Aşk biterken...

30 Eylül 2010

Merak ettiniz biliyorum, “Neredesiniz Ruhat Hanım, yoksa artık siz de mi yazmayacaksınız” diyen, birçok konuda endişe ve üzüntü bildiren mektuplarınızın arkası kesilmedi. Yüzlercesi birikti, saklıyorum bunları. (Bazen orada burada ‘kafamızdan uyduruyormuşuz gibi’ kasıtlı, anlamsız yazılar döktürenler oluyor, saçmalayacaklarına buyurup baksınlar diye saklıyorum hepsini.)“Siz de mi yazmayacaksınız” sorusu özellikle dikkat çekiciydi. Bugüne kadar zaten çok nadiren çıktığımız ve referandum nedeniyle de bu yaz yapamadığımız- tatillerde hiç sorulmayan, ilk kez gündeme gelen bu soruyu sormak için haklı nedenleriniz olduğunu biliyorum. Böyle hissettiğiniz için, söylenecek çok şey olmasına rağmen açık açık dertleşemediğimiz için üzgünüm.Ama herkes Türkiye’de “değişim” istemiyor muydu, işte her şey “beklendiği ve istendiği gibi” değişti, neden mutlu değilsiniz o halde? Yoksa Bekir Coşkun’un “Bir yerde yangın çıkarsa herkes yanar” sözleri mi etkiledi sizi?Bilemem... Bilinmesi gereken bir şey varsa o da artık eğer hala yapılabiliyorsa- gazeteciliğin giderek çok zor, hatta imkansız hale geldiğidir. Büyük bir zevk olmaktan çıkıp sıkıntıya dönüştüğüdür. En azından ben böyle hissediyorum.ÖZGÜRLÜK TUTKUDUR!21 yıllık gazetecilik yaşamımda (SABAH ve VATAN’dan önce GÖLGE ADAM’daki bir yıllık çalışmamı da sayarsak 22) ilk kez; büyük bir aşkla bağlı olduğum mesleğime artık bu aşkı hissedemez hale geldiğimi, bana bu derin bağlılığı veren şeyin “nefes almak ” kadar gerekli bulduğum “özgürlük duygusu” olduğunu sizden saklayacak değilim. Medyanın başına gelenler, hepimizin katlanmak zorunda kaldığı baskılar ve haberler acı veriyor artık.DUT YEMİŞ BÜLBÜLEğer bu ülkede “liberalim, özgürlükçüyüm, şuyum, buyum” diyenler medyanın uzun süredir karşılaştığı ağır baskıları, artık “çok seslilik” diye bir kavramın kalmadığını, devamlı örnek gösterilen AB ülkelerinin hiçbirinde bu şartlara sessiz kalınmayacağını görmezden gelebiliyor, işlerine gelen konularda bülbül gibi şakıyıp gelmeyende ise ‘dut yemiş bülbül’e dönüyorlarsa daha ne söylenebilir ki? Ve hatta bazıları bugüne kadarki görüşlerini bile kendi yazılarıyla yalanlar hale geliyor, mevcut sansürle de yetinmeyip özel sansür kurulları talep ediyorsa?Bunları bir kenara bırakıp başa dönelim; bugüne kadar tatiller bana çok uzun gelirdi, bu kez gelmedi. Sizden ayrı kalmak yine zor ama hiç bitmeyen çılgınca bir kavganın içinde olmamak, keskin kutuplara ayrılmış ve maalesef birbirine karşı bile kin duyar hale gelmiş medya ortamından da uzak olmak meğer ne rahatlatıcı bir duyguymuş. Kızanlar olabilir bu sözlere ama yalan söyleyemem biliyorsunuz.Tatilde alışkanlığımı tümüyle bozmadım tabii, yine önemli olayları izledim, notlar aldım, bunları sizinle paylaşacağım. Ailemle, çocuklarım ve dostlarımla uzun süredir ilk kez “zamanla yarışmak zorunda olmadan” birlikteliğin tadını çıkardım. Yerli-yabancı yeni dostlarla, gittiğim yabancı ülkede bile beni görür görmez yanıma gelip ilgisini, sevgisini içtenlikle dile getiren okurlarım, izleyicilerimle karşılaştım.Örneğin bu yeni dostlar arasında Kemal-Yeşeren Başbuğ çifti ve dünya tatlısı oğulları Kerem ’le geçen eğlenceli uzun saatleri çok özleyeceğimi düşünüyorum. Başarılı, deneyimli yönetmen Başbuğ ile eşinin esprili kişilikleri ve zekaları beni çok etkiledi. Yakından tanıdıkları medya ve sanat dünyası hakkındaki ‘gün yüzü görmemiş’ bilgileri deÖ Yazsalar uzun ve gerçekten çook çok ilginç bir kitap olur.İşte böyle geçti bir tatil... Bugünden itibaren yeni maceralara yelken açıyoruz, kemerleri bağlayıp uçuşa hazırlanın! (Yelkenliyi de uçururuz merak etmeyin.)***Telefon dinlemenin mazeretiHanefi Avcı ’nın yazdığı romanın satış rekorları kırmasının ardından önce gözaltına alınıp sonra “bir terör örgütüyle ilişkisi” neden gösterilerek tutuklanması, Tophane saldırısından sonra haftanın en şok edici gelişmelerinden biriydi.Hayatını terörle mücadele ederek geçirmiş insanların “bir terör örgütüyle bağlantılı olduğu” öne sürülerek tutuklandığı daha önce de görüldü. Henüz onların tutuklanma nedeni kanıtlanarak açıklanmamışken Hanefi Avcı’nın tutuklanması doğal olarak şok etkisi yaptı. Bundan sonra kitap yazmaya niyetlenenler de iki kez düşünür artık, kırpıla kırpıla kuşa döndürülmüş ifade özgürlüğümüz sağolsun. Bu arada Hüseyin Gülerce ’nin tutuklamadan sonra bir programda söylediği cümle dikkati çekmeyecek gibi değildi.“Hanefi Avcı’nın gayri meşru ilişkisi ortaya çıktı. Buna bağlı telefon dinlemesiyle Devrimci Karargâh’la ilgisinin ortaya çıkacağını anladığında bunu önlemek için kitap yazmış olamaz mı” diyordu.Bu sözlerden “gayri meşru ilişkisi olma” nın telefon dinleme için yeterli neden olduğu anlamı çıkıyor. Demokrasilerde insanların kişisel ilişkileri başkaları tarafından dinlenebilir diye bir şart hiç duyulmuş mudur? Duyulmadığına göre nasıl olmuş da gayri meşru ilişkiye bağlı telefon dinlemesiyle ortaya çıkmış? O kadar önemli ki bu mazeret, eğer gerçekten durum bu noktadaysa ‘dinlenmek istenen her vatandaş için ayrı bir antidemokratik neden’ bulunabileceğini anlatıyor. Konuşmalarında demokrasiden, özgürlüklerden söz edenlerin başlı başına bu nedene karşı çıkmak yerine onaylamasını anlamak mümkün değil!

