Telefonlar geliyor; İstanbul sokaklarında araçlardan mikrofonla ‘referandum beyin yıkaması’ yapılıyormuş. Ekranlarda (gerçekleri anlatan sesleri susturduktan sonra) 24 saat yapılan beyin yıkamalar yetmemiş olmalı... Bu “devlet imkânlarını kendi çıkarı için seferber etme” kampanyasına karşılık yazarak ne kadar anlatabiliriz bilmiyorum ama deneyeceğiz. Dün AKP’nin “Anayasa değişikliği paketi” ile ilgili açıklamaları yazmaya başlamıştım, devam ediyorum. ‘Anayasa değişikliğinde 2 önemli nokta vardır; 1- Hazırlanışı, 2- İçeriği’ demiş ve bir toplum sözleşmesi demek olan değişikliklerin hazırlanışında diğer partilerin, barolar, STK’lar, üniversiteler ile tüm kurumların dışlandığını yazmıştım. Avrupa ülkelerinde parlamentoları liderler değil halk seçiyor, yani milletvekilleri liderin emir eri durumunda değil, demokrasi tam ama buna rağmen “yüksek yargı üyelerini seçmek” gibi çok önemli konularda toplumun tüm katmanlarının katılımı sağlandığı gibi meclisin 2/3 nitelikli çoğunluğu mutlaka aranıyor. Türkiye’de ise ‘iktidar partisi çoğunluğu’nun tüm kararları tek başına alması demokrasi olarak yutturuluyor.Eğer bu değişiklikle amaçlanan, söylendiği gibi “daha çok demokrasi” olsaydı paketin içinde mutlaka “seçim kanunu, yüzde 10 barajı, dokunulmazlıklar” gibi konular da yer alır, her şeyden önce “milletin vekilini millet değil, lider seçecek” şeklindeki çağdışı, demokrasi dışı israr sürdürülmezdi.Anayasa değişikliğinin içeriği konusunda “modern hukuk devletine, evrensel ilkelere uygun olup olmadığı”na bakılıyor. Oysa bu değişiklikte Batı demokrasilerinden fersah fersah geride olan bu garip yöntem ve kurallarda israr edildiği gibi “12 Eylül Anayasası” denilen 82 Anayasası ile gelmiş olan yüzde 10 barajının kaldırılmasına “toplumun hazır olmadığı” şeklinde garip bir mazeret öne sürüldü.Anayasa hukukçularının asıl “Bu değişmedikçe 12 Eylül Anayasası değişmez” dediği madde ise Hakim ve Savcılar Kurulu’nun başına 12 Eylül Anayasası ile getirilen Adalet Bakanı ve müsteşarının israrla orada tutulması.YÖK BU ANAYASA’YLA GELDİBugüne kadar 17 kez değişiklik yapılan, bir seferde 30’dan fazla maddesi değişen Anayasa için hâlâ “12 Eylül Anayasası’nı biz değiştireceğiz” deniyor ve o Anayasa ile getirilen “hukuk üzerinde iktidar baskısı” korunmaya çalışılıyorsa durup esaslı şekilde düşünmek gerekir.“12 Eylül’ün mağduru olduk” yarışına girenler, ‘darbe hazırlığı yapılıyordu’ diye ülkeyi, kurumları ters yüz eden, yüzlerce kişiyi cezaevlerine tıkanlar 27 Nisan muhtırasını veren kişiyi ödüllendirmişse, sorgulamıyorsa bu büyük çelişkiyi düşünmek gerekir.82 Anayasası’na ‘darbe Anayasası’ diyenlerin bu Anayasa’nın getirdiği YÖK sistemine (artık iktidarın kurumu gibi çalıştığı için) hiç dokunmaması, hatta değinmemesi bir başka büyük çelişkidir.Bunların hepsi 12 Eylül’e denk getirilen referandumla “12 Eylül Anayasasını demokratikleştiriyoruz” iddiasında bulunanların gerçeği anlatmadığını gösteriyor. Yarın devam edeceğim.***Göz yaşartan Baykal sevgisiReferandum yaklaşırken iktidar partisi üyelerinin ve her eylemde destekçileri olan gazetecilerin Baykal’a istifasından sonra birdenbire duydukları aşırı ilgi ve sevgi öyle arttı ki insan gülsün mü, ağlasın mı kestiremiyor.“Referandum sonucuna göre Baykal’ın geri dönme ihtimali”nden söz edenler bile var. Bir yandan gayet mütevazı bir yaşamı olan ve Kılıçdaroğlu’nu “birkaç yıllık siyasetle karun gibi zengin olan” siyasetçilere karşı zorla havuzlu villa sahibi yapmaya çalışırken bir yandan “halkçı Kemal” lâkabının beğenilmesine sinirleniyor, onu her fırsatta aşağılamayı görev ediniyor, diğer yanda Baykal’ın nasıl da haksızca gönderildiğini empoze etmeye çalışıp “geri döneceğini” gündemde tutmak istiyorlar.İstifa ettiği güne kadar Baykal’ı yerden yere vuranların bu ani sevgisinin nedeni nedir acaba? Baykal “daha kolay bir rakip” miydi? Yoksa ona uzun siyaset geçmişi ve duruşu nedeniyle “statükocu, seçkinci, (27 Nisan muhtırasını desteklediği için) orducu, agresif” gibi etiketleri daha kolay yapıştırdıkları için mi?Aslında halkın kendine yakın hissettiği, bir eksiği yamuğu olmayan, siyasi hataları görülmemiş bir isim bunların her ikisini de çok zorlaştırıyor tabii. Mesele bu...Baykal olsa referandum kampanyasında da, seçimde de onun kamera olayından, 27 Nisan muhtırasına karşı çıkmamış olmasına kadar tüm açıklarını, “toplum değerlerini” her konuşmalarında hatırlatarak ne güzel kullanırlardı değil mi? Aksini kimse söyleyemez... Deniz Baykal bundan sonra da partisine deneyimiyle yarar sağlayabilir ama -hiç kızmasın- tekrar liderliğe soyunması CHP’nin harakiri yapması olur. Nokta son.
