Bir haber-tartışma programını yıllardır ekranda olan programlar (ve yenileri) arasında zirveye taşımış ve yıllar boyu her hafta aynı başarıyla orada kalmasını sağlamış bir gazeteci olarak mutluluk ve huzur duymam lazım velâkin hiç de öyle değil.Her Açıdan bugüne kadar her yaz 8 veya 12 haftalık tatillere girdi ama hiç bu yaz olduğu gibi tatile girdiği haftadan başlayarak itiraz, tepki yağmuruna tutulmadı. Haziran ve Temmuz ayları süresince gelen yüzlerce mektuptaki güven, ilgi ifadeleri izleyicilerimizin beni gördükleri her yerde gösterdikleri büyük sevgi hep aynı cümlelerle bitiyor;“Neredesiniz, şu anda ekranda en çok size ihtiyaç var.”Bir gazeteci, televizyoncu övgüler kadar eleştirilere (hatta çoğu kez hakarete varan tepkilere bile) hazırlıklı olmalı, bunlara hiçbir zaman hakaretle cevap vermemelidir. Hele de meslektaşlarına karşı... Bizim programımız daha yayında olduğu saatlerde bin çeşit yalan ve iftirayla haberlerini yapanlar oldu, ağzımdan çıkan veya köşemde yazdığım cümleleri ters yüz ederek, yalana çevirerek yazdılar, buna bile katlandım. İnternet sitelerinde, kendi biyografim dışında (birilerinin kafadan uydurduğu bazı kimlik bilgileri dahil) benimle ilgili yazılanların büyük çoğunluğunun gerçekle bir ilgisi yoktur. Bunları hukuki yöntemlerle değiştirmeye çalışıyoruz ama kimseye hakaret etmiyoruz.Edenler nedeniyle açıkça yazmak istemiyorum ama Başbakan Erdoğan’ın geçen Pazartesi çıktığı TV programında sorulması gereken soruların sorulmayışı , söylenen her sözün onaylanması sanıyorum bardağı taşıran damla oldu.EKRANLAR İKTİDARINHer gün aralıksız e-postalar yağıyor. Bunlarda tüm kanalların iktidar partisinin kadrolu elemanı gibi çalışan gazeteci ve akademisyenler tarafından işgal edildiğini söyleyen vatandaşlar bana “neredesiniz” diye sorarken bazen de öfkeyle hesap soruyorlar; “Biz size güvendik, inandık, böyle bir dönemde nasıl ortadan kaybolursunuz?”. Bazılarına cevap yazıyor ve nedenlerini anlatıyorum ama hepsine yetişmem mümkün değil. Zaten onlar da bunu tahmin ettikleri için “hiç değilse köşenizden bir bilgi verin” diyorlar.Cuma günü son gelen e-postalardan biri, Oktay Önderen; “Kaç Pazar oldu programlarınızı seyredemiyoruz. Bunu bizden esirgeyemezsiniz. ‘Dörtte bir’lik de olsa objektif bir program seyredemiyoruz. Maalesef bütün kanallar yandaş, sözde liberal gazetecilere kaldı. Artık yalanları dinlemeye tahammül edemiyorum. Daha fazla zaman geçirmeden ekranları eskisi gibi seyredilir hale getirin. Rica ediyorum” diyordu. Yine dün Ünsal Çevik; “Sayın Mengi, Pazar günleri yayınlanan, çok severek büyük bir dikkatle izlediğim ve izlerken yaşlı yüreğimi ferahlatan riyasız, doğruluk timsali programınızı çok özledim. TRT dahil tek taraflı programların hiçbiri hız kesmedi, hangi kanalı açsanız methiyeler düzülüyor.Kaliteli programınızı ve seçkin konuşmacılarınızı hasretle beklediğimi bilgilerinize sunarım” diye yazmıştı.Perşembe günü Murat Yazdıcutan; “O günlerde de hiç az değildi ama özellikle bugünlerde hazırlayıp sunduğunuz programın eksikliği, yeri o kadar belirgin ki anlatamam. Her geçen gün bu eksiklik biraz daha net şekilde kendini gösteriyor.” derken Hediye Bektaş ise “Bizlerin anlayacağı dilde konuşup, tarafsız tavrınızla, kendi alanlarında en iyileri programınıza getiriyordunuz. Şu anda ise TV’ler kafalarımızı karıştırıyor, ne tercih yapacağımızı bilmiyoruz” diyordu.Bunlar sadece birkaç tanesi ama geriye kalanlar hakkında bir fikir veriyor. Ekranda Her Açıdan’ı arayanların TÜSİAD’a; Türkiye’nin en büyük sanayicilerinin bulunduğu sivil toplum kuruluşuna yapılan baskıya bakmalarını rica ediyorum.İyice düşünsünler, ondan sonra karar versinler. Bu referandum sonucuna göre neler olacağının işareti TÜSİAD’a, diğer STK’lara, sendikalara yapılan baskıda ve ekranların, gazetelerin durumunda gizlidir.Yalanlara aldananların son pişmanlığı fayda etmeyecek. ALTIN VURUŞÖzün Kanbay ise “Hangi kanalı açsak ya Başbakan veya bir bakan konuşuyor. Altın vuruş yapmak için nasıl da asılıyorlar, insanın tüyleri ürperiyor. Kanallar birlik olup ‘Evet’e mi destek vermeye karar verdiler, muhalefet partileri neden ortada yok? Neden ekranlarda ‘Evet’ diyenler var da ‘Hayır’cıları hiç görmüyoruz. Onlar da mı ‘bertaraf edilmek’ten korkuyorlar” diye yazmış.Düşünülecek sözler bunlar!