Devamını Oku

‘Başkanlık sistemi’yle birlikte ‘federasyon’ tartışılacak

16 Eylül 2010

Referandumun hemen arkasından ‘başkanlık sistemi’ için düğmeye basıldığı anlaşıldı. Bunun hemen arkasından BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Yapılacak yeni anayasada ‘demokratik özerklik’ ifadesinin yazılmasının gerekmediğini” söyledi ama aynı açıklamada “bölge yönetimi tarifinin eklenmesini istediklerini, bu bölge yönetiminin yetkileri, seçim usulleri, vs’nin yasa ile belirleneceğini” de söyledi.Farklı konular gibi görünse de hepsi birbirine bağlı çünkü... BDP’nin ‘boykot ediyor’ gibi görünüp ‘Evet’e destek vermesi, AKP’nin büyük ihtimalle yine tek başına hazırlayacağı yeni anayasa, başkanlık sistemi, bunların hepsi birbirine sıkı sıkıya bağlı konular...BDP’nin Evet desteği (boykot dense de Güneydoğu illerinde yüzde 90’lara varan Evet oyları ve tüm bölgenin haritada Evet gösterilmesini hatırlayalım) yeni anayasada ‘değiştirilemez maddeler’in değiştirilmesini ummasıdır ki adeta bunun sözünün verildiğini anlatan açıklamalar, köşe yazıları görüldü. Örneğin Öcalan “Referandumdan sonra size bir hafta-on gün zaman tanıyoruz” benzeri bir konuşma yaptı. Köşe yazılarında, TV konuşmalarında “değiştirilemez maddelerin değiştirileceği” dillendirildi.Başkanlık Sistemi denilen sistemin ise ‘federal devletlere bölünme’ olmadan başarıya ulaşması mümkün değil. Nitekim Latin Amerika örneklerinin tamamında başarısız olduğu ve çoğunda darbelerle sonuçlandığı biliniyor. Neredeyse tek başarılı örneğin (birçok ülkede uygulanıyor denmesine rağmen) Amerika Birleşik Devletleri olmasının nedeni, adından da anlaşıldığı gibi ABD’nin küçük devletlerin birleşmesi ile oluşması. Bizde eyalet denen (gerçekte ise) devletler ve vali denen (gerçekte) başkanlardan oluşmuş.Bu nedenle, aslından başkanlık rejiminde ‘yürütme’ yani hükümet-başbakan-bakanlar kurulu’nun, bunun yanında cumhurbaşkanının tüm yetkilerini tek başına üstünde toplayan başkanın diktatöre dönüşme ihtimali ortadan kalkıyor. Yani başkan yetkilerini Kongre’de bulunan diğer devlet başkanlarıyla paylaşıyor, onların onayını almadan karar veremiyor. Bunun üstüne bir de bizdeki aşırı kutuplaşmaya karşılık ABD’de görüşleri birbirinden çok farklı olmayan, siyasi uzlaşma sağlayabilen sadece iki partinin ve tarafsız güçlü bir yargının oluşunu ekleyin. Başkanın diktatör kesilmesi neredeyse imkânsız.ABD’de ve Avrupa ülkelerinde parlamenterleri millet seçiyor, Türkiye’de lider seçiyor. ABD’de izin verilmez ama Türkiye’de başkan aynen başbakanın olduğu gibi partisini de temsil edecek, artan tüm yetkileriyle birlikte mecliste kendi seçtiği çoğunluğa hâkim olacak ve parti çıkarına kararlar verebilecektir. Federasyon olmadığı takdirde üniter yapıda başkan; ‘ABD başkanının gücünün en az 5-10 katına’ sahip olacaktır. Bu nedenle... Başkanlık sistemi netlik kazandığı gün Türkiye’nin federatif yapıya geçmesi tartışılmaya başlanacaktır zira ikisi birbirine bağlıdır.Zaten Demirtaş’ın “Bölge yönetimi yetkileri, seçim usulleri vs.” sözü daha önce Öcalan’ın söylediği “kendi meclisi, kendi sağlık-eğitim sistemi, kendi ordusu olan özerk bölge” tarifinden farklı değildir. Bence şimdiden tartışmaya başlayın. Çok yakında!*****Seçim tarihi ve sahildeki tilkiler!2011 seçimleri de Temmuz ayında yapılacakmış. Şimdi sormaz mısınız “Niye? Seçimler, referandumlar yaz tatilini çok mu seviyor” diye?