Erdoğan konuşuyor, Kılıçdaroğlu konuşuyor, Gerçeker konuşuyor, Davutoğlu konuşuyor...Çok şey duyuyoruz ama acaba bu konuşmaların şifresi ne?Ne demek istiyorlar ve söylenenlerin anlamı, gerçeğe uygunluğu nedir?Şimdi söylenenlere göz atalım..DARBE-MUHTIRA HİKÂYESİBaşbakan Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun “Darbe olursa tankların önünde ben dururum” sözüne karşılık “Bugüne kadar neredeydin? 28 Şubat’ta neredeydin, 27 Nisan’da neredeydin? Siz bunlara ancak selâm durursunuz” dedi.“Darbe”den söz edilince (60 yıl önceki 27 Mayıs’lara bile uzanılıyor ama) 12 Eylül darbesini yapanlara 8 yıldır neden hesap sorulmadığı, hele 30 yıldır darbeden söz edilmediği halde yüzlerce TSK mensubu ve siviller “darbe hazırlayacaktınız” iddiasıyla cezaevlerinde mahkûm muamelesi görürken neden onlara hesap sorulmadığı sorusu gelir ortaya.28 Şubat’ta kararlar Milli Güvenlik Kurulu’nda siviller ve askerler tarafından alınmış, dönemin başbakanı kararı imzalamıştı. Demokrasiye müdahale vardı ama yönetim sivil bir hükümetten bir başka sivil hükümete geçmişti. 12 Eylül’le bu bakımdan ‘darbe’ kıyaslaması yapılamayacağının görülmesi bir yana mevcut hükümetin durumu hiç itirazsız kabul etmesi muhalefete, üstelik 13 yıl sonraki muhalefete “Neredeydin” sorusunun sorulmasını imkânsız ve haksız kılar.27 NİSAN’DA NEREDEYDİN?Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 27 Nisan e-muhtırasını yazdığında AKP neredeydi?“Neredeydin” sorusunu Kılıçdaroğlu’na sormadan önce Başbakan Erdoğan’ın cevaplaması gerekirdi. Çünkü o günlerde yine Başbakan’dı ve AKP’nin bir tepkisi de duyulmamıştı.Tam aksine 27 Nisan muhtırası uzun yıllardır demokrasiye saygılı görünen TSK’yı bir anda yeniden darbelerle özdeşleştirmiş, AKP’yi mağdur konumuna sokmuş ve tepki oylarıyla seçimde beklenenin üstünde bir başarı kazandırmıştı.Demokrasiye bağlı olan herkesin öfkesine neden olan bu yanlış girişim büyük kesimlerin tepkisini topladı. Eğer aynı tepki AKP’de de oluşmuş olsaydı öncelikle kendisi (bunca asker-sivil “iddia ve ihtimaller” ile cezaevine tıkılmışken) 27 Nisan soruşturmasının başlamasını sağlardı. Bunu yapmadı. Bugüne kadar toplumdan, medyadan gelen “27 Nisan yargılansın” taleplerinden sonra sağlayabilirdi. Onu da yapmadı.27 Nisan muhtırası ve Büyükanıt adeta Deniz Feneri olayı gibi korundu. Üstüne üstlük Büyükanıt’a “üstün hizmet madalyası” ile zırhlı son model araç verildi.Bu durumda başkasına “Neredeydin” diye sorulursa hem komik olur, hem de toplumun zekâsını ve hafızasını fazlasıyla küçümsemek olur.***Ön bahçe meselesi!Yüksek yargıyı kastederek o kadar çok tekrarladılar, özellikle yüksek yargı üyelerini siyasetçilerin seçmesini, yani onun da siyasallaşmasını sağlayacak Anayasa değişikliği oylaması öncesinde öyle sakız haline getirdiler ki...“Bugüne kadar birilerinin arka bahçesi idi, artık milletin ön bahçesi olacak” lâfını öyle çok söylediler ki...Yargıtay Başkanı Gerçeker “Yargı kimsenin ne arka, ne ön, ne de yan bahçesidir. Olmamıştır, olmayacaktır da” açıklaması yapmak zorunda kaldı.Peki, madem ki yüksek yargı “birilerinin arka bahçesi” idi, neden kapatma davasında Anayasa Mahkemesi 11 üyenin 10’unun oyları ile “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğuna karar verdiği AKP’yi kapatmadı? Çok mu zordu?Rejime karşı eylemler yaptığı kararı verilen bir iktidarın tek başına anayasa değiştirmesi mümkün olabilir miydi?Ama AYM bunu mümkün kıldı.Anayasa değişikliğinin “yüksek yargıyı siyasallaştırıp hukuk devleti ilkesini ortadan kaldıracağı” apaşikâr iken Anayasa Mahkemesi “iki tartışmalı maddeyi” iptal edemez miydi? Çok mu zordu?Değildi ama yapmadı.Buna rağmen nasıl oluyor da “birilerinin arka bahçesi” deme hakkı bulunabiliyor?Kendi istedikleri kararı çıkaran mahkemelere bu saldırı niye?Çünkü “bırakın bu mahkemelerin üyelerini AKP ile AKP’li Cumhurbaşkanı seçsin” diyebilmek için bir şeyler bulup, her ne kadar devamlı olarak böyle olmadığı tekrarlansa da kesinlikle “tek partinin projesi” olan bu anayasa paketine milleti inandırmak lâzım.Hasan Gerçeker gerçeği söylemektedir. Burada atlanan tek nokta “EVET” çıkarsa yüksek yargının birilerinin bahçesi olmaktan kurtulamayacağıdır!(NOT: Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına yarın değineceğim.)
