Tesadüfe bakın ki (!) dün kiminle konuşsam “Memlekette iç savaş çıkarılmak istendiğinden” söz etti. İnsanlar neden aynı anda, aynı duyguya kapılsınlar ki, demek ortada vatandaşta bu endişeyi yaratan bir durum var.Neler oluyor bir göz atalım; Bursa İnegöl’de açılım sürecinde BDP ve PKK tarafından açıklanan “terörü durdurmak için kendi açılımlarındaki talepler” ve yapılan tehditler, bu tehditlerden hemen sonraki saldırılarda verilen şehitler, aynı süreçte yapılan Türk-Kürt ırkçılığını körükleyici konuşmalarla birbirine karşı kışkırtılan kitleler... Bunlar sonucunda bugüne kadar başarılamayan “Türk-Kürt vatandaşların birbirine düşman edilmesi” nihayet başarıldı demek ki... Aynı süreçte benzer başka olaylar yaşanmıştı, sürüyor. Bakalım bu durum yaratıldıktan sonra sanatçılarla, yazarlarla vb. yapılan açılım toplantıları neyi çözecek.Öte yanda “Kürt sorununa İslami Çözüm” isimli bir forumda çözüm için yapılan “Andımız kaldırılsın, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ silinsin” önerilerinin haberi var. (Öyle istekler sıralanmış ki geriye bir ‘İstiklal Marşı’nın da kaldırılması’ isteği kalmış.) Ve tabii Türk-Kürt çatışması körüklenirken “Ergenekon soruşturması kapsamında” diye 102 kişiyi daha; emekli-muvazzaf askerleri, amiralleri, generalleri tutuklama emri var. Öyle kışkırtıcı, öyle sınırları zorlayıcı boyuta geldi ki iş, olacak şey değil.MESELE ÇETİN DOĞAN’I ÖLDÜRMEK Mİ?Masum insanları 10’ar, 10’ar katleden terör örgütünün elemanları “Silah bırakmadık, sadece önderimizin çağrısına uyduk” dedikleri halde ayaklarına mahkeme kurularak serbest bırakılırken, tutuklanma sırası emekli askerlerden görev başındaki askerlere, generallere geldi.Öyle anlaşılıyor ki, öncelikle emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın ölümüne neden olmadan bırakmayacaklar. Bundan 7 yıl önce yapılan bir askeri tatbikat seminerindeki plânların darbe plânı olduğu iddiası üzerine (deliller toplanıp dava açıldıktan sonra) Doğan tutuklandı. Serbest bırakıldı. Kısa süre sonra tekrar tutuklandı, tekrar serbest bırakıldı.Koskoca Orgeneral... Kaçmıyor... Her seferinde kendisi gidip teslim oluyor. Son bırakıldığında onunla birlikte 14 kişiyi tahliye eden (22 Haziran Salı) mahkemenin gerekçesi şu: “Mevcut deliller doğrultusunda şüphelilerin katıldıkları ya da görevlendirildikleri Balyoz Seminer Plânı’nda yapılması plânlanan eylemlerin ‘icra hareketlerinin gerçekleştirildiğine dair somut olgular‘ bulunamaması... Ve şüphelilerin kaçma olasılıklarının bulunmadığı”...GÜVENLİK GÜÇLERİ DE DÜŞMAN GİBİDönemin Genelkurmay Başkanı’nın ve 27 Nisan muhtırasını veren Genelkurmay Başkanı’nın “her nedense” hiç de sorumlu olmadığına karar veriliyor ve bu isimler ağıza bile alınmıyor ama seçilen bazı kurbanlar aileleriyle birlikte devamlı işkence görüyor. Mahkemenin serbest bırakma gerekçesinde ne değişti, dosyaya ne eklendi ki bu insanlara birkaç hafta içinde yeniden yakalama emri çıkarıyorsunuz?Alay mı ediyorsunuz, oyun mu oynuyorsunuz? Uluslararası dev boyuttaki dolandırıcılıkta, Deniz Feneri davasında Alman yargısı suçluları ortaya çıkarmışken tutuklanmalarına izin verilmedi, tüm deliller karartıldı, tüm failler işlerinin başında oturtuldular da (ve nedense Hüseyin Çelik “Geciken adalet, adalet değildir” bile demedi) TSK’nın orgeneralleri mi delil karartacak veya kaçacak?Pazar günkü gazetelerde eşiyle birlikte çantasını hazırlarken fotoğrafları çıkan, “Bodrum’dan İstanbul’a teslim olmaya gittiğini” açıklayan Çetin Doğan, Bodrum Havalimanı’nda İstanbul uçağına binerken polisler tarafından engelleniyor ve polis “asker koruma görevlisini” yumrukluyor. Daha önceki tutuklamalar sırasında kalp rahatsızlığı geçiren ve ameliyat edilen Doğan bu ağır aşağılama karşısında tekrar rahatsızlanıyor ve yoğun bakıma kaldırılıyor.EN TEPEDEKİ MUVAZZAF!!Bir öldürebilseler, rahatlayacaklar. Daha başarılamadı.Peki polisin bugüne kadar bir orgeneralin asker korumasına saldırdığı hiç görülmemişti de neden bugün görülebiliyor?Çok ama çok önemli bir nokta bu; neden? Polis kendi ordusuna düşman mı oldu, yoksa iddiaları gerçek saymak polise mi düştü?Genelkurmay yakalama kararı çıkarılan muvazzaf askerler için “görevleri başındalar” diyor. Haklı çünkü çıkarılan tutuklama kararlarının hukuksuz olduğunu AKP’nin yönetici kadrosu bile (şimdiye kadar hiç söylememiş olmalarına rağmen nedense şimdi) arka arkaya söyleyip duruyor.Ve muvazzaf askerleri, generalleri de tutuklamayı başardıkları gün bu iş “en tepedeki muvazzaf askere” kadar vardırılabilir demektir. Bu kışkırtma ile istenen en hafifinden muhtıra gibi görünüyor ve doğrusu referandumda çok işe yarayacağı kesindir (27 Nisan muhtırasıyla görüldü) ama TSK’nın bu oyuna gelmeyeceği de aynı derecede kesin bence. Umarım yanılmam!Bakalım ülke daha nerelere sürüklenecek?
