darbe durumundan söz edilmektedir ve bu plânın eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök döneminde hazırlandığı öne sürülmekteydi, böylesine kapsamlı bir iddiadan dönemin Genelkurmay Başkanı’nın haberinin olmaması mümkün değildi.Hilmi Özkök, kendisine sorulduğunda işi espriye vurarak “Vardır da diyemem, yoktur da diyemem”le başlayan anlamlı (!) sözler sarfettiğine göre neden “bildiklerini açıkça anlatması”, sorgulanması bu kadar uzun süre içinde yapılmamıştı?İsrarlı sorularımdan biri buydu ki; 1. Ordu eski Komutanı Çetin Doğan’a bu soruyu Her Açıdan’da ben sormuştum, o da “Evet, Hilmi Özkök bu iddiayı gayet iyi bilir ve bildiklerini açıklamak zorundadır” demiş, Hilmi Özkök ise buna karşılık “Muhatap ben değilim, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman” cevabını vermişti.YALMAN’A DA SORDUM!Ama bu konuşmalardan haftalar önce benim Aytaç Yalman’ı arayarak Her Açıdan’da konuşmaya davet etmemle konuya önemli bir boyut eklendi. Yalman’a “Efendim, bu kadar insan tutuklanıyor, darbe hazırlığı iddialarını bugüne kadar uzandıran ‘kozmik oda’ aramaları, araç aramaları yaşanıyor. Sizin kendi döneminizde neler olduğundan haberiniz vardır, konuşmak istemez misiniz” diye sorduğumda Yalman;“Bu iddiaları Türkiye’de ancak 4 kişi cevaplayabilir, ben, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ. Bizden başka kimsenin söylediğinin bir anlamı yoktur” cevabını verdi ve “Konuşmak için Genelkurmay’ın yaptırdığı araştırmanın bitmesini beklediğini” söyledi.Yalman’ın bu konuşmasından sonra daha da israrlı şekilde bu 4 ismin bir araya gelerek “ne olup bittiğini herkesten daha kolay ortaya çıkarabileceklerini, böylece ülkenin darbeyle yatıp darbeyle kalkmasına neden olan bu iddiaları bitirip tutuklu şekilde duruşma bekletilen onlarca kişiden ‘böyle iddialarla ilgisi olmayanları’ da kurtarabileceklerini” tekrarladım.AŞAĞILANAN TSKOna ait “darbe günlükleri” iddiasıyla başlatılan soruşturmalarda Özden Örnek’le ilgili hiçbir açıklamanın duyulmaması da garipti, “darbe plânı arıyoruz” diye yıllarca altüst edilen ülkede 27 Nisan e-muhtırasını “Tek başıma yazdım” diyen, Yalman’ın da ismini verdiği Büyükanıt’a hiçbir sorgu sual yapılmaması da...Bugün hâlâ bu iddialarla aşağılanmış (örneğin Tokat saldırısında ve diğer bazı olaylarda “Kendi askerlerini öldürdüğü” bile bazıları tarafından ima edilmiş olan), TSK için hükümet “Artık ordu eski ordu değil, demokratikleşti” derken onlar sorgulanmıyor.Aytaç Yalman “4 kişi bilir” dediğine göre o dört kişinin birlikte; yıllar süren bu davanın “kimlerin marifeti olduğunu” ortaya çıkarması gerekir. Türkiye bekliyor!***Cinayetle hak arama! Avukatlar yoluyla “Yapılan saldırılar göstermiştir ki Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli meselesidir ve en kısa zamanda Anayasa değişikliği ile çözülmelidir” anlamında bir açıklama yapan terör örgütü lideri Öcalan “Kürt sorunu” dediği isteklerin ne olduğunu daha önce açıklamıştı. Ondan sonra DTP, daha sonra BDP de açık açık söylediler. “Demokratik ve kültürel haklar arttırılacak, bölge geliştirilecek” denilen ‘Açılım’ sürecinde de terör durmamıştı, giderek iyice arttırıldı. Ve bu eylemlere paralel olarak örgüt liderinin tehditleri de “istesem milyonlarca kişinin öleceği Kürt devrimini yapardım, ben demokratik çözüm taraftarıyım” noktasına vardırıldı. ‘Demokratik çözüm’ dediği taleplerin ne olduğu artık (af, özerk bölge, Anayasa’daki istekler vs.) net şekilde biliniyor. Bu çözüm için de demokratik bir bekleme süreci bile değil, milyon kişi yerine çocuk yaşta öğrenciler dahil yüzlerce insanı katletme yöntemi seçiliyor. Ve bu durumda bile “terörle, arkadan vurarak, mayınlar döşeyerek bir yere varılmayacağını” söylemek yerine: “Amaç bu barışın mümkün olduğunca az ölümle ve acıyla kazanılması... Şiddet gerçeği gösterdi ama çözümü sağlayamaz, işlevi sona erdi...” “Terör kötü bir şey ama, ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların kendini devlete kabul ettirmesi için en etkili yollardan biri...” benzeri cümleler yazabilenler var.Yani bu iyi kalpli, hak arayan (!) beylere göre, örneğin üniversiteye hazırlanan Serap’ı, Buse’yi, lojman balkonunda oturan Pınar’ı öldürenler aslında doğru bir iş yapmaktalar... “Pes artık, insaf artık” diyecek hal bile kalmıyor insanda... Hangi haksızlık, hangi gerçek onlara katliamları bile gerekli gösterebiliyor acaba? Güneydoğu’nun verilmesi mi, Apo’nun affı mı, hangisi? İnanılır gibi değil!