Daha “açılım” diye başladıkları ilk günlerde hükümetin vaatleri ve söylemlerinin DTP (bugünkü BDP) nin asıl istediği şeylerle hiçbir ilgisinin olmadığını söylemiş, bunları TV’de Kürt aydınlarla da tartışmıştık.Biz ‘Hükümetin açılımı ile BDP-PKK’nın açılımı çok farklı, terör durdurulmadan, örgüt silah bırakmadan vaatlerde bulunmak yanlış’ dediğimizde veya muhalefet partileri “Hükümet kimseye danışmadan, tartışmadan vaatlerde bulunuyor, sonra da bize ‘haydi gelin siz de katılın, destekleyin’ diyor” tepkisi gösterdiğinde;“Bunlar terör bitmesin, analar ağlasın istiyor” popülizmi yapılmıştı. Oysa “Terörü arttırırız” tehditleri altında terörü bitirme pazarlıkları yapılırsa sonunda işin bu noktaya varacağı açıkça ortadaydı.PKK lideri Öcalan ilk yakalandığında “Türkiye Cumhuriyeti’ne her türlü hizmeti vermeye hazırım” derken süregelen yanlış politikalarla, açılım diye başlatılan hatalı süreçle şimdi Türkiye Cumhuriyeti’ne “Güneydoğu’yu özerk Kürt bölgesi yapacaksınız” dayatması yapacak noktaya geldi.Bu noktaya gelinmesinde Hükümet’in artık kabul etmesi gereken yanlışları kadar, terör örgütüne ve onun siyasi uzantısına kanlı saldırılar sonrasında bile destek veren, gelinecek noktayı bilmelerine rağmen; özerklik talebini “Kürt sorunu” adı altında yıllarca gizleyen gazete ve gazetecilerin, bazı akademisyenlerin büyük rolünü unutmamak lazım.Onlar bir yandan orduya , bir yandan yargıya hakaretler yağdırır, hatta mümkünse kökünün kazınması için uğraşırken hiçbir zaman tarafsız bir gözle “Herhangi bir açılım için her şeyden önce terör örgütünün silah bırakması sağlanmalı” demediler. Çünkü silah bırakma son koz olarak bugünlere, “özerk bölgeyi vermezseniz terör örgütü silah bırakmaz” tehdidine saklanmıştı. Tabii daha PKK ile Öcalan’ın affı ve siyaset yapması gibi istekler de var, bununla bitmiyor yani...Şimdi Hükümet’e o günlerde anlamadığı uyarıların ne anlama geldiğini anlattılar. Bakalım terörün bitmesi karşılığındaki dayatmayı şimdi nasıl çözecekler? Gül’ün deyişiyle devlet hangi yöntemi deneyecek ?Ve PKK gibi uluslar arası destekli , hatta vizesiz geçiş hakkı verilen ülkeler tarafından desteklenen, onun için de asla İRA ile benzerliği olmayan PKK’ya İRA benzetmesi yapanlar bu durumda ne önerecek?Ülke yönetenler, terörle mücadelenin elini tutup, Kuzey Irak ’a karlar altında operasyona çıkmış orduyu geri çekerken, bir yandan PKK ile anlaşmalar yapan ABD ’ye körü körüne inanırken bugünleri düşünmeleri gerekirdi. En önemli sorunları günlük siyasete malzeme yapmamaları gerekirdi.Ama ne yazık ki sonunda tüm yanlış adımlar usta söylemlerle gizleniyor, faturayı da yine millet ödüyor!*** Atatürk korkusu tam gaz!Ölümünden 72 yıl sonra bile Atatürk ’ün bu ülkeyi kurtarmış olması, laik-demokratik Cumhuriyet rejimini kurmuş olması, toplumun ona olan sevgisi ile hala aydınlatan ışığı birilerini nasıl da rahatsız ediyor. Onun getirdiği laiklik sayesinde Türkiye’nin şu anda yeryüzünde demokrasi olarak kalmayı başarabilen ‘tek Müslüman çoğunluklu ülke’ olduğunu görmelerine rağmen rahatsızlıkları bitmiyor. Korku mudur, nefret midir, Atatürk bunu hak etmek için ne yaptı belli değil. Konu ne olursa olsun lafı döndürüp dolaştırıp ona getiriyorlar. Mesela Anayasa Mahkemesi raportörü olmasına rağmen “Anayasa Mahkemesi’ni yok sayın ” diyebilen Demokrat Yargı Derneği eş başkanı Osman Can kitabında; “27 Mayıs’ta solcu, 12 Eylül’de dindar Atatürk yaratıldı ” demiş. Bu devirde her istediklerine her etiketi yapıştırabiliyorlar ama düşünün, milletin sevgisiyle, gücüyle bir mucize başaran milli kahramanı darbelerle yan yana getiriyor. Darbecilerin ideolojilerini, hatalarını ona yapıştırıyor. Sanki Atatürk’ün veya herhangi bir insanın dindarlığını tartışma hakkı kendisine ya da bir başkasına verilmiş gibi, dindarlık dediğimiz şey ortalıkta sergilenmeli ve bilinmeliymiş gibi aslında onun dindar olmadığı imajını yaratıyor. Durup dururken... Daha beteri de var. Perşembe günü bir yazar, Sabah’taki köşesinde Atatürk heykelleri, okulları, Atatürk Caddesi, Atatürk eşyaları satan tezgâhlarla dalga geçiyor “Yeri göğü Atatürk ile doldurdular, yine de tatmin olmadılar” diyordu.Yazının asıl ilginç bölümü koluna, sırtına Atatürk’ün imzasını dövme yaptıran genç kızlarla ilgili bölümdü. “İstanbul’da da görüldüğünü ama asıl İzmir’in Atatürk dövmeli genç kızlarla dolu olduğunu söyledikten sonra dövmeli bir genç kızla, tanımadığı bir erkek arasında geçen diyalogu yazmıştı. Erkek kıza dondurma ısmarlamak isterken “Ben de Atatürkçüyüm, bakın ben de o kutsal imzayı göğsüme yaptırdım” diyor. Kızın cevabı şöyle;“Siyah tüyler biraz kapamış ama yine de seçiliyor. Gömleğinizi ilikleyin de gidelim. Siz Gündoğan mitingine katılmış mıydınız?” Ülkenin dört bir yanından on binlerce insanın katıldığı Cumhuriyet mitingleriyle ve Atatürkçü kadınlarla ilgili “Bu mitinglerdeki kadınlar dekolte giyinmişlerdi” benzeri karalama, yozlaştırma gayretlerini bir zavallı kadın akademisyenin ağzından bile duydu bu ülke... Atatürk’ü sevmeyi dekolte giyinmekle, içki içmekle veya dindar olmamakla özdeşleştirerek ona olan sevgiyi azaltma gayretlerinin örümcek kafalardan, aydın olması beklenen kafalara transfer edildiğini gördü.Ama ben Sabah yazarının bu sözleriyle ne anlatmak istediğini doğrusu kendisinin açıklamasını bekliyorum. İzmirli Atatürk’ü seven genç kızlar hiç tanımadıkları bir erkekle iki dakikalık bir konuşma sonunda “Hadi gömleğini ilikle de gidelim” mi diyorlar? Böyle demeleri çok mu doğaldır? Peki, koluna Atatürk dövmesi yaptırmayanlar da mı böyle diyor?Kısacası bu cümlelerin açıklanması gerekir ki Atatürkçülükle alakasız konuların özdeşleştirilmesine artık bir son verilsin. Yaptığı iyilikler karşılığında Atatürk’ün ruhuna azap vermeye kimsenin hakkı olmadığı gibi bu haksız yorumlar çağdaş, Atatürkçü sivil toplum kuruluşlarının eğitim yardımı yapmak istediği kızların ailelerini bile etkiliyor.
Son tabloya göre Kandil “AKP Hükümetle anlaştı, ateşkes ilan ettik” diyor, yani gizlenen bir anlaşmayı açıklayarak planı sabote ediyor. Eğer bu da planın bir parçası değilse PKK lideri Öcalan’la Karayılan farklı planlar peşindeler demektir. Öte yanda bu anlaşma ortaya çıktıktan sonra Hükümet dün “Ak Parti hükümetinin illegal bir örgütle masaya oturmasının söz konusu olmadığını” açıkladı. İyi ama Cumhurbaşkanı Gül iki gün önce “Devlet her yöntemi dener” dememiş miydi? Ayrıca, daha önce PKK ile anlaşma yapılmadıysa Habur’dan PKK’lılar durup dururken mi geldi? Olay iyice karıştı gördüğünüz gibi, meclisteki partileri PKK ile birlik göstermek uğruna teröriste güvenilirse olacağı budur ama biz emin olmadan önce anlayabilmek için resmin bütününe bakalım. PKK’nın “Ramazan sonuna kadar saldırı yapmama” kararı için BDP Genel Başkanı Demirtaş; “Bu kararın süresiz olması ve Kürt sorununun çözülmesi için önce Hükümet yasal alanda yapması gerekenleri çıkartmalı. ‘Silah bırakmayı tartışmadan önce atılacak adımları görmeliyiz” dedi.Aynı sıralarda Cumhurbaşkanı Gül ise Bakü yolunda “Terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener. Bunun içinde hem silahlı mücadele, hem de siyasi, diplomatik metodlar vardır” diyordu.HANGİ YÖNTEMİ DENEDİLER?Şimdi bu gelişmelere “geniş açı”dan bakalım. BDP’nin (ve tabii PKK’nın) Kürt sorunu dediği sorunun gerçekte ne olduğunu kısa süre önce, açılım sürecinde hükümetin başlattığı pazarlıkların arkasından yine kendilerinden duymuştuk. “Türkiye’nin özerk bölgelere bölünmesi ve Güneydoğu’nun Kürt Özerk Bölgesi (yani geleceğin Kuzey Kürdistan’ı) olması, Öcalan’a ve PKK’ya af ve siyaset yapma hakkı, Anayasa’da Kürtlerin Türklerle birlikte kurucu unsur olarak yer alması ve vatandaşlık tanımının değişmesi”… İlk etapta bunlar yapılmadığı takdirde terörün bitmeyeceğini açık açık söylemişlerdi.Bu durumda Cumhurbaşkanı Gül’e devletin “hangi yöntemleri deneyerek” terörü bitirmeyi planladığını sormak yerinde olurdu ama uçaktaki gazeteciler bu soruyu sormamış. O uçakta hep yeralan aynı isimlerin hiçbiri: “Masaya da oturulsa talepler önceden bilindiğine ve bu talepler Anayasa’nın ‘değiştirilemez’ maddelerine aykırı olduğuna göre bu istekler nasıl verilecek?” sorusunu da sormamış.BDP daha çok kısa süre öncesine kadar “Artık tek kişinin burnunun kanamaması” ile ilgilenmiyor tam aksine “açılım”la başlayan pazarlıklardan sonra açık açık “isteklerimiz verilmezse ülkeyi cehenneme çeviririz” gibi siyasi bir parti için dehşet verici tehditleri seslendiriyordu. Öcalan “Kürt gençlerinin arasına gerillalar karışırsa bir günün can kaybı bilançosu 30 yıla eşit olur” benzeri tehdidini savuralı iki hafta ancak geçti.Peki aradan geçen kısacık sürede ne oldu ki PKK eylemsizlik kararı aldı, Demirtaş bunun “Sadece Ramazanla sınırlı olmayabileceğini” söyledi ve aynı sırada Gül “Devlet her yöntemi dener” dedi... Cevaplamaları gereken çok fazla soru var. BU OYUNUN ANLAMI NEAcaba devlet “Habur’dan PKK’lı getirtme” dışında hangi yöntemi denedi? Aslına bakarsanız Habur’dan PKK’lıların gelmesi hangi vaatler karşılığında sağlandı.Ki hemen arkasından Apo “Birdaha gelmeyecekler. Önce isteklerimiz gerçekleşsin” dedi. Acaba BDP israrla referandumu boykot ediyor görünmesine, halkı buna inandırmaya çalışmasına rağmen PKK’nın eylemsizlik kararını sağlayarak (zaten kararları ortak, hiç mesele değil yani) Hükümete açık destek vermiş olamaz mı? Böylece BDP (Hayır oyu vermediği halde) Anayasa değişikliğini desteklemiyor,karşı çıkıyor havası yaratarak iktidar partisinin referandum kampanyasında BDP ile PKK’yı CHP’nin, MHP’nin, hatta ne alakası varsa YARSAV’ın yanında göstermesini ve kendi gizli ilişkisini kurnazca onların üstüne yıkıvermesini sağlamış olamaz mı?Neden olmasın, şimdi tablonun tümüne bakınca, Kürt kökenli vatandaşların çoğunun “AKP’nin tek başına hazırladığı” Anayasaya referandumda ‘Evet’ diyeceğini fark edince çok ama çok gerçekçi geliyor böyle bir gizli anlaşma…Cemil Çiçek; ‘Hayır’ oyu vermeyeceğini, boykot edeceğini söyleyen BDP ve PKK için neden ‘Hayır diyorlar’ dedi?Aynı konuda Gül ile Çiçek neden tümüyle farklı konuştular ve biri PKK ile anlaşılabileceğini ima ederken diğeri “şimdi de konuyu terör eylemi olmaktan çıkarıp siyasallaştırmaya çalışıyorlar” dedi?Peki, BDP-PKK boykot ve eylemsizlik kararlarıyla AKP’ye neden yardımcı oluyorlar, plan ne? Şöyle; bu nasılsa seçim değil, sonuçta onların bir kaybı yok. Ama eğer referandum kampanyalarında iktidar başarılı olursa Anayasa Mahkemesi’nin sayısı 17’ye çıkan üyelerinden tam 11’ini AKP atamış olacak, ne derlerse desinler durum aynen bu. Ve bu gerçekleştiğinde artık ‘Değiştirilemez’ maddelerin BDP’nin istediği gibi değiştirilmesini hükümet desteklediği anda önleyecek hiçbir kurum olmayacak.Zaten iktidara yakın bazı yazarlar bu maddelere de sıra geleceğini bu yıl içinde yazmışlardı. Şimdi herkes düşünsün; Anayasa Mahkemesi şu anda bile baskılar sonucunda ‘hukuk devleti ilkesini’ korumaktan aciz kaldığına göre referandumda Evet çıkacak olursa “devletin, milletin bütünlüğünü” nasıl koruyacak?Ya da kim koruyacak? Türkiye’nin Sırat Köprüsü’nde olduğunu unutmayın,bu kez iş çok ciddi!
Vallahi aslında çok kolay anlarsınız da, bunun için önce niyet, sonra da azıcık zekâ ve dikkat gerekir.Meselâ bakarsınız; şu dönemde TV’lerde, gazetelerde mevcut iktidarın hatalarını eleştirebilen kaç kişi kalmış? Ekranlarda, sorulması gereken soruları sorabilen hatta bırakın soruyu, muhalefet partilerine eşit şartlarda konuşma fırsatı verebilen tek bir gazeteci, programcı tutunabiliyor mu?Meselâ bakarsınız; Bir şehit cenazesinde “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” dediği için İstanbul’dan Mersin’e gönderilen müftü var mı?Bakarsınız; millet referandumda ‘Hayır’ diyecekse bile eline zorla ‘Evet’ yazılı mühür tutuşturuluyor ve tüm itirazlara rağmen değiştirilmiyor mu?Bakarsınız; suçunun ne olduğu bile kendilerine bildirilmeyen gazeteciler, bilim adamları, sivil toplum temsilcileri cezaevlerinde yıllarca süründürülüyor ama YAŞ toplantısında kriz yaşanınca 101 sanık için çıkarılan yakalama kararı bir anda kaldırılabiliyor mu? Bazı insanlar eften püften iddialarla cezalandırılırken Deniz Feneri’nde kapı gibi delillere rağmen sanıklara yıllarca dokunulmuyor mu? Daha çok şeye bakar ve hemen anlarsınız ama sadece TÜSİAD’a söylenen “Referandumda bitaraf olan bertaraf olur” sözü bile demokrasinin uçup gitmiş olduğunu anlatmaya yeter.Salı akşamı Başbakan bir miting konuşmasında “Oy belirtmediklerini ama özgürlüklerin, hukuk devletinin korunmasından yana taraf olduklarını” söyleyen TÜSİAD için:“Siz daha önce gazetelere ilân verdiniz, yeni Anayasa istediniz. Şimdi bu değişikliğe Evet demezseniz tarih sizi affetmez. Karşımıza geldiğinizde biz de size Evet demeyiz” diyor ve “Bitaraf olan bertaraf olur” sözünü tekrarlıyordu. Aslında işte “azıcık zekâ” bu sözlerdeki anlamın ciddiyetini kavramak için çok gerekli. Bugüne kadar görmeyen gözlere, duymayan kulaklara yetecek herşey var burada... “Tarih sizi affetmez” cümlesiyle “Biz sizi affetmeyiz” demiyorsa, “karşımıza geldiğinizde biz de size Evet demeyiz” cümlesiyle ya ihaleleri, ya işleri çözmek için gereken yardımı veya kimbilir belki de iş yerlerine gönderilecek Maliyecileri kastetmiyorsa, “sizi bertaraf ederiz” demiyorsa nedir anlamı?Buna TÜSİAD’ın nazikçe söylediği gibi “talihsiz bir açıklama” denebilir mi, yoksa düpedüz “sendikalara, diğer kurumlara, medyaya yapılan siyasi baskının benzerinin TÜSİAD’a yapılması” mıdır? ÖZGÜR MECLİS VE UZLAŞMAAma burada Başbakan’ın hatırlaması ve herkesin anlaması gereken bir şey var; TÜSİAD (ve başkaları) yeni Anayasa isterken “HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarını tutup bir de üstüne üyelerini siz seçin” demiyorlardı. Onlar “Seçim Kanunu, Partiler yasası değişsin, milletvekillerini millet seçsin, herşeyden önce parlamento demokratikleşsin, bütün meclis sadece 3 liderin sözüyle karar vermesin” diyorlardı. “Ancak böyle bir parlamentoyla uzlaşma ile Anayasa değiştirilebilir” diyorlardı. “Demokrasi ancak bağımsız yargı, bağımsız medya, özgür üniversite, özgür sivil toplum ile olur” diyorlardı. Arada dağlar kadar fark var, görüldüğü gibi! Son olarak Egemen Bağış “Anayasa değişikliği paketi kabul edilirse daha demokratik, daha çağdaş olacağız” demiş. Şu andaki demokrasiye bak, yüksek yargı da siyasallaşınca ne olacağına karar ver. Dediğim gibi, çok kolay değil mi aslında?***Gülben Ergen’in endişe özgürlüğü!‘Demokrasinin gittiğini nasıl anlayacağız’ konusunda harika örneklerden biri bu... Gülben Ergen, Twitter’a “Ülkemle ilgili endişelerimi, korkularımı annem daha da coşturdu” diye yazınca Cumhurbaşkanı Gül’ün 19 yaşındaki oğlu ilk meraklanan olmuş ve hemen “Nedir o korkular” diye sormuş. Meslektaşlarının basın özgürlüğü haklarına, TV programlarına bile “Ergenekon iddialarını kabul etmezseniz size darbeci derim” gibi incilerle baskı uygulamaya çalışan Nazlı Ilıcak fırsatı kaçırır mı; o da hemen “Bravo, doğru soruyu sordun. Kimse karnından konuşmasın. Açık ve net olalım” demiş. Millete bu baskıları uygulayıp sonra Twitter’da kendilerine ait bir grupla birbirlerini gaza getirmeleri, kutlamaları dillere destandır ama hatırlatmak lâzım; ‘12 Eylül darbesini öven siz, başkalarını darbe destekçisi olmakla filan suçlamakta özgürsünüz de Gülben Ergen’in neden endişelenme ve dahi karnından konuşma özgürlüğü yok? Belki karnından konuşmak istiyor, size ne?’GESTAPO’DAN FARKSIZHani duyan da der ki; memlekette hiçbir sorun yok, herşey güllük gülistanlık da hanımlar beyler endişeyi merak ediyor.Herkesin bin türlü endişesi hatta KORKUSU var, sadece “İktidara yakın olanlar” anlamaz bu endişeleri, korkuları. Hitler Almanyası’nda olmadığımıza göre bunlarda kimsenin üzerine vazife değil... Herkes karnından konuşabilir.“Fazıl Say’a yapılan baskı tuttu, onun moralini bozma girişimi başarıldı, haydi diğerlerine de” diyerek ve de Gestapoculuk oynayarak önüne geleni hedef tahtası yapamazlar yani.*** Dişçide olunca...Her ne kadar siz bizleri yazılarımızın üstündeki fotoğraflar olarak görüyorsanız da bizim de insanî ihtiyaçlarımız, koşturmacalarımız sizden farklı değil tabii... Salı günü tam 5,5 saat dişçi koltuğunda oturmak zorunda kalınca yazımın düzeltmelerini de orada yaptım.Telefonda eklediğim bir parantez cümle içinde ‘kıskaca’ kelimesi ‘kıstasca’ olarak (ve beni de üzüntüden hasta ederek) yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.
Ahmet Hakan Pazartesi günü “Yenilmiş mi olacağım” başlıklı yazısında “Referandumda Evet oyları Hayır oylarından fazla çıkarsa yenilmiş mi olacağım” sorusunun cevabını yazmıştı. “Hayır! Ne münasebet... Ben alışkınım seçimlerde yenilmeye” diye başlamış, “Ama yine de bu günlerde... Eskiden çok oy almayı marifet görmeyenlerin, şimdi çok oy almayı tek marifet olarak görmelerine bakıp içerliyorum” cümleleriyle bitirmişti yazısını.Bence bu konuda “çok oy, az oy”un ötesinde de söylenecek şeyler var. Gazetecilerin, aydınların, bilim adamlarının bu konulardaki “sıradan vatandaştan daha da özel” durumları. Eğer bir ülke demokrasi ile yönetildiğini iddia ediyorsa, hele de her konuda gerçekleri bile saptırarak Avrupa ülkelerini, Batı demokrasilerini örnek gösteriyorsa (örneğin Fransa’da HSYK’nın başına Yargıtay Başkanı ile Yargıtay Başsavcısı getirilmişken bunu halka ‘orada da başında Adalet Bakanı var’ diye yanlış yansıtan bir yönetim varsa) o ülkenin gazetecileri, aydınları, hukukçuları şartlar ne kadar zorlaşmış olursa olsun gerçekleri anlatmak durumundadır.Her konuda anlatmak durumundadır ama özellikle ‘seçim’ değil, ülkede hukuk devletini, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırıp yüksek mahkemeleri siyasi gücün emrine sokacak değişiklikler söz konusuysa ve gerçekler “polemiklerle, süslü söylemlerle” gizleniyorsa bunu mutlaka yapmaları gerekir.Halk sonunda yine de yaklaşan tehlikeyi görmeyebilir, iş adamlarına, gazetecilere, bilim adamlarına yapılan baskılar bu gruplar üzerinde (hatta maalesef Anayasa Mahkemesi üzerinde) bile etkili olabilir, hayati önemdeki referandum aymazlığa düşmüş kesimler tarafından yeterince ciddiye alınmayıp “oy kullanma”nın önemi göz ardı edilebilir, sonuç sakıncalı adımları destekleyecek yönde çıkabilir. Bu durum ülkenin gazetecisini, aydınını hiç mi hiç etkilemez. (Baskılar giderek artar, dayanılmaz boyutlara ulaşabilir, eleştiren herkes iyice kıstasca alınır, o başka...)‘VATAN SEVGİSİ’YLE BASKI...Unutulmasın ki, bu ülkede 82 Anayasası’nı halk yüzde 90’ın üstünde oyla kabul etmesine rağmen sonradan çok sayıda maddesi değiştirilmiş (şu anda yapılan değişikliğe ise seçilen hakimlerin emekliliği gelene kadar uzun yıllar dokunulmayacaktır) ve halâ “darbe Anayasası” olarak tanınmaktadır.Bu ülkede aynı gazeteciler Özal’dan, Demirel’e, Çiller’den, Yılmaz’a, Ecevit’ten Erbakan’a kadar her hükümet döneminde eleştirilerini özgürce yapmış ve bugünküne benzer ağır baskılarla asla karşılaşmamıştır. Sadece onlar değil, özgür iradesiyle ‘Hayır’ diyecek olan tüm vatandaşlar “Hayır diyenin vatan sevgisiyle sıkıntısı vardır” benzeri psikolojik baskılarla karşılaşmamıştır.O nedenle... Referandumda sonuç ne olursa olsun gazeteci veya bilim adamı yenilmiş sayılamaz. Bunu iddia edenler ya demokrasi özürlü, ya cahil, ya da kötü niyetlidir, o kadar!***** Erdoğan-Kılıçdaroğlu TV’de tartışmalılar!Okurumuz Kemal İsberk güzel bir mektup göndermiş. CHP’nin liderinin ve önde gelen isimlerinin sık sık TV’ye çıkarak halkın anlayacağı sadelik içinde referandumu, neyin oylanacağını, sonucun nasıl bir değişiklik getireceğini anlatmaları gerektiğini... CHP’nin Muharrem İnce, Gürsel Tekin, Süheyl Batum, Kemal Anadol gibi isimlerinin ortada görünmediğini yazıyor. (Aynı zamanda “gerçeğin tam aksi olan bazı söylemleri, üzerinde “Evet” yazan mühürlerle yanılmamak gerektiğini de anlatmalılar aslında.)Gerçekten de bu durum ve Baykal’ın referandum sürecinde konuşmasının engellenmesi genel başkan değişikliğinin parti içi demokrasi konusunda pek fark yaratmadığını gösteriyor. Bu isimler daha önce konuşuyor, bilgilerini aktarıyorlardı.Uzun süredir neden sesleri duyulmuyor? Neden sadece Kılıçdaroğlu konuşuyor? Hazırladıkları Anayasa kitapçığı gazetecilere neden dağıtılmadı?.. (Örneğin biz neden alamadık?)Eğer hepsinin nedeni Önder Sav’ın parlak fikirleri (!) ise bravo onlara! İyi yoldalar, devam. Kemal İsberk bir de Kılıçdaroğlu ile Erdoğan’ın TV’de tartışmalarını ve gerçeklerin böylece anlaşılmasını önermiş.Baykal döneminde Başbakan Erdoğan bu teklife “Benim muhatabım parti lideridir, Baykal’dır” demişti. Şimdi muhatabı Kılıçdaroğlu olduğuna göre kabul etmemesi için bir neden kalmamış olmalı.Referandum öncesinde bu imkânı topluma sağlamaları gerekir!
Dünkü yazımda ‘BDP’nin referandumda Evet veya Hayır demek yerine boykot etmesinin altında yatan samimiyetsizlikten, “bir işbirliğini gizleme” planından söz etmiştim. Peki nasıl?Aynen şöyle: şimdi düşünün, bu bir seçim değil, bir ülkenin tüm vatandaşlarının haklarını belirleyen anayasasında yapılan değişiklikler. Bunları yanlış buluyorsanız, tek parti tarafından hazırlanıp herkesin dışlanmasına demokrasi ve uzlaşma adına karşı çıkıyorsanız ‘Hayır’ dersiniz, doğru buluyorsanız ‘Evet’ dersiniz.Ortası yoktur yani... Hele böylesine hukuk devleti ilkesine saldırı anlamında hayati bir değişiklik yapılırken hiç yoktur.Ama acaba BDP için neden var? O neden ‘evet’ veya ‘hayır’ demiyor da boykot ediyor?Ve asıl önemlisi, BDP “hayır” dememesine rağmen Başbakan neden israrla:“CHP-MHP-BDP ve hatta PKK”yı aynı safta gösteren söylemi tekrarlayıp duruyor? PKK İLE ANLAŞAN KİM?Tabii olaylara her açıdan bakma alışkanlığı edinmiş birçok kişi “gizlenen açılar”ı da görebiliyor. Hükümet “Kürt açılımı” yapıyoruz diye ortaya çıkarken (DTP) BDP ve PKK ile anlaşmıştı. O günlerde hem bu parti, hem de terör örgütü ile pazarlıklar yapılıyor ve her ikisi de bu pazarlıkların verdiği ilhamla taleplerini arttırdıkça arttırıyorlardı.Hem de PKK terörünü, katliamları olanca hızıyla sürdürerek. Ne zaman ki bu açılımın BDP-PKK tercümesi olan “özerk bölge, af, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinde değişiklik” noktasına gelindi, terör şehirlere sıçratıldı, dozu arttırıldı, şehitler iyice vicdanları kanattı, ne zaman ki halk açılıma büyük öfke duymaya başladı bu baştan yanlış anlaşma hükümeti fena rahatsız etti. Üstelik referandum öncesinde halkın öfkesi frenlenmeliydi. Aslına bakarsanız Apo’nun çok önceden “yol haritası”nda söylediği şeyleri tekrarlamaktan başka bir şey söylemeyen Diyarbakır Belediye Başkanı’na “organları yer değiştirmiş adam” dendi. Böylece BDP ile kavgalıymış gibi bir durum yaratıldı.Aynı anda BDP ile PKK “açılım pazarlıkları”ndan hoop alınarak CHP ile MHP’nin yanına oturtuldu. Oh ne rahat, işte referandum öncesinde her şey unutulmuştu(!)Ama yine de... Acaba BDP bu taleplerini (şu an için) yerine getiremeyen AKP’nin Anayasası’na neden “Hayır” demiyor? Veya neden “Evet” demiyor? (Nasılsa referandumda Evet çıkması halinde yüksek yargı siyasallaşacağından BDP’nin tüm istekleri yerine getirilse de itiraz edecek kimse kalmayacak).İKİYÜZLÜ PLANİşte bu sorunun cevabını okurumuz Can Türe vermiş: “Eğer BDP bu değişikliği istemiyorsa neden hayır demiyor, çünkü hayır derlerse Doğu’da büyük bir kesim de hayır diyecek ve sandıktan Hayır çıkma ihtimalini arttıracak. Peki, evet derse? O zaman AKP-BDP yakınlığı ortaya çıkacak ve AKP kendi tabanından bile oy kaybedecek. Oysa şimdi BDP ile PKK’yı ‘muhalefet partilerinin yanına’ yapıştırıyor, onları aynı safta gösteriyor. İlerde şöyle haberler de çıkabilir: ‘Terör örgütü tehditle hayır oyu istedi’. Yandaş medyada çıkacak bu tür haberlerle milli duygular sömürülebilir, Hayır oylarının önü kesilebilir”.Can Türe mektubunu “bu nasıl ikiyüzlü bir plandır. İşin gerçeğinde BDP Evet diyor ama bunu açıklarsa Hayır çıkacağını bildiği için saklıyor.”Ne dersiniz Türe’nin yazdıkları akla çok yakın gelmiyor mu?*****Patatesten mühür yapın!‘Hayır’ oyu vermek isteyenlere de ‘Evet’ mührü bastırma uyanıklığına yerden göğe haklı nedenlerle karşı çıkıldı ya, aslında derhal ‘Tercih’ yazan mühürlerin sayısı tamamlanarak devreye girmesi lazımdı ama yapmıyorlar ve bunu bile yutturuyorlar. Bu ülkede sonuca giden yolda ne sahtekarlıkların yapıldığına dikkat eden yok zaten, sonuç önemli.Neymiş efendim, önce ‘Tercih’ yazanlar kullanılacakmış, sayısı yetmezse yine ‘Evet’ yazanlar. Yetmeyeceği (!) şimdiden belli tabii... Peki, neden bu israr? Referanduma daha haftalar varken zamanları mı eksik , yoksa trilyonların israf edildiği bir ülkede mühüre yetecek para mı yok? İkisinden de fazlasıyla var aslında... Ama diyelim ki her ikisi de eksik, patatesleri ortadan kesip üzerine ‘Tercih’ yazsınlar, o bile olur. Mürekkebe bastın mı çıkar. Milleti koyun yerine koymaktan daha iyidir nasılsa!
BDP-PKK KİMLE YANYANA- “Açılım” diye kimsenin görüşü alınmadan başlatılan ve sonra muhalefet partilerine “ne olduğu, kimlerle işbirliği yapıldığı bilinmeyen projeye destek” çağrıları yapılan girişim sürecinde BDP ve PKK ile, İMRALI ile anlaşmalar yapan ama sonra terör şehirlere sıçratılıp, terörün durması için “Özerk bölge, terör örgütüne af ve siyaset yapma hakkı, Anayasa’nın ‘değiştirilemez’ maddesinin değiştirilmesi” taleplerinin pazarlığı su yüzüne çıktığında, halkın şehitlere tepkisi iyice arttığında yapılan U dönüşünü...-Hükümet üyelerinin bu KESKİN dönüşle yetinmeyip referandum öncesi akıl almaz bir planla BDP ve PKK’yı “CHP-MHP ve dahi YARSAV gibi binlerce yargıç-savcı üyesi olan bir meslek kuruluşuyla, medyanın eleştiri yapan kesimiyle yan yana getirmesini gözden kaçırmayın. Çünkü bu “açılım fiyaskosu”nu önemseyen halkı referandum sürecinde aldatma girişimidir.BDP ve PKK ile pazarlığa oturan, Habur’dan PKK’lıları böylece getirten, “daha yüzlercesinin geleceğini” söylerken Öcalan’ın “Haydi bakalım sözünüzde durun, isteklerimizi yapın, yoksa başka PKK’lı gelmeyecek” demesiyle planları suya düşen, hemen arkasından BDP’lilerin “Türkiye’yi cehenneme çeviririz” tehditleriyle terörün artmasına neden olan; CHP-MHP-YARSAV veya medya değil, AKP hükümetidir.Siyasetçi hiç değilse marifetini başkalarının üstüne yıkmayacak kadar dürüstlüğü topluma borçludur. Aslına bakarsanız BDP’nin “Evet” veya “Hayır” demek yerine referandumu boykot etmesi bile iyi düşünüldüğünde- bir işbirliğini göstermektedir. (Yarın yazacağım.)ALEVİLERİ KIŞKIRTMA- Her konuda her detayı inceden inceye düşünüp referandumda istediği sonucu almak için kural tanımayanların Alevi vatandaşların “Hayır” demesini önlemek için Dersim olaylarını ısıtıp ısıtıp yeniden piyasaya sürmesi (sanki konu‘yüksek mahkemeleri de siyasi gücün eline verecek’ anayasa değişikliği değil de seçimmiş gibi parti rekabeti yapılıyor) dikkatlerden kaçmamalıdır.İNATLA “EVET” MÜHRÜ- Referandumda “Hayır” demek isteyenlerin bile kâğıda “Evet” damgası basmak zorunda bırakılmasını, böylece yan yana “iki Evet” görüldüğünde “yanlışlıkla Evet sayıldı” denmesinin kolaylığını...Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri içinde olan “hukuk devleti” ilkesine bile “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak maddelerle” el atılırken “Evet” yazan mührün değiştirilmesinin olay haline getirildiğini...SEÇMEN SAYISI, SEÇSİS- Bu mühür konusuna yoğunlaşan muhalefet partilerinin hızla akan günler, haftalar içinde bilgisayarla toplama sisteminin ‘en usta bilgisayar uzmanlarının defalarca tekrarladığı gibi’ dışarıdan müdahaleye, hileye açık oluşu üzerinde fazla durmayacağını... Seçimlerin öncesinde milyonlarla artıp, sonrasında eksili veren seçmen sayıları, iki ayrı kurumdan farklı rakamlar verilmesi gibi çok önemli noktaları yine atlayabileceğini... Bu konularda YSK tarafından yapılan “Seçsis güvenlidir” gibi yanıltıcı açıklamalara inanmanın kolay geleceğini gözden kaçırmayın.Muhalefet partilerinin bu bilgisayar uzmanlarını toplayarak görüşlerini duyurmalarını ve bilgisayarlı toplamayı güvence altına almalarını israrla isteyin.GÜMRÜKTE REFERANDUM- Gümrük kapılarına referandum sandıkları haftalar öncesinden konup oylamalar aniden başlatıldığı halde örneğin Çeşme limanına gelen feribot ve gemilerdeki aonbinlerce yolcunun neden sandık bulamadığını sorgulamalarını sağlayın.HAVUZLU VİLLA- Havuzlu villa polemiği ortaya atılıp referandum öncesinde tartışma ayyuka çıkınca “5 havuzlu villayı bir defada aldığı” daha önce defalarca yazılmış olan Başbakan’ın “aslında villayı kiraladığı”nın neden o günlerde açıklanmayıp bugün açıklandığını ve evlerin kime ait olduğunu sormayı unutmayın. (Daha önceki evinin kiracısının eski ortağı olduğu haberlerde çıktı.) ŞAMAR OĞLANI- AKP hakkındaki miting konuşmalarına parti yöneticilerinden “şamar oğlanı değiliz” gibi tepkisel açıklamalar gelirken aslında bu konuşma ve suçlamaların benzerini kendilerinin de yaptığını hatta terör örgütü ile yakınlığı nanılmaz şekilde onlara transfer ettiklerini gözden kaçırmayın.BOY POLEMİĞİ- Başbakan’ın “Boyumla uğraşıyorlar, boyum 1.85 tepe tepe kullanın” dediği tartışmanın aslında Bülent Arınç tarafından Kılıçdaroğlu’nun boyu ile ilgili alaycı bir konuşmayla başlatıldığını hatırlayın.Arınç bu boy polemiği ile çok sayıda kısa boylu AKP’li bakana ve milletvekiline de hakaret etmiş oluyordu aslında.ÖZKAN ve BALBAY- Ergenekon sanığı diye “imzasız ihbar ve iddialarla” cezaevinde yıllardır tutuklu bekletilen gazeteciler konusunda bugüne kadar tek kelime etmeyen ve hatta edenleri “darbecilik”le suçlayanların nasıl olup da referandum öncesi birdenbire “Onların sesine kulak vermek lazım” noktasına geldiklerini gözden kaçırmayın.TSK PLANLARI- Türk Silahlı Kuvvetleri’ne aylardır kurum olarak “darbe planladı” etiketi yapıştırılmaya çalışıldığını, bu arada yapılan tahrik ve suçlamaların halkta tepki yaratmasını önlemek için; “kendi uçağını düşürme, camileri bombalama, kendi askerine saldırı düzenleme” gibi ispat edilemeyen ve edilemeyecek iddiaların ortaya atıldığını, bunların referandum öncesinde kullanıldığını unutmayın.Hatta “referandumda Evet demezseniz ordu gelecek” gibi yalanların bile söylendiğini, ordunun en ağır şekilde ezildiği günlerde bile Genelkurmay Başkanı’nın “Demokrasiye bağlıyız, sabır göstereceğiz” dediğini bilin.DOKUNULMAZLIĞI KALDIRMADILAR- “Bu Anayasa değişikliği ile daha çok demokratikleşiyoruz” diyen iktidarın demokrasinin temel şartı olan “milletvekilini milletin seçmesi”ni kabul etmediğini, milletvekilleri liderin sözünden çıkamayan birer robot yapmakta israr ettiğini, suç dosyası olan iktidar milletvekillerinin yargılanmasını sağlamadığını (dokunulmazlıkları kaldırmadığını) unutmayın.SORUMSUZ VATANDAŞ- Bu da yetmez “suçlu vatandaş” demek lazım. Anketler referandumda oy kullanmaya gitmeyecek olanların büyük çoğunluğunun “eğer gitse Hayır oyu verecek” vatandaşlar olduğunu gösteriyormuş.Bu kişiler ülkenin geleceği açısından seçimden bile büyük önem taşıyan referandumda oy kullanmamanın kendi vatanına ihanet sayılacağını unutmasınlar.Böylesine önem taşımasa Fethullah Gülen ta Amerika’dan “gerekirse ölüler bile oy kullanmalı” dermiydi (tabi kendi istediği tercih için)?EKSEN KAYMASI, ABD TELAŞTA- Aklınca dünyadaki İslami terörü “Atatürk’ün kurduğu laik, demokratik cumhuriyete sahip Müslüman çoğunluklu ülke” örneğini yayarak önleyeceğini sanan... Bunu gerçekleştirmek için “ılımlı İslam” projesini (BOP adıyla) uygulamaya koyarak Türkiye’nin laik rejimiyle oynanmasına göz yuman ABD’nin şimdi telaşa düşüp “Türkiye’nin eksen kayması ile ilgili raporlar” hazırladığını gözden kaçırmayın. Referandumda Evet çıkarsa olumsuzluklara son nokta konmuş olacak!
Başbakan Erdoğan’ın ve diğer iktidar yöneticilerinin açıklamalarında otoriter, baskıcı bir yönetim anlayışını benimsemenin izleri sık sık görülüyor. Örneğin “iktidar partisi istese Anayasa’yı değiştiremiyor. Anayasa Mahkemesi engelleyebiliyor.” Veya “Meclis’in yüzde 65’ine sahip partinin kapatılması Yargıtay Başsavcısı’nın isteğiyle olabiliyor” gibi sözler... (İkincisinde Yargıtay Başsavcısı karar vermiyor, yine AYM’ye gidiyor ama “bir kişinin dudakları arasında” demek halkı yanıltacağı için bu söyleniyor.) Erdoğan’ın YARSAV gibi 1208 üyesi bulunan bir sivil meslek kuruluşuna “Üyeleri iktidarı eleştiriyor. Ben şimdi bu hâkimlere savcılara nasıl güveneceğim. Böyle saçmalık olmaz” demesi... Bununla da yetinmeyip açılım sorumluluğunu, BDP’yle anlaşmaları unutturma gayretiyle “CHP, MHP, BDP, o malûm medya (bu da eleştiren, bu nedenle güvenilmeyen medya oluyor) ve YARSAV”ı bir arada anması... (Daha önce birçok STK benzer baskılarla susturuldu. Artık hiçbirinin sesi çıkmıyor.) Hepsi referandum yolunda millete yanlışı doğru gibi yansıtma olduğu kadar “demokrasi hazımsızlığı”nı gösteren ifadeler. OYSA GERÇEK; Anayasa Mahkemesi denen kurum her demokratik ülkede, hangi çoğunluğa sahip olursa olsun iktidarları/parlamentoları denetlemek, yaptıklarının Anayasa’ya uygun olup olmadığını araştırmak için kurulmuştur (Hitler’in “parlamento ile” neler yaptığı görüldükten sonra...) OYSA GERÇEK; Batı demokrasilerinde de yargı ‘yanlışı görülen partilere’ kapatma davası açabilir. Avrupa’da kısa süre önce kapatılan partiler vardır. Kaldı ki AKP Anayasa Mahkemesi tarafından oy çokluğu ile “laikliğe karşı eylemlerin odağı” gösterilmesine rağmen kapatılmamıştır. OYSA GERÇEK; Türkiye demokrasi ise ve hele de iktidar “daha çok demokratikleşme”den söz ediyorsa YARSAV veya bir başka sivil kuruluş (kaldı ki burada ülkenin hâkim ve savcıları var) iktidarları eleştirebilir. Her meslek kuruluşunun üyeleri, her vatandaş bu hakka sahiptir. Ve bir başbakan eleştirenlere “onlara nasıl güvene-yim” diyemez. Onları ortadan kaldırmayı veya en olmayacak partilerle hatta terör örgütüyle birlikmiş gibi göstermeyi haklı bir davranış sayamaz. İşte referandum sonucunda “Evet” çıkarsa bu baskıcı çıkışların önünde duracak bir yüksek yargı da kalmayacak, artık bu konuların tartışılması bile imkânsız olacaktır. Beğenilmeyen her derneğin, her TV programının kapatıldığı, eleştiren herkesin cezalandırıldığı bir Türkiye isteyenler ‘Evet’ reklâmı yapmayı sürdürsünler. Pişman oldukları gün geri dönme şansları bulunmayacak.*****Onurlu insanların istifasıBu ülkede çok kişi biliyor ki “Hele şu referandum geçsin, tüm kurumlar gibi yüksek yargının bağımsızlığı da ortadan kalksın ve iktidarın yönetimine girsin, bir de seçim atlatıldı mı ortada ne Ergenekon kalır, ne darbe ihtimali”... Yıllarca özgürlüğü elinden alınıp (teröristbaşı Apo kadar bile iyi şartları olmadan) mahkûm hayatı yaşatılan isimler bir bir bırakılır. Ama sonunda “Bakın biz darbeleri önledik, orduyu da (muhaliflerin tümünü de) demokratikleştirdik” propagandaları hiç sıkılmadan yapılacaktır o başka. Yüksek Askerî Şura’da devam ettirilen oyunlar ve baskılarla “Kara Kuvvetleri Komutanı olması beklenen Org. Hasan Iğsız” emekli edildi. YAŞ’ta tam birileri kendisiyle uğraşırken “İnternette bilmem ne yaptın” diye savcılığa ifadeye çağrılması aslında tabii ki tesadüf değil, bir skandaldır ama o karmaşada bunun bile üstünde durulamadı. Ve bırakın bir insanın hayatını adadığı işinde en üst rütbelere ulaştığı anda önünün haksızca kesilmesini, bunca emekten sonra emekliliğe “saygın bir geçiş” hakkı bile esirgenmiş oldu. Onun yerine Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ismi önerilen Org. Atilla Işık’ın sürpriz şekilde emekliliğini istemesi, Balyoz soruşturmasına dahil edilen ama hakkında takipsizlik kararı veril-mesine rağmen YAŞ’ta terfisi engellenen Deniz Harp Okulu Komutanı Tuğamiral Türker Ertürk’ün bu nedenle istifa etmesi yapılan baskıların ve haksızlıkların en açık ifadesidir. Kendilerine yapılan haklı suçlamalara bile en sert tepkileri veren, mağdur rolüne soyunup saat başı TV’lerden halka şikayette bulunan siyasetçiler bu haksızlığın onda birine uğrasalar kim bilir nasıl bağrışırlardı. Buna karşılık Tuğamiral Tür-ker Ertürk’ün olayları soğukkanlı bir şekilde aktaran, bu haksızlığa karşı bile sessizce veda eden konuşması takdire şayan değil midir?