Cevabı biliyoruz aslında, miting adı altında polemiklerle vakit kaybetmekle meşguller. Millete “referandumun ne anlama geldiğini, tek parti tarafından yapılan ve Anayasa Mahkemesi’nin de yurt içinden ve dışından ciddi baskı altına alındığı için çekingen davranıp doğru kararı veremediği değişiklikler kabul edildiği takdirde neler olabileceğini anlatmaları gerekiyor. Oysa onlar “memur-işçi”, “villa”, “Yüce Divan” gibi konularda ağız kavgası yapıyorlar.Aslında referandum ve yaklaşan seçimin güvenli şekilde yapılabilmesini, sandıklarda oyların tek tek not edilmesini ve bilgisayar sonuçlarıyla anında karşılaştırılmasını, gümrük kapılarındaki sandıkların, oyların güvenceye alınmasını, “hayır” oylarına bile evet mührünün basılmasını önlemeyi sağlamak zorundalar ama bu konularda tek ses duyulmuyor.Miting meydanlarındaki kalabalıkların yanıltıcı olabileceğini, demokrasinin geleceği açısından böylesine önemli bir değişikliğe oy verecek vatandaşların popülist söylemlere, sloganlara aldanarak yanlış karar verebileceğini, bu nedenle en anlaşılır şekilde açıklamalarla aydınlatılması gerektiğini düşünen yok.OLUMLU MADDELERBir de yapılan değişiklikte çok önemli zarar verecek iki maddenin yanındaki olumlu maddeler var. Bunların TBMM’den geçirilmesi ve referanduma sadece yüksek yargıyla ilgili 2 maddenin götürülmesi için CHP iktidar partisine çağrı yapmış ama AKP kabul etmeyerek hepsini aynı pakette halkın önüne sunmuştu.Bu son derece yanıltıcı bir durum ama istenen de buydu zaten. Onun için “Ben aslında o iki maddeye ‘hayır’ demek istiyorum ama diğer maddeleri de yararlı buluyorum, vazgeçemiyorum” diyenlere muhalefet partileri gereken kolaylığı sağlayabilir.“Siz sadece yargı bağımsızlığını ortadan tümüyle kaldıracak olan iki maddeye oy verin. Söz veriyoruz diğer maddelerin değiştirilmesini referandumdan sonra biz teklif edecek ve destekleyeceğiz” diyebilir.İnanın bu öneri bile vatandaşların mektuplarıyla geliyor ama nedense milletvekillerinden duyamıyoruz.Bu referandum geri dönüşü olmayan bir yolun giriş kapısıdır. Ülkesini gerçekten seven herkesin o kapıda görevini yapmasından başka da çözüm yoktur.Eğer ihmaller sonunda, tüm kurumların arkasından yüksek yargının bağımsızlığı da kaybedilirse en büyük sorumluluk muhalefet partileri ile “Bayram ertesiydi gidemedim” diyenlere ait olacak. Bence bu referandumda oy vermeyenler kendini vatandaş bile zannetmemeli artık!***Referandumu anlatma kampanyası!Gelen mektuplardan, pazarda, takside, bankada ve her yerde karşılaşıp da konuştuğum “her kesimden vatandaş”ın sözlerinden birçok kişinin referandumda neye oy vereceğini bilmediği anlaşılıyor.Bu nedenle ben bugünden başlayarak bir kez daha ve daha net olarak yapılan Anayasa değişikliği ile ilgili bilgi vereceğim. Bu bilgileri hazırlarken Türkiye kadar Avrupa hukuku konusunda da uzman olan Anayasa hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’e de sorular yönelttiğimi bilmenizi isterim.Akartürk söze “Referandum demokrasi getirseydi 1982 Anayasası gibi halkın yüzde 90’ın üstünde evet oyuyla kabul edilmiş olan Anayasa’ya; bugün hâlâ 17 kez değiştirilip demokratikleştirildikten sonra bile ‘darbe Anayasası’ denmezdi. Aslına bakarsanız ona darbe Anayasası diyenlerin hepsi millete saygısızlık etmiş oluyor. Bugün halkın yüzde 90 oyuyla kabul edilen 82 Anayasası’na darbe Anayasası deniyorsa bu referandumda yüzde 51 evet çıksa demokratik mi olmuş olacak?” diye başladı.Ve muhalefet partilerini, böylece parlamentoyu devre dışı bırakarak Anayasa değişikliği hazırlanmasının ve referanduma sunulmasının büyük yanlış olduğunu söyledi. Devam edelim...SONRADAN ÇAĞRIBöyle bir Anayasa değişikliğinde önemli 2 nokta vardır; 1) Hazırlanışı 2) İçeriği 1) Anayasa değişikliği bir TOPLUM SÖZLEŞMESİ olduğu için tüm demokratik ülkelerde Anayasa değişiklikleri taslak aşamasında barolar, muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, ülkenin bilim adamlarının katkısıyla, ORTAK METİN olarak hazırlanır. Bizdeki gibi hazırlandıktan sonra muhalefet partilerine 3 günlük süre vererek katılım ve onay beklenmez. Çünkü böylesine önemli bir konu 3 günlük mesele değildir. Batı ülkelerinde parlamentolar lider tarafından değil, halk tarafından seçildiği ve demokrasi özümsendiği için Türkiye’den çok farklıdır. Buna rağmen o ülkelerde önemli kararlar parlamentonun 2/3 nitelikli çoğunluğu ile alınır. Bizde ise hem Avrupa örnekleri veriliyor hem de öte yanda tek bir partinin çoğunluğu ile karar vermekte israr ediliyor.Yarın yapılan değişiklikte anlaşılmayan noktaları açıklamaya devam edeceğim.