Devamını Oku

İmralı’dan yönetilen Kürt açılımı

2 Temmuz 2010

Bebeklerini beşikte bırakıp giden şehitlerimize yenilerinin eklendiği günün ertesinde terör örgütü liderinin İmralı’dan yaptığı yeni tehditleri duydu Türkiye... Hani “aktif siyaset yapmasına izin verilsin” şartı da BDP’nin istekleri arasında var ya, zaten halihazırda yapıyor.Hem de hiçbir mahkûma tanınmayan bir özgürlükle... Hem de direkt devlete emir verecek, tehditler yağdıracak fütursuzlukla... Eh, koskoca Türkiye, koskoca ordusu, polisi tüm gücüyle bir terör örgütüyle başa çıkamaz ve Nato’dan, ABD’den yardıma muhtaç olursa bu da olacaktır. Ama öte yanda aynen dış politikada yapılan ciddi hatalar gibi burada da ülkeyi yönetenlere sorulacak sorular var.Görünüşe bakılırsa Hükümet; “PKK onun taşeronu, bunun taşeronu” diye aynen Tokat saldırısında yaptığı gibi -önleyemediği- terörün sorumluluğunu da gizli güçlere, ne olduğu ve ne yaptığı bir türlü anlaşılamayan velâkin büyük bir hünerle her taşın altından çıkarılan ‘Ergenekon’a filan yıkmak istiyor. Hatta İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın sözlerine göre CHP’nin -kendisine ve hiç kimseye danışılmadan, içeriğinde ne olduğu kesinlikle anlaşılmadan- yapılan “açılıma” destek vermemesi bile bugünkü olayların sorumluluğunu taşıyor.HÜKÜMETİN SORUMLULUĞU NE?Bu durumda tabii ki MHP’yi de, açılıma destek vermeyen diğer partileri de sorumlu tutuyorlar. Peki kendilerinin sorumluluğu ne olacak?Habur’dan gelen PKK’lıların (ve “daha yüzlercesi gelecek” dedikleri diğerlerinin) kararını Öcalan’a ve DTP’ye danışmadan mı almışlardı? Eğer böyleyse gelenler neden “Biz sadece liderimizin, önderimizin çağrısına uyduk” dediler?Hükümet “Avrupa’dan da PKK’lılar gelecek” derken Öcalan neden “Bu grubu, örgütüm üzerindeki etkimi göstermek için getirdim. Başka PKK’lı gelmeyecek” açıklaması yaptı? Onunla bir anlaşma yapılmamışsa Apo PKK’lıları getirir miydi?Bu anlaşma yapıldığına göre PKK’ya hangi vaatlerde bulunulmuştu?Atalay “kan ve intikam diyenler kaybeder” derken kimi kastediyor? Kendilerinin bu pazarlıklarda öncelikle “terör örgütünün kanlı eylemlerinden vazgeçmesi, silah bırakması” şartını öne sürmeden attıkları adımlar, terör ve tehditler, “yol haritaları” devam ederken yaptıkları girişimler bugün yaşanan acılarda ve Öcalan’ın “iç savaş çıkar, ben isteseydim milyonlarca kişinin öldüğü bir Kürt devrimi yapardım” noktasına getirdiği tehditlerinde nasıl bir rol oynadı?KİŞİYE GÖRE “DEMOKRATİKLEŞME”AKP’nin “demokratik Anayasa” dediği nasıl ki “demokrasinin gereği olan ve