Bildiğiniz gibi din diktatörlüklerinde sigara ve nargile de alkol gibi keyif verici (hatta uyuşturucu) madde sayılıyor ve içmek bu nedenle kesin yasağa ve cezaya tâbi...Türkiye’de sigaranın sağlık nedeniyle yasaklandığı söylendiği için takdir edilmişti. Ama doğrusu iş ‘Bakanlar sigara içmeye korkuyor, içenler de gizli gizli içiyor’ noktasına, Başbakan tarafından sigara paketlerinin alınmasına, sürekli bir baskı haline gelince “sağlık nedeniyle” konusu da soru işaretine dönüştü.Koskoca, yetişkin insanların, bakanların kendi tercihini yapacak, kendi sağlığını düşünecek aklı yok mudur ki bu baskı yapılmaktadır?Ve sıra geldi içkiye... Şimdi artık “içki içmeyin, meyve yiyin” tavsiyesiyle başlayan ve karikatürlere, internet esprilerine neden olan içki baskısı sürecine girmiş bulunuyoruz. Zaten Anadolu’nun birçok ilinde çoktan tamamlanmış olan baskı artık zirveden yönetilmeye başlandı. Perşembe günü Milliyet’te Melih Aşık’ın köşesindeki, “Bütün manavlarını dolaştım İstanbul’un... Öyle üzüm yesem ki bir an seni unutsam... Her akşam üzüm, şeftali, karpuz” gibi; şarkılardan seçilmiş üzüm geyikleri harikaydı. Hepimiz güldük internette ve gazetelerde çıkan bu eğlenceli tepkilere.Ama keşke bu işlerin sonu da komik olsa...Yasaklara “alıştıra alıştıra” sonu çook farklı yasaklara varmasa... Ortam yeterince uygun hale getirildiğinde, şartlar oluşturulduğunda arkasından ağır cezalar gelmese... Maalesef başta bu tehlikenin görülmemesi, “Rejimi koruyacak garantiler” olduğuna inanılması, aslında pek de ciddi işaretler olan eylem ve söylemlerin “nasılsa olacak şey değil” inancıyla ciddiye alınmaması birçok ülkenin toplumlarını pişman etmiştir.MAKBUL MÜSLÜMAN OLMAK...Örneğin; Gazze’de Hamas’a oy veren halkın kısa süre sonra Hamas’ın ağır İslamcı baskılarıyla karşılaştığında, kadınlar çarşafa girmeye zorlanıp da idam cezaları iyice arttığında, baskı erkeklere de vardığında verdikleri oylara pişman olmaları gibi.Örneğin Afganistan’da Taliban’a, İran’da mollalara önceleri sempatiyle bakan, dini daha da yücelteceklerine inanan halk kesimlerinin dikta baskıları altında “geç uyandıkları için” pişman olmaları gibi...Malezya’da “nasılsa rejim laik” derken kısacık bir sürede “Sünni’lerden başkasına neredeyse hayat hakkı tanınmayan, tesettürsüz kadına kötü gözle bakılan” baskıcı bir rejimine geçildiğinde aymazlığın pişmanlığa dönüşmesi gibi... O noktadan sonra “geçmiş olsun, üstüne bir bardak su için” demek kalıyor çünkü...Yasalarla, güvenlik güçleriyle, yargıyla vatandaşlara yeterince korunma sağlanan 21’nci yüzyılda 1400 yıl öncesinin şartlarını dayatmaya çalışanlar, ülkeleri yukardaki rejimlere dönüştürmeyi ağır ağır, adım adım, bölge bölge gerçekleştiriyorlar genellikle.Tek ayak üstünde bin yalan söyleyebilen, dürüstlükten nasibini almamış erkekler çıkmıyor da dinden ve makbul Müslüman olmaktan, saçının telini gösteren kadın “dinden, ‘makbul Müslüman’lıktan çıkmış “olabiliyor örneğin... (Başbakan’ın “kadınla erkek eşit değildir” sözünü hatırladım.)ERKEKLERE DE CEZABaşlangıçta iyi niyetle, daha iyi Müslüman olmak ümidiyle İslâmcı projelere destek verenler sonunda nelerle karşılaşabiliyor, buna en iyi örnek İran’dan kısa süre önce verilen ceza haberleri...Saçın, türbanın üzerine gözlük takmak, açık renk ceket, dar pardösü, ojeli tırnak, makyaj, saç boyamak para cezası almaya yetiyor. Çarşafı uygun kullanmayan kadınlara 1300 dolar ceza kesiliyor. Avrupaî saç kesimi olan, dar blucin giyen, hatta lüks arabası olan erkeklere de ceza kesiliyor. Sebep; kadınları kötü yola düşürebilirmiş.CENNET İÇİN ÇARŞAFHer sabah okullarda kız çocuklara çarşaf marşı okutuluyor:“Kardeş, kardeş; çarşaf giymenin mükâfatı cennettir. Çarşafı düzgün giymemek utançtır, utanç”...Bu hesaba göre meselâ saçını örtüp altına pantolon giyenler cennete gidemeyecek, çarşaf şart. Demek ki türban yerine çarşafı daha uygun bulanların, ‘inancım için çarşaf giyiyorum’ diyenlerin de okula, iş yerine bu kıyafetle gitme hakkı olmalı.Ama El Ezher Üniversitesi Rektörü kızlara “Çarşafla giremezsiniz” dedi...Bu durumda nasıl çıkılacak işin içinden, bilen var mı?BEYİN YIKAMASon olarak Tokat’ın Zile ilçesinden, bir erkek okurumuzdan gelen mektubu paylaşarak bitireyim;“Her il ve ilçede olduğu gibi tarikatların yaz aylarında aileleri ikna ederek küçük çocukları açtıkları Kur’an kurslarına çektiklerini” anlatan okurumuz kız kardeşinin de 8 yaşındaki çocuğunu (kız) böyle bir okula gönderdiğini, çocuğun şimdiden tesettüre girdiğini ve “başı açık kadınların şeytan olduğuna” inanmaya başladığını anlatıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye genelinde binlerce Kur’an kursu varken yasa dışı Kur’an kurslarına göz yumulması kısacık sürede beyinlerin yıkanmasını böyle sağlıyormuş demek ki...Bakın üzüm geyiklerinden nereye geldik... Şimdi bir salkım üzüm alın da dolaptan, unutun bunları (!) **** İşsizliği engelleyecek babayiğit!Zaten konuşma ve ağlama dinlemekten beyin sulanmasına uğrayan millet artık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu iyice karıştırmış durumda ama istenen de bu zaten...Bir tür lâf terörü yaşanmakta... Örneğin muhalefet partilerine verilmiş anayasal bir hak olan (ve muhalefete düştükleri zaman kendilerinin de kullanacağı) Anayasa Mahkemesi’ne gitme konusunu iktidar “Ne zaman olumlu bir iş yapmaya kalksak Anayasa Mahkemesi’ne gidiyorlar. Millet iradesinin önüne geçiyorlar” şeklinde anlatıyor topluma.‘Meselâ hangi olumlu iş’ diye sormak lâzım. Ne zaman ki Anayasa’nın değiştirilemez maddelerine el uzatılıyor, o zaman AYM’ye gidiliyor.Ve zaten Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş nedeni bu olduğu gibi yargı; Meclis kadar millet iradesini temsil etmekte, onun için çalışmaktadır (üç erk; yasama, yürütme, yargı)... Gerçek budur ama milleti aksine inandırmayı Anayasa değişikliği ile yüksek yargıyı ele geçirmek için gerekli görüyorlar.Başbakan “İşsizliği engellerim diyen babayiğit varsa çıksın ortaya” demiş son olarak. İyi de hükümetlerin birinci görevidir halkına iş imkânı sağlamak, karnının doymasını sağlamak. Bu babayiğitliği göstereceklerine inandırarak iktidara gelirler. Ayrıca her gün “en az üç çocuk” telkini yapan, artan nüfusun ihtiyaçlarını sağlamak bizim görevimiz” diyen bir hükümet en temel ihtiyaç konusunda babayiğit arama hakkına sahip midir?Söz manyağı olduk ama bu sözleri sorgulamayı unutmamalıyız.