“Torbaya mı girdi” derler ya, Mayıs, Ekim, Kasım torbaya mı girdi ki hep insanların tatilde, başka illerde olduğu yaz ayları seçiliyor?YSK seçim yaklaştıkça milletin, partilerin, medyanın tepkilerini duymazdan geliyor. Hiçbir açıklama yapmadan kenara çekiliyor. Okurumuz Duran Çam “2007 yılında 43 milyon olan seçmenin, 2009’da 49 milyon olmasını da açıklayamamıştı, şimdi 52 milyon olmasını, yani her yıl 3 milyon artmasını da açıklamaz” demiş ki yerden göğe haklı... Onun için şimdiden, referandumda 13 milyon kişinin oy kullanmadığı, bunların arasında tatilden dönmeyenlerin de milyonlar tuttuğu bilinirken önlem alınması gerekiyor.YSK’nın seçim tarihini Mayıs veya Ekim’e almasını bekliyoruz. AKP’nin ve tüm partilerin, eğer “milli iradenin yansıması”nda samimi iseler bunu talep etmeleri gerekiyor. Hem de acilen.ÖLÜLER VE DİRİLERBu arada ‘oy vermek için dönmeyenler’ e tepki yağıyor.“Ölülere bile oy kullandırın” tavsiyesinden sonra “bir yanda ölüler bile kullanacak, diğer yanda diriler kullanamayacak. Hangisi ölü bunların” diye soranlar mı istersiniz, “çakma Cumhuriyetçi bunlar” diyenler mi, “sahildeki tilkiler, çakallar, kendini 3 gün fazla tatil yapmak için akıllı, oy vermeye gidenleri aptal sanıyorlar”, “bir kararsızlar var, bir de bu duyarsızlar” diyenler mi, hepsi var.“1 oydan ne çıkar” diye keyfine bakanlar, o “1 oy”ların toplanınca milyonlarca oy ettiğini gördüler mi acaba?Yoksa birkaç gün fazla tatil buna bile değer mi?*****Gökçek’in Baykal kehaneti ve fırsatçılık!Olup bitene bakınca Kemal Kılıçdaroğlu’nun çalışkanlığı, dürüstlüğü ve halkın benimsediği bir lider oluşunun rakiplerinde yarattığı korku açıkça ortaya çıkıyor.Nedense rakipleri ve onlara yakın gazeteciler Deniz Baykal’ın kaset olayı ile genel başkanlıktan gitmesine çok üzülmüş, CHP’lilerden fazla yanıp yakılmışlardı. Hala aynı üzüntüleri devam ediyor.Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek de dün “Deniz Baykal geri gelecek biliyorum. Önce Önder Sav’ı bitirecek ve o süreçte Gürsel Tekin’den yararlanacak. Şimdi açıkça söylemiyor ama bunu yapacak” demiş. (Gürsel Tekin’in adını kullanmada da onu yeme niyeti aranabilir mi acaba?)Tesadüfe bakın ki aynı gün Deniz Baykal kurultay istedi. Hem de bir Taraf gazetesi yazarının “CHP yüzde 24 oy aldı” sözünün üstüne atlayıp “doğruysa çok üzülürüm” filan diyerek. Onlarca yıl genel başkanlık koltuğunda oturmuş biri için ne hazin bir durum...Referandumun arkasından “kendisinin genel başkan olmasının rakip partilere pek yaradığını” iyi bilen birileri onu “CHP’nin oyu anketlerde düşmüş görünüyor” diye gaza getirdiler, birileri “bu referandum sonucu CHP’yi kurultaya götürür” diye yazıverdi, Baykal da anında tuzağa düştü, kendisiyle birlikte partisini de zor duruma düşürdü.Oysa referandum sonucu hiç de bunu göstermiyor. Bir tarafta çok sayıda partinin, olağanüstü imkanların seferberliği (ve dış destekle) alınan yüzde 50’nin biraz üstünde bir oy, diğer tarafta neredeyse tamamen Kılıçdaroğlu’nun çalışmasıyla alınan yüzde 50’nin biraz altında bir oy.Kılıçdaroğlu elinden geleni yaptı ama “cemaat ve aşiretlerin kullanılması, yapılacak yeni anayasa için Güneydoğu’nun beklentisi, türban tartışmasını gündeme getirerek onun üzerinden din faktörünün yine devreye sokulması” gibi etkenlerle referandumun asıl konusu gölgelendi.Baykal hala, Başbakan Erdoğan’ın referandum öncesinde söylediği “Bir kasette duman oldun” lafından sonra bile genel başkanlık hayali kuruyor ve bu gerçekleri göremiyorsa, fırsatçılık yapacağım diye ‘atılan ilk oltaya’ yakalanıyorsa bravo onun deneyimine. Başka ne denebilir ki? *****İZNİNİZLE...Sevgili okurlarım, referandum öncesinde yazılarıma ara vermemek için tatile çıkmadım. Ama bir yıldır aralıksız çalıştığım için de tatil yapmam gerekiyor. İzninizle 10 gün kadar buradan ayrılıyorum. Ay sonunda tekrar görüşmek üzere hoşçakalın.