Öyle bir baskı dönemi yaşıyoruz ki artık gerçekleri konuşabilmek, yazabilmek gazetecinin bile “görevi” olmaktan çıktı, sıra dışı bir eylem haline geldi. Referandum yaklaşırken bir de üstüne azgın bir kesimden gelen baskı ve hakaret dolu mektuplar eklendi... Zannediyorlar ki yazdılar mı herkes bu palavralardan etkilenir ve susar. Ama işte önce insanlık, sonra gazetecilik asıl böyle günler için lâzımdır.Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında alınacak terfi kararlarından önce 101 askere “Balyoz sanığı” iddiası ile yakalama kararı çıkarıldı. YAŞ krizi çözülemeyecek bir noktaya ilerlediği sırada iktidarın “Bu gerginliği daha fazla sürdürmeyeceğiz” açıklamalarıyla birlikte yakalama kararı kaldırıldı. Yargının canı istediğinde ve istediği kişilere yakalama, tutuklama kararı çıkarıp, istediği anda yüzden fazla kişinin yakalama kararını kaldırıvermesinin tesadüf olamayacağını, bu yapılanın (şu anda yüksek yargı dışındaki) mahkemelerin nasıl siyasi etki altında olduğunun açık ispatı olduğunu hâlâ anlamayan var mı bilmiyorum.ÇIKARLAR VE KORKUGerçekleri en açık ve net örneklerle görmesine rağmen korkarak sinen, kolaycılığa kaçan, sadece çıkarına bakan veya ne olursa olsun futbol takımı tutar gibi en fahiş yanlışları görmeden taraf tutanlara ise söylenecek söz yoktur artık. Dünkü VATAN’ın sürmanşet haberinde 1,5-2 yıldır tutuklu vaziyette sorgulanmayı bekleyen Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal ve Fatih Hilmioğlu vardı. İki gazeteci ve iki bilim adamı... Hepsinin aileleri, çoluk çocuğu var. İki yıla yakın süredir hapis hayatı yaşıyorlar, hayatları kendilerinden çalınıyor ve bunun yapılabilmesine aslında hukuk, adalet izin vermediği gibi kendilerine bildirilmiş, açıklanmış somut bir delil, somut bir suç bile yok ortada...Yine “Balyoz” suçlamasıyla önce yakalama kararı çıkarılan, sonra kaldırılan 101 kişinin yakalanması gerekmiyorsa onların neden tutuklu olduğunu, aylarının yıllarının, onurlarının gasp edildiğini, bu “ÇİFTE STANDART”ı açıklayabilecek kimse var mı?720 GÜNÜN HESABITuncay Özkan’ın kızı Nazlıcan’ın “Babamı aldıklarında 15 yaşındaydım, şimdi 4 ay sonra 18 olacağım. En güzel günlerimizi bizden çaldılar, onu haftada bir gün görebildim. Babamı bugün serbest bıraksalar 720 günün hesabını kim verecek” dediği sessiz çığlıklara hiçbir annenin, babanın sessiz kalması mümkün değil. Hele Avusturya Lisesi gibi iyi bir okulu kazanmışken, yaşadığı büyük mağduriyete anlayış göstermeyen yönetimin baskıları yüzünden okuldan kaydını almak zorunda kalması eğitimcilerin bile anlayışsızlığını, zor durumda bir öğrenciye destek olmak yerine köstek olmalarını nasıl da anlatıyor.Bu olaylara bakıp da ülkemizin geleceği ile ilgili iyimser duygulara sahip olmak hiç de kolay değil.Ama eğer adaletin zerresi kalmışsa Türkiye’de, suçunu bilmeden tutukluluk kararı çıkarılan insanları hâlâ neden içerde tuttuklarını açıklamak zorundalar.Özellikle de YAŞ toplantısı sırasında “yakalama kararlarını bir çırpıda kaldırtıverenler” açıklarsa toplumun daha iyi anlayacağına hiç şüphe yok!*** Ordu’nun referandumla ilgisi var mı?Pazartesi günkü gazetenin manşetinde ise Mardin’de askeri araç içinde kalleş ellerin döşediği mayınlarla şehit olan çocuğa ağlayan babanın görenlerin yüreğini kanatan fotoğrafı vardı. Hemen yanında üç liderin referandum savaşları... Erdoğan hâlâ Kılıçdaroğlu’nun “neden aday olduğuna” takmış ha “kamera” diyor, ha “memur Kemal efendi” diyor (memurluğun ne kusuru varsa?)... Kılıçdaroğlu cevaben “Aynaya baksın dedi baktım. Memur Kemal’i gördüm. O da baksın, kalpazanları, yetim hakkı yiyenleri görsün” diyor. Bahçeli “Tıpış tıpış Yüce Divan’a” diyor.Hiç kimsenin umurunda değil sanki son şehitler... O yürekler acısı “yeni gelin”lerin, anaların, babaların gözyaşları.Hiç kimse “şehit evladının cenazesinde giymek için kıyafeti olmayan ve gece yarısı mağaza açtırılarak giydirilen” şehit ailelerini hatırlamıyor. Bu kahpe mayınların, saldırıların nasıl durdurulacağı değil, orduda kimin komutanlığının önleneceği, hangi liderin diğerine ne cinlikle cevap vereceği önemli sanki... Sadece güç, iktidar, oy, para, kavga bu mudur artık Türkiye’nin ölçüleri? Milleti canından bezdirmek midir siyaset?REFERANDUM YALANLARIÖte yanda referandum yalanları tam gaz... Bir okurumuz, Neslihan Demir; “Bir arkadaşım çevresinde ‘referandumda neye evet/hayır diyeceğini bilmeyenlerin eğer hayır derlerse başa asker geleceğine inandırıldıklarını söyledi” diye yazmış.Dicle Üniversitesi’nin yaptığı anket ise Diyarbakır’daki deneklerin yüzde 33’ünün “ordunun tutumunun yeni bir anayasa hazırlanamaması önündeki engel” olduğunu düşündüğünü ortaya koymuş.Her ikisi de yalanların nasıl etkili olabildiğini gösteriyor. İktidar partisinin kimseye danışmadan, paylaşmadan tek başına hazırlayıp Meclis’e getirdiği, hazırladıktan sonra muhalefeti katılmaya çağırdığı ve Meclis’ten tek başına geçirdiği Anayasa paketi ile ordunun ne ilgisi var?Sadece aynı süreçte orduyu darbe iddialarıyla devamlı gündemde tutarak arada bir bağlantı varmış gibi gösterildi, oysa bunlar tümüyle ayrı konulardır.Muhalefet partileri yaratılan kavga ortamına balıklama dalarak zaman geçireceklerine millete gerçekleri anlatsınlar.***Sevgili okurlarım, hepinize hayırlı, huzurlu bir Ramazan ayı diliyorum... Umalım da hiç değilse bu ayın hatırına yalan söyleyenlerin yüzü kızarsın ve sussunlar!
