Hükümetlerin öncelikli görevi; oy isterken “daha rahat ve huzurlu bir yaşam” vadettikleri vatandaşlara karşı bu sözü tutmak, onların refahını ve en önemlisi can-mal güvenliğini sağlamaktır değil mi?
Emeklinin, işçinin, memurun, çiftçinin beklentilerini gerçekleştirmek, yoksula işsize güvence sunmak, sınırda görev yapan askerin veya sivilin canını koruyacak önlemler almaktır. Örneğin; okullarda küçücük öğrencilerin üstüne lavabo veya kapı düşmesi gibi çağdışı olaylara Batı’nın medeni ülkelerinde rastlanmadığına göre “AB’ye gireceğiz” diyen bir Türkiye’de de rastlanmamalıdır.
Bu sorunların hiçbiri ile ilgilenilmeyen, hakkını arayan işçilere bile parya muamelesi yapılıp tazyikli sularla, şiddetle baskı altına alınan... Demokrasinin bir numaralı gereği olan “özgür medya”sı, “özgür üniversiteleri”, “özgür sivil toplum örgütleri” yok edilen... Milletvekillerini liderin emrinde olmaktan kurtaracak yasa değişiklikleri ısrarla yapılmayan bir ülkede hükümetin en önemli sorunu “yüksek yargıyı da istediği çizgiye getirip” ülkeye son şeklini(!) vermek...
Onlara göre bunun adı yargı reformu, bunun adı demokratikleşme, bunun adı 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma...
Dün Vatan’ın halka sorduğu “referanduma evet mi diyeceksiniz, hayır mı” sorusunun cevaplarına baktım, büyük çoğunluk tahmin edildiği gibi (bizler ise gelen mektuplardan bunu zaten görebiliyoruz);
“Oy kullanacağım ama metnin içeriğini bilmiyorum”, “nelerin değiştiğini bilmiyorum” diyor ve “oy verdiği parti ‘hayır’ diyorsa kendisi de hayır diyeceğini veya tersini” söylüyor.
Yani dün yazdığım, Anayasa hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’ün “Böylesine önemli bir konu güven oylamasına dönüşmemeli” endişesinin aynen gerçekleşeceği görülüyor.
Bu nedenle içerik topluma çok iyi anlatılmalı...
MİLİTAN OYLAR BELİRLEYECEK!
Zira vatandaşın bir kısmının, aslında sonuç elbette kendisini de şaşıracağı kadar çok ilgilendirecek olsa da “Doğrudan beni ilgilendiren bir durum yok, oy kullanmayacağım” hatasına düşebileceği bir referandumda mutlaka sandığa gidecek olan militan görüşlerin oyları “belirleyici” olacaktır.
Herkesin ülkesinin geleceğini düşünmesi ve kesinlikle içeriği anlayarak oy kullanması, “partiye oy verir gibi” oy vermemesi gerekmektedir.
Şimdi içeriği incelemeye devam edelim. Örneğin “yargı reformu yapıyor, yargıyı demokratikleştiriyoruz” sözü doğru mu?
Yargının demokratikleşmesi ancak ‘yürütme’ye, ‘yasama’ya karşı daha bağımsız hale getirilmesiyle mümkündür. Oysa yapılan düzenlemede (Danıştay ve Yargıtay üyelerini seçen) HSYK ile “Meclis’in kararlarını denetleme” görevi olan Anayasa Mahkemesi çok daha fazla iktidara bağımlı hale getirilmekte, üyelerine “iktidarın her kararını onaylayan, aynı partinin parçası olan” Cumhurbaşkanı ile o partinin çoğunluğunun karar vermesi sağlanmaktadır.
12 EYLÜL YALANI
Bundan önce 17 kez değiştirilmiş olan 12 Eylül Anayasası’nı “değiştireceğiz” diyenler, bu Anayasa’nın getirdiği ve yüksek yargı bağımsızlığını önleyen en önemli baskı unsuru “HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarın bulunması” ile ilgili maddeyi değiştirmemekte neden ısrar etmiştir, vatandaşın önce bunu sorgulaması gerekir.
Adalet Bakanı (emrinden çıkmayacak olan müsteşarın oyu ile birlikte) HSYK’da peşinen iki oya sahiptir. Hakimlere soruşturma açılması iznini de hala elinde tutmaktadır.
27 NİSAN NE OLDU?
Bunu söyleyenler “Zaten eski Anayasa’da da vardı” diyorlar. Peki siz “Eski (12 Eylül) Anayasa’yı daha demokratik hale getiriyoruz” diyorsanız bu maddeye niye dokunmadınız? Eski iyiyse neden bu kadar kötülediniz?
“Anayasa değişirse 12 Eylül’cüler yargılanacak” diye “evet”e ikna etmeye çalışıyorlar, oysa zaman aşımı nedeniyle yargılanamayacağı hukukçular tarafından açıklandı. Ayrıca madem ki darbeleri yargılamaya karar verdiler, bunda samimi iseler “27 Nisan muhtırası” neden hala hiç ağza alınmıyor?
Bu çelişkiler bitecek gibi değil ama önemli olan vatandaşın ne yapıldığını görmesi, devam edeceğiz.
Eski Cumhurbaşkanları seçmedi mi?
“Demirel, Sezer seçerken kimse itiraz etmedi, Gül’ün seçmesine neden karşı çıkılıyor” sorusu da önemli...
Ekrem Ali Akartürk bu soruyu şöyle cevaplıyor: Burada asıl yanlış Anayasa’nın Cumhurbaşkanları’na bu yetkiyi vermesinde... ABD’de devlet başkanı, yüksek mahkeme yargıçlarını “önerebiliyor” ama Senato onaylamadıkça seçilemiyor.
AB ülkelerinde; parlamentolar üye seçebiliyorsa o üyenin mutlaka “Meclis’in 2/3 nitelikli çoğunluğu” tarafından seçilmesi gerekiyor. Bütün Batı ülkelerinde bu çoğunluğun kabulu yani uzlaşma şart.
Bizde ise parti sistemi ileri demokrasiye sahip- diğer ülkelerden çok farklı, partiler birbirine zıt görüşte, aşırı polarize olmuş bir parti sistemi olduğu gibi Cumhurbaşkanı da “partili”...
Daha önceki cumhurbaşkanları meclis çoğunluğunun kabulüyle, uzlaşma ile seçilmişti (bu nedenle “taraf” olmaları ihtimali çok daha azdı). Anayasa değişiklikleri de uzlaşma ile yapıldığı için bugünkü sorun çıkmadı.
Eğer demokrasi gerçekten isteniyorsa bu değişikliklerin Batı’da olduğu gibi “2/3 nitelikli çoğunlukla” alınması, böylece toplumun güven duyması sağlanabilirdi (geçmişte Adalet Partisi’nin “kendi tabanının oylarına Meclis’te yer verilmeyen” 61 Anayasası’nı kabullenmemesinin nedeni de buydu). Böyle bir durumda cumhurbaşkanının seçmesine de gerek kalmazdı, kim seçilirse seçilsin sorun da olmazdı.
TEPEDEN İNME!
Demek ki halkın “demokrasi getiriyoruz” diyenlere soracağı bir soru da bu; “Anayasa değişikliğini neden Meclis’te 2/3 çoğunluğun oylarıyla veya uzlaşma komisyonu kurarak yapmadınız? Neden diğer partileri dışlayıp, emrivaki yaparak tek başınıza hazırladınız?”
Referandum öncesi masallarını dinlerken bu soruları unutmamak lazım. Zira emrivaki sadece muhalefet partilerine değil halka da yapıldı!

