Zafiyet değil, “moral” sorunu!

18 Temmuz 2010

Uzun sayılacak bir süre öncesinde; 27 Haziran 2010 tarihinde yazılmış ve anladığıma göre az sayıda (sözlerini saptırmayacağına inandığı) gazeteciye gönderilmiş bir mektuptan söz edeceğim size... Zira TSK’nın neredeyse PKK ile işbirliği yaptığına vardırılan acımasız suçlamalar duyduğumuz günlerdeyiz.Jandarma Kıdemli Albay Atilla Uğur’un “Silivri Cezaevi”nden gönderdiği ve herhalde bu nedenle gecikmiş bir mektup bu... Aslında hepsini sizlerin de duymasını isterim ama oldukça uzun... Bu nedenle bazı bölümlerini alabileceğim.“Sayın Ruhat Mengi,Ben kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olmaktan her zaman gurur duymuş emekli bir albayım. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir neferiyim. Görev yaşantım boyunca bütün meslektaşlarım gibi bana verilen vazifeleri en iyi şekilde yerine getirmek için büyük gayret sarfettim. Meslek hayatımın büyük bir bölümü terörle mücadelede geçti.Bu mücadelede komutanlarım, arkadaşlarım ve personelimle birlikte elde ettiğim başarılar beni terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın sorgu süreci ile ilgili çok önemli bir sorumluluğa ulaştırdı. Böyle bir göreve lâyık görüldüm.Son zamanlarda yaşadığımız olaylar beni içinde bulunduğumuz durumu sorgulamaya yöneltti.Bugüne kadar ciddi devlet anlayışı gereği sustum. Zaten doğrusu da buydu... Ancak bu ‘düzmece dava’ nedeni ile deşifre edildikten sonra susmanın bir anlamı kalmamıştır. Gelinen noktada bunları kamuoyu ile paylaşmak millî bir görev olmuştur. Gelecek nesillere de ışık tutacağına inandığım bu hususları milletin istifadesine sunacağım.Neler oluyor?”ENGİN ALAN’A BİLE...Öcalan’ı sorgulayan askerlerden biri olan ve onu Libya’da teslim alıp getiren emekli Korgeneral Engin Alan’a da bir süre için yapıldığı (ve sonra serbest bırakıldı) gibi “Silivri”ye gönderilmiş olan Atilla Uğur bu girişten sonra şöyle devam ediyor:“İlk gün ve sonraki süreçte ‘vereceğiniz her türlü görevi yaparım’ diyen kişi bugün ‘kurtarıcılığa ve muhataplığa’ oynuyor. Türkiye’ye görev vermeye kalkışıyor.İdamdan kurtulmak için kendi örgütünü çökertmeye çalışan adam şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ni çökertmeye soyunuyor.”Ve “Abdullah Öcalan’ın bir kulağından girip diğerinden çıkmayan sözlerinden küçük bir kısmı” diyerek şunları yazmış:“Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmet etmek acılarımı biraz hafifletecektir”...“Devletimin vereceği her türlü göreve hazırım”...“En başından beri Suriye, Yunanistan ve İran her türlü desteği vermişlerdir”... (Şimdi ‘yıllarca PKK’yı destekleyen ve bugün de ne yaptığı belli olmayan’ Suriye’ye karşılıklı vizesiz geçiş hakkı veriliyor, İran ise canla başka savunuluyor. R.M.)“Barzani de, Talabani de paradan başka bir şeyden anlamazlar”...“Kürt halkı akılsızdır, menfaatine düşkündür”...Devam ediyor: “Abdullah Öcalan’ın sorgu sırasında bizzat bana küçümseyerek söz ettiği; ‘bunlardan bir halt olmaz’ dediği Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımız maalesef bunları bilmiyorlar”...TERÖRİST MUAMELESİAtilla Uğur, son zamanlardaki alçakça saldırılar ve verdiğimiz şehitlerden sonra “güvenlik güçlerinin bir zafiyeti mi var” sorusunun gündeme geldiğini; Silahlı Kuvvetler, polis ve korucuların kanları, canları ile mücadele verip 2000’li yılların başında örgütü bitme noktasına getiren güçler olduğunu belirttikten sonra:“Sorun zafiyet değil, moral sorunudur. Düzmece iddialarla, jandarma, özel kuvvetler, SAT, SAS ve polis özel harekât mensuplarının ‘teröristlik’ suçlamasıyla cezaevine atıldığını” söylüyor.Kendisi de dahil olmak üzere bu insanların ortak özelliği “terörle mücadelede başarılı kişiler olmalarıdır” diyor.En üzüntü veren cümlesi ise:“Teröristlikle suçlanan bu insanların arasında vücudunda kalan terörist bombası parçası nedeniyle cezaevi girişindeki X ışını cihazından geçerken zorlanan gazilerin olması”...Soruyor: “Halen görevde olan, kanları ve canları pahasına mücadele eden arkadaşlarımızın bu durumdan olumsuz yönde etkilenmemeleri mümkün müdür?”Elçiye zeval olmazmış, ben yazılanları olduğu gibi sizinle paylaştım. Öcalan’ın İmralı’dan tüm görüşlerini, hatta devlete verdiği ‘yol haritaları’nı avukatları aracılığıyla duyurma hakkı varsa, terör mücadelesi yapan askerlerin de olmalıdır. Yorum size ait!

Devamını Oku

“Kağıt parçası” meselesi!

16 Temmuz 2010

Askerî Savcılığın “İrticayla Mücadele Eylem Plânı” isimli belgeyi Kurmay Albay Dursun Çiçek’in hazırlamış olduğu sonucuna varmasıyla birlikte vatandaşlardan sorular gelmeye başladı.Tabii aynı vurgular köşe yazılarında da yer alıyor... Bunlar arasında en çok üstünde durulan nokta Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bu plânla ilgili iddia ilk ortaya atıldığı günlerde yaptığı basın toplantısında Dursun Çiçek imzalı belge için “kağıt parçasından farksız” demiş olması. Hem bu vurgulanıyor, hem de “Sivil Savcılığın bu konudaki açıklamalarına aynı derecede önem verilmemiş olması...”İlker Başbuğ bu konuşmayı yaptığında ortada sadece belgenin fotokopisi vardı. Ve uzmanlar “ıslak imzalı asıl belgenin bulunması gerektiğini, fotokopinin delil olarak kabul edilemeyeceğini” açıklamaktaydılar. Aynı sıralarda özel imza makineleri ile imzaların “orijinaline tıpatıp benzer şekilde” atılmasının mümkün olduğu örneklerle ‘haberler’deydi. Bu nedenle zaten birçok kararındaki tutarsızlıklar yüzünden kendisine duyulan güven sarsılmış olan Adli Tıp’ın veya “siyasetin etkisine alındığı” bilinen TÜBİTAK’ın raporları pek inandırıcı olamadı.Açıkçası artık her tür katakullinin yapıldığı bir ortamda, Türkan Saylan’a bile darbecilik iddialarının yapıştırılmaya çalışıldığı bir ortamda kimsede “inanacak hal” kalmamıştı.Ama tabii Askerî Savcılığın, TSK bünyesindeki bir olayı doğrulaması ciddi ve inandırıcı bir gelişmedir, zira bu durumda hatasız sonuç için daha fazla gayret gösterecek bir başka kurum olamaz.“Kağıt parçası” sözüne açıklık getirmek ise İlker Başbuğ’dan beklenen bir sorumluluktur.Eğer kamuoyunun düşüncelerine önem veriyorsa bunu yapması, gelinen noktada halkı onun bilgilendirmesi gerekmektedir.Hatta “Dursun Çiçek’in günah keçisi olarak kurban edildiği” iddiası bile cevaplanmalı!*****40 soru, 40 cevapAKP halkın Anayasa değişikliğini daha iyi anlaması için 40 soru-40 cevaplı bir kitapçık bastıracağını açıklamıştı. Başbakan dün TV’lerde bu kitapçığı gösterdi, bilgi verdi.“Tek başlarına hazırlayıp Meclis’ten de (birkaç oy dışında tek başlarına) geçirdikleri”, Anayasa Mahkemesi’ne tüm gazete ve TV’leriyle, bakanlarıyla yaptıkları baskı sonunda Mahkeme’nin de “yargı bağımsızlığına vuracağı darbe nedeniyle hukuk devleti ilkesine aykırılığı gözardı ederek” iptal edemediği bu değişikliklerin ne güzel bir yargı reformu olduğunu, zaten AB ülkelerinde de böyle olduğunu, yargının eskiden daha siyasallaşmış bundan sonra ise daha demokratik olacağını bu kitapçık ballandıra ballandıra anlatıyor.Bu durumda, yapılan Anayasa değişikliğinin aslında demokrasiyi nasıl ortadan kaldıracağını, milletvekillerini milletin seçemediği, yüzde 10 barajıyla milyonlarca vatandaşın oyunun çöpe gittiği bir Meclis ve cumhurbaşkanının yüksek yargı üyelerini seçmesinin yaratacağı sonuçları muhalefet partilerinin de ‘50 soru-50 cevap’lık bir kitapçıkla halka anlatması gerekecek kuşkusuz.REFERANDUM SANDIKLARIBilgisayarla oy toplama sisteminin “dışardan müdahale”ye ne kadar açık olduğunu, bunun kolayca yapılabildiğini daha önce defalarca yazdık.Şimdi “karar halkın” diyorlar. Kararın halka ait olması için sandıkların yüzde yüz güvenceye alınması şarttır. Konunun seçimden bile daha önemli olduğu unutulmadan bu garantiyi her sandık için sağlamalarını bekliyoruz.*****AYM yetkileri!TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in “Anayasa Mahkemesi’nin sorunlu noktalarda bir değişiklik yapmadığı”nı söylemesi “sorunlu noktalar”ı HSYK’da Adalet Bakanı ile müsteşarının kalması olarak açıklaması, “Anayasa değişikliğinin yürütmeye yargı üzerinde ciddi bir yaptırım gücü” sağladığını belirtmesi tartışılıyor.Anayasa Mahkemesi’nin “HSYK’ya Adalet Bakanı’nın başkanlık etmesini engelleyecek” bir yetkisinin olmadığını, Anayasa değişikliğinin ise ‘yürütme’ye (hükümete) yargı üzerinde güç sağlamadığını gayet emin şekilde söyleyenler, yani halka yanlışları doğru diye yutturmaya çalışanlar var.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)’nun başında Adalet Bakanı ile müsteşarın olmaması gerektiğini AB de söylemişti ve AB ülkelerinde de yok. (Son olarak Fransa’da değiştirildi.)AYM’nin bu neden de dahil olmak üzere yüksek yargı üyelerini TBMM’deki iktidar çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı’nı birlikte seçmelerini önleyerek o iki maddeyi “hukuk devleti ilkesine aykırılık” nedeni ile iptal etmesi gerekirdi. Ama hükümet ile medyası YARGI SÜRECİNDE öyle yoğun bir baskı kampanyası yürüttüler ki bu mahkeme sorumluluğunu yerine getiremedi.HSYK ile Anayasa Mahkemesi üyelerini cumhurbaşkanı ile AKP’nin seçiyor olması, bağımsız kalabilen Danıştay’ın seçeceği üyeler azaltılırken siyasallaşmış Sayıştay’ın seçeceklerinin arttırılması hükümete ciddi yaptırım gücü sağlamıyorsa ne sağlıyor?“Anlamayana masallar” kendilerini iyi hissetmelerine yarıyordur herhalde!

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’nun önemsemediği kurnazlık!

15 Temmuz 2010

Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun görüşmesi dün tüm haber kanallarında “yılın olayı” gibi verildi... Demokratik olması gereken ve kesinlikle olmadığı halde “olduğunu” iddia eden bir ülkede iktidar partisinin genel başkanı ile muhalefet partisi genel başkanının tüm zamanlarda hısım gibi kavga, itişme içinde olup ayda yılda bir görüşmesi, bunun da flaş haber olarak verilmesi çok acı değil midir?Elbette öyledir ama yine seviniyoruz ki hiç değilse bir kez medeni şekilde görüşebildiler.Ama acaba referandum yaklaşıyor olmasa ve iktidar partisinin halka karşı “barış ve uzlaşma” mesajları vermesi “istediği ‘evet’ oyları için” gerekli olmasa muhalefet partilerine bu el uzatma olayı gerçekleşir miydi?Kafadan sormuyorum bunu; madem ki şimdi Erdoğan “teröre çözüm” için Kılıçdaroğlu’yla bir araya gelebiliyor, karşılıklı plân proje alışverişi yapılabiliyor, hatta “açıklanması istenmeyen özel konular” konuşulabiliyor, AKP neden bu plân-proje ziyaretlerini “açılımı yapmadan önce” düşünmemişti?Tüm adımlara tek başına karar verdikten ve o arada muhtemelen; İmralı’daki Öcalan’a bile muhalefet partilerinden önce haber uçurulduktan, medyada açılım tartışması başlatıldıktan sonra muhalefet partilerinin sorumluluğa ortak olmasını istemek, bu kabul edilmeyince “uzattığımız eli geri çevirdiler” demek büyük hata değil miydi?Teröre çözüm bulunmasını aklı başında her vatandaş, her parti ister ama düşünmeden, danışmadan atılan (ve sonunda sorunlar patlak verince yanlışlığı kabul edilen) adımlar kaç cana ve hangi tehditlere mal oldu bir düşünsünler.MUHALEFET PARTİLERİNİ DIŞLAMA ALIŞKANLIĞIAKP o günlerde, aynen Anayasa değişikliği sırasında olduğu gibi kendisine dışardan verilen gazlar sonucunda “Onlar karşı çıksa da yapacağız” diyordu ve hatta kendisi dışındaki partilere en ağıza alınmayacak suçlamaları yapıyordu.Açılımda muhalefet partileri dışlandı, Anayasa değişikliğinde de kendileri hazırlayıp Meclis’te geçer oyu bularak aynı dayatma yapıldı ve referanduma götürerek TBMM’deki partiler açıkça dışlandı. Böylece milli iradenin Meclis’e getirdiği partiler etkisiz hale getirildi. Sadece kendilerine verilen oyları “milli irade” zannettikleri, kendi medyaları da hep aynı yanlışı pompaladığı için bu konuyu umursamıyorlar ve halka da “Sizin oylarınızla karar verilecek” diye paye vererek bu demokrasi adına çok önemli konuyu unutturuyorlar.Oysa “milli irade” hepinizi seçip TBMM’ye zaten “kendisini temsil etmeniz için” göndermiş. Bu kadar hayati konularda iktidar partisinin tüm milli iradeyle uzlaşarak, daha önceki hükümetlerin yaptığı gibi uzlaşma komisyonları kurarak, yüksek yargıyı siyasallaştıracak değişiklikleri enine boyuna tartışarak yapması gerekmez miydi?Bence Kemal Kılıçdaroğlu’nun “iktidarın alışkanlık veya usta bir taktik” haline getirdiği, köşeye sıkışıldığında ise uzlaşma havasına girdiği bu “muhalefeti dışlama” olaylarını ve referandum yaklaştığı için sorumluluğu paylaşma adımı atıldığını hatırlatması lâzımdı, bunu yapmadı.Sadece terör konuşulduğu için; “Anayasa değişikliği nedeniyle referanduma giderken ve buna ‘demokratikleşme’ denirken neden demokrasinin gereği olan dokunulmazlıkların kalkması, lider sultasını kaldıracak seçim sistemi değişikliği gibi konuları ağzınıza almadınız” sorusu da sorulamadı. MİLLİ İRADEYE BOŞVER!Yüzde 10 barajının kalkması dile getirilince de Erdoğan sanki milyonlarca oyun çöpe gitmesi (daha doğrusu Meclis’e girebilen partilere hakkından çok koltuk sağlaması) konusunun kararı sadece kendisine aitmiş gibi “koalisyonlar döneminde istikrar olmadığını” söyleyerek reddetmiş... Peki o dillerden düşürülmeyen “milli irade” nasıl oluyor da burada önemsiz oluveriyor? Acaba bu soru da sorulmadı mı merak ediyorum. ÖZEL ORDU KİME BAĞLANACAK?Bir de tabii oluşturulacak “özel ordu” konusu çok önemli. Başbakan Erdoğan “Bu ordunun TSK’nın içinde mi dışında mı olacağı” sorusuna “henüz belli değil” cevabını vermiş.Terörle mücadele için yeni güvenlik birimleri oluşturmak gerekli olabilir ama bu özel ordunun “TSK’ya mı, Emniyet’e mi, kime bağlı olacağı” çok önemlidir. Daha önce de ortaya atıldığında millet “alternatif bir ordu” endişesini fazlasıyla dile getirmişti.Üzerinde durulmalı, cevabı verilmeli, o da emrivaki olmamalıdır!***Kaddafi’nin oğlu diplomasi dersi veriyor! Kaddafi’yi çok sevdiğimiz (!) ve Türkiye’ye çok yararlı olacağına inandığımız (!) için karşılıklı vize kaldırma alicenaplığını onlara da gösterdik biliyorsunuz.Ama işte bu Libya’nın Gazze’ye yardım taşıyan gemisinin sponsoru olan Kaddafi’nin oğlu Seyfül İslam Kaddafi geminin Mısır’ın El Ariş Limanı’na girmesini sağladıktan sonra konuşmuş. “Mısır’a yanaşma” karşılığında İsrail’le “Gazze’deki yeniden yapım çalışmaları için 50 milyon dolar aktarmaları konusunda anlaştıklarını” söyleyen Kaddafi “Bir söz vardır; amacınız üzüm yemek ki, bağcıyı dövmek mi” diye. Bizim amacımız üzüm yemekti ve bunu başardık. Herhangi bir sorun çıkarmaya gerek yoktu, çatışma ve kan akmasına razı olamazdık. Önemli olan İsrail’le çatışmaya girmek değil, Gazze’ye yardım etmekti, bunu başardık” demiş. İrlanda gemisi bizden sonra çatışmasız olarak yardımı götürdü, Brüksel gemisi götürdü, Libya bile bize diplomasi dersi vererek çatışmasız sorun çözdü. Bu durumda Türkiye’nin gemisinde çıkan büyük sorunu sorgulamaz, ölen insanların, yaratılan düşmanlığın sorumlusu kim demez misiniz? Fransa’nın, Almanya’nın, ABD’nin terör örgütü dediği bir örgütün önderliğinde, onun kararlarıyla yönetilen bir gemiyi gönderme fikri kimden çıktı, açıklasınlar!