Deniz Baykal’ın YAŞ’ta ortaya çıkan krizle ilgili sözlerini tepetaklak edip tamamen ters anlamlar çıkacak şekilde yorumlayanlar var.Baykal; “Bu çatışma darbe ihtimalini önlemek için değil, o ihtimal ortadan kalktığı için ortaya çıkan bir çatışmadır” dedi.Ters çevirenlerin yorumu ise şu;“Bakın işte, bugüne kadar darbe ihtimali vardı, AKP’nin orduyu köşeye sıkıştırması, neredeyse tüm komutanlarını darbe suçlusu ilân etmesi sonunda ortadan kalktı. Bugüne kadar sağ iktidarların laikliğe zarar verici eylemlerine karşı TSK bir güvence olarak görülüyordu, artık bu güvence yok”...Baykal’ın sözleri onlara göre bu anlama geliyormuş. Oysa Baykal büyük ihtimalle “Bugüne kadar yapılan darbe ve muhtıralar hep bazı partilerin mağduriyet yoluyla oy kazanmasına neden oldu. TSK’nın laik rejimi koruma adına siyasete müdahaleleri özellikle rejimle kavgalı partilere mağduriyetle haksız kazanç sağladı. Ama artık uzun yıllardır TSK’nın demokrasiye, hukuk devletine saygılı olduğu biliniyor. Bundan sonra ordu yoluyla oy toplama olamayacağı için bu kez orduyla kavga ederek, onu sürekli provoke ederek ‘Bakın onu biz demokratikleştirdik’ propagandası yapma fırsatı çıkarmaya çalışıyorlar” demek istedi.Ya da; “Nasılsa TSK’nın demokrasiye saygılı davranacağından eminler, İlker Başbuğ bunu defalarca açıkladı. Yüzlerce emekli-muvazzaf askere tutuklama, yakalama kararı çıkardıklarında bile tek bir aykırı cümle sarf etmedi. Bu nedenle rahatça sıkıştırıp duruyorlar” demek istedi.Aslına bakarsanız bu anlamda konuştuğu açıkça ortada ama her olayı, her konuşmayı gücü elinde tutanları mutlu edecek şekilde yorumlamayı görev edinmiş olanlar 2x2’yi 5 olarak bile gösterebiliyorlar.İnananları kutlamak lâzım!*** YARSAV da tu kaka!Memleketlerinde artık tümüyle sivil baskı rejimine gidişin son taşları döşenir, son noktaları konarken gözleri görmeyenler, kulakları duymayanlar, üç maymunları oynayanlar hâlâ “referandumda oy kullansak mı, yoksa zahmet edip hiç gitmesek mi” diye sorumsuzluğun zirvesine çıkarken sıra YARSAV’a da geldi.Başbakan Erdoğan “yargının içinde dernek kurulur mu, bunu da halledeceğiz” demiş. Oysa Yargıçlar ve Savcılar Birliği yargının içinde değil, dışında bir sivil toplum kuruluşu niteliğinde. Ayrıca geçen yıl YARSAV’dan ayrılan “iktidara yakın ve dahi sözcüsü” yargıçların kurduğu “Demokrat Yargıçlar Birliği” için bu tür bir sözün sarf edildiği de hiç duyulmadı.Şimdi merak etmez misiniz, neden sadece YARSAV rahatsız ediyor? Doktorlar, eczacılar, şoförler, gazeteciler (yeni kurulan ve iktidara yakınlık açısından Demokrat Yargıçlar’a pek benzeyen Demokrat Gazeteciler Derneği dahil), mimarlar, mühendisler kısacası her mesleğin sivil toplum örgütü olabiliyor da yargıçların neden olamıyor?Bir soru daha: Siyasi konularda herkes bir şekilde susturuldu; medya “konuşmasın”, sivil toplum kuruluşları “kendi işine baksın”, üniversiteler “otursun oturdukları yerde”, yüksek yargı; tepesine tokmakla inildiğinde bile “cüppeliler siyasete karışmasın”, ordu; hakaretlere dahi cevap veremeyecek kadar ezilsin ama cemaat liderleri ta Amerika’dan “ölülere bile evet dedirtin” diye akıl versin. Bu siyaset denen şeyi kimin konuşup kimin konuşamayacağına “1 kişinin” karar vermesi Türkiye’den başka nerede görülmüştür?Varsa söylesinler de merak edenler öğrensin!