uzun süredir beklenen değişiklikler yapılmadan”, sadece kendi isteğini gerçekleştirmek ve “yüksek yargıyı da kontrolüne almak” ise, Öcalan’ın İmralı’dan “Kürt sorununun çözümü demokratik Anayasa ile olacak” sözündeki “demokratik Anayasa” da günlerdir açık açık söyledikleri “özerk bölge, af, vatandaşlık tanımının değişmesi, ‘aslî unsur’ olarak yazılma” talepleridir.Yoksa kimsenin genel bir demokratikleşme ile filan ilgisi yok.Bakalım bu açıklamadan sonra terörü bitirip, anaların ağlamasını önleyecek hangi çözümleri üretecekler.*** “Sessiz devrim” mi? Batı ülkelerinin medyaları “Türkiye’nin eksenin Batı’dan Doğu’ya kaydığını” yoğun şekilde vurguladıktan, ABD Başbakan Erdoğan’a G-20 zirvesinde ve Obama görüşmesinde diğer ülkelerden farklı bir davranış sergiledikten, Obama da açık açık “Türkiye’nin Batı’ya bağlılığını göstermesini beklediklerini” söyledikten sonra Cumhurbaşkanı Gül The Times’a bir eksen kayması röportajı vermiş.“ABD ve Avrupa’nın ‘Türkiye’nin Orta Doğu’daki ilişkilerini geliştirme çabalarını memnunlukla karşılaması gerektiğini” söylemiş.“Türkiye sessiz bir devrim geçirdi; demokrasi, insan hakları, ekonomisi gelişiyor. Takdir edilmeli” demiş.“İsrail bizim her zaman dostumuz, ama bir devletin ordusu uluslararası sularda vatandaşlarınızı katletse siz nasıl tepki verirdiniz” demiş.Elbette suçlamalar karşısında bu tür açıklamalar yapılacaktır ama önce bugüne kadar AKP hükümetine hemen her konuda destek veren Batı ülkelerinin toplu olarak bir ‘eksen kayması’ndan söz etmesinin nedenini (kendi içinde) samimiyetle aramak lâzım.Olay sadece İsrail’le düşmanlığı neredeyse “Filistin-İsrail düşmanlığı” boyutuna getirmiş olmak değil. İran’la Batı arasında çıkan ‘nükleer kriz’de tüm Batı ülkelerine karşı İran’ın yanında yer alan, inat yapar gibi Ahmedinejad diktatörüyle kolkola giren tek ülke olmamız her şeyden fazla tepki çekti. Diplomasi, Dışişleri’nin deneyimli kesimi, muhalefet partileri devreden çıkarılıp dış politikayı 2 kişinin keyfî tercihlerine bırakılırsa olacağı budur.Ben Gül’ün açıklamasında en çok “sessiz devrim”e, demokrasi ve insan haklarının, ekonominin gelişmesine takıldım.Milletvekillerini milletin seçemediği, yüzde 10 barajı ve dokunulmazlıkların israrla korunduğu, parti içi demokrasiye izin verilmeyen, cezaevlerinde yüzlerce insana tutuklu olarak yıllarca duruşma bekletilen, milyonlarca aç ve işsizini kimsenin umursamadığı bir ülkede hangi demokrasi, hangi hak, hangi devrim?Sayın Cumhurbaşkanı bilmediğimiz farklı bir “sessiz devrim”den söz ediyorsa o başka tabii!