Bunca yıldır Türk toplumu her türlü kalitesizliği, her türlü abukluğu, sadece Türkiye gibi değerlerine, geleneklerine bağlı bir ülkede değil Batı’nın en rahat, en ‘her şeyi kabullenecek’ toplumlarında bile tepkiye yol açacak rezillikleri izledi. En aptalca konuşmalara, yazılara, milleti aptal yerine koyan düzmece olaylara “Demokrasilerde herkesin fikrini söyleme hakkına, hatta saçmalama hakkına saygı duyulmalı” diye katlandı, öfkesini içine akıttı ama bazıları Fazıl Say gibi değerli bir sanatçının konuşmasına katlanamıyor.O ağzını açınca ya internetten, ya gazete köşelerinden veryansın. Dünya çapında başarı kazanmış, her ne kadar birileri bunun söylenmesine de pek bozuluyorlarsa da gerçek bir müzik dehası ülkesinin sorunlarıyla ilgili bir açıklama yapıyor, adamı bin türlü lâf ebeliğiyle doğduğuna pişman ediyorlar. Komedinin, garabetin dik alâsı... Fazıl Say’la muhatap haline geçince büyüdüklerini filan mı sanıyorlar nedir bilinmez...Son olarak Say’ın “Arabesk yavşaklığından utanıyorum” sözü için Sibel Can “Fazıl Say’a inat, gelecek hafta Arabesk gecesi yapacağız” demiş. Arabesk gecesi yapsınlar tabii, seven, ilgi duyan izler. Ama niye “Fazıl Say’a inat?”Sevenin, ilgi duyanın arabeski övme özgürlüğü var da, sevmeyenin, kızanın “yerme özgürlüğü” yok mudur? Meselâ ben Sibel Can’ı severim, bunu yazabilirim, sevmeyen de yazabilir. Ona inat ne yapacak?Asıl garabet Hülya Avşar’ın sözlerinde... En uçuk o olmalı ya “Fazıl Say’ın tedaviye ihtiyacı var. Şöhreti hazmedememiş. Saçmalamış vs”... Vallahi gördüğüm kadarıyla hakikaten çok kişinin tedaviye ihtiyacı var ama aralarında Fazıl Say yok... Yıllardır her gittiği ülkede ayakta alkışlanan dev bir sanatçının şöhreti hazmedememesi de söz konusu olamaz.Bence bırakın demokrasiyi, ifade özgürlüğünü filan da bir yana, asıl “haddini bilmek” diye bir konu var. Çok önemlidir haddini bilmek, ulaşamayacağı kişilere dilini de uzatmamak...‘Psikolog’luk taslayacaklarına bunu öğrenmeye çalışsınlar.Belki o zaman bin yılda bir çıkarabildiğimiz uluslararası sanatçılara hakaret etmek yerine onlarla gurur duymayı da öğrenirler.*****Paylaşılamayan 12 Eylül darbesi!Referandum 12 Eylül‘e denk geldi ya, AKP hükümeti de bu Anayasa değişikliği ile -sanki daha önce 17 kez değiştirilmemiş gibi- 12 Eylül (darbe) Anayasasını ortadan kaldırıyoruz diyor ya, 12 Eylül darbesi kapışılamaz oldu.“12 Eylül’de biz daha çok mağdur olduk”, “Hayır, asıl mağdur bizdik” çekişmeleri, “12 Eylül’den bir gün önce”, “bir gün sonra” manzaraları gırla gidiyor. Darbe Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “Darbeyi daha önce yapabilirdik, şartların oluşmasını bekledik” sözünü ise hatırlayan/hatırlatan yok.“Şartların oluşması” ne demek, madem gayri meşru bir eylemi meşru gösterme yarışına girilmiştir; “aşırı şiddet olayları yaşanıyordu diye” darbe yapıldığını iddia eden ve mazur görebilenler vardır, bu darbe için neden şartların daha da oluşması beklenmiş, sorgulamazlar mı? Ya da; niye sorgulamazlar?Ayrıca bu “şartların oluşması”nda darbe yapmak isteyenlerin parmağı olmadığına kim, nasıl emin olabiliyor?Şartlar oluştuğu için 12 Eylül darbesinin kabul edilebilir olduğunu ima edenler, her darbe isteyenin veya darbelerden nemalanıp güçlenen partilerin ya da başka güçlerin uygun gördükleri zamanlarda şartları oluşturabileceğini neden hiç akıllarına getirmiyorlar?Başbakan “Madem 12 Eylül’de bedeller ödediniz. Neden bugün 12 Eylüllerin yaşanmaması için anayasa değişikliğine evet demiyorsunuz” diye sormuş. Acaba yüksek mahkemeleri iktidar partisinin boyunduruğu altına sokacak değişikliklerin 12 Eylüllerin yaşanmaması ile ne ilgisi var?Bugün cezaevlerine tıkılıp aylarca “mahkûm olarak” duruşma bekletilen, aileleri, çoluk çocuğu beş parasız hale düşen insanların yaşadığı maddi-manevi işkencenin 12 Eylül sonrasından farkı var mı?Ya 12 Eylül Anayasası’nın getirdiği; HSYK’nın başındaki “Adalet Bakanı ile müsteşar”ı, yüzde 10 barajını israrla orada tutarken 12 Eylüllere karşı çıkmak nasıl oluyor?27 Nisan muhtırasını sorgulamazken, bundan israrla kaçınır, yapanı korurken darbelere karşı çıkmak nasıl oluyor?Hele bir (tüm kurumlardan sonra) yüksek mahkemeler de ele geçsin, haksızlığa uğrayanların başvuracağı mahkeme kalmasın bakın nasıl hukukun üstünlüğü (!) sağlanacak. Öyle üstün olacak ki hukuk, padişahlığı aratmayacak!