Bir okuyucumuz diyor ki; “AKP hep ‘milli iradeye güvenmek’ten söz eder. Oysa milli iradeye güvenseydi bal gibi Anayasa değişikliğinde kadınları, çocukları, engellileri, işçiyi, memuru vb ilgilendiren maddeler ile yüksek yargıyı ilgilendiren maddeleri ayırarak referanduma gönderirdi. Demek ki güvenmiyor”... Son derece haklı değil mi?Bu nokta çok önemliydi, Baykal’ın AKP’ye yaptığı “Yüksek yargı dışındaki maddeleri ayırın. Biz de destekleyelim Meclis’ten geçsin, sadece yargıyla ilgili tartışmalı maddeleri referanduma götürün” teklifi de kabul edilmemişti. Edilse milli iradenin kafası karışmayacaktı. Ama karıştı... Daha doğrusu “bilinçli olarak” karıştırıldı.Bununla birlikte A&G’nin de, SONAR’ın da yaptığı araştırmalarda Evet ile Hayır oyları başa baş çıktı. Oy kullanmayacak olanlar kullanmaya karar verirse sonuçta çok önemli fark yaratacak. Ne diyelim; Allah onlara akıl fikir versin de “son pişmanlığın fayda etmeyeceğini” bir an önce farkedip, tek oyun bile önemli olduğunu görüp oy kullansınlar.Bu arada Adil Gür (A&G ), Aslı Aydıntaşbaş’a yaptığı açıklamada “Evet kampanyasının dozunu aştığını ve geri tepmeye başladığını, her yeri Evet afişlerinin kapladığını (ki bunlar Büyükşehir Belediyesi billboard’ları) buna karşılık Hayır afişlerinin ise hiç bulunmadığını, bu aşırı çabanın insanlarda sivil otoriteleşme endişesi yarattığını” söylüyor. (Endişe kelimesi biraz hafif kalmıyor mu?)Bakalım anket sonuçları tutacak mı, yoksa Bülent Arınç’ın ısrarla söylediği “en az yüzde 60” mı tutacak? Eğer araştırmalar tutarsa milletin HİLE endişesi de ancak biter zaten!*****Referandum sonunda BDP tartışması çıkacak!Diyarbakır Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Raif Türk, Mine Şenocaklı’ya verdiği röportajda; “Güneydoğu’da halkın ayrılmak gibi, ikinci bayrak gibi bir isteği yok” dedikten sonra “Referandumda Diyarbakır’dan Evet çıkar” demiş ve bunun da nedenini “İnsanlarda yeni anayasa ile bir çözüme gidilebileceği umudu var” şeklinde açıklamış.Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in “Burada sandığı boykot edeceklerin oranı yüzde 55 olur” tahminine hiç katılmıyor yani...BDP baştan beri (her ne kadar AKP, BDP’yi Hayır diyecek partilerin yanında gösterip durduysa da) boykot kararında ısrarlı olduklarını söylüyor. Osman Baydemir yüzde yüz emin gibi “Boykot edeceklerin oranı yüzde 55 olur” diyor, Raif Türk ise “Boykot etmeyecekler” diyor.Eğer Raif Türk’ün söylediği çıkar, Diyarbakır ile diğer Güneydoğu illerinde katılım olur, sonuç da (AKP’nin ‘BDP Hayır diyecek’ propagandasının aksine) Evet çıkarsa iki önemli soru işareti de ortaya çıkar:1- Acaba BDP’nin “boykot” lafı AKP ile danışıklı bir dövüş müydü? Ahmet Türk’ün ve BDP’yi destekleyen isimlerin “Evet”i destekleme nedeni de bu muydu?.. (BDP il örgütünün de bu yönde çalıştığı duyumları gelmişti.)2- Acaba BDP’nin “Biz Kürtleri temsil ediyoruz” iddiası aslında tahminlerin de altında bir temsilde mi kalmaktadır?Referandum sonucunda bu sorular sorulur hale gelecektir.Özellikle son birkaç gündür Türkiye’nin “Kuzey Irak ve İran’ın da bir bölümünü içine alan bir genleşmeye uğrayacağını” yazanlar var. Adeta Türkiye’nin Güneydoğusu’nu da içine alan bir Kürdistan tarifi... Adeta özerk bölgelerden oluşmuş ülkelerin tarifi gibi... Bunları Raif Türk’ün “Güneydoğu’da insanlarda yeni anayasa ile bir çözüme gidileceği umudu var” sözüyle birleştirince akla başka soru işaretleri de geliyor. Ortada bir anayasa değişikliği var ve bu değişikliğin onları ilgilendiren bölümü sadece “yüksek yargı üyelerini Cumhurbaşkanı ile AKP’nin seçmesine yol açacak olan” iki maddesi...Peki, Anayasa Mahkemesi üyeleri değişince acaba nasıl bir çözüm bekleniyor? Keşke Raif Türk bunu da açıklasa... Ve keşke siz de iyi düşünseniz.*****Kaçan kurtuluyor!AKP milletvekili Ali Güner (referandum öncesinde) 40 yaş üstünde olup da askerlik yapmayanlara af getirecek bir kanun teklifi hazırlamış. Yakında Meclis’e gelecekmiş.Demek ki 20 yaşında askere gidip en tehlikeli şartlarda, terör bölgelerinde görevini yapan gençlerde hiç akıl yok. Onlar bu işin sıkıntısını çekecek ama 40 yaşına kadar kaçanlar kurtulacak (kaçmamışlarsa o yaşa kadar neden askere gitmemiş olabilirler?).Sizce “şehit ailelerine ve gazilere pozitif ayrımcılık getiriyoruz” dedikleri bu mu acaba? ‘Pozitif’ ile ‘negatif’ farkını mı anlayamıyoruz yoksa?