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç son üçlü koalisyon döneminde Anayasa’nın 30’dan fazla maddesinin değiştiğini söyleyerek sormuş;“Başkasına helâl olan bize niye haram oluyor?”Diyarbakır’da BDP “özerk bölge”yi tartışıyor şu günlerde. BDP ve PKK ile yapılan açılım pazarlıkları... Habur’dan gelen PKK’lılar ve sonrasındaki terör saldırılarıyla paralel artan talepler... Nihayet sonunda “terörün bitirilmesi için BDP ve PKK’nın istediği açılım”a, bölünmenin başlangıcı olan özerk bölgeye (Bkz; İspanya-Katalanlar) geldi dayandı mesele. Ama Arınç; “Hayır diyenler felaket tellallığı yapıyor. ‘Bölündük, parçalandık’ diyorlar. Hiçbir şeyin elden gittiği yok. Sadece kendi saltanatlarından korkuyorlar. Kendileri yıllardır iktidara gelememiş...” diyor hâlâ...İktidara gelemeyen ve iktidarda olmayanlar hangi saltanattan korkacaklar ki? Saltanat deyince ona sahip olanların korkusu söz konusudur. Ama boşverin, biz helâl-haram konusuna bakalım.Bugüne kadar Anayasa diğer hükümetler döneminde tam 17 kez değişti ve evet bir defada 30’dan fazla maddesinin değiştiği oldu. Yani AKP’nin “12 Eylül Anayasası’nı biz demokratikleştiriyoruz” demesi büyük yanlış ama diyorlar.12 EYLÜL DURUYORBunu derken de 12 Eylül Anayasası ile gelen ‘yüzde 10 barajı’na (onun sayesinde hak ettiklerinden daha çok koltuk kazandıkları için) hiç dokunmuyorlar. Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda siyasi baskılarını korumak, iki siyasi oya sahip olmak için 12 Eylül Anayasası ile gelen “HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşarını” kaldırmıyorlar.“Demokratikleştiriyoruz” derken demokratikleşmenin ilk şartı olan “milletvekilini milletin seçmesini, vekilin ‘lider kölesi’ durumunda olmamasını” sağlamayı reddediyorlar. Dokunulmazlığı sınırlayarak ‘yasalar karşısında vatandaş eşitliği’ni sağlamayı reddediyorlar.Oysa bunların hiç ama hiçbiri AB ülkelerinde yok. “Var” diyenler, “Fransa örneği” verenler yalan söylüyorlar.Üstelik AB ülkelerinin “bunlar olmadığı için” ileri demokrasi sayıldığını, bizim ise geri demokrasi olduğumuzu bile bile söyleniyor bu yalanlar...Helâl-haram konusu da çok önemli! Bundan önce Anayasa’nın 17 kez değişmesi, son koalisyon döneminde 30 maddesinin değişmesi helâldi, çünkü...Çünkü hepsinde Anayasa değişiklikleri Meclis’te uzlaşma komisyonları kurularak, her madde tüm partiler tarafından enine boyuna tartışılıp uzlaşılarak yapılmıştı.Bu kez haram, çünkü... Çünkü bu son derece önemli ve özü “yüksek mahkeme üyelerinin Başbakan ile Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi” olan Anayasa değişikliği sadece iktidar partisi tarafından, diğer partilerin ve tüm sivil kurumların görüşü dışlanarak yapılmış, muhalefet partilerinin devre dışı bırakılması için referandum kullanılmıştır.Yüksek yargıyı kesinlikle siyasallaştıracak iki maddenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali ise yargı sürecinde ağır baskılarla önlenmiştir.Güzel lâflar öyle yanıltıcı olabiliyor ki!*** Anayasa değişikliğinin asıl amacı!Bu Anayasa değişikliğinin asıl amacı yüksek yargı üyelerini de iktidara bağımlı kılmak. Böylece kapatma davası ile Yüce Divan korkusu ortadan kalkacağı gibi artık iktidarı elinde tutan parti istediği takdirde Anayasa ile keyfince oynayabilecek, ‘değiştirilemez’ maddelerini bile değiştirebilecektir. “Ama orada olumlu maddeler de var” diyenler ise şunu düşünmeli: AKP eğer isteseydi CHP’nin teklifine razı olur, bu maddeleri onun desteğiyle TBMM’den geçirir, halkın kafası karışmadan sadece ‘yüksek yargıyla ilgili maddeleri’ oylamasını sağlardı. Bu olumlu maddelerin asıl sorunlu iki maddeyi gizlemek üzere orada tutulduğunu, bunun da açık seçik bir hile olduğunu, unutmamak gerekiyor.*** Çubukçu Osmanlı’ya baksa daha da iyi!Tesadüflerin sonu yok ya, bir garip tesadüf de Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’yla ilgili olarak ortaya çıkmış. Muş Havaalanı’nda “bir gazeteci” bugüne kadar her nedense hiçbir milli eğitim bakanına sorulmayan bir soruyu soruvermiş;“Kız ve erkek öğrencilerin ayrı okullarda okumasıyla ilgili bir plân var mı?” Eh, Milli Eğitim’le ilgili başka hiçbir sorun olmadığına göre (öğretmenlerin ‘il dışı atama’ mağduriyeti çığlıkları, KPSS’den 85 puan alan yerine 30 puan alanların torpille atanması filân mesele değil) gazeteci başka soru bulamamış demek!!Bakan Çubukçu ise cevap olarak “Bu sorunun kendisine sık sık sorulduğu” ile başlamış (hayret ki ne hayret, birden bire herkes “kız-erkek ayrı okuyacak mı” merakına düşmüş) ve; “Kız çocuklarla erkeklerin ayrı okullarda eğitim görmesine prensipte karşı olmadığını, bunun çağdışılık, harem-selamlık vs. ile ilgisinin bulunmadığını, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da böyle olduğunu” filân söylemiş. “Türkân Saylan’ın da orta öğretimde ayrı olmasını önerdiğini, ona tepki gösterilmediğini” eklemeyi unutmamış.Demek ki bu sözlere tepki geleceğini daha söylemeden biliyor. Türkân Saylan’ın böyle bir önerisini ise ben hiç duymadım. Milyonda bir ihtimalle söylemişse, mutlaka Doğu’da kızlarını okula göndermek istemeyen babalara çözüm getirmek için söylemiştir ki bu da “tüm okullar ayrı olsun” anlamına gelmez.Kendisi bugüne kadar çalıştığı iş yerlerinde de Meclis’te de erkeklerle bir arada çalışan, çarpıcı giyim tarzına sahip olmasına rağmen bunun da bir zararını görmeyen bir kadın bakanın formalı kız çocuklarla erkek çocukları ayrı okullarda okutma isteğine hangi anlamı yüklemek gerekir bilmiyorum. Ama kadınların çarşaftan çıktığı Cumhuriyet’in ilk yılları ile kıyaslama yaparak karar verecekse, o zaman Osmanlı’ya da uzanabilir. Belki daha da uygun bir tarz bulacaktır kim bilir.