Devamını Oku

'Bin kişinin içinde tek olsan da...'

15 Eylül 2010

Medyasıyla, siyasetçisiyle, AB’siyle, ABD’siyle öyle bir hava esiyor ki referandum sonrasında, farklı birşey söyleyen neredeyse falakaya yatırılacak... Ya da tek ayak üstünde cezaya kaldırılacak.Tabii ki halkın tercihine saygı duyulmalıdır, tabii ki endişeleri haksız çıkaracak uygulamalar beklenmelidir, tabii ki AB ve ABD medyalarının var gücüyle “Bütün korkuları boşa çıkarsa iyi olmaz mı” umutları paylaşılmalıdır... Ama ‘bir demokrasi’de her görüş, her şart altında söylenebileceğine göre “Referandumda yüzde 58 çıktı, artık herşey kabul, farklı bir ses çıkmasın” noktasına da gelinemez değil mi?.. (Referandum sonucuna bakarak “Kemalist rejim yıkılma noktasında” diyenler bile var. Demek ki aynı zamanda Cumhuriyet rejiminin gitmesi veya kalması oylanmış. Nerelere vardırıldığını, ne kadar abartıldığını anlatmıyor mu? Yoksa abartılmadığını mı düşünmek gerekiyor?)‘Çoğulcu demokrasi’ diyorsak, ‘çoğunlukçu demokrasi’ eylemleri kabul edilemez.Durum böyle olunca bazı gazetelerde, köşelerde yazılanlar, çizilenler, şu sıralarda gönderilmeye başlanan bazı mektuplardaki “Anlattınız anlattınız da ne oldu, işte hezimete uğradınız” benzeri sözler de komedinin dik alası oluyor.Hâlâ bilmeyenler olduğuna göre hatırlatalım; burada futbol maçında taraf tutuyor değiliz, gazeteci, siyasetçi, bilim adamı, sivil toplum kuruluşu görevini yapar, doğru bulduğu görüşleri anlatır, uyarı gerekiyorsa uyarır... Bunu her hükümet döneminde ve her kritik adımda yapar. Kendine ve konumuna saygısı varsa, bu görevi önlemeye çalışanlara veya baskılara da gözlerini, kulaklarını kapatır.Sonucun öyle ya da böyle olması onun pişmanlık duymasını veya çoğunluğun baskısı karşısında yön değiştirivermesini, doğrularından şaşmasını gerektirmez.Bu nedenle demokrasi özürlü bazı kişilerin yazdıklarından, çizdiklerinden etkilenme gibi bir sorun bende hiçbir dönemde olmamıştır, kaldı ki bir anayasa değişikliği oylamasında hiç olamaz. Zahmet buyurmasınlar yani...Ayrıca “Bin kişinin içinde tek farklı görüşe sahip olsan da ayağa kalkıp bunu savunmaktan çekinme” diyen son derece özgür ruhlu ve akıllı bir öğretmen anne tarafından yetiştirildiğim için öğretmenimin sözünü de unutamam.ANAYASA OYLAMASIŞimdi gelelim merak ettiğim konuya...Yapılan referandum bir cumhurbaşkanı seçimi değil, bir parti seçimi değil, tüm toplumun, ülkenin geleceğini birebir belirleyecek bir anayasa oylaması... Aklı başında, ne olduğunu bilen her vatandaş da bunu oyladı.Sonuç; toplumun yüzde 58’i yapılan değişikliği kabul ettiğini gösterdi. Yani yüzde 50’den biraz fazlası... Oysa 61 Anayasası halktan yüzde 61.7 oy almıştı, 82 Anayasası ise yüzde 92... İkincisi, bu rekor kabule ve bugüne kadar 17 kez değiştirilip demokratikleştirilmesine rağmen gördüğümüz gibi hiç beğenilmeyerek değiştirildi. Evet doğru, bunlar darbelerden sonra yapılan anayasalardı ama sonuçta örneğin 82 Anayasası’nda halkın yüzde 92’si de bunu beğendiğini göstermemiş mi, verilen oyların bir anlamı yok mu?Özellikle de 82 Anayasası ile gelen birçok madde bu son değişiklikte ısrarla korunmuşsa bir anlamı yok mu? Daha önceki yüksek oy oranlarına bakınca bu anayasa değişikliği onlardan az oy almış. Ve durum, haydi yüzde 80-90’lara çıkmayalım ama en azından “halkın üçte ikisi bu değişikliği istiyor” durumu değil yani.Neredeyse “iki kişiden biri istemiyor” durumu...Peki, iki kişiden birinin istemediği anayasa değişikliği “çoğunluğu tatmin edecek bir değişiklik olmuştur” anlamına gelir mi?Asıl mesele anayasa değişikliği iken, sanki seçimden çıkılmış gibi “bir parti kazandı, diğeri kaybetti” anlamına gelir mi?.. (Alkış tutan ülkelerin hangisinde hiçbir uzlaşmaya gerek duyulmadan, tek parti tarafından hazırlanan bir anayasa değişikliğinin bu şekilde kabule sunulup, uygulamaya konduğu görülmüştür?)Başbakan bu referandumda partilerin değil, sadece anayasa değişikliğinin oylanacağını, ‘Evet-Hayır’ların başka bir anlamı olmadığını söylemişti daha önce ama konuşmalar hiç de öyle değil, onun için tartışıyorum bunları... Evet oyu verenlerin sevinmesi gayet normal de bunu fazlasıyla abartmak ve seçim zaferi haline sokmak hiç de normal görünmüyor.*** Gelecek seçimi belirler mi?Eğer bu referandum Anayasa için değil, seçim veya güven oyu olarak kabul ediliyorsa...O zaman 2011 seçimi için de her ihtimali düşünmek gerekir. Örneğin ‘Evet’e dolaylı ve doğrudan destek verenler arasında BDP, BBP, SP gibi partilerin, MHP tabanından ülkücülerin olduğu biliniyor.Oysa seçimde bu partilerin seçmeni kendi partilerine ayrışacak. Hepsini çıkardığınızda alınacak sonuç acaba bugünkü zafer havasını destekleyecek mi, bu da bir soru.Öte yandan, MHP’nin en güçlü olduğu illerde Evet oyu çıkması, “Bu referandumda en güçsüz parti MHP’ydi” denmesi (seçime kadar durumlar çok değişebilir ama) gözönüne alındığında yüzde 42’de en büyük rolü CHP’nin oynadığı anlamına gelmez mi?İçinde ‘görünüşe göre pek az etkili olan MHP’ dışında başka partiler olmadığına göre CHP’nin 2011 seçimlerinde eskiye nazaran çok daha güçlü bir rakip olacağı anlamına gelmez mi? “Gelecek seçimde oyunu garantilemek”ten söz etmek için de en az yüzde 65-70 civarında Evet çıkmalıydı diye düşünüyorum ben. Tabii bunun bir anayasa oylaması olduğunu boşverip seçim havasına sokmakta israr edeceksek!

Devamını Oku

Sonuçlar beni hiç şaşırtmadı, neden mi?