Aslında olay kesinlikle AKP-CHP olayı değil.. Hangi parti neyi desteklerse desteklesin “yapılan değişikliklerin hukukla, demokrasiyle ilgili olumsuz bir tablo yaratacak” olması. Ama adeta parti kavgasına dönüştü.Bu arada AB’nin; kendi ülkelerinin HSYK ve Anayasa Mahkemesi seçimlerini tümüyle demokratik şekilde, uzlaşma ile yapmalarına karşın Türkiye’de bunlar olmadığı halde nasıl olup da ‘referandumda Evet’e destek verdikleri elbette büyük bir soru işaretidir.“AB’de de böyle” lafı tümüyle yanlıştır çünkü. Fransa örneği de, diğerleri de yanlıştır. Fransa’da yapılan son değişiklikle HSYK’nın başına Yargıtay Başkanı ile Yargıtay Başsavcısı getirilmiştir. Bu ülkelerin parlamentolarını “liderlerin değil, milletin seçtiği” üyeler oluşturmaktadır. Meclisleri tam demokratik bir yapıya sahip olmasına rağmen yüksek yargı üyelerini meclisin “tek parti çoğunluğu” yani basit çoğunluğu seçemez. Bu meclislerin 2/3 çoğunluk ile yani uzlaşma ile karar verme zorunluluğu vardır. Şu anda Türkiye’deki durumla en ufak bir benzerliği olmadığı gibi iktidar partisi bu sistemlerin her ikisine de karşı çıkmaktadır, bu nedenle bütün ısrarlara rağmen yapılan Anayasa değişikliğine seçim sistemi değişikliğini eklememiştir. Basit çoğunlukla karar vermekte de ısrar etmektedir.DEDİĞİMİ YAP, YAPTIĞIMI YAPMAAyrıca AB’nin yargıyla ilgili kararları veren tüm kuruluşları; Yargıçlar Konseyi, Avrupa Bakanlar Komisyonu ve Venedik Komisyonu “öncelikli tercihin yüksek yargı üyelerinin yine yüksek yargı tarafından seçilmesi” olduğunu açıklamıştır (yani bizde söylenen “yargıçlar birbirini seçiyor” lafı tümüyle aldatmacadır, Avrupa’da da tercih budur)... Eğer mutlaka parlamento seçecekse “ancak ileri demokrasilerde az sayıda üyeyi seçebilir” demiştir. “İleri demokrasi”nin anlamı ne? Parlamento üyelerinin millet tarafından seçildiği, özgür iradelerini kullanabildiği, demokrasiyi özümsemiş, toplumsal uzlaşmanın anlamını ve önemini kavramış toplumlar... Türkiye’de bu var mı? YOK! Peki, AB buna rağmen nasıl oluyor da referandumda Evet’i destekliyor? Avrupa’da konuştuğum, bu konuları bilen kişiler “AB çevrelerinde baskı grupları oluşturulduğunu ve bu grupların böyle kararlar da çıkmasını sağlayabileceğini, diğer partilerin de aynı çalışmaları yapması gerektiğini ama yapmadıklarını” söylüyorlar.Durum böyleyken biz Türkiye’de neyi tartışıyor, nasıl “AB ülkelerinde de böyle” diyebiliyor ve gerçekleri bilmeyen kesimleri aldatabiliyoruz? Mevcut anayasanın kadınlara, engellilere, çocuklara, gazilere vb. zaten tanıdığı pozitif ayrımcılığı sanki bir yenilikmiş gibi nasıl sunabiliyoruz? Kadınlara KOTA asla kabul edilmezken “kadına pozitif ayrımcılık”tan nasıl söz edebiliyoruz?12 Eylül darbe Anayasası ile başlatılan YÖK ve “HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarı” ısrarla orada tutulur ve değiştirilmezken nasıl olup da “darbe Anayasasını değiştirmekten” söz edebiliyoruz? Diğer ülkelerde benzeri görülmemiş, Türkiye tarihinde de ilk kez olan “70 milyonun kimlik bilgilerinin çalınması” ortada dururken, nasıl çalınabildiği ve kimin çaldığı bile halka açıklanmamışken “fişlenme ayıbına son vermek için” diyerek “kimlik bilgilerinin güvence altına alınacağını” söyleyebiliyoruz? Hali hazırda güvenilmezken anayasa değişikliği olunca ‘bir madde ile’ mi güvenilecek? Bence siz siz olun bu konuda AB’ye de, afişlere ve sloganlara da inanmayın. Çok az zaman kaldı, gerçekleri araştırın ve geleceğinizi öyle oylayın. Bu referandum cumhurbaşkanı seçmeye benzemez!*****Fazıl Say, Tarkan ve özürCumartesi günü değerli tiyatro sanatçımız Ayten Gökçer aradı. Konuşma sırasında “Tarkan ve Allianoi antik kenti” ile ilgili olayı duyduktan sonra Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’yla görüştüğünden “Sanatçıların toplumsal konularda duyarlı olmasının, görüş bildirmelerinin son derece doğal olduğunu, buna karşı çıkılmaması gerektiğini” söylediğinden, Bakan’ın da konuyu anlatırken “Ben Tarkan’ı severim” dediğinden söz etti.Aslında asıl mesele bu zaten, olay Fazıl Say, Tarkan veya bir başka sanatçının kendisi, kişiliği değil. Bir bakanın bu ülkeye ait sanatçıları sevmesi, sevmemesi, bir başka bakanın çıkıp “Tarkan’ı kırdıysak üzülürüz” demesi değil.Fazıl Say da siyasi konularda görüş bildirdiği için aforoz edildi. Devletle ilgili organizasyonlarda ‘önceden kararlaştırılmış konserleri’ bile iptal edildi.Bir bakan sanatçıyı sevmek zorunda veya görüşlerini beğenmek zorunda değildir. Ama sevmese, beğenmese de ülkenin sanatçılarının (ve her vatandaşının) görüşlerini açıklama hakkına (bkz. İfade özgürlüğü) saygı gösterme zorunluluğu vardır. “Sus, kendi işine bak. Ben de şarkı söylemeye başlarsam...” dememesi gerektiğini, böyle bir baskıya hakkı olmadığını bilme zorunluluğu vardır.Asıl mesele budur. Her konuda “AB’de de böyle” derken neden bu konuda AB’deki özgürlüklere bir göz atmıyoruz?