Aralarında çok sayıda “görevdeki asker”in bulunduğu 102 kişiye çıkarılan yakalama kararının kalkması “Gerginlik azaldı, kriz yumuşatıldı” gibi başlıklarla verildi ama bir dakika... Orada durun! Bu halkın, vatandaşın artık olanlardan hiçbir şey anlamaması, arka arkaya gelen görülmemiş olaylarla, acayip tesadüflerle kafasının karıştırılması, hiç kimseye ve hiçbir şeye güvenemez hale gelmesi ne olacak?Onların soruları ne olacak?Bu kararların arkasından ekranlara çıkan “iktidara bağımlı” gazeteciler, olayın gariplik boyutundan kendileri bile şoka uğramış velâkin çaktırmıyor tavırlarıyla “Ama zaten ordu seçilmiş iktidarların emrindedir, o ne derse o olur” benzeri cümleleri temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürüyorlar. Kimse de onlara ve iktidar partisine “İyi ama neden bugüne kadar yargıda hiç görülmemiş toplu yakalama kararları ve tutuklamalar, arkasından hemen toplu karar değişiklikleri bugün oluyor? Neden daha önce hiçbir YAŞ toplantısında bu kadar ciddi bir kriz ortaya çıkmadı da bugün çıkıyor? Son 30 yılda 27 Nisan muhtırası dışında ‘demokrasiye saygılı’ davranan TSK’yı neden illa ki toplu şekilde, kurum olarak darbeci ilan etme çabası içindesiniz?‘27 Nisan muhtırası sorgulanmalı’ tepkilerine aylarca neden hiç cevap vermediniz ve bu muhtırayı veren genelkurmay başkanı neden hâlâ korumanız altında?Neden istediğiniz konular (gizli bile olsa) tüm detaylarıyla sizin medyaya servis yapılıyor veya üyeleriniz örneğin suikast olayı, Tokat saldırısı gibi olaylar henüz yargıdayken konuşuyor da istemedikleriniz ‘mezara kadar’ konuşulmuyor?” diye sormuyor.Ve tabii yine bugüne kadar görülmemiş, adeta dakikası dakikasına plânlanmış gibi gelişen tesadüfleri (!) de... Bugüne kadar birilerine tutuklama kararı çıkarıldığında hemen arkasından, anında o kişileri içeren “yeni bilgi ve belge iddiaları”nın ortaya çıkmasını filân bir yana bırakalım.45 DAKİKA ÖNCE KARARI28’i general 102 asker için yakalama kararı çıkarıldı. “Gelmezlerse görüldükleri yerde tutuklanacaklar” benzeri açıklamalar yapıldı, emekli Orgeneral Çetin Doğan karara uymaya giderken koruması bir polis tarafından yumruklandı, yakalama emri çıkarılan askerlerin terfisi engellendi. Ama tesadüfe bakın ki YAŞ’ta büyük kriz çıkınca “Erdoğan-Başbuğ zirvesine 45 dakika kala” bu kesin ve keskin yakalama kararı bir anda kaldırılıverdi. Ve haberle birlikte Başbakan Erdoğan’ın yakın çevresine “Bu sorun daha fazla uzamadan çözülmeli” dediği yazıldı.Daha önceki toplu tutuklama kararlarının ertesinde de Org. İlker Başbuğ’un hemen Başbakan ve Cumhurbaşkanı’yla görüşmeye gittiğini, yargı bağımsız ise bunun nedenini (yüksek yargı dışındaki mahkemeler, savcı ve hâkimlerden söz ediyoruz ki şimdi sıra yüksek yargıdadır) birkaç kez sormuştum... Şimdi nasıl oluyor da, Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk’un “Ceza Yargılaması Yasası gayet net. Kaçak işlemi yapabilmeniz için önce davet etmeniz gerekir” dediği açık ve net uyarısı bile dinlenmemişken tam bu durumda ve tam 45 dakika önce mahkemeden farklı karar çıkıveriyor?Bunun cevabını gerçekten millete vermek zorundalar.“Askerin siyasete karışmaması” doğrudur ama bunu söylerken bir yandan da askere karşı yargıyı da kullanarak arkası kesilmeyen siyasi operasyonlar yapılmasının nedeni düşünülmelidir.Hele de “askere vurma”nın, kendi ordusuna en olmayacak iddiaları yapıştırmanın millete “askeri demokratikleştirme” olarak sunulduğu bir dönemde...Ve tabii ne tesadüftür ki tam Org. Hasan Iğsız’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olmasının engellendiği YAŞ toplantısı sırasında, tam o saatlerde Iğsız “internet sitesi kurdun” iddiasıyla savcılığa çağrıldı?Sadece bu olaylar bile; yaptıkları Anayasa değişikliği referandumunda “yüksek yargının da siyasallaşması” sonucu (yani EVET) çıkarsa neler olabileceğini açıkça göstermeye yeter.Ama bu ülkenin vatandaşları kendi akıllarına ve mantıklarına bakarak, geleceklerini, olacakları iyice düşünerek karar vermek yerine “12 Eylül mağduriyetini tek başına üstlenmeyi” bile yeterli bulmayıp “27 Mayıs’a, Menderes’e uzanan” söylemlere inanacaksa artık söylenecek söz yoktur.“Son pişmanlık fayda etmez”den başka!
