Bebeklerini beşikte bırakıp giden şehitlerimize yenilerinin eklendiği günün ertesinde terör örgütü liderinin İmralı’dan yaptığı yeni tehditleri duydu Türkiye... Hani “aktif siyaset yapmasına izin verilsin” şartı da BDP’nin istekleri arasında var ya, zaten halihazırda yapıyor.
Hem de hiçbir mahkûma tanınmayan bir özgürlükle... Hem de direkt devlete emir verecek, tehditler yağdıracak fütursuzlukla... Eh, koskoca Türkiye, koskoca ordusu, polisi tüm gücüyle bir terör örgütüyle başa çıkamaz ve Nato’dan, ABD’den yardıma muhtaç olursa bu da olacaktır. Ama öte yanda aynen dış politikada yapılan ciddi hatalar gibi burada da ülkeyi yönetenlere sorulacak sorular var.
Görünüşe bakılırsa Hükümet; “PKK onun taşeronu, bunun taşeronu” diye aynen Tokat saldırısında yaptığı gibi -önleyemediği- terörün sorumluluğunu da gizli güçlere, ne olduğu ve ne yaptığı bir türlü anlaşılamayan velâkin büyük bir hünerle her taşın altından çıkarılan ‘Ergenekon’a filan yıkmak istiyor. Hatta İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın sözlerine göre CHP’nin -kendisine ve hiç kimseye danışılmadan, içeriğinde ne olduğu kesinlikle anlaşılmadan- yapılan “açılıma” destek vermemesi bile bugünkü olayların sorumluluğunu taşıyor.
HÜKÜMETİN SORUMLULUĞU NE?
Bu durumda tabii ki MHP’yi de, açılıma destek vermeyen diğer partileri de sorumlu tutuyorlar. Peki kendilerinin sorumluluğu ne olacak?
Habur’dan gelen PKK’lıların (ve “daha yüzlercesi gelecek” dedikleri diğerlerinin) kararını Öcalan’a ve DTP’ye danışmadan mı almışlardı? Eğer böyleyse gelenler neden “Biz sadece liderimizin, önderimizin çağrısına uyduk” dediler?
Hükümet “Avrupa’dan da PKK’lılar gelecek” derken Öcalan neden “Bu grubu, örgütüm üzerindeki etkimi göstermek için getirdim. Başka PKK’lı gelmeyecek” açıklaması yaptı? Onunla bir anlaşma yapılmamışsa Apo PKK’lıları getirir miydi?
Bu anlaşma yapıldığına göre PKK’ya hangi vaatlerde bulunulmuştu?
Atalay “kan ve intikam diyenler kaybeder” derken kimi kastediyor? Kendilerinin bu pazarlıklarda öncelikle “terör örgütünün kanlı eylemlerinden vazgeçmesi, silah bırakması” şartını öne sürmeden attıkları adımlar, terör ve tehditler, “yol haritaları” devam ederken yaptıkları girişimler bugün yaşanan acılarda ve Öcalan’ın “iç savaş çıkar, ben isteseydim milyonlarca kişinin öldüğü bir Kürt devrimi yapardım” noktasına getirdiği tehditlerinde nasıl bir rol oynadı?
KİŞİYE GÖRE “DEMOKRATİKLEŞME”
AKP’nin “demokratik Anayasa” dediği nasıl ki “demokrasinin gereği olan ve uzun süredir beklenen değişiklikler yapılmadan”, sadece kendi isteğini gerçekleştirmek ve “yüksek yargıyı da kontrolüne almak” ise, Öcalan’ın İmralı’dan “Kürt sorununun çözümü demokratik Anayasa ile olacak” sözündeki “demokratik Anayasa” da günlerdir açık açık söyledikleri “özerk bölge, af, vatandaşlık tanımının değişmesi, ‘aslî unsur’ olarak yazılma” talepleridir.
Yoksa kimsenin genel bir demokratikleşme ile filan ilgisi yok.
Bakalım bu açıklamadan sonra terörü bitirip, anaların ağlamasını önleyecek hangi çözümleri üretecekler.
“Sessiz devrim” mi?
Batı ülkelerinin medyaları “Türkiye’nin eksenin Batı’dan Doğu’ya kaydığını” yoğun şekilde vurguladıktan, ABD Başbakan Erdoğan’a G-20 zirvesinde ve Obama görüşmesinde diğer ülkelerden farklı bir davranış sergiledikten, Obama da açık açık “Türkiye’nin Batı’ya bağlılığını göstermesini beklediklerini” söyledikten sonra Cumhurbaşkanı Gül The Times’a bir eksen kayması röportajı vermiş.
“ABD ve Avrupa’nın ‘Türkiye’nin Orta Doğu’daki ilişkilerini geliştirme çabalarını memnunlukla karşılaması gerektiğini” söylemiş.
“Türkiye sessiz bir devrim geçirdi; demokrasi, insan hakları, ekonomisi gelişiyor. Takdir edilmeli” demiş.
“İsrail bizim her zaman dostumuz, ama bir devletin ordusu uluslararası sularda vatandaşlarınızı katletse siz nasıl tepki verirdiniz” demiş.
Elbette suçlamalar karşısında bu tür açıklamalar yapılacaktır ama önce bugüne kadar AKP hükümetine hemen her konuda destek veren Batı ülkelerinin toplu olarak bir ‘eksen kayması’ndan söz etmesinin nedenini (kendi içinde) samimiyetle aramak lâzım.
Olay sadece İsrail’le düşmanlığı neredeyse “Filistin-İsrail düşmanlığı” boyutuna getirmiş olmak değil. İran’la Batı arasında çıkan ‘nükleer kriz’de tüm Batı ülkelerine karşı İran’ın yanında yer alan, inat yapar gibi Ahmedinejad diktatörüyle kolkola giren tek ülke olmamız her şeyden fazla tepki çekti. Diplomasi, Dışişleri’nin deneyimli kesimi, muhalefet partileri devreden çıkarılıp dış politikayı 2 kişinin keyfî tercihlerine bırakılırsa olacağı budur.
Ben Gül’ün açıklamasında en çok “sessiz devrim”e, demokrasi ve insan haklarının, ekonominin gelişmesine takıldım.
Milletvekillerini milletin seçemediği, yüzde 10 barajı ve dokunulmazlıkların israrla korunduğu, parti içi demokrasiye izin verilmeyen, cezaevlerinde yüzlerce insana tutuklu olarak yıllarca duruşma bekletilen, milyonlarca aç ve işsizini kimsenin umursamadığı bir ülkede hangi demokrasi, hangi hak, hangi devrim?
Sayın Cumhurbaşkanı bilmediğimiz farklı bir “sessiz devrim”den söz ediyorsa o başka tabii!