Üniversite öğrencilerinden gelen mektuplar onların ne kadar sorumlu ve akıllı gençler olduğunu gösteriyor. Bir ikisi değil, birçoğu “çevrelerindeki insanların Bayram için tatil yörelerinde rezervasyonlar yaptırdığını ve referandumda oy kullanmak için dönmeyeceklerini” anlatıyor. Ve;“Lütfen onları uyandırmak için bir şeyler yazın. ‘Bir tek oy’ diyerek kendilerini bile küçümseyecek kadar vatandaşlık bilincinden uzak olamayacaklarını söyleyin” diyorlar.Gencecik öğrenciler bunu takdir ediyor, referandumda oy vermeyeceklerin “vatandaşlığa ihanet” etmiş olacağını biliyor ama yaşını başını almış insanlar sadece birkaç gün fazla tatil yapmak uğruna kendilerinin ve çocuklarının geleceğinde büyük rol oynayacak (seçimlerden çok daha fazla) bu referandumda oy vermelerinin önemini, durumun ciddiyetini fark edemiyor.Ülkenin yönü değişse bile hala tatilde, eğlencede lay lay lom bir geleceği sürdürebileceklerini sanıyorlar.İş çevrelerinde de birçok ailenin referandum için tatilden dönmeyeceğini duyuyoruz.ÇEKİN FOTOĞRAFLARINI, HERKES TANISIN!Benim bu noktada yerel magazin muhabirlerinden bir ricam var. Onlara önemli bir görev düşüyor. 12 Eylül günü tatil kentlerinde; otellerde, motellerde, plajlarda sorumsuzca yan gelip yatan (işte burada ‘yan gelip yatmak’ cuk oturuyor) tiplerin fotoğrafını çekip sayfa sayfa yayınlasınlar.Bakalım “ülkesinin geleceğinden çok kendi keyfini düşünen” sorumsuzlar kimlermiş. Hep beraber tanımak isteriz doğrusu. Magazinciler bunu yaparlarsa “ülkeye ve temiz topluma ” büyük hizmet vermiş olacaklar. Sabırsızlıkla bekliyoruz!*****Öcalan referandumdan ne bekliyor? Her ne kadar “onunla pazarlık yapılmadığı, yapılmayacağı” söylense de, “onunla görüşen bu partide barınamaz” dense de PKK lideri Öcalan masanın öbür ucundan pazarlıklarını sürdürüyor. Avukatları sadece yurt içine değil, dışına da (örneğin Barzani’ye) onun mesajlarını servis edip kurye gibi, sözcü gibi çalışıyorlar.Bu bir yana, Öcalan son pazarlığında kendisiyle “ sivil bir heyetin” görüştüğünü ( kim bunlar, kim bunlar? Görüşmeyi kim adına yapıyorlar) söyledikten sonra; “15-20 Eylül’de birçok şeyin netleşeceğini, bu tarihe kadar bir gelişme olmazsa, belirli adımlar hükümet tarafından atılmazsa ben sorumluluk almayacağım, her şey olabilir” diyor.Sizce beklentisi nedir? Referandumun hemen arkasından, 5-8 gün içinde ne olacağını umuyor? Acaba o sivil heyetler hükümete hiç danışmadan kendi kafalarından ona kimsenin bilmediği bir takım ciddi vaadlerde mi bulundular? Yoksa “bu değişiklikten sonra sıranın Anayasa’nın tümüne geleceği” açıklamaları acaba onu “referandumdan sonraki bir hafta içinde değiştirilemez maddeleri de değiştireceğiz” açıklamasının yapılmasını beklemeye mi yöneltmiştir?Öcalan referandumdan ‘Evet’ çıkarsa Anayasa Mahkemesi’nin artık “değiştirilemez maddeleri koruyacak yapıya sahip olmayacağını, böylece bu işlemin yapılmasının çok kolaylaşacağını” mı düşünmektedir? Öyle ya geçen yıl Cengiz Çandar’ın “Göreceksiniz bakın, değiştirilemez denilen maddeler de değişecek, zaten ne demek değişemez” dediği yazısından sonra başkaları da, hatta son bir hafta içinde de bunu söyledi.Öcalan da Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değiştiğinde “kurucu unsur ve vatandaşlık tanımlarının değişmesi, Güneydoğu’nun özerk bölge olması” gibi taleplerinin karşılanacağını düşünüyor olabilir pekâlâ...BDP “boykotta” görünürken Ahmet Türk’ün ve BDP’yi destekleyen tüm isimlerin ‘Evet’ demesinin nedeni de aynı beklenti mi dersiniz? Din ve ırk söylemleriyle Güneydoğu oylarını almak için AKP ile BDP sürekli çekişme içinde olmalarına rağmen, referandumda BDP’nin “boykot edeceğiz” demesine rağmen iktidar partisine açık destek içinde olması bunu düşündürmüyor mu?Öcalan’ın sözleri çok şey anlatıyor ve hepsi de çok önemli. Keşke bu konuşmayla hangi beklentiyi ve neye dayanarak kastettiğine referandum mitinglerinde değinseler de anlasak. Referandum sonucunu değiştirebilecek olayları atlayıp parti kavgalarına dalmak topluma büyük haksızlık oluyor!