Dün yazılarımızı bitirdiğimiz saatlerde Balyoz soruşturması kapsamında 102 sanık hakkında yakalama kararı çıktığı haberi geldi. Aralarında eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Özden Örnek, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral İbrahim Fırtına ve eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın da bulunduğu tam 102 kişi... 20 Temmuz Salı günü Milliyet’te çıkan “Hiyerarşi dışında darbe plânlandı” başlıklı haberde; “İddianameye göre kendisine Balyoz Komutanlığı adını veren yapılanma, dönemin Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının bilgisi dışında darbe amacıyla harekete geçti.Dönemin Harp Akademileri Komutanı İbrahim Fırtına ve Donanma Komutanı Özden Örnek ile de bu konuda anlaşma sağlandı” diyordu. Aynı haberde “İrtica ile Mücadele Eylem Plânı”nı hazırladığı söylenen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’in de “Balyoz sanıkları arasında yer aldığı” ve aralarında bu isimlerin bulunduğu 196 sanığın “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçundan 15 ile 20 yıl arasında hapis cezasına çarptırılmalarının istendiği bildiriliyordu.Ortada çok tutarsızlık var ama bazıları artık had safhada...En önemlisi, orduda görev yapmış olan ve hiyerarşik yapıyı iyi bilen birçok kişinin de vurguladığı gibi; böylesine büyük çapta, yüzlerce askerin karıştığı bir darbe plânlaması varsa, hele de kendine Balyoz Komutanlığı adını verecek kadar örgütlü bir çalışma yürütülmüşse bunun dönemin Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök ile kuvvet komutanlarından habersiz yapılamayacağı...ONLAR KORUNUYOR MU?Nitekim -hatırlatayım- dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman “Bu konuyu kendisi ile birlikte en iyi Hilmi Özkök’ün bileceğini” söylemişti. Çetin Doğan defalarca “Hilmi Özkök bildiklerini açıklasın” demişti. Ama Özkök bu sözlere öfkeli cevaplar dışında ciddi bir karşılık vermedi.Daha önce sorulduğunda ise bildiğiniz “Vardır da diyemem, yoktur da diyemem” benzeri açıklamaları espri havasında yapmıştı.Şimdi madem ki cezaevinde sivil/asker yüzlerce kişi tutuklu bekletilmektedir ve 100’den fazla kişi hakkında yakalama emri çıkarılmıştır, öfkeye de, espriye de yer olmadığı ortadadır. Özkök ile Kuvvet Komutanları’nın “kendi sorumluluklarındaki ordu”da hazırlandığı iddia edilen darbe plânlarından habersiz olduklarını söylemek de ancak “Onlar korunuyor mu” sorusunu akıllara getirir.Aytaç Yalman “En iyi biz 4 kişi biliriz” derken neden kendisinin ve Hilmi Özkök’ün adını telaffuz etmişti?Çetin Doğan neden “Hilmi Özkök bildiklerini açıklasın” dedi?Yüzlerce kişi tutuklanıp TSK kurum olarak okka altına gönderiliyor, köşeye sıkıştırılıyorsa onların konuşacağı gün gelmiştir artık...MAHKEME NE DEMİŞTİ?Kısa süre önce emekli Org. Çetin Doğan 2’nci kez tutuklanıp 2’nci kez serbest bırakıldığında mahkeme (o ve birlikte serbest bırakılanlar için) tahliye kararının gerekçesinde “Darbe plânlandığı ile ilgili yeterli bilgi olmadığını ve kaçma ihtimalinin bulunmadığını” açıklamıştı.Bu arada hangi somut bilgiler alındı ki (avukatı dosyaya ilave olmadığını söylüyor) 3’üncü kez yakalama kararı çıkarıldı? Bu kadar kısa süre içinde ne oldu ki “kaçma ihtimali bulunduğuna” karar verildi? (Daha önce Kuvvet Komutanları da ‘kaçma ihtimali olmadığı için’ sorgulanıp bırakılmıştı.)Aradan 7 yıl geçtikten sonra ve yukardaki gerekçelere göre bu insanlar niçin tutuklanmadan sorgulanamıyor?Askeri Mahkeme; Dursun Çiçek’in “İrtica ile Mücadele Eylem Plânı’nı 2007’deki YAŞ toplantısı sonrasında hazırladığını tespit ettiğine göre o 2003’teki Balyoz’a nasıl katılmış oluyor?Her konuda olayların çorba olmasına alıştırıldık ama burada yine “referandum”la ilgili “mağduriyet tazeleme”yi düşündürecek çok fazla soru işareti var. Bütün bunlar olup biterken Anayasa değişikliği ile yüksek yargının bağımsızlığının da gidecek olması ne kadar önemli, izleyin ve siz düşünün.*****Gözyaşı tartışmasıMedyada “12 Eylül’le ilgili konuşma sırasındaki gözyaşları samimi mi, değil mi tartışması yapılmakta.Aslına bakarsanız son yıllarda siyasetçilerden o kadar çok ağlama seansı izledik ki (Baykal olayında da evinin kapısı önünde ağlayanlar vardı) ben samimi mi, değil mi tartışmasına girmeyeceğim.Siyasetin içine doğmuş biri olarak siyasi gözyaşlarının hiçbirine inanmıyorum. Ama asıl önemli olan samimi olması, olmaması değil ayıp olmasıdır. Koca koca devlet adamlarının ağlaması ayıptır o kadar.Hani “Erkekler ağlamaz”dı, hani bugünlere kadar bize bu masalı anlatıp durdular... Geldiğimiz noktada en çok erkekler ağlıyor.Yetti artık, buna son versinler!