Çıkarlar söz konusu olunca ne dostluk kalırmış, ne meslektaşlık saygısı ne de gazeteciliğin her muhatap için gerektirdiği saygı üslubundan bir zerrecik meğer.Hepsini bu düşmanca kutuplaşma döneminde açık seçik gördük. En yakın meslektaş arkadaşlarımızın bile iktidara yanaşma söz konusu olduğunda yılların dostluğunu bir kalemde silip “merhaba” bile diyemeyecek noktaya geldiklerini izledik. Aynı gazetede yıllarca birlikte çalışıp sohbet ettiğimiz insanların bir yandan demokrasiden, özgür basından, insan haklarından dem vururken öte yanda kendi görüşlerini yazan meslektaşlarına ağır hakaretlerle saldırdığını, özgürce yazma hakkını baskılarla kısıtlamaya çalıştığını gördük, hâlâ görmekteyiz. Ama arkasına iktidar gücünü aldığı için kendini tek ses zannedenlerin baskısını yutacak, “aman sınırları yoktur, susalım’ diyecek değiliz elbette.Referandumda ve seçimde, sandıklarda ya da bilgisayarla toplama sisteminde hile yapılmasının önlenmesi, referandumdan haftalar önce sınır kapılarında başlatılan oy verme işlemlerinin denetlenmesi ile ilgili yazılarım birilerini fena rahatsız etmiş.Muhalefet partileri derin uykularından uyanamadılar ama hiç uyumayanlar dikkatle izliyor. “Big brother watches you” durumu yani... Olsun, “az okunan maz okunan”, gayet iyi okunuyor yine de (!) demek ki... Zaten gittiğimiz her yerde milletin gösterdiği büyük ilgi ve sevgi de ne kadar okunduğumuzu anlatıyor zahmete gerek yok. Bir de Anayasa değişikliği adı altında yapılan “ele geçirme operasyonu”na karşı çıkan herkese olduğu gibi bana da CHP’liymişim gibi etiket yapıştırmaları yok mu çok eğlenceli :) Nasıl koyu bir DP kökeninden geldiğimi ve kökenime sıkı sıkıya bağlı olduğumu, babamın 25 yıllık parlamenterliğinin bir kısmını DP’de, geri kalanını AP’de geçirdiğini, Yassıada’ya gönderilen bir DP’li olduğunu (orada çektiklerini de kendisiyle birlikte mağduriyetler yaşayan ailesine yıllar boyu anlattığını), 27 Mayıs’tan başlayarak üç darbenin de birebir mağduru olup halkın seçimiyle ve rakip tanımadan geldiği mevkiden indirildiğini, bunca yıllık başarılı siyasi hayatının 12 Eylül darbesi ile bittiğini ya bilmiyorlar ya da (defalarca yazıp ekranda da söylediğim halde) bilmez görünmek işlerine geliyor. REFERANDUM SEÇİM DEĞİLKısacası bu palavralar bana sökmez efendim. Kimse benden daha fazla darbe-muhtıra karşıtı olamayacağı gibi, kimse CHP’li olduğumu iddia edecek bir komedi de hazırlayamaz.Ama elbette, “Cumhuriyet rejimini koruyacak tüm yasa ve kurumları kendine ve kendi plânlarına uydurmaya çalışan” hükümetler durumunda (ki siyasallaşmamış kurum kalmamıştır, sonuncuların operasyonu da tamamlanmak üzeredir), yanlış gidişi engelleyebilecek büyük partilerden birine oy vermem gerekiyorsa ülkemin geleceği için bunu yaparım.Çok saygı duyduğum Süleyman Demirel geçmişte bir gün “Babanın kemikleri sızlar” demiş olsa da yapmak zorunda hissederim ve ‘rahmetli babam hayatta olsa bana hak verirdi’ diye düşünürüm.Kemal Kılıçdaroğlu gibi her bakımdan güvenilir bir lider varsa başında, CHP’ye de oy verebilirim.Ama bu referandum, seçim değil. CHP’nin sonuçta direkt ilgisi sadece “yargı bağımsızlığının, hukuk devletinin ortadan kalkacak olmasına engel olma çabasıdır ki bu ancak takdir edilebilir. Ülkenin en saygın hukukçuları da aynı tepkiyi gösteriyor, hepsi CHP’li de ondan mı yani? Güldürmesinler insanı...NİYET KÖTÜ OLUNCA!İçine “halk cahil de kime oy vereceğini bilmiyor, öğretmeye kalkıyorlar” benzeri cümleleri ekleyerek el birliğiyle halkta tepki yaratmaya çalışıyorlar.Oysa halk cahil değil ama ortada o kadar çok yalan, kurumlara “ele geçmiş yargı” ile yapılan o kadar büyük bir baskı ve yıpratma var ki (Anayasa Mahkemesi bile içten/dıştan ağır baskıyla felç edildi) aydınlatılması, yalanlardan korunması gerekiyor.Sandıkların ve bilgisayarla toplama sisteminin denetlenmesi ortaya bir çıkarılıp bir kaybedilen milyonlarca çakma seçmen hilelerinin önlenmesi gerekiyor. (Bkz. yandaki haberde yapılanlar!) Boşuna yorulmasınlar abiler, bunları yazıp duracağız. Ama önlemeye yetecek mi, açıkçası emin değilim! Yetmediği görülürse (ki “nokta” bu referandumla konacak) bu “demokrasiye medya özgürlüğüne pek saygılı” arkadaşlar referandumdan sonra daha da yoğun hakaretlerle ortaya çıkacaklardır. Şimdiden tebrikler, bravo onlara, gazetecilik dediğin (!) budur işte!*****Heron baskını ve sorular!6 askerin şehit edildiği Çukurca-Hantepe’deki PKK saldırısıyla ilgili önemli gelişmeler var. İnsansız hava aracı Heronları takip merkezinin saldırıdan 15 dakika önce Hantepe’deki görüntülerin karargahtaki komutanlar tarafından canlı olarak izlendiği iddiaları yazıldı, çizildi. Tam Genelkurmay’dan “tatmin edici bir açıklama” beklenirken Askerî Savcılığın “Heronlardan gelen görüntüleri takip eden askerî personelin evlerine baskınlar düzenlediği, eş ve çocuklarını bile çapraz sorguya aldığı” haberi geldi.Bu iddia gerçekten önemlidir ve benzer ihmal ve hatalar daha önce başka saldırılarda da gündeme gelmiştir. Bu nedenle Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un günlerce süren iddialara çok daha önceden açıklık getirmesi, en azından “soruşturma başlatıldığını, ihmali görülen personelin mutlaka cezalandırılacağını” halka anlatması gerekiyordu.Çünkü eğer bu iddia doğruysa, önemli olan “görüntüleri kimin sızdırdığı” değil “bu büyük ihmali kimlerin ve neden yaptığı” sorusudur.İlker Başbuğ’un hiç zaman kaybetmeden bir açıklama yapması şarttır.Öte yanda... Son günlerde bu gelişmelerdeki zamanlamalar, dakikası dakikasına ucuca eklemeler size de enteresan gelmiyor mu?
Dün Atatürk Havalimanı’nda sessiz sedasız, 12 Eylül referandumundan haftalar önce başlatılan ve gece-gündüz-rötarlı (THY ise kesinlikle) gelen uçaklardan inen yolcuların referandum için oy kullanmasının her tür yolsuzluğa açık olduğunu yazmıştım.Daha geçen seçimde oy kullandığım sandığın kırık olduğunu, üstündeki koca delikten oyların kolayca değiştirilebileceğini, zaten bazı partilerin sandık görevlileri kapı önünde sohbetle vakit geçirdikleri için bunun pek de kolaylıkla yapılacağını seçim sonrası yazmıştım.Hani öyle ki sandık tümüyle; içi farklı oylarla dolu bir benzer sandıkla değiştirilse kimsenin ruhu duymazdı. (Seçmen sayısındaki karmaşa ile, evlere yazılmış yüzlerce ekstra seçmen ismiyle vs. kimse de fark etmezdi...)Havaalanı’nda bu daha da kolay. Bırakın her tür hatanın, hatta bilgisayarla toplamada yapılan hilelerin ortaya çıkarılamadığı ülkede uçak yolcuları “burada mı oturuyor, iki ayrı ülkede de evi var ve iki kez mi oy kullanacak” gibi soruların tek tek araştırılıp doğru şekilde cevaplanmasını, bu sandıkların hilesiz korunmasını kim sağlayacak?Daha ilk gün “900 gurbetçi oy kullandı” diyorlar. “Gurbetçi” olduklarından nasıl yüzde yüz emin olacağız? Ya birileri ısmarlama olarak önceden çıkarılıp o günlerde getiriliyorsa?Ya sandıkların saklandığı odalarda geceleri birileri oyları değiştirirse?Ya sandık başında sadece 1 partinin adamları duruyorsa ve odalar da onların kontrolündeyse?Bir günde 900 kişi oy kullanmışsa 1 ay 10 günde en az 40 bin kişi kullanabilir. Göz yumulacak şey mi bu? Bütün partilerin “gümrük kapılarındaki sandıklar” konusunu ciddiye almaları ve gerekiyorsa başında nöbet tutmaları lâzım.Ne demişti Fethullah Gülen; “Mezardakiler bile kalkıp oy kullanmalı”...Bu referandum işte o kadar önemli, zaman da, tek oy da kaybedilmemeli!*****Deniz Feneri sanıklarını da arasanız...Prof. Dr. Sami Selçuk açıkladı: “Ceza Yargılaması Yasası gayet net. Kovuşturma başladıysa ki başladı, kaçak işlemi yapabilmeniz için önce onları davet etmeniz gerekiyor. Kaçarsa o zaman kaçak işlemi yaparsınız” diyor. Oysa daha öncekilere yapıldığı gibi son 102 yakalama kararında da direkt yakalama emri çıkarıldı, yakalanan gözaltına alındı, tutuklandı.Ben de bir ekleme yapayım; yakalama kararı üzerine İstanbul’a giden emekli bir orgeneralin koruma görevlisi bile polis tarafından yumruklandı.Son günlerde İstanbul ve diğer şehirlerde güpegündüz araçlar durdurulup içi aranıyor. (Oysa bunun geceleri bile yapılamayacağı uzun süre önce açıklanmıştı...)Peki Deniz Feneri davasının “asıl failleri”ne hangi işlem yapıldı bilen var mı? Onlara “dosya gitmedi/gelmedi, dosya kayıp” oyalamalarıyla aylarca süre verildikten, deliller karartıldıktan sonra nazik nazik Emniyet’e çağrıldılar, ifade verdiler ve bırakıldılar. Hepsi işlerinin başında oturuyor.Dün gazetelerde “Savcılık Eylül 2009’da Adalet Bakanlığı kanalıyla Almanya’dan bazı CD ve belgeleri istemişti. Uzun bir süre yanıt gelmemesi üzerine savcılığın konuyu Adalet Bakanlığı’na sorduğu ve ‘cevap geldiğinde savcılığa gönderileceği’ yanıtını aldığı bildirildi. Savcılığın, bu cevabın gelmesinden sonra şüphelilerin ifadesini almaya başlayacağı belirtiliyor” haberi vardı. Hatırlayacaksınız; Deniz Feneri dosyası (kağnıyla gönderilse daha çabuk gidecek şekilde) Almanya’ya gönderilmiş, gelen cevap uzun süre saklanmış, baskılar üzerine Bakan “Gelmiş ama ben görmemişim” benzeri bir cevap vermişti. Şimdi de, tarihe bakın Eylül 2009 yani aradan tam bir yıl geçmiş ve bu kez de belgeler için böylesine uzun süreler bekleniyor.Bu nasıl adalet ki canının istediğine karşı bıçaktan keskin, istemediğine tüy gibi yumuşak?Nasıl bir yargı ki (şu anda aynı baskı altına alınmaya çalışılan yüksek yargı dışında kalan mahkemeler) iktidarın sevdiklerine dokunmuyor, sevmediklerini suçu kesinleşmeden; imzasız ihbar mektupları ve iddialarla anında mahkûm ediyor, tutuklayıp içeri atıyor?Dünyayı arasanız ‘çifte standart’a daha iyi örnek bulamazsınız.