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’nun türban açıklaması

1 Temmuz 2010

Eksik olmasınlar, programım Her Açıdan’ın bittiği günden bu yana diğer kanalların haber-tartışma programlarına konuşmacı olarak katılmam için sık sık davet geliyor.Dün baktım özellikle hummalı bir faaliyet vardı haber programlarında, telefonum hiç durmadı.Konu CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dünkü Radikal’e manşet olan “üniversiteye türbanla gidileceği” yönündeki açıklamaları...Bu konuda konuşmadan veya yazmadan önce “Kılıçdaroğlu’nun tam olarak ne dediğini” anlamak gerektiğini söyledim. CHP Genel Başkanı tarafından yapılan “Kızlar üniversiteye türbanla gidecek” şeklinde bir açıklama elbette medyada, ülkede büyük bir dikkat ve ilgiyle izlenecek, detayları araştırılacaktır.Zira burada sorulacak ilk soru -her ne kadar AKP o değişikliği de hiçbir uzlaşma aramadan kendi içinde, kendi seçtiği 6 hukukçunun hazırladığı bir taslakla yapmaya kalkmış ise de- CHP’nin türbanla ilgili o Anayasa değişikliğine neden destek vermemiş olduğudur.“Türban sorununu biz çözeriz” demek dile kolay geliyor, bunu söyleyen partilere siyasi kazanç getiriyor ama bundan önceki girişimlerde Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar, AİHM’nin bu kararları onaylaması konuyu bilenler için “söylendiği kadar kolay” değil.Kemal Kılıçdaroğlu da kendisine yukardaki konuların hatırlatılacağını, sorulacağını görmüş olmalı ki aynı gün içinde “manşetteki cümleyi söylemediğini, ‘türban sorununu çözeriz’ şeklindeki sözlerinin bu şekilde yazıldığını” bildiren açıklama geldi.Ama aslına bakarsanız yeni bir genel başkan olarak bazı konularda aceleciliği veya “her soruya anında cevap verme” zorunluluğu hissetmesi deneyimli liderlere göre daha toleranslı bir yaklaşımı, hoşgörüyü hak etse de Kılıçdaroğlu’nun bu kadar hassas bir konuyu “ne demek istediğini, yöntemlerini” açıklamadığı bir konuşmayla cevaplamaya kalkması hata olmuştur.İYİ NİYET VARSA!Bu konuyu iyi niyetle çözmek isteyenlerin öncelikle topluma “dinî kıyafet ve simgelerin, ibadetlerin” laik devlet kurumlarında yasak olmasının nedenini en açık şekilde anlatması gerekir.Bugün İslamî baskı rejimleriyle, diktatörlükle yönetilen diğer ülkelerde de en büyük baskıların kadınların tesettürü, çalıştırılmaması gibi adımlarla başlatılarak sonunda kadın-erkek tüm vatandaşlara yayıldığının anlatılması gerekir.Üniversitede türbanla ilgili Anayasa değişikliği girişimi sırasında siyasetçilerin aynı günlerde “Üniversitede kalmayacak, ikinci adım okullar ve devlet daireleri” dediklerini, daha önce üniversitede türban serbest bırakıldığında kısa sürede diğer dinî uygulamaların baskısının başladığını da hatırlatmak gerekir.“Üniversitede türban” bazılarının sanki genç kızların bu nedenle eğitim alamamasına sadece kendileri duyarlıymış gibi üstünkörü değiniverdikleri ve papağan gibi aynı cümleleri tekrarladıkları kadar yüzeysel bir konu değil, bu nedenle de kısa cümlelerle açıklamaya kalktığınızda hemen yanlış yorumlanabiliyor.Öte yanda bugün açılım sonrasında asıl taleplerin açıkça söylenir hale gelmesi gibi türban konusunda da “türbanın bazı partilerin istismar malzemesi haline gelmekten çıkarılması” kesinlikle gerekiyor. Evet, yasağın kaldırılması için Anayasa engeli var, bunu yapmak sadece partilerin isteğine bağlı değil ama en azından bir toplumsal anlaşma, uzlaşma sağlanabilir ve zaman içinde bir çözüm noktasına gelinebilir.Siyasi partiler bu konuyu birbirlerine karşı koz olarak kullanmazlarsa tabii! ***** “Milli irade” nerede? Dün Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la Kürt açılımı ve Anayasa değişikliği konusundaki konuşmamızın açılımla ilgili birinci bölümünü vermiştim.Aynı gün Siirt’te Komando Taburu’nun üs bölgesine yapılan PKK saldırısında 5 şehit daha verdik. Bir yandan BDP’nin “Türkiye özerk bölgelere ayrılsın” baskısı sürerken terör örgütü de devleti sıkıştırmak için üzerine düşen görevi katliamlarla sürdürmeye kararlı görünüyor. Terör konusunu yarına bırakarak bugün Anayasa değişikliği ile ilgili konuşmayı tamamlamak istiyorum.Anayasa değişikliği kapsamında SP Genel Başkanı; Seçim Yasası’nın, Siyasi Partiler Yasası’nın değiştirilmemesini eleştiriyor. Yüzde 10 seçim barajının israrla kaldırılmamasını eleştiriyor. Ama bunlara rağmen, özellikle de antidemokratik bir seçim sistemiyle oluşmuş bir Meclis’in hiçbir uzlaşma aramadan yaptığı Anayasa değişikliklerini “desteklediklerini” belirtiyor.“Milli irade de yargıya yansımalı, milletin seçtiği vekiller de yüksek yargı üyelerini seçmelidir” diyor.Benim sorum; ‘Peki vekilleri millet mi seçti, liderler mi?... Milli irade Meclis’e yansımış mı ki yargıya yansıyacak?’Aslına bakarsanız Türkiye’de her konu “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan” noktasında olduğu için bu soruların ve cevapların sonu yoktur.Bu toplantıdan bende kalan duygu; “SP, AKP’yi eleştirse de iş eyleme gelince destekliyor” olsa bile Numan Kurtulmuş’un yapıcı, araştırmacı, iyi niyetli bir genel başkan ve siyasetçi olduğunu gördüm.Kadın gazetecilerle ayrı bir toplantı yapma nedeninin “erkekliğin-hamasetin ağırlık kazandığı bir süreçte bu kadar erkek sesin yanında sağduyulu kadın seslerinin de yer almasını istemesi” olduğunu bildirmelerine de teşekkür ederim.

Devamını Oku