13 Eylül 2010

Bugüne kadar defalarca yapılan değişikliklerle çok sayıda maddesi değiştirilmiş olan 12 Eylül Anayasası’nda yapılacak yeni bir değişiklikti görünüşte...Ama öte yanda sonuçları açısından bugüne kadar yapılanların tümünden daha önemli; yüksek yargıyı siyasi güce bağımlı hale getirecek, yanlış kararları veya yasaları bile tamamen denetimsiz bırakacak, Meclis’in keyfe göre basit çoğunlukla kabul edip uygulamasına imkân tanıyacak bir değişiklikti bu. Ve yüzde 58 oyla halkın onayını aldı. En güvenilir araştırma şirketleri “Evet ve Hayır oylarının başa baş olduğunu, hatta Hayır çıkma ihtimalinin küçümsenmeyecek kadar yüksek olduğunu” açıkladılar. Referanduma iki üç gün kala ise iktidara yakın bir isim olan ve yerel seçimde yaptığı “yüzde 50” tahmini “yüzde 38” çıkan, yani yüzde 12’lik bir farkla tahminde bulunan Tarhan Erdem “sonucun yüzde 56 Evet olacağını” açıkladı.Önceki tahmindeki büyük yanılma oranına rağmen bunu duyar duymaz (nedense) bu kez Tarhan Erdem’in tahmininin aşağı yukarı tutacağını hissettim. Bu satırları okurken aynen doğrulayacaklar, birçok kişiye de bu tahminimi; diğer araştırma şirketlerini tümüyle yalanlayacak şekilde ‘başa baş durumdan çok farklı bir yüzde 60 çıkmayacağını ama 54-56 aralığında Evet çıkacağını’ söyledim zaten... Sadece yüzde 2’lik bir yanılma oldu tahminimde.Nereden geldi bu kesin duygu içime bilmiyorum. Ama başta Bülent Arınç ve bazı bakanlar olmak üzere “yüzde 60” tahminini, daha Anayasa Mahkemesi değişikliği kabul etmeden uzun süre önce yapmaları ve üzerine basarak sık sık sadece bu rakamı tekrarlamaları bende bu çağrışımı yaratmış olabilir. Her ne kadar, daha yapılan değişiklik millete anlatılmadan önce bile böylesine net ve emin tahminler yapılması şaşırtıcı ise de iktidar partisinin önde gelen isimleri arka arkaya, bilmeden konuşup aynı rakamı telaffuz etmezlerdi herhalde... Kutlamak lazım, demek ki araştırma şirketlerinin aylar sonra yaptıkları anketlerde bulduğu “başa baş sonuçları”ndan da keskin bir tahmini daha o zaman yapabilmişler!!SINIRSIZ PROPAGANDABunun dışında... Referandum propagandaları sürecindeki aşırı sert söylemler, “ekonomi çöker” korkutmaları, “bitaraf olan bertaraf olur” baskıları, “Hayır diyenler darbecidir veya delidir”, “bu referandumda Hayır çıkarsa bir daha anayasa değişemez” telkinleri elbette etkisini gösterecekti.Çoğu mevcut Anayasa’da bulunsa da olumlu değişikliklerin, asıl önemli olan ‘yüksek yargı ile ilgili maddeler’le aynı pakette referanduma sunulması elbette yanılmalara neden olacaktı.Hepsinin yanına devlet televizyonu TRT başta olmak üzere, tüm medyanın yüzde 90’ında 24 saat yapılan Evet propagandalarını, tüm billboard afişlerinin de bu yönde oluşunu ekleyin... Hiç kimse eşit şartlar altında bir referanduma gidildiğini iddia edemez. Ama bundan sonra her seçimde aynı durumla karşılaşılacağına göre kimbilir belki de bunlara artık alışmak gerekiyor.GARİP OLAYLARReferandum esnasında daha önceki seçimlerde rastlanmamış; Antalya’da uçakların bir süre iptal edildiği, İstanbul’da bazı TV kanallarında “deniz otobüsü ve vapur seferlerinin iptal edildiği” haberlerinin verildiği ama sorulunca böyle bir iptalin olmadığının anlaşıldığı, Beylikdüzü’nde “asker lojmanlarına giden belediye otobüs seferlerinin iptal edildiği” gibi, duyumların arkası kesilmedi. Ana muhalefet partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun oy kullanamaması ise (kendisinin ve partisinin hatası da olsa bile) herhalde siyaset tarihinin en görülmemiş olaylarından biriydi. “SANAT CAMİASINDAKİ TEMSİLCİ”Sonuçta... Anayasa hukukçularının bile tamamen farklı açıklamalar-yorumlar yaptığı, son derece teknik bir konuyu, anlaması çok zor olan halkın, seçim haline sokulmuş bir referandumla oylamaya mecbur edilmesi baştan yanlıştı.Yalnız AKP hükümeti değil hangi hükümet yaparsa yapsın yanlıştı. Biz bunları elimizden geldiğince anlatmaya çalıştık. Yasama-yürütme-yargı güçlerinin ayrımını ortadan kaldıracak ve tüm gücü tek elde toplayacak adımlarla demokrasinin korunabileceğinden şüpheli olsam da, başka şüphelerim olsa da umudum benim yanılıyor olmamdır. Önemli olan ülkemizin geleceği olduğuna göre umarım sonuç bütün endişeleri haksız çıkaracak uygulamalar getirir.Bitirmeden şunu da söylemek isterim ki Başbakan Erdoğan’ın referandumun arkasından yaptığı konuşmadaki uzun teşekkür faslı esnasında söylediği “mahalle baskısına aldırmadan bizi destekleyen, sanat camiası içindeki temsilcilerimize teşekkür ederim” sözü bambaşkaydı. Sanat camiasında da temsilcileri mi var?

Devamını Oku

Yüksek Seçim Kurulu “şeffaflığı” reddetti!