Yıllardır hergün, her saatte TV’ler, radyolar iktidar partisinin propaganda konuşmalarına veya devletin kurumlarını, icabında “görevini yapmakta olan” gazetecileri halka şikayetlerine ayrılmıştı. Referandum yaklaştıkça iyice ekran işgali haline dönüştü. Hiçkimse söylenenleri sorgulamadığı, düşünmek ve “hangisi doğru” bulmak yerine kalıplaşmış siyasi söylemlere inanmak çoğunluğa kolay geldiği için de her şey söyleniyor, her söylenen alkış alıyor. Oysa dikkatli gözlerin çelişkileri anında bulması öyle kolay ki...Birkaç örnek verelim; Mesela uzunca bir süredir tekrarlanan “Bunlar bizi indirmek istiyorlar, Hazine dolu ya ondan nemalanacaklar” sözü... Neden ve hangi somut olaylara dayanarak söyleniyor, diğer partiler normal muhalefet yapmak dışında indirmek için ne yapmıştır, yaklaşan referandum “bir seçim” olmadığına, tamamen Anayasayı ilgilendiren bir konu olduğuna göre bu kavgalara neden girilmektedir belli değil.Yine uzunca bir süredir tekrarlanan ve 12 Eylül darbesiyle de yetinmeyip 27 Mayıs’lara uzanılan “Ordu darbe yapacaktı, biz önledik” iddiaları... Başbakan Erdoğan, Diyarbakır konuşmasında da “Diyarbakır Cezaevi’ni yıkacaklarından, 12 Eylül’de insanların çırılçıplak hücrelere tıkıldığından, bu insanların ‘Allah’ım canımızı al’ dediğinden söz etti ve biz bu ayıplara son verdik, veriyoruz“ dedi.YEL DEĞİRMENLERİBu sözleri duyunca hiçkimse “Nasıl yaptınız, ne yaptınız, hangi darbeyi önlediniz“ sorusunu sormuyor. Kimse “12 Eylül darbesinde siyasetçiden gazeteciye, sivil toplum kuruluşlarına, üniversite öğrencilerine kadar büyük kitleler mağdur oldu. Sadece sizi güçlendiren harekete yararı dokundu. Ayrıca 8 yıldır iktidardasınız. ‘12 Eylül’ü yapanları cezalandıracağınızı’ hiç söylemediniz, yaptığınız Anayasa değişikliğinin de cezalandırmayacağını hukukçular açıklıyor. Türkiye’de o günden bu güne 30 yıldır darbe olmadı, son gelen Genelkurmay Başkanı da ‘Ne olursa olsun demokrasiye bağlı kalacaklarını’ sık sık tekrarladı. Yüzlerce emekli-muvazzaf askere tutuklama kararları çıkarıldığında, tutuklandıklarında bile TSK’dan anti demokratik bir açıklama duyulmadı. Aylar, yıllardır süregelen Ergenekon soruşturmalarında ‘bugüne kadar’ TSK’yı kurum olarak suçlama nedeni oluşturacak bir nedene rastlanmadı. Suikast iddiaları ile ilgili bir bulgu ortaya çıkmadı. ‘Darbe hazırlığı iddiası olan dönem’in Genelkurmay Başkanı sorgulanmadı bile... O zaman bu sözlerin anlamı ne?’ diye sormuyor. Don Kişot’un yel değirmenlerine savaş açması gibi bir suçlama, bir şikayet sürüp gidiyor.12 Eylül’de darbecilerin yaptığı “cevaevinde süründürme, Allah’ım canımı al noktasına getirme“ siviller tarafından yapılıyor, insanlara yıllarca hücrelerde duruşma bekletiliyor ama bunu söyleyen yok. 12 Eylül’den, 27 Mayıs’tan söz ederken çok yakın geçmişteki 27 Nisan muhtırasını veren Paşa’yı ağzına alan yok.SEÇİM KONUŞMALARIVarsa yoksa “Tarım reformu yapacağız, Diyarbakırlı çiftçiye 9 trilyon ödedik. Biz çok şey yaptık onlar sizin için hiçbir şey yapmadı” gibi referandumla alakasız ancak seçim öncesi yapılacak konuşmalar.Peki neden 8 yıldır tarım reformunu yapmadınız? Feodal yapı neden bunca yıldır korundu da insanlar köle baskısı altında yaşıyor, kime oy verecekleri bile ağalar tarafından söyleniyor.?ÖZGÜR, DEMOKRATİK??Diyarbakır konuşmasında “Durmak yok, kapı kapı dolaşın. Kimsenin tehditlerine aldırmayın, Yoksa özgür-demokratik Türkiye’ye kavuşamayız“ sözleri de vardı.Tabii yine “Hangi özgürlük, hangi demokrasi? Bugün medya, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, yargı yani ülkenin tüm demokratik kurumları baskıdan ağzını açamaz halde. Tarafsız kalanlara bile ‘bertaraf olursunuz’ tehditleri yapılıyor. Mevcut durumda demokrasi ortadan kalkmışken gelecekte daha çok demokrasi vaadlerinize nasıl inanalım” diyen yok.Ama diğer partiler için “10 koyun bile gütmemişlerdir” sözünü unutmamak lazım. Artık koyun gütmek Türk siyasetçisi için çok önemli bir yetenek durumunda... Demek ki insanların gerçeği anlaması için uğraşmak yerine koyunların güdülmesini (!) gerekli görüyorlar. Ne denebilir ki?
2000’li yıllardan önce “laik bir ülkede din siyasete, devlet işlerine karıştırılamaz” denirdi, şimdi her ikisinin de göbeğinde oturuyor.“Din-ibadet Allah’la kul arasındadır, bunun reklâmı olmaz, sergilenmez” denirdi, şimdi her türlü reklâmı yapılıyor. Bunlara engel olmak vatandaşlık bilincine erişmiş, akıllı bir toplumun elindedir ve onun işidir aslında. Tabii toplum yeterince akıllı ise... Geleceği zamanında görebiliyorsa...Kendisini yönetenlere “Sizin göreviniz vatandaşa aş, iş sağlamak, yoksulluk, terör ve tüm sorunları çözmek... Herkesin dini inancı kendine, dini de diğer alâkasız konuları da karıştırmayın” der bitirir. Ama Türkiye’de bitiremiyor.Örneğin referandumun asıl konusu ne; yüksek yargı üyelerini iktidar partisi ile Cumhurbaşkanı’nın seçmek istemeleri... Hali hazırda hükümetin yargı üzerindeki etkisi yeterinden fazla iken, Cumhurbaşkanı’nın yetkileri de aynı durumda iken bununla yetinmemeleri... Yapılan anayasa değişikliği sonucunda ortaya geri dönülemez bir büyük sorun çıkacak.LİDER SEÇEN PİŞMAN OLURÖyle büyük bir sorun ki demokrasi tümüyle hayal olabilir. Ama referandum kampanyalarına bakıyorsunuz bu konudan başka her şeyden söz ediliyor. Türban kavgaları öne çıkıyor, Başbakan “diğer partiler bizi indirmek istiyorlar” diyor ve sanki referandum Anayasa için yapılıyor değil de ortada bir seçim varmış gibi liderler yarışta...25 Ağustos Çarşamba günü bir gazetede İngiliz The Guardian’dan alınan İran’la ilgili bir haber vardı. Ortada düzgün, dürüst çalışabilen bir medya ve yargı olmadığında (buna izin verilmediğinde) ne sonuçlar çıkabileceğini çok güzel anlatan bir haber.İRAN’DA NELER OLUYOR?Haziran 2009’da yapılan ve seçimde hile yapıldığı iddiasıyla binlerce kişinin sokaklara döküldüğü, sonunda devrim muhafızları tarafından bastırılan olayların halâ durulmadığı anlatılıyor. Haber şöyle:“İran tartışmalı seçimin sendromundan çıkamıyor. Muhafazakâr Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın seçiminden sonra muhalif gazete ve dergilerin kapatılması rutin hale gelirken, bu kez reformcu liderler için görülmemiş bir sansür mekanizması devreye sokuldu. İyi bilinen bir sitenin haberine göre Kültür Bakanlığı 18 Ağustos’ta ‘Çok gizli ve acil’ damgası ile bir talimat yayınlayarak Ahmedinecad’ın reformcu rakipleri eski Başbakan Musavi, eski Meclis Başkanı Kerrubi ve eski Cumhurbaşkanı Hatemi’nin haber ve fotoğraflarının medyada yayınlanmasının yasaklandığını bildirdi.Devlet medyasında çalışan bir gazeteci, seçim sonrası hükümetin emri üzerine muhalefetle ilgili haberleri yayınlayan gazetelerin kapatıldığını, muhalif liderlerin adının yerine dini lider Hameney’in icadı olan ‘fitnenin liderleri’ ifadesinin kullanıldığını anlattı.”Aynı gazeteci “Anayasa’nın sansürü yasakladığını, Kültür Bakanı’nın bu tür talimatlar verme yetkisinin olmadığını ama kimsenin şikâyet edemediğini, şikâyet edenin gazetesinin derhal kapatıldığını” söylemiş.BURADA DİKKATOrtada iktidarı elinde tutanları denetleyen bağımsız yüksek mahkemeler, vatandaşın hakkını arayacağı yerel mahkemeler olmayınca, tüm kurumlar gibi yargı da bir kişi veya bir zümrenin emrine girince kimi nereye şikâyet edecekler ki?Seçimde hile de yapılsa, gazeteler, dergiler kapatılıp gazeteciler hapse de atılsa, muhalif siyasetçilere medya sansürü de konsa seslerini çıkaramıyorlar işte.Aynen Gazze’de Hamas’a oy veren ama sonra baskılarından yılarak “pişman olduk” diyen Gazzeliler gibi onlar da pişmanlıkları ile baş başa ağır baskılara susup oturuyorlar. Bundan sonra Ahmedinecad her seçimde hile yaparak kazansa bile yine susup oturmak zorunda kalacaklar.Guardian’ın haberi demokrasiyi zamanında korumayı bilmek, hele de son şansları kaçırmamak açısından gerçekten de uyarıcı değil mi?
Bir yorumcumuz; Adem Sönmez Pazar günkü yazısının altında şöyle diyordu:“Öyle insanlar tanıyorum ki bir tek maddesini bilmediği halde evet diyecek ve öyle insanlar var ki bu değişikliklerin uzun vadede Türkiye’nin aleyhine olduğunu bilmesine rağmen evet diyecek. Çünkü AKP’li... Yanlış da olsa AKP istediği için evet diyecek. Bu tipler araştırmaz, sorgulamaz biat eder.”İşte en acı olanı bu durum. Bir kere “uzun vadede Türkiye’nin zararına” değil, kısa vadede, hemen, referandumda Evet çıktığının ertesi günü HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değişecek.Sayısı arttırılan üyeler iktidar partisi tarafından seçilerek bu kurumlara atanacak. Ve o anda çoğunluk hükümetin elinde olduğu için yüksek mahkemeler (HSYK da Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyor) tümüyle siyasi gücün kontrolüne girmiş olacak.Daha nasıl anlatalım; istenirse demokrasiyi sadece lâfta bırakacak her yasanın çıkarılması, Anayasa’nın değiştirilemez denilen “üniter devlet, vatandaşlık tanımı, laiklik, hukuk devleti” gibi değerleri koruyan tüm maddelerin değiştirilmesi mümkün hale gelecek.Burada ‘laiklik’ deyince bu sadece devamlı gündemde tutulan “üniversitede türbana izin” meselesi değildir. Bu maddeyle oynanmaya başlandığında bugün dünyadaki tüm Müslüman çoğunluklu ülkelerde olduğu gibi din, ibadet baskılarının en dindar kesimler üzerinde bile dayanılmaz boyutlara ulaşabilmesi demektir.Suudi Arabistan’dan İran’a, Dubai’den Gazze’ye, Pakistan’dan Afganistan’a tüm ülkelerde önce kadınların, sonra tüm vatandaşların din-inanç özgürlüğü başta, her tür özgürlüğünün elinden alınmış olduğunu unutmamak gerekir.Yani... “Başına türban takan altına pantolon, etek giyemez; yere kadar pardesü giyecek. Renkli türban takamaz, hepsi siyah olacak. Sandalet yasak. Erkeklerle kadınlar aynı masada oturamaz. Aynı işyerinde çalışamaz” dendiğinde kimsenin şikâyet edeceği bir merci kalmayacak.Hile, yolsuzluk gibi hukuk dışı eylemleri cezalandıracak, hükümetlere yanlış karar vermeleri halinde yaptırım uygulayacak mahkeme kalmayacak. Bu değişiklikleri AKP yerine CHP, MHP yapmış olsa da aynı şekilde yanlış olduğu söylenirdi, mutlaka söylenmesi gerekirdi. Onun için sakın “seçim gibi” oy vermeyin. Liderlere oy vermeyin. Düşünün. Bu karar belki de ülkemiz adına verdiğiniz en önemli karar olacak!UYDURUK BELGEYLE REFERANDUMBöyle bir teklif hangi nedenle yapılır, başka bir ülkede benzeri görülmüş müdür, insanın aklına nasıl gelebilir bilmiyorum. Ama gelmiş.AKP Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek Yüksek Seçim Kurulu’na başvurmuş ve “TC kimlik numarası bulunmayan” nüfus cüzdanı, sürücü belgesi, askerlik belgesi, evlenme cüzdanı, pasaport gibi kimlik belgelerine sahip kişilerin de oy kullanabilmesini istemiş.YSK da referanduma 15 gün kala kabul etmiş. Nasıl?“Nüfus idarelerinden alınacak, seçmenlerin TC Kimlik No’sunu da taşıyan mühürlü ve imzalı nüfus kayıt örneğinin ‘aslını’ Sandık Kurulu Başkanlarına diğer kimlik belgesiyle birlikte göstermesi halinde...”Anlayabildiniz mi? Madem ki TC Kimlik No’sunu taşıyan nüfus kayıt örneğinin aslını almak için Nüfus İdaresine gidiyor, neden nüfus kâğıdını almıyor da onun yerine mesela ehliyetle birlikte bu belgeyi gösteriyor?Ayrıca yapılan belge tarifi zaten nüfus kâğıdının tarifi değil midir?İki hafta bile kalmadı ama YSK’nın da maşallah yardımcı olduğu bir karmaşa alabildiğine sürüyor. Artık bebeklerin ve dahi ölülerin yerine bile oy kullanabilecek ortam değilse nedir bu?Sandık Kurulu Başkanı’nın tek başına verdiği karardan nasıl emin olunabilir?YSK, daha önce seçimde ortaya çıkan ‘5 milyon ekstra seçmen’e rağmen sessiz kalmıştı. Şimdi ne güzel hemen de kararı verivermiş değil mi?
Hani hangi konu sarpa sarsa bir uygun açıklama bulunuveriyor, zaten artık ‘hemen arkadan mazereti gelecektir’ diye düşünür hale geldik.Şimdi “Öcalan’la siyasi pazarlık yapıldığı, böylece onların ‘Anayasa’da istedikleri değişikliğin bu paket içine gireceği’ ümidi yaratıldığı” ortaya çıktığı için de arkadan “Ama zaten devlet Özal zamanından beri PKK ile görüşüyor, son dönemde de ilgili birimler görüşüyor” açıklaması geldi.Özellikle son yıllarda ne beceriksiz, ne anlamsız görüşmelermiş ki bunlar terör biraz azalacağına devamlı hız kazandı, şehit cenazeleri onar, yirmişer kalktı.Saldırılar kırsal alandan bazı bölgelerde şehirlere sıçradı.Madem ki sonuç bir yandan terörün, bir yandan o terörden destek alan BDP ve Öcalan tehditlerinin hızla artmasına ve nihayet devlete “özerklik olacak” dayatmasına varmıştır, o zaman “Ne görüştünüz, niye görüştünüz” diye sorulmayacak mı?Hani “Olsun, ufacık bir ümit için bile görüşülür” desek o ufacık ümit yok. Direkt olarak “Ya özerkliği verir ve Anayasa’da istediğimiz diğer değişiklikleri yaparsınız ya da bir günün bilançosu 30 yıla bedel olur” diyorlar.Bu konuda kulislerde konuşulanlar arasında en çok dikkati çekenlerin başında “Bu son ateşkesin kesinlikle hükümetin referandum hesapları ile bağlantısı yok. Ateşkes referandum belli olmadan başlayan bir müzakerenin uzantısı” ifadesi geliyordu.Millet “saf” olarak düşünülüyor, her şeye inanacağı öngörülüyor farkındayım ama yine de bu kadarı fazla!Referandum belli olmadan önce Öcalan’ın da BDP’nin de “Ülkeyi cehenneme çevirme” tehditleri terör saldırıları eşliğinde sürüyordu.Ortada bir müzakere olsa hiç değilse kısa süre saldırılara ara verilirdi ki bu olmadığı gibi zaten ‘ateşkes’ten sonra da tehditler aynı hızla sürüyor.“Ateşkesin süresiz olması için önce yasal adımları görelim” deniyor. Kısacası terör konusunda şu anda bir kazanım yok.Ama referandum öncesinde sanki “açılım faydalı olmuş da o nedenle ateşkes yapılmış” gibi bir hava yaratılıyor.Keşke terörü bitirecek açılımlar mümkün olabilseydi. Ama devlete dayatılan (Anayasa’nın ilk 3 maddesini değiştirmeden gerçekleşmesi imkânsız) taleplere bakınca bu lâf oyunları öyle trajikomik geliyor ki!(NOT: Başbakan Erdoğan’ın “Öcalan’la görüşeni partimde yaşatmam” lâfı enteresan. “Hükümet değil devletin istihbarat örgütleri görüşür” derken bu örgütler kendi kendilerine mi karar veriyorlar? Yoksa “aracı koyarak görüşme” görüşme sayılmıyor mu?)*** “Fırtınalı denizde” bir başkanGenelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ güzel bir veda konuşmasıyla ayrıldı başkanlıktan. Onunla görev süresi içinde yaptığı ilk TV röportajını, hem de kendisinin isteğiyle gerçekleştirmiş bir gazeteci olarak söyleyeceklerim var.Bu röportaj öncesinde yaptığımız uzun konuşmada içtenlikle ifade ettiğine kesin inandığım (bu konuda pek yanılmam) görüşlerini dinlemiştim.TSK’ya karşı yürütülen yoğun medya destekli yıpratma (veya tasfiye etme) faaliyetinden, orduya yıllarca emek vermiş askerlerin gerçek dışı iddialarla sorgulanması ve tutuklanmasından, ailelerinin, çocuklarının çektiklerinden dolayı derin bir üzüntü içindeydi ama “ne olursa olsun, ne yapılırsa yapılsın ordunun demokrasiye bağlı kalacağını, bunu zedeleyecek bir açıklama bile yapmayacağını” söylüyordu.Bence İlker Başbuğ bu sözlerini doğrulayan, en ağır baskıları bile demokrasi sınırları içinde, topluma ve yasalara saygı içinde karşılamayı bilen bir Genelkurmay Başkanı oldu.Herkesin ciddi gerilimler çıkmasını beklediği günlerde bile tepki yaratacak tek sözü olmadı. Bu nedenle ona teşekkür borçluyuz.YAŞ toplantısında yaşananlar karşısında “istifa etmeliydi” diyenler için söylediği “Fırtınalı denizde gemisini en az hasarla karaya yanaştıran kaptanların tarihi başka, gemisini terk edenlerinki başka yazılır” sözünde de haklı olduğuna inanıyorum.Bazı TSK mensupları büyük haksızlığa uğramış olsa da Başbuğ, fevri davranmayarak çok ciddi tehlikeleri önlemiş olabilir.Sayın Başbuğ’a bundan sonra huzurlu, sakin, mutlu bir yaşam diliyorum. Bana gösterdiği güven için de bir kez daha teşekkür ediyorum.