Efendim, bildiğiniz gibi bir “dincilik” vardır, bir de “dindarlık”... Veya bir “İslâmcılık” vardır, bir de İslâm... Bunların birbirine karıştırılması ciddi bir hatadır, zira dincilik veya İslâmcılık dini siyasete alet ederek din diktatörlüğünü yaratacak rejim değişikliklerini adım adım getirme çabasıdır ve bu İslâm’ın kendisiyle veya ‘dürüst dindarlık’la asla karıştırılamaz.Aynen “laiklik” ile “dindarlığı” karşı karşıya getirip dinin siyasete alet edilmemesini sağlayan laikliği din karşıtlığı olarak gösterme yanlışını bile bile pompalamak, zihinlere kazımak gibi... Tüm din diktatörlüklerinde halklar bu hatalara düşürülmüş, laikliğe düşman edilmişlerdir, Türkiye’de de dinciler (dindarlar değil) uzun yıllardır aynı yolu izlemekteler ve bazıları bu konuları yazdıkları kitaplarda da anlattılar...“Laikler-dindarlar” gibi bir ayırım tümüyle yanlıştır aslında ve laiklerin dindar olmadığı veya dindarların laik olamayacağı gibi bir söyleme de ancak “saf”lar inanır, öncelikle bunu hiç aklınızdan çıkarmayın... Çıkarmayın, çünkü gelen mektuplardan referandum öncesinde “Anayasa değişikliğine ‘hayır” diyecek olanlar solcular, dinsizler, Alevilerdir” benzeri çirkin yalanların bile kullanıldığı anlaşılıyor. İş bununla da kalmıyor, “evet”e destek sağlamak için dinî örgütler bile canla başla çalışıyor.Bir iki gün önce bir gazetede dikkatleri fazla çekmeyecek büyüklükte bir haber benim dikkatimi fazlasıyla çekti. Başlığı “İmamlar evet diyecek” olan haberde DİYANET-SEN Genel Başkanı “taraf oldukları yönündeki eleştiriler için” şöyle diyor;“Biz Kur’an’a ve sünnete, milletin birlik ve beraberliğine tarafız. Bu görüşe katılan partilere de tarafız”... Arkasından referandum konusunda açıklama yapıyor:“Milleti ayırmaya, bölmeye çalışanlara ve vesayetçi bir yönetim anlayışını zorlamaya çalışanlara taraf değiliz, yani 28 Şubatçıların tarafı değiliz. 12 Eylül’deki Anayasa değişikliği paketine hep beraber destek vereceğiz.”HANGİ PARTİ KUR’AN’A KARŞI!Görüldüğü gibi ‘sivil toplum örgütü’ havasında bir dini örgüt önce Kur’an’ı ve sünneti siyasete alet ediyor, bazı partilerin bunu benimsemediğini cümlesiyle ifade ediyor, arkasından da yüksek yargıyı iktidara bağlama amacıyla yapılan Anayasa değişikliğinde sanki değişikliğe “hayır” demek darbecileri desteklemekmiş gibi veya işin içinde ordu varmış gibi imalar yapıyor.Alın size “dindarım” diyen, aslında dine, dindarlığa (ve tabii böylece dürüstlüğe) en çok önem vermesi gereken, imamların bağlı olduğu bir sendikanın başkanından yalanlar...Hayır yani ne demek lâzım “yalan” yerine? Kelime varsa siz bulun...DİYANET CEVAP VERMELİDİYANET-SEN Genel Başkanı sözlerini açıklasın şimdi; hangi partiler Kur’an’a, Sünnete karşı? Kendisi nereden biliyor, milletvekillerinin ibadetini gizli kamerayla mı izlemiş?Referandum’da ‘hayır’ diyecek partilerin veya vatandaşların dini, inancı da mı işe karışmış olacak?Açıklasın; yapılan Anayasa değişikliğinin dinle, orduyla, darbeyle vs. ile ne ilgisi var?İktidar partisi referandumda gereken oyu alabilirse, yüksek yargıyı AKP ile AKP’li Cumhurbaşkanı tek başlarına seçtikleri zaman 50’şer, 60’şar hapse gönderilen askerlerin veya profesörlerin, savcıların, gazetecilerin başvuracağı yüksek mahkeme de kalmayacağını mı anlatmaya çalışıyor?Aynı konuşma içinde bu cümleleri söylediğinizde çıkan sonuç budur. Ki, bu da öncelikle “Hayır derseniz Kur’an’da, sünnete aykırı olur” anlamına gelen bir din istismarıdır.Referandumda “hayır” oylarını engellemek için yapılan bu din istismarlarına açıklık getirmek, yalanları ortaya çıkarmak ve halka anlatmak ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevidir. DİB’i bu göreve davet ediyorum.Bunu yapmadıkları takdirde; 85 bin camide, 90 bin din görevlisi ile bu yalan telkinlerin sorumluluğunu taşıyacaklar.
Yine PKK terörüne 7 şehit verdik... 9’da yaralı... Dün VATAN’ın manşetinde şehit Samet Yılmaz’ın babası Selahattin Yılmaz’ın yüzündeki acının, gözlerindeki gerçek yaşların hepinizin yüreğini dağladığına hiç şüphe yok.Bugüne kadar “Vatan sağ olsun, oğlum bu ülkeye feda olsun” diyen şehit anaları, babaları (ki bazıları hâlâ diyor) artık “Bize şehit haberini değil, oğlumuzu getirin. Böyle iş olmaz olsun” diyorlar.Ailelerinin canı ciğeri, gencecik aslan gibi evlatlar ardı ardına kahpe kurşunlarla yok oluyor. Bunun yapılacağını, ülkeyi cehenneme çevireceklerini söylemişlerdi; BDP de söyledi, Öcalan da “Bundan sonra olacaklara karışmam” tehdidiyle anlattı.Bir tarafta her gün 5’er, 10’ar verilen şehitler, öbür tarafta aylar önce yapılması gereken muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları ile toplantılar...Bir tarafta her gün terör saldırılarıyla verilen can kayıpları, öbür tarafta “ordu operasyon yapmasın” diye çırpınanlar.Peki ne yapsın? ‘Birileri bir şeyler yapmalı’ değil mi?Açıkça dillendiremeseler de ‘Ordu operasyon yapmasın’ diyenlerin aslında tek çözümü ‘devletin terör örgütüyle pazarlığa oturması’... Pazarlıkta istenenler de belli; özerk bölge, terör örgütüne ve teröristbaşına af, siyaset yapma izni, Anayasa’nın değişmez maddelerinin değişmesi. (Ki sıra buna da gelecektir, nasılsa o değişmez maddelerdeki ‘hukuk devleti’ ilkesine aykırılık delindi, diğerleri de delinebilir.)Bu durumda çözüm ne, onu sormak lâzım. Talepler verilebilir mi? Verilemezse bu tehditlerin ve kayıplarımızın sonsuza kadar sürmemesi için ne yapılacak?Sivil toplum kuruluşlarıyla çalışarak, bölgeyi kalkındırarak uzun vadede bir yarar sağlanabilir (ki bu da yıllardır yapılmalıydı)... Ama terör örgütü elemanlarının çoğunu tehditle topladığına göre bu çözümlerin uzun süre yararı olmayacaktır.O zaman hükümetin artık daha acil ve daha radikal bir çözüm yoluna gitmemesinin, bölgeyi ve sınır ötesini teröristlerden temizleyecek, sınırlarımızı kontrol altına alacak ciddi eylem ve yaptırımlara girişmemesinin nedeni nedir, ellerini tutan kim?Daha kaç şehit haberini, kaç şehit babasının ölümden beter yüz ifadesini bekliyorlar?Darbe dönemindeki ve Gazze’deki olaylara ağlarken biraz da her gün verdiğimiz şehitlere ağlasak, 2002 öncesinde terörü bitiren askerleri cezaevlerinde çürüteceğimize deneyimlerinden yararlansak belki o şehit analarının, babalarının gözyaşlarını önleyebilirdik.Ama bunun için oy peşinde koşmayı, devamlı “tribünlere oynamayı” bırakıp samimiyetle, ciddiyetle uğraşmak gerekiyor. Zor (!) ama tek çözüm bu! *****Açılımın içini doldurmak!Başladığı günlerde ve sonrasında açılımın içini tek başına doldurmak isteyenler şimdi “Haydi gelin, siz doldurun” diyorlar. Oysa artık doldu... O günlerde “Sizin açılımınızla DTP (BDP)’nin açılımı farklı. PKK da aynı açılımı ‘yol haritaları’ ile bildiriyor” diyenlere inanmamışlardı, terörle paralel yürütme hatasına düştükleri süreç içinde terörün bitmesi için tek şartın ‘o taleplerin kabulü’ olduğu da devlete dayatıldı.“Kürt sorunu” diye lâfları dolaştıranlar söylemiyor ama durum bu... Kısacası artık bu noktada “terörü bitirmek için” içi doldurulacak bir açılım yok... O zaman, bu “haydi gelin” şovlarına da son vermek gerekmez mi? *****Artık kimse ağlamasın!Bizi de aranıza alın” diye yıllardır dökmedik dil bırakmadığımız Batı ülkelerinde ağlamak duygusal zafiyet işaretidir. Birçok ülkede “acınacak, zavallı bir durum” olarak algılandığı için çocuklar dışında kimsenin ağladığını görmezsiniz, hatta cenaze törenlerinde bile...Kadınlara biraz daha tolerans gösterilir ama hele de bir erkeğin topluluk içinde ağlaması kabul edilir durum değildir.Türkiye’de son yıllarda liderlerin, siyasetçilerin eşlerinin ağladıklarına pek rastlamamıştık, oysa artık en çok ağlayan onlar.Meclis’te gece saat 2’deki oturumlarda -sanki hayatlarında 2’ye kadar hiç oturmamışlar gibi- ancak ilkokul öğrencilerinde rastlanacak tablolarla Meclis sıralarına yayılıp uyumalarına şaşırırken dünkü gazetelerin hemen hepsinde hüngür hüngür ağlayan erkekli kadınlı milletvekillerini görünce durumun gerçekten dayanılmaz hale geldiğini düşündüm.Acaba bugüne kadar 12 Eylül’de olup bitenleri her duyduklarında ağladılar mı, yoksa Genel Başkanlarının ağlamasına mı ağlıyorlar bilinmez ama sebep ne olursa olsun hiç de hoş değil.En iyisi, gelecek grup toplantısında karar alsınlar; bundan sonra hiçbir milletvekili ağlamasın. Hem milletin zaten bozuk olan morali daha çok bozuluyor, hem de şehitlerimizin aileleri bile metin olmaya, ağlamamaya çalışırken, “koskoca parlamenterler”in her okunan şiirde ağlaması ayıp oluyor.
Hiçbir şey kendiliğinden ve sebepsiz olmuyor, referandum, seçim gibi oy isteyen gelişmeler sürecinde söylenen her sözün, yapılan her eylemin hatta siyasetçilerin artık pek kolay döküverdikleri göz yaşlarının bile bir nedeni var.Bugüne kadar hiçbir dönemde böylesine sık konuşma ve ağlama görülmemişti o da ayrı bir konu... Artık bakanlar, belediye başkanları, il başkanları arasında paylaştırılan siyasi konuşmalara, açıklamalara eşler de dahil oldu.Örneğin; ‘one minute’le başlayan İsraille kavga sürecinde gerginlik Gazze’ye yardım gemisindeki olaylarla had safhaya çıkınca, bu arada Kaddafi’nin oğlu kendi yardım gemisi için İsrail’le (Mısır limanına yanaşma konusunda) anlaşıp Gazze için bir de 50 milyon dolarlık yapı yardımı koparınca... Arkasından “Bizim maksadımız bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek. İsrail’le niye çatışalım” diye açıklama yapınca... İsrail ise Türkiye’nin düşman durumuna girmesi üzerine “Biz de PKK’ya yardım ederiz, Türkler bununla yaşamayı öğrenecekler” benzeri açıklamalara girince... Arkadan “İsrail Devlet Başkanı Gazze saldırısını övünce dayanamadım, Başbakan Erdoğan da aynı anda ‘one minute’ çıkışını yaptı” şeklinde bir konuşma geliyor. Oysa diplomasi bilgisi tam da böyle anlarda kontrolü elden bırakmamayı bilmek için gereklidir. Ülkeleri temsil eden siyasetçiler öfkelerine kapılamazlar, çünkü kapıldıklarında kendileriyle birlikte ülkeye zarar verebilirler.AB’YE KARŞI HAKSIZ DURUMA DÜŞMEKAynı şekilde Mavi Marmara gemisinde sorumluluğu AB ülkelerinin ve ABD’nin “terör örgütü” dediği bir örgüte bıraktığınızda (ki gemi de onlara aitmiş), bu örgütün avukatlığını yaptığınızda ortaya çıkan üzücü tabloda zarar gören yine o ülke olduğu gibi, Batı’ya dönüp Davutoğlu’nun Almanya’ya dediği gibi PKK’ya niye tepkisizsiniz” veya Gül’ün dediği gibi “Teröristleri teslim etmemeleri manidar” demeniz bir anlam ifade etmez. Zira yüzde yüz haklı olduğunuz bir konuda kendi hatalarınızla haksız duruma düşmüşsünüzdür.Kaldı ki Almanya Deniz Feneri olayında suçluları tek tek saydığı halde onları da korumuş olmanız ayrıca Almanya’ya söz söyleme hakkı bırakmamıştır.Kısacası, şiirlerden vakit bulup da atasözlerine bakamayanlar “söz gümüşse sükût altındır” sözüne (hiç değilse ara sıra) kulak asmadan devamlı konuşuyorlar ama bir tarafta da gerçekler duruyor, ne yapacağız?12 EYLÜL’ÜN NESİ DEĞİŞTİ?Anayasa değişikliği için “evet” oylarını alma konusunda da milleti ikna için doğru/yanlış demeden her şey söyleniyor. Öyle ‘çorba halinde’ ki ayırmak için cımbız lâzım.Meselâ; Türkiye’de ‘Kürt sorunu’ veya ‘Anayasa’ dediğiniz anda birileri hemen 12 Eylül darbesi sonrasında yaşanılan hukuk dışı olayları örnek gösterir, şu anda da bu yapılmakta.Oysa o dönemde sadece solcular, Kürtler değil büyük kitleler mağdur oldu. Halkın seçtiği iktidar yerinden indirildi, siyasetçiler hapsedildi. Birçok kişi işkenceye uğradı, idamlar oldu.Bu biliniyorken, darbe dönemlerini örnek göstermek kadar büyük yanıltmaca olabilir mi?Ama sonuçta; bugün “Darbe anayasasını değiştiriyoruz” diye kıyamet koparılan 1982 Anayasası referandumda yüzde 90’ın üstünde oy alarak kabul edildi...AKP hükümeti hiç hatırlatmıyor ama bu anayasa geçmiş hükümetler döneminde 17 kez değiştirilerek daha demokratik hale getirildi. Sadece 2001’de tam 33 maddesi değiştirildi... Buna rağmen Türkiye’de “demokrasi” denebilecek bir rejime kavuşmak için daha epeyce değişikliğe gerek var ama yapılanlar bunu mu sağlıyor; hayır!Aslında Anayasa’ya girmesi gerekmeyen birçok madde göz boyama açısından oraya konduğu gibi bu maddeler CHP’nin teklif ettiği- yardımıyla Meclis’ten geçirilebilecekken bu yapılmadı ve asıl bütün bu şovun nedeni olan “yüksek yargıyı siyasallaştıracak” iki madde araya gizlendi.‘DEMOKRATİKLEŞME’Yİ NEDEN SAĞLAMADILAR?Aslına bakarsanız mevcut Anayasa Mahkemesi iktidar partisinin “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğu konusunda oy çokluğuyla karar vermiş olmasına rağmen partiye kapatma kararı vermediğine, yapılmak istenen Anayasa değişikliğinin yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracağı kesin iken “hukuk devleti ilkesine aykırı”lıktan o maddeleri tümüyle iptal etmediğine, yani AKP’nin hoşuna gidecek kararlar verdiğine göre geçen dönemlerde seçilen üyelerin taraflı olduğunu iddia edemezler. Ama ediyorlar... O dönemlerin cumhurbaşkanları TBMM’de tüm partilerin uzlaşması ile seçildiği halde, o üyelerin seçiminde (AB ülkelerinde olduğu gibi) yüksek mahkemelerin tercihleri daha etkin olduğu halde bunu söyleyebiliyorlarsa; Anayasa değişikliğinde cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmak yerine neden daha fazla arttırdılar?Halka seçtirilerek etkisi, yetkisi güçlendirilen cumhurbaşkanının yetkileri neden HSYK ile AYM üyelerinin seçiminde de attırılıyor?BU MADDELER NEDEN DURUYOR?12 Eylül Anayasası’na bu kadar kızarken, o anayasanın getirdiği yüzde 10 barajı neden ‘Başbakanın israrıyla’ orada tutuldu? 12 Eylül Anayasası’na kızarken, o anayasanın getirdiği ve AB’nin de “mutlaka kaldırılmalı” dediği “HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşarı”, yani bu kuruldaki 2 oy, niye orada tutuldu?.. (HSYK; Yargıtay ile Danıştay üyelerini seçtiği için çok önemli.)Demokratikleşme istiyorlarsa neden bu Anayasa değişikliği sırasında milletvekillerini “lider yerine milletin seçmesini” sağlayacak değişikliği tüm tepkilere rağmen yapmadılar? Milletvekillerinin liderin emir eri olduğu rejime demokrasi denir mi?Bu Anayasa değişikliği Başbakan Erdoğan’ın “Bir kişinin, zümrenin, bir partinin projesi değildir” sözünün tam aksine sadece tek partinin projesidir ve AKP’ye yakınlığıyla bilinen AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın bile “Ben yaptım oldu diyerek Anayasa değişikliği yapılmaz, uzlaşma gerekir” sözlerine neden olmuştur.Hafızalarınızı taze tutun, zira ona şu dönemden daha gerekli zaman bulamazsınız!
Bayılıyorum bu konuları iyi takip etmediği, itirazların neye yapıldığını hiç anlamadığı halde kaleme sarılıp yorum yapmaya ve hatta suçlamaya kalkanlara...Şu anda ülkenin başına sarılmış en önemli iki sorundan biri (ki aslında ‘sayısız’dır) ilk kez bir partinin tek başına hazırlayıp, tek başına meclisten geçirdiği ve yapılan hatayı durdurabilecek son demokratik merci olan Anayasa Mahkemesi’nin de aşırı baskılar altında görevini hakkıyla yapamayarak referanduma gönderilmesine fırsat tanıdığı Anayasa değişikliği...Bu değişikliğin içinde, israrla olumlu maddelerle aynı pakette referanduma sunulan ve yüzde 51’in üstünde “evet” oyu alırsa hemen uygulamaya geçilecek iki madde; yüksek mahkemelerin üyelerinin aynı partinin çoğunluğu ile o partiden olan Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesini sağlayacak nitelikte...Her ne kadar iktidar partisi referandum propagandasını:“12 Eylül anayasasını değiştiriyoruz.. Daha demokratik anayasa yapıyoruz.. Karşı çıkanlar statükocudur.. Avrupa’da da bizim yaptığımız gibi..” şeklinde açıklamalar yapsa da bunların hepsi soru işaretleri ile karşılanması gereken, çoğu gerçeklerden uzak açıklamalar...Karşı çıkanlar da bu değişikliklerin bağımsız ve etkin kalabilen tek kurum durumundaki “yüksek yargı”yı da tümü ile siyasi güce bağımlı hale getireceğini bilerek karşı çıkıyorlar.Bunların açıklanması ve iyi anlaşılması gerekiyor, çünkü hem iktidar partisi bu değişiklikleri de hiçbir kuruma danışmadan, yeterince tartışma fırsatı bırakmadan, halka anlatmadan yaptı ve referanduma götürüyor... Hem de açıklayıp anlatabilecek medya kesimini, tüm gücünü ve baskısını kullanarak susturup tasfiye edip sadece kendi medyası gibi çalışan medya kesimi ile “tek ses” olarak götürüyor.Başa dönelim; bu ‘ne olup bittiğini anlamadan’ yazanlar arasında, karşı çıkanlara “halktan niye korkuyorsunuz” diye soranlar var.NEDEN TEK PAKET?Oysa bunu soranlara “anlatın bakalım; ne anladınız Anayasa değişikliğinden, beş maddesini yararları ve zararları ile sayın” deseniz, doğru cevaplayabilecek pek az kişi çıkar.Örneğin aynı kişilerin aklına iktidar partisine;“1982’den bu yana 17 kez Anayasa değişikliği yapılmış, hepsi de partilerin uzlaşması ile, uzlaşma komisyonları ile yapılmış. Siz neden bu yöntemi seçmediniz, komisyon kurmak çok mu zordu” sorusu gelmiyor.“CHP size ‘olumlu maddeleri ayırın, biz de oy verelim meclisten geçsin. Yargı ile ilgili sorunlu maddeleri referanduma gönderin, milletin kafası karışmasın ’ dedi, neden kabul etmediniz? Olumlu maddeleri aynı pakete vitrin olarak cazip gösterip ‘evet’ oylarını daha kolay alabilmek için mi koydunuz” diye sormak gelmiyor.ALDATMACALAR...“Olumlu maddeler arasında işadamlarının gözünü boyayacak ‘ekonomik suçlar için yurtdışı yasağı konmaması ’ da var. Ama bu madde zaten Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti , niye koydunuz? Ayrıca bu ve benzeri maddeler anayasa konusu olacak şey midir” diye sormak...“Memurlara toplu sözleşme demişsiniz, içinde grev hakkı yok. Toplu sözleşme grev hakkını içerir, bu ne aldatmacadır, memurun yaptırım hakkı olmayan sözleşme olamayacağına göre amacınız sadece 3 milyon memurun oyunu almak mı” diye sormak akıllarına gelmiyor.“Hayır” demek için öyle çok neden var ki inanın saymakla bitecek gibi değil!*****Erbakan ‘hasta’ görünmüyorNecmettin Erbakan bildiğiniz gibi “kayıp trilyon” davası (yoksa ‘hüpletilen trilyon’ mu demeli) nedeniyle tutuklanmış, yaşlı ve hasta olması neden gösterilerek cezası “ev hapsi”ne çevrilmiş, Altınoluk’taki muhteşem villasındaki cezası daha sonra aynı nedenle kaldırılmıştı.Aç olduğu için ekmek çalan çocuklar, siyasetçilere pankart açan veya protesto eden öğrencilere hapis cezası, okuldan uzaklaştırma cezası verilirken koca trilyon önemsiz hale gelivermiş, uluslar arası boyuttaki Deniz Feneri skandalı gibi unutturulmuştu.Cezası kalkan Erbakan ilk iş olarak hemen iyileşmiş ve İran’a bir seyahat yapmıştı. Saadet Partisi kongresi sırasında ve sonrasında tam bir diriliş gösterdi, siyasetin içinde olduğunu açıkça ortaya koydu, kongrenin iptalini bile istedi... Son olarak delegelerden imza toplama ile olağanüstü kongreye somut adım atıldığı açıklandı.Bu durumda; “Erbakan hasta mı, yoksa turp gibi mi” sorusunu sormaz mısınız?İsteyen bir soru daha sorabilir:“Bu nasıl adalet?”*****Herkes Kandil’de ama...Karşılaştığımız komik çelişkilerin sonu yok ya bu da onlardan biri... Avrupalı gazeteciler devamlı Kandil’deler, PKK terör örgütünün elebaşlarıyla röportaj üstüne röportaj yapıyorlar ve onları elleriyle koymuş gibi de buluyorlar. Bizim Dışişleri Bakanımız Barzani’ye “Mesut abi” diyor arkasından Barzani’den “sınırı 4 km geçtiniz” azarı duyuluyor. Peşmerge Bakanı mıdır nedir çıkıyor “Kuzey Irak’ta PKK’lı yok, terörü Türkiye’nin içindekiler yapıyor” diyor.Onlarca askerimiz arka arkaya katlediliyor, bizim F-16’lar her ne hikmetse yabancı gazetecilerin şıp diye bulduğu ‘terörist liderlerinin olduğu yer’i asla bulamıyor... Kandil hep zehrin, felaketin kaynağı olarak varlığını sürdürüyor, bir türlü temizlenemiyor. Acaba neden? Bu dağın aslında dokunulmazlığı var da bizden mi saklanıyor? Bu bilmeceyi çözebilen varsa lütfen bana da bildirsin.