11 Eylül 2010

Yüksek Seçim Kurulu bir devlet kurumudur, bu nedenle devletin erklerinden biri olan ‘yasama’yı (Meclis) oluşturan siyasi partileri, hele de Meclis’in 2’nci büyük partisini yok sayma gibi bir lükse, bir hakka sahip değildir.Oysa görüldü ki böyle bir hakkı olduğunu sanıyor. Ya da kasıtlı olarak süreyi geciktirip bildiğini okuyor, açıkça taraf tutuyor. Medyaya referandum yasağı koyuyor ama kendisi taraf olmaktan vazgeçmiyor.Ana muhalefet partisi CHP, YSK’dan son derece haklı bir istekte bulundu. ABD’de hile yapıldığı ortaya çıktığı, dışarıdan müdahalenin kolay olduğu anlaşıldığı için bazı ülkelerin kullanmayı reddettiği bilgisayarlı toplama sistemi Türkiye’de de endişe yaratıyor. Bu bilinmekte, tartışılmakta...CHP; “Bilgisayara gelen rakam yazılırken biz de görelim, sandık bazında hata var mı? Varsa hemen anında itiraz etmek mümkün” diyerek oyların toplanma sürecini izlemek istedi. DSP aynı talepte bulundu.Günler geçti YSK’dan olumlu ya da olumsuz ses yok. Medyadan da gelen uyarılara, hatırlatmalara rağmen ve AKP’nin “her çeşit kimlikle oy kullanılması talebine” derhal olumlu yanıt vermişken bu talepleri, uyarıları duymuyormuş gibi, hiç olmamış gibi kapı duvar sessizliğinde kaldı.Oysa YSK taraf tutamaz.YSK keyfi hareket edemez, şeffaflık talebini reddedemez.Kararları değiştirilemeyen bir kurum olması ona “milli iradenin seçtiği partileri yok sayma” hakkını vermez.İSTEDİĞİ TV’LERİ KAPATTIYSK, bir yanda devlet televizyonu TRT’den Ülke TV’ye, Kanal 24’ten Samanyolu’na ve siyasi gücün güdümünde olan birçok kanala kadar ekranlarda yapılan taraflı yayınları görmezken Kanal B ve Halk TV’ye ‘taraflı yayın yaptığı’ iddiası ile kapatma kararı veremez (vermemelidir).Verdiğinde, aynen bugün olduğu gibi asıl kendisinin taraflı olduğu imajını yaratır. Eğer “Hayır oylarının üzerine de Evet damgası vurulacak” diye ısrar ederse (ki etti) yine taraflı olduğu düşünülür.Sandıklarda isteyen parti görevlilerine tutanak vermeyeceğini, sadece “sandık başkanı ile iki partiye” vereceğini söylerse yine aynı şey düşünülür. Yüksek Seçim Kurulu, muhalefet partilerinin talebine neden cevap vermediğini açıklamak zorundadır ama referandumdan sonra hiçbir anlamı olmayacağını, bu itirazların cevapsız kalacağını biliyor. Onun için mi bu oyalama yapıldı?EMNİYET YİNE KULLANILACAK MI?29 Mart yerel seçimlerinde bazı ilçelerde Emniyet Müdürlüğü’nün işe karıştığı, polislerin “oyların ilçe seçim müdürlüklerine teslimi” sırasında parti görevlilerine müdahale ederek içeri almadığı, “YASAK” dediği duyumları birçok ilçeden gelmişti. Bunun seçimde yapılması suçtur ama bu referandum üstelik seçimden de daha önemli... Umarız partiler bu kez benzer bir durum olduğu takdirde ne yapılacağı ile ilgili önlem almışlardır.***Öğretmenlere negatif ayrımcılık!Geçen Çarşamba akşamı Siyaset Meydanı’nda gecenin 3.30’una kadar izlediğim Süheyl Batum-Burhan Kuzu karşılaşmasını yazmıştım bugün için. İki anayasa hukukçusunun, yapılan değişiklikleri tartıştığı bu karşılaşma gerçekleri olanca açıklığıyla, “en hayırlı” şekilde öyle güzel anlatıyordu, kendi sözlerinden bile emin olmayan tarafı mimikleriyle, bakışlarıyla öyle net ortaya koyuyordu ki gerçekten izlemeniz ya da okumanız gerekirdi. Ama “yasaklar” başladığı için maalesef yayımlayamadım.Onun için çok önemli başka bir noktaya dikkat çekeceğim. “Öğretmenlerin sandık başlarında bulunması” her nedense önlenmeye çalışılmış. Ankara’da öğretmenler yerine başka kamu kurumlarından memurların görevlendirilmesi istenmiş. Adana’da ise Seyhan Kaymakamlığı referandum sandıklarında görev yapacak öğretmenlerin sendika bilgilerini istemiş.Yıllardır böyle bir talebe hiç rastlanmadığı için doğal olarak hemen akla fişleme olayı ve “fişleme utancı son bulsun” afişleri gelmiş. Bazı milletvekilleri tarafından İçişleri Bakanlığı’na bu talebin etik olmadığı bildirilerek ‘nedeni’ sorulmuş.Cevap için artık çok geç ama öğretmenler gibi toplumun eğiten, dürüstlüğü öğreten, aydın bir kesimine yapılan bu negatif ayrımcılık dikkat çekici ve geçte olsa cevabının mutlaka verilmesi gerekiyor.