Devamını Oku

Açılım BDP’siz mi yapıldı

14 Temmuz 2010

Referandum yaklaşırken halka şirin görünmek, yanlışları unutturmak gerekiyor ya; öyle enteresan konuşmalar, açıklamalar yapılıyor ki okurken ‘pes’ dememek imkânsız.Örneğin; önce İçişleri Bakanı Beşir Atalay çıkıyor ve Habur’dan PKK’lıların geldiği günlerde bunu “büyük bir başarı” gibi sunmuş olduklarını unutarak (!), unutturarak “Habur yol kazası” diyor.“Daha çok PKK’lının gelmesini biz durdurduk. Habur’dan veya Avrupa’dan gelişi durdurduk. Böyle gelişi biz yürütemeyiz. Bu gelişin özü şudur; insanlar gelsin, örgütten ayrıldığını ifade etsin, normal hayatını yaşasın. Nitekim o gelişlerin sürece katkısı değil, zararı oldu” diyor.Maalesef İçişleri Bakanı’nın yaptığı YANLIŞ bir açıklama... PKK’lılar Habur’dan geldiklerinde “PKK’dan ayrılmadıklarını, pişmanlığı kabul etmediklerini, sadece önderlerinin sözüne uyarak geldiklerini” söylemişler, buna rağmen ayaklarına mahkeme kurdurularak israrla “Pişmanlık Yasası” ile serbest kalmaları sağlanmıştı.Onların bu açıklamasından sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Daha yüzlerce PKK’lının geleceğini, Avrupa’dan da geleceklerini ve serbest kalmaları konusunda da bir sorun çıkmayacağını sandığını” söylemişti.Bunun üzerine Öcalan İmralı’dan “yol haritalarını açıklarken” “Onları ben örgüt üzerindeki etkimi göstermek için getirttim. Talepler gerçekleşmedikçe başka PKK’lı gelmeyecek. Avrupa’dan da gelmeyecekler” demişti.Hafızaların zayıf olmasına güveniliyor ama herkesin hafızası zayıf değil tabii, hatırlayan hatırlıyor. Detayları hiç unutmayan sadece hükümet değil yani...DOLU DİZGİNBir detay daha var ayıptır söylemesi; o günlerde “Terör eşliğinde, öldürmeyi sürdüren terör örgütüyle anlaşarak açılım yapılamayacağını, DTP’nin de ‘talepler yerine getirilmedikçe terörün süreceğini’ söylemekte olduğunu, yanlış yapıldığını anlatmaya çalışan muhalefet partileri, gazeteciler ve herkes “Akan kandan besleniyorlar, terör bitmesin istiyorlar’ suçlamasıyla karşılaşmaktaydı.Kimsecikleri dinlemiyor, aynen Anayasa değişikliğinde olduğu gibi tek başlarına dolu dizgin gidiyorlardı. Ne zaman ki “Özerk bölge, af, Anayasa’daki ‘değiştirilemez’ maddelerin kendi istekleri yönünde değişmesi” gibi talepler açılım sürecinde açıkça söylenmeye başlandı ve ‘bunlar yapılmazsa Türkiye’yi cehenneme çeviririz’ tehditleri de başladı... Ne zaman ki bu gidişin sonu olmayacağı ve gelişmelerin “açılımda yapılan yanlışlardan beslendiği” anlaşıldı, toplumdaki gerilim arttı... Ve tabii referandum yaklaştı “sütten çıkmış ak kaşık” olma gereği ortaya çıktı. Sorumluluğu üzerinden atma telaşı da başladı.Madem ki Habur’un ‘yanlış adım’ olduğunu şimdi anladılar, o günlerde “akan kandan beslenmekle” suçladıkları parti ve kişilerden özür dilemeleri gerekmez mi?BDP-PKK İLİŞKİSİSon olarak Başbakan Erdoğan “MHP’ye diyalog eli uzattık, işbirliğine yanaşmadı. BDP’nin terör örgütünün temsilcisi olduğunu görüyoruz. Aziz milletim istismarcılara demokratik cevabı verecektir” dedi. Nasıl yani? BDP’nin PKK ile ortak çalıştığını, daha DTP zamanındaki açıklamaları, PKK’nın esir aldığı askerleri teslim almaları, Habur şenliklerindeki zafer işaretleri ve konuşmalar, PKK’nın ilk karakol saldırısının yıldönümünü kutlamalar, DTP’li belediye başkanlarını PKK’nın aday göstermesi ve daha birçok olay size anlatamamıştı da “Türkiye cehenneme döner” tehditlerinden sonra yeni mi anladınız?HALK İRADESİNE DIŞLAMAAyrıca Habur’dan gelen PKK’lılar Öcalan’ın emriyle geldiklerine göre DTP ve PKK ile anlaşmadan mı açılıma başlanmıştı? Öcalan’a bu çağrıyı tam o sırada kim yaptırttı?MHP’ye gelince... Muhalefet partilerinin hemen hepsinin açılıma ve Anayasa değişikliğine tepki göstermesinin nedeni; ülkenin bütünlüğü, güvenliği, yüksek yargısını tümüyle siyasallaştıracak değişiklikler kadar önemli konularda hükümetin “halkın iradesiyle TBMM’ye gelmiş” diğer partileri dışlayarak kendi plân ve projelerini Meclis’e dayatması idi.Nitekim ‘açılım’daki hataları çok geç şekilde kabul etmeye başladılar, Anayasa değişikliğindeki yanlışlar ortaya çıktığında ise Türkiye için yine çok geç olacak.Referandum masalları” enteresan... Ama bu kadarına da ‘pes’ hakikaten!

Devamını Oku

Askerî savcılığın kararı ve mağduriyetler!

13 Temmuz 2010

Uzun bir sürenin sonunda Genelkurmay Askerî Savcılığı nihayet “İrticayla Mücadele Eylem Plânı” isimli plânın Kurmay Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı tespitini yapmış. Hazırlama nedeni olarak 2007’deki Yüksek Askerî Şura toplantısında terfi edemediği için “TSK’yı zor durumda bırakmak üzere hazırlanmış olduğu” sonucuna varılmış.Askerî Savcılık “Aralarında muvazzaf askerî personelin, bir cumhuriyet başsavcısının, milli istihbarat teşkilatı personelinin bulunduğu şüphelilerin suçlanması ve haklarında kamu davası aşamasına gelinmiş olmasının mağduriyet oluşturduğunu” da kabul etmiş.Eğer bu sonuç, Askerî Savcılığın soruşturmayı bitirdiği anlamına geliyorsa (ki 53 sayfalık iddianameleri tamamlandığına göre öyle) demek ki bugüne kadar tüm kuruma maledilen, hükümet üyelerinin ve bazı gazetelerin TSK’yı topluca darbe plânı hazırlamakla suçladığı iddia bir kişinin; Dursun Çiçek’in marifetiymiş.Askerî Savcılık “Dursun Çiçek’in plânına yardımcı olan başka askerler de var mı? Bu plânla ilgili bir faaliyet yürütülmüş mü, yoksa sadece hazırlanıp sızdırılarak TSK’dan intikam almak mı plânlanmış” gibi soruların cevabını da bulmuş olmalı ve bunları da hemen açıklanması gerekir.Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un defalarca yaptığı “Demokrasiye bağlıyız” açıklamalarının etkisiz kalmasında, bunlara rağmen Silahlı Kuvvetler’in kurum olarak darbe iddialarıyla suçlanmasında, aralarında generallerin bulunduğu çok sayıda mensubunun tutuklanmasında ve Askerî Savcılığın söz ettiği mağduriyetlerin yaratılmasında bu plânın büyük rolü olduğuna göre sadece “Çiçek TSK’dan ihraç edilmeli” veya “TSK ile milletin arası açılmak isteniyor” gibi talep ve kanılar yeterli değildir. “PKK’nın Tokat saldırısı”nda bile hemen Dursun Çiçek bağlantısı kuruldu ve “TSK’nın kendi askerlerine saldırmış olabileceği” imaları yapıldı. PKK saldırıyı üstlenmese TSK bu korkunç iddiayla da karşı karşıya bırakılacaktı.Kurumun suçlanması ve insanların mağduriyeti küçümsenecek bir konu olmadığına göre tüm sorumlular ortaya çıkarılmalıdır.SUİKAST İDDİASI VE KOZMİK ODALAR!Bu arada “Bülent Arınç’a suikast iddiası ve kozmik oda aramaları” sürecinde de TSK kurum olarak suçlandı. İlker Başbuğ benim sorularıma verdiği cevaplarda “Kozmik oda aramalarında suikast iddiasıyla ilgili hiçbir bulguya rastlanmadığını” açıklamıştı ama bu iddiaların “İrticayla Mücadele Eylem Plânı” ile ilişkilendirilmesine devam edildi. Siyasetçiler “iddiaları TSK’ya yükleyen açıklamalar” yaptılar.Sonuç olarak; Askerî Savcılığın soruşturmasının gecikmesi muvazzaf askerlerin ve diğer mağdur kişilerin suçlanmasında rol oynadı. Şimdi bu mağduriyetlerdeki rollerini telafi etmek için en kısa sürede; suikast iddiaları dahil tüm soru işaretlerinin cevaplanması gerekiyor.Tabii burada “2003 yılıyla ilgili iddialar”ı da unutmamak lâzım... Aynı aciliyet “Binlerce sayfalık iddianamelerle 30 yıla yayılabileceği” söylenen Ergenekon soruşturmalarında olayın başlama noktası olan “Özden Örnek’in anıları” ve “2003’te neler oldu” sorusu için de geçerli. TSK, hem onlarca kişinin mağduriyetini, hem de kendi ismi üzerindeki gölgeyi kaldırmak için elini taşın altına koyup; komutanlarının bildiklerini açıklamasını sağlayabilir.Bu da “yargıya müdahale” filân değildir!***“Sırbistan’a vize”yi halka sorun! Son zamanlarda hiçbir davete katılmadım ama AB ülkelerinin konsoloslarıyla biraz Türkiye’nin içerde ve dışardaki sorunlarını konuşma ümidiyle Monaco için yapılan bir geceye katıldım. İyi de oldu, bazılarıyla AB’nin Türkiye’ye “dediğimi yap, yaptığım yapma” sözünü anımsatan baskılarını konuşabildim. (Son olarak referandumla ilgili baskı; kendi ülkelerinde yargının siyasallaşmasını, başında iktidar üyelerinin bulunmasını önlerken, bizde teşvik etmeleri...)Bu arada tesadüfen Sırbistan Konsolosu Vasilye Petkoviç bizim masaya oturdu. Yemek boyunca masadaki Türklerden hiçbiri bu konsolosun ve eşinin olduğu tarafa bakmadı. Masada bulunan bir Monacolu’nun tanıştırma teklifiyle de kimse ilgilenmedi.Gecenin sonunda dayanamadım ve yemekten kalkmadan önce kendisine ‘Sırplar arada bir özeleştiri yapıp kendi aralarında Bosnalılar’a yaptıklarını konuşuyorlar mı acaba’ diye sordum. Petkoviç’in kendi milletinin yaptıklarını hiç önemsemeden bana “Sırplar neden pişman olacakmış ki? Asıl Türk basını taraf tuttuğu için pişman olmalı” demesi üzerine tartışmanın geldiği noktayı tahmin edersiniz sanıyorum. Nezaketimi bozmadım ama ‘Sizin Türk basınını eleştirecek durumunuz yok, önce kendinize bakın. Sırpların öldürdüğü binlerce Bosnalı’yı, tecavüz ettiği kadınları, pazar yerlerine attığınız bombaları hatırlayın’ demekten de kendimi alamadım.Ve ertesi sabah gazetede haber; “Sırbistan’a giden Erdoğan bu ülkeyle karşılıklı vize uygulamasını kaldırdıklarını açıkladı”... Neden kaldırıyoruz, Bosnalılara “canım, iki gözüm” derken onbinlerce Müslüman Bosnalıyı katleden Sırbistan’a bu büyük ilgi nereden geliyor? Müslüman ülke diye İran yüzünden tüm dünyaya sırt çevirebiliyor, Gazze nedeniyle ABD ve İsrail’le düşman hale geliyorsak Sırbistan’a bu sevginin nedeni nedir?Vizeyi kaldırmalarını millet istiyor mu, bir referandum yapsınlar da öğrenelim!

Devamını Oku

Bu paketin Türkiye’yi “demokratikleştireceği” doğru mu?

11 Temmuz 2010

Hükümetlerin öncelikli görevi; oy isterken “daha rahat ve huzurlu bir yaşam” vadettikleri vatandaşlara karşı bu sözü tutmak, onların refahını ve en önemlisi can-mal güvenliğini sağlamaktır değil mi?Emeklinin, işçinin, memurun, çiftçinin beklentilerini gerçekleştirmek, yoksula işsize güvence sunmak, sınırda görev yapan askerin veya sivilin canını koruyacak önlemler almaktır. Örneğin; okullarda küçücük öğrencilerin üstüne lavabo veya kapı düşmesi gibi çağdışı olaylara Batı’nın medeni ülkelerinde rastlanmadığına göre “AB’ye gireceğiz” diyen bir Türkiye’de de rastlanmamalıdır.Bu sorunların hiçbiri ile ilgilenilmeyen, hakkını arayan işçilere bile parya muamelesi yapılıp tazyikli sularla, şiddetle baskı altına alınan... Demokrasinin bir numaralı gereği olan “özgür medya”sı, “özgür üniversiteleri”, “özgür sivil toplum örgütleri” yok edilen... Milletvekillerini liderin emrinde olmaktan kurtaracak yasa değişiklikleri ısrarla yapılmayan bir ülkede hükümetin en önemli sorunu “yüksek yargıyı da istediği çizgiye getirip” ülkeye son şeklini(!) vermek...Onlara göre bunun adı yargı reformu, bunun adı demokratikleşme, bunun adı 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma...Dün Vatan’ın halka sorduğu “referanduma evet mi diyeceksiniz, hayır mı” sorusunun cevaplarına baktım, büyük çoğunluk tahmin edildiği gibi (bizler ise gelen mektuplardan bunu zaten görebiliyoruz);“Oy kullanacağım ama metnin içeriğini bilmiyorum”, “nelerin değiştiğini bilmiyorum” diyor ve “oy verdiği parti ‘hayır’ diyorsa kendisi de hayır diyeceğini veya tersini” söylüyor.Yani dün yazdığım, Anayasa hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’ün “Böylesine önemli bir konu güven oylamasına dönüşmemeli” endişesinin aynen gerçekleşeceği görülüyor.Bu nedenle içerik topluma çok iyi anlatılmalı...MİLİTAN OYLAR BELİRLEYECEK!Zira vatandaşın bir kısmının, aslında sonuç elbette kendisini de şaşıracağı kadar çok ilgilendirecek olsa da “Doğrudan beni ilgilendiren bir durum yok, oy kullanmayacağım” hatasına düşebileceği bir referandumda mutlaka sandığa gidecek olan militan görüşlerin oyları “belirleyici” olacaktır.Herkesin ülkesinin geleceğini düşünmesi ve kesinlikle içeriği anlayarak oy kullanması, “partiye oy verir gibi” oy vermemesi gerekmektedir.Şimdi içeriği incelemeye devam edelim. Örneğin “yargı reformu yapıyor, yargıyı demokratikleştiriyoruz” sözü doğru mu?Yargının demokratikleşmesi ancak ‘yürütme’ye, ‘yasama’ya karşı daha bağımsız hale getirilmesiyle mümkündür. Oysa yapılan düzenlemede (Danıştay ve Yargıtay üyelerini seçen) HSYK ile “Meclis’in kararlarını denetleme” görevi olan Anayasa Mahkemesi çok daha fazla iktidara bağımlı hale getirilmekte, üyelerine “iktidarın her kararını onaylayan, aynı partinin parçası olan” Cumhurbaşkanı ile o partinin çoğunluğunun karar vermesi sağlanmaktadır.12 EYLÜL YALANIBundan önce 17 kez değiştirilmiş olan 12 Eylül Anayasası’nı “değiştireceğiz” diyenler, bu Anayasa’nın getirdiği ve yüksek yargı bağımsızlığını önleyen en önemli baskı unsuru “HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarın bulunması” ile ilgili maddeyi değiştirmemekte neden ısrar etmiştir, vatandaşın önce bunu sorgulaması gerekir.Adalet Bakanı (emrinden çıkmayacak olan müsteşarın oyu ile birlikte) HSYK’da peşinen iki oya sahiptir. Hakimlere soruşturma açılması iznini de hala elinde tutmaktadır.27 NİSAN NE OLDU?Bunu söyleyenler “Zaten eski Anayasa’da da vardı” diyorlar. Peki siz “Eski (12 Eylül) Anayasa’yı daha demokratik hale getiriyoruz” diyorsanız bu maddeye niye dokunmadınız? Eski iyiyse neden bu kadar kötülediniz? “Anayasa değişirse 12 Eylül’cüler yargılanacak” diye “evet”e ikna etmeye çalışıyorlar, oysa zaman aşımı nedeniyle yargılanamayacağı hukukçular tarafından açıklandı. Ayrıca madem ki darbeleri yargılamaya karar verdiler, bunda samimi iseler “27 Nisan muhtırası” neden hala hiç ağza alınmıyor? Bu çelişkiler bitecek gibi değil ama önemli olan vatandaşın ne yapıldığını görmesi, devam edeceğiz.*** Eski Cumhurbaşkanları seçmedi mi?“Demirel, Sezer seçerken kimse itiraz etmedi, Gül’ün seçmesine neden karşı çıkılıyor” sorusu da önemli...Ekrem Ali Akartürk bu soruyu şöyle cevaplıyor: Burada asıl yanlış Anayasa’nın Cumhurbaşkanları’na bu yetkiyi vermesinde... ABD’de devlet başkanı, yüksek mahkeme yargıçlarını “önerebiliyor” ama Senato onaylamadıkça seçilemiyor.AB ülkelerinde; parlamentolar üye seçebiliyorsa o üyenin mutlaka “Meclis’in 2/3 nitelikli çoğunluğu” tarafından seçilmesi gerekiyor. Bütün Batı ülkelerinde bu çoğunluğun kabulu yani uzlaşma şart.Bizde ise parti sistemi ileri demokrasiye sahip- diğer ülkelerden çok farklı, partiler birbirine zıt görüşte, aşırı polarize olmuş bir parti sistemi olduğu gibi Cumhurbaşkanı da “partili”...Daha önceki cumhurbaşkanları meclis çoğunluğunun kabulüyle, uzlaşma ile seçilmişti (bu nedenle “taraf” olmaları ihtimali çok daha azdı). Anayasa değişiklikleri de uzlaşma ile yapıldığı için bugünkü sorun çıkmadı.Eğer demokrasi gerçekten isteniyorsa bu değişikliklerin Batı’da olduğu gibi “2/3 nitelikli çoğunlukla” alınması, böylece toplumun güven duyması sağlanabilirdi (geçmişte Adalet Partisi’nin “kendi tabanının oylarına Meclis’te yer verilmeyen” 61 Anayasası’nı kabullenmemesinin nedeni de buydu). Böyle bir durumda cumhurbaşkanının seçmesine de gerek kalmazdı, kim seçilirse seçilsin sorun da olmazdı.TEPEDEN İNME!Demek ki halkın “demokrasi getiriyoruz” diyenlere soracağı bir soru da bu; “Anayasa değişikliğini neden Meclis’te 2/3 çoğunluğun oylarıyla veya uzlaşma komisyonu kurarak yapmadınız? Neden diğer partileri dışlayıp, emrivaki yaparak tek başınıza hazırladınız?” Referandum öncesi masallarını dinlerken bu soruları unutmamak lazım. Zira emrivaki sadece muhalefet partilerine değil halka da yapıldı!

Devamını Oku

Referandumla ilgili çelişkilerimiz!

10 Temmuz 2010

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bildiğiniz gibi “Anayasa değişikliğinde iptal ettiğimiz cümlelerin hukuk devleti ilkesine aykırı olduğuna karar verdik” demişti.Oysa buradaki gerçek Anayasa Mahkemesi’nin “hukuk devleti ilkesine aykırılık” incelemesini -baskılar sonucunda- eksik, hem de çok eksik yapmış olduğudur. AYM’nin de itiraf etmesi gerekir ki kendi tarihinde bugüne kadar hiçbir dönemde “Mahkemenin varlığına (‘olmasa da olur’ diyen hukuk özürlüler bile çıktı) saygınlığına yönelik” bu ölçüde saldırılar görülmemişti. Mahkeme üyelerinin telefonlarını dinlemeye, eşinin peşine düşmeye varan baskılar ve hedef göstermeler olmamıştı... Bu yıpratma sonucunda AYM “ne şiş yansın, ne kebap” benzeri bir karar vermek zorunda kaldı ki sadece “Birbirinden çok farklı (olumlu ile sakıncalının birlikte paketlendiği) maddeler” oluşu bile insanları yanıltması, halkın iradesini sakatlaması açısından sakıncalı maddelerin iptali için yeterliydi.Anayasa Mahkemesi görevini tam yapabilseydi yüksek yargının bağımsızlığını ortadan kaldıracak; HSYK ile AYM’nin yapısını değiştiren maddeleri iptal eder, bu haliyle referanduma sunulamayacağı kararını alabilirdi. Alması gerekirdi.Yazılarıma gelen ve bazı haberlerin altındaki yorumlardan birçok noktada çoğumuzun kafa karışıklığının sürdüğü anlaşılıyor. Çok soru var ve bunların (referanduma haftalar kalmışken) mümkün olduğunca cevaplanması gerekiyor. Bu nedenle sorularınızı Batı ülkelerindeki siyasi ve hukuki sistemler konusunda da uzman olan Anayasa hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’e sordum. İşte aldığım cevaplar...GÜVEN OYLAMASI GİBİ...Soru: Bir meslektaşımız “Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı sonucunda muhalefet partilerinin halkı ‘hayır’ demeye çağırmasının hukiki dayanağı ortadan kalkıyor” yorumunu yapmış. Bu doğru mudur?“Değildir, çünkü AYM denetimi sadece hukuk devleti ilkesine ilişkin bir denetimdi ve mahkeme bunu da çekingen şekilde yaptı. Hukuk devletinin en önemli özelliği yargının bağımsız ve tarafsız olmasıdır, burada sözü edilen bağımsızlık ise ‘yürütmeye karşı bağımsız’ olmasıdır. Yapılan değişiklik yargıyı bağımsız kılacak bir düzenleme değildir. Eğer bunu tartışamıyorsak, o zaman ‘AYM denetledi, yeterlidir, halka sunmaya da gerek yok’ noktasına geliriz. Oysa referandumda ‘hayır’ veya ‘evet’ demenin anlamı vardır, farkı da bu anlam yaratacaktır.”Demek ki AYM kararından sonra referanduma sunulacak değişiklik paketi için muhalefet partilerinin çağrısına hukuki dayanak mevcut.Akartürk; “Referandum halka ne getiriyor, ne götürüyor tartışamazsanız o zaman herkes yakın olduğu partiye oy verecek, bu bir güven oylamasına dönüşecektir ki ülke için çok önemli bir konuda kesinlikle olmaması gereken bir durumdur” diyor.“DENETİMSİZ MECLİS OLMAZ”Soru: Bazı okurlarımızın “Memleket için iyi olanı sadece yüksek mahkemeler mi biliyor? Yıllarca gizli iktidar olmuşlar, son kararı onlar veriyor” benzeri siyasi yorumlardan etkilendiği görülüyor. Bu yorumlarda gerçek payı var mı?“Demokrasilerde yargı denetimi şart olduğu için yüksek mahkemeler kurulmuştur. Bu nedenle bütün Batı demokrasilerinde de vardır. Türkiye’de bugüne kadar 17 kez Anayasa değişikliği yapılmış, 2001’de 33 madde değişmiştir, hepsi de güle oynaya yapılmıştır, bunun nedeni uzlaşma komisyonları ile yapılmasıdır. Bu tartışmanın da Türkiye’de ilk kez yaşanmasının nedeni ilk defa bu kez Meclis’te uzlaşma aramadan, tek bir partinin ürünü olarak ortaya çıkmış olmasıdır...”Merak ettiğiniz soruların cevaplarına devam edeceğim. ***** ABD, PKK’ya destek verdi mi?Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh’ün Newyorker dergisinde 2006 yılında yazdığı makalede “ABD’nin PJAK’a (şimdi kabul etmeseler de PKK’nın İran’daki yan örgütü olduğu biliniyor) destek verdiği iddiası” PJAK’ın lider kadrosu tarafından doğrulanmış.Londra merkezli Arap gazetesi Şark el Avsat’ın yaptığı röportajda PJAK’ın askerî kanadının sorumlusu Amerikalıların ileri sürdüğü şartlar ağır olduğu için kabul etmediklerini bildirmiş.Hersh’ün 2006 makalesinde ise “Bush yönetiminin İran’daki PJAK’a eğitim ve mühimmat sağladığı“ öne sürülmüş. Bu bilginin alındığı kaynak “bir hükümet danışmanı”... Açıklaması; İran’a baskı uygulamanın alternatif yolu olarak destek verildiği... Ayrıca İsrail’in de PJAK’a ekipman ve eğitim verdiğini söylemiş.Bu durumda biz; ABD’nin ve özellikle şu andaki düşmanca ortamda, PKK terörünü görmüyormuş gibi “Türkler de Kürtleri öldürüyor ama dünya sesini çıkarmıyor” diyen İsrail’in PKK’ya da aynı nedenle (Türkiye için bir baskı veya pazarlık unsuru oluşturmak için) destek vermediklerine, bunu yıllardır yapıyor olmadıklarına nasıl emin olabiliriz?ABD’nin bir yandan “size istihbarat vereceğiz” deyip bir yandan terör örgütüne destek veriyor olması yaşadığımız terör olaylarına bakınca çok da akla yakın gelmiyor mu?Her zaman şüphelenmiştim, şimdi hiç şüphem kalmadı. Ben buna inanıyorum. Acaba hükümet hiç sorguluyor mu bu durumu yoksa tek konuları “yüksek yargıya hakim olmak” mıdır?

Devamını Oku

Bu “yargı reformu” değil, uyanın!

9 Temmuz 2010

Aylardır anlatıyoruz ama tabii biz bir kanalda, bir gazetede anlatabiliyorsak, medyayı ele geçiren büyük bir kısmını kendine bağımlı yapan, yapamadıklarını yoktan var ettiği ağır vergi cezalarıyla baskı altına alanlar bangır bangır yayınlarla yanıltmacaları 10 kanaldan, 10 gazeteden yapıyorlar.Devlet televizyonu TRT’nin bile tamamen “iktidar televizyonu”na çevrildiği bir dönemde başka ne olabilir ki?Halk “Her Açıdan en çok bu günlerde gerekli, her kafadan bir ses çıkıyor, gerçekleri nasıl duyacağız, nereye gittiniz” diye yüzlerce mektupla, telefonla veya gördükleri her yerde bana tepki gösteriyor, oysa bir düşünseler... Her Açıdan gibi doğruları en açık şekliyle anlatan ve milyonların izlediği bir program böyle hayati bir dönemde hiç ayrılır mıydı?***Perşembe günü, daha AB Komisyonu sözcüsünün referandumla ilgili olarak resmen Türk halkına baskı yapan sözlerini duyar duymaz yazdığım ama sayfam ilân nedeniyle kapalı olduğu için yayımlayamadığım yazımda anlattıklarımın bir kısmına dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da konuşmasında değindi.Ortada öyle bir AB komedisi var ki değinmeyecek gibi değil.Daha Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararın ne olduğu, yüksek yargıyı tümüyle çoğunluk partisinin yönetimine sokacak, böylece demokrasinin özgür, bağımsız olması gereken en önemli kurumunu da kontrole alacak maddeler dururken neyi iptal ettiği anlaşılamadan AB Komisyonu sözcüsü açıklamayı patlattı;“Türkiye’nin üyelik müzakereleri için Anayasa değişikliği paketinin referandumda kabul edilmesini istiyoruz, bu paketin olumlu bir adım olduğuna inanıyoruz...”BEĞENİYORSANIZ FRANSA YAPSIN Hani tam “yok ya” denecek sözler... Bırakın Türk insanını aptal yerine koyup açıkça referandum baskısı yapmalarını bir yana; “madem bu kadar beğeniyor, olumlu buluyorsunuz, kendi yüksek yargılarınızda niye aynı sistemi korumadınız” diye sormak lâzım.“Son olarak -Türk hükümetinin yanlış şekilde örnek gösterdiği- Fransa kendi hakim ve savcılar yüksek kurulunun başından siyasetçileri neden çekti ve Yargıtay Başkanı ile Yargıtay Başsavcısı’nı getirdi” diye sormak lâzım.AB’nin bütün yargıyla ilgili komisyonları (Avrupa Yargıçlar Birliği, Bakanlar Konseyi, Venedik Komisyonu) neden “yargı bağımsızlığı önemlidir, bu nedenle yüksek yargıya yargının üye seçmesi tercihimizdir. Ancak ileri demokrasilerde (milletvekilini milletin seçtiği, vekillerin liderin emrinde olmadığı, yüzde 10 barajının olmadığı) meclis çok az sayıda üye seçebilir” kararı aldı diye sormak lâzım.Nitekim Kılıçdaroğlu da hemen “AB ilerleme raporlarını okumadan mı açıklama yapıyorlar. HSYK’da Adalet Bakanı ile müsteşarının olmaması gerektiğini kendileri söyledi” demiş.Durum bu olduğuna göre AB Komisyonu neden saçmalıyor acaba? Niyetleri nedir?BABADAN OĞULA!Dün Kılıçdaroğlu‘nun konuşmasının altında bir yorum; “CHP referanduma evet demeli. Adil, özgür yargılamayı, yargı reformunu savunmalı”...İşte vatandaşın bir kısmını buna inandırdılar: “yargı reformu”... Demek ki ülkenin en önemli iki yargı kurumu, HSYK ile AYM de yürütmenin eline geçince adı “yargı reformu” olacak.Ondan sonra bugün (“adil yargılama”dan söz edilen Türkiye’de) tutuklu olarak duruşma bekletilen yüzlerce insanın yerine binlercesi konsa bile hak arayacak tek bir merci kalmamış olacak.“Artık ülke yönetimi babadan oğula geçecek. Meclis çoğunluğu öyle karar verdi” dense veya “PKK’nın tüm istekleri verilecek, Anayasa’yı değiştiriyoruz” dense kimse engellemeyecek.Eh, madem AB öyle istiyor yapın gitsin bari! ***Evet, seçim provası!12 Eylül’de yapılacak olan referandum için “seçim provası gibi olacak, halk bu Anayasa değişikliğini kabul ederse AKP hükümetine verilen desteğin sürdüğü ortaya çıkacak” diyenler haklı... Aslında prova bile değil, bazı siyasetçilerin “referandumda ‘evet’ diyecek olanlar arasında AKP’li olmayanlar da var” sözlerinin aksine tam bir seçim gibi olacak. (Biz boşuna mı ‘oyları güvenceye alın, uzmanlar bilgisayarlı toplama sistemiyle hilenin çok kolay olduğunu söylüyorlar’ diye hatırlatıp duruyoruz. Bakalım birkaç haftada nasıl yapılacak bu...)Bu referandumlara “plebisit” deniyor. Farklı amaçla yapılıyor gibi görünse de sonuçta “hükümet politikalarının onaylanıp onaylanmadığı” anlaşılıyor. Böyle baktığınızda, bugüne kadar “yarısından çoğu Meclis’te uzlaşma ile değiştirilmiş olan” (asıl yapılması gereken, demokrasiyi sağlayacak değişiklikleri ise AKP’nin israrla yapmadığı) 82 Anayasası için gidilen referandum da evet oyu “yüzde 90’ın üstünde” idi ve bu halk darbeci Kenan Evren’i “en güçlü cumhurbaşkanı” yapmış, o anayasayı da pek beğenmişti.Peki, kendisine iyi anlatılmayan, uzmanlarının bile çelişkilere düştüğü teknik ama çok önemli bir konuyu halkın önüne sürmek ve “seçim gibi” oylanmasına göz yummak ülkeye kötülük değil midir?

Devamını Oku