Devamını Oku

‘Hayır’ diyenler ve ‘ordu anayasası’

10 Eylül 2010

Wall Street Journal’ın sorularını yanıtlamış Başbakan... Özel konularda da konuşmuş ama bizi ilgilendiren Türkiye ile ilgili konular...Mesela “Bir insan hem Müslüman, hem laik olamaz anlayışımız değişmedi. Kişi kendi başına laik olamaz. Devlet laik olur” demiş... Bu Başbakan’ın görüşüdür ama bilimsel olarak mutlaka doğru olduğu anlamına gelmiyor.Laik devlet olduğu gibi laik kişi de elbette olabilir. Devlette laiklik “Her dinden, inançtan vatandaşlara eşit mesafede olmak, bir dinin, inancın (hatta aynı dinden olan kesimlerin) diğerlerine baskısını, toplumun din üzerinden ayrışmasını önlemek, din ve devlet işlerini birbirinden ayrı tutmak” anlamına gelir.Rejimin laik özelliği korunmadığı takdirde demokrasinin ortadan kalkacağı kesindir (ki son örnek Malezya’dır).KİŞİ LAİK OLAMAZ MI? Devletin bu özelliğine saygı duyan, aynı zamanda diğer dinlerden veya aynı dinden olanlara kendisi kadar saygı duyan, kimseye baskı uygulamaya, başkalarının dinini-inancını sorgulamaya, canının istediğinin dindar olduğu, istemediğinin olmadığı değerlendirmesi yapmaya kalkmayan herkes laiktir.Yani laiklik ile dindarlık asla birbirinin karşıtı falan değildir. Bu nedenle Wall Street Journal’ın Başbakan Erdoğan’a sorduğu; “Dindar-laik uçurumunun kapatılmamasında sorumluluk hissediyor musunuz” sorusu tümüyle yanlıştı.Laiklerin büyük çoğunluğunun dindar olabileceğini göz ardı eden bu yanlış karşılaştırma Türkiye’de 2000’li yıllarda ortaya çıkmış, yabancılar da bunu doğru bir tanım zannederek kullanmaya başlamıştır. Ki bu şekilde yapılan laik-dindar ayrımı bile laik rejime karşı Müslüman halkı kışkırtıcı bir araç sayılabilir. Türkiye’de bugüne kadar (diğer Müslüman çoğunluklu ülkelerde görülen) din ve mezhep kavgalarının ortaya çıkmamasının nedeni laik rejimidir.Bu nedenle, “Hem Müslüman, hem laik olunmaz” sözünü kullanmadan önce siyaset bilimcilerden, ‘laiklik ve din’ uzmanlarından görüş almak çok doğru olur, zira aksi takdirde halk yanlış bilgilendiriliyor.Başbakan Erdoğan; Demirel’in ve Özal’ın da buna benzer görüşler açıkladığını belirtmiş ama “ne zaman ve nerede” açıkladıklarını söylememiş. Ben hiç hatırlamıyorum, keşke onu da bildirseydi.*****“Yeni anayasa” değil bu!Erdoğan’ın Wall Street Journal’a söylediği en önemli sözlerden biri referandumla ilgili olanı; “Burada iki şey oylanacak; ordunun ürettiği anayasa ya da ordunun anayasasını değiştirmeye çalışacak olan millet”...Bu sözden öncelikle ‘Hayır’ diyecek olanların ‘millet olarak görülmediği’ anlamı çıkıyor. İkincisi ‘ordunun anayasası’ denilen anayasayı da millet (82’de)referandumda oylayarak kabul etti. Bu referandum makbul de, yüzde 92 ile kabul niye tu kaka? (Yoksa asıl sorun anayasaları referandum sunmak mı?)Evet, 12 Eylül Anayasası’nın demokratikleşmesi gerekiyordu ama bu ilk kez yapılıyor değil, bugüne kadar 17 kez yapılmış ve demokratikleştirilmiş... Şu anda yapılan da yeni bir Anayasa değil, belli sayıda maddede değişiklik... O zaman niye “sanki 12 Eylül Anayasası tümüyle gidiyor” gibi anlatılıyor millete? Hele de 12 Eylül ile gelen birçok madde titizlikle korunurken?SINIRSIZ GÜÇ İÇİN...Uzun lafın kısası; ‘Hayır’ diyecek olanlar kesinlikle “ordunun ürettiği anayasanın değişmemesini isteyenler” filan değildir. Onlar bu değişikliğin can damarının “yüksek yargının siyasallaşmasına neden olacak iki madde” olduğunu, bu gerçekleştiği takdirde hiç kimsenin ve hiçbir şeyin (Anayasa başta) güvencesi kalmayacağını, iktidarın sınırsız güce ve yetkiye sahip olacağını, bunun da demokrasiyi ortadan kaldıracağını biliyorlar o kadar.*****Kefen meselesiDüşünelim; eğer bu referandum “Halkın yararına olacak Anayasa değişiklikleri” için yapılıyorsa ve milletin iradesine gerçekten güveniliyorsa, normal şartlarda milletin onaylayacağına inanılır.Yapılanın ne olduğu anlatılır ve halk (tüm kesimleriyle) kararında özgür bırakılır.Oysa burada tehditler var, burada “ekonomik travma”ya varan korkutmalar, “Hayır diyen delidir ya da darbecidir”e varan baskılar, bir seçimden fazla “canını dişine takma” var.Bir de sık sık söylenen ve çok rahatsız edici olan “Biz kefenimizi yanımıza aldık” sözü... (ve Menderes örneği... Ne alaka ise?)Özellikle bu... Sadece “halkın yararına bir anayasa değişikliği” için işi kefenli söylemlere kadar vardırmak akılcı geliyor mu? Tam aksine, durum bu kadar ciddileşince işin ucunda da söylenenlerden çok daha ciddi bir sonuç olabileceği endişesi doğuyor.Bence bunların tümü yanlış adımlar, yanlış sözlerdi. AKP’nin konuşmalarını kim hazırlıyorsa demokrasiden hiç mi hiç nasibini almamış!

Devamını Oku

‘Darbeci toplum’un en önemli kararı!

10 Eylül 2010

Önce hoşlanmadıkları gazeteciler “darbeci” diye içeri tıkıldı, yıllar geçti hala bunu kanıtlayacak deliller ortaya konamadı. Sonra ülkenin en değerli bilim adamları, hukukçuları, sivil toplum önderleri, Cumhuriyetçi rektörleri darbeci ilan edildi. Kimi tutuklandı, kiminin evi hallaç pamuğu gibi atılıp üstüne “darbeci, Ergenekoncu” etiketi yapıştırıldı. Hoşlanmadıkları TV programları bile kaldırıldı.Aman biz de en hafifinden “etiketlenmeyelim”, “daha da ileri gidip içeri atılmayalım” diye üniversitesinden sivil toplumcusuna kimsenin sesi çıkmaz oldu.Konuşana kızdılar, tarafsız kalana kızdılar... “Karşımıza geldiğinizde biz de size ona göre davranırız” dediler. “Bertaraf olursunuz” dediler... Bir yanda bunlar olurken, öte yanda “demokrasiden, daha çok demokratikleşmeden, insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden, Batı’daki çağdaş ülkelere benzemekten” söz etmeyi sürdürdüler. Olup bitenlerin hiçbiri akıl alır şeyler değildi.Şimdi referandum öncesinde “Hayır” diyecek milyonlarca vatandaşın toptan darbeci ilan edildiğini duyanlar kulaklarına, gözlerine inanamadı. Başbakan Erdoğan’ın “Hayır diyenlerin darbeci zihniyeti savunduklarını düşünüyorum. Darbeye karşı olanlar nasıl olur da darbe zihniyetinin ortaya koyduğu bir Anayasa’yı destekler” sözü aslına bakarsanız oy vermeye 2 gün kala “Neden ‘Hayır’ demek lazım” sorusunun cevabı gibi...Demokrasiye, düşünce ve ifade özgürlüğüne inanan hiç kimse, hele de bir başbakan topluma böyle bir baskı yapmaz. Daha önce “Hayır diyenlerin aklından zoru olduğunu” söyleyen parti mensupları da çıkmıştı ki bunların hiçbirinin benzerine ne bir başka ülkede, ne de bugüne kadar Türkiye’de rastlanmış değildir.Başbakan’ın “darbeye karşı olduğunu söyleyenler nasıl olur da darbe zihniyetinin ortaya koyduğu bir anayasayı destekler” cümlesine bir bakalım.12 Eylül Anayasası bugüne kadar 17 kez (80’in üstünde madde) Meclis’te uzlaşma ile değiştirildi. Yani birçok maddesi daha demokratik hale getirildi. İçine “kadınlar, çocuklar, engelliler, şehit aileleri, gaziler” dahil olmak üzere pozitif ayrımcılık maddeleri eklendi (Burhan Kuzu da TV’de bunu kabul etti. “O maddeler bu pakette olmamalıydı” dedi). Ayrıca bu anayasa 82 sonrasında referandumda yüzde 90’ın üstünde oyla kabul edildi. Bu nedenle o Anayasa’ya ‘darbeci’ demek milli iradeyi hiçe saymaktır. 12 Eylül’e dokunulmadıDeğişmesi gereken daha çok şey vardır ama bunlar bu Anayasa paketinde yazılanlar değildir. “Darbe anayasasını değiştiriyoruz” diyebilmek için oraya demokratikleşmeyi sağlayacak seçim sistemi (lider yerine milletin kendi milletvekilini seçmesi), yüzde 10 barajı, dokunulmazlıklar konmalı, 12 Eylül Anayasası ile gelen YÖK’ün kaldırılması, 12 Eylül Anayasası ile gelen “HSYK’nın başındaki Adalet Bakanı ile müsteşarın kaldırılması” sağlanmalıydı.Oysa binlerce kez söylenmesine, medya, hukukçular, muhalefet partileri devamlı tekrarlamasına rağmen bunların hiçbiri yapılmadı.İktidar partisi, kendisine avantaj sağladığı için 12 Eylül Anayasası’nın en büyük zararlarını orada tuttu, korudu.27 Nisan’a değinmeyenler!“Hayır” oyu verecek milyonlarca vatandaşı “darbeci” ilan edebilmek için 12 Eylül Anayasası’nda hangi önemli değişikliği yapmışlar ki? Bu vatandaşlar hangi nedenle “darbeci” ilan edilebiliyor ki? Gerçekten, söyleyip çekilmek yerine bunları millete açıklayarak konuşmaları gerekir.Ve son soru; ‘Hayır’ oyu verecekler darbeci oluyorsa, 27 Nisan muhtırasını veren şahsı koruyup kollayanlar, bütün tepkilere rağmen asla ağızlarına “27 Nisan’ın sorgulaması yapılacak” lafını almayanlar ne oluyorlar acaba? Darbeci, muhtıracı zihniyeti desteklemek bu değilse nedir?*** YSK kasten mi susuyor?DSP ile CHP “referandum sonunda oyların bilgisayarla toplanma sürecini izlemek istediklerini” açıklayarak bu talebi günler önce Yüksek Seçim Kurulu’na ilettiler. Bu süreçte hile iddiaları özellikle belediye seçimleri sonrasında sıkça dile getirilmiş, seçmenlerin ve partilerin kafasında soru işareti oluşmuştu... Bu soru işaretleri şimdi referandum için de aynen duruyor.Peki, DSP ve CHP’nin “bilgisayarla toplamaları izleme” taleplerinin cevabı neden hala verilmedi? Uzun uzun, haftalarca düşünmeyi gerektiren bir soru mu bu? Milletin bu cevabı alma hakkı vardır ve bu bir devlet kurumu olan YSK için tercih değil, zorunluluktur. Referandumdan önceki gün cevabı vermedikleri takdirde YSK’nın güvenilirliği de bir başka soru işareti taşıyacaktır.*** “Bir kasette duman...”Deniz Baykal’ın “istifa etmesi gerektiğini” medyada ilk söyleyen kişi benim. O anda programıma katılan hukukçulardan da, yüzlerce CHP’liden de tepki almıştım, bunun “gizli kamera olayına prim vermek olacağını” söylemişlerdi ama bence yapması gereken buydu ve Baykal iki gün sonra istifa etti.Uzun ve dürüst bir siyaset hayatından sonra böyle bir ayrılış elbette üzücüydü. Bununla birlikte bir partinin, hele de iktidar alternatifi durumundaki ana muhalefet partisinin genel başkanı öyle bir durumda o makamda kalmamalıydı.Değerler açısından da kalmamalıydı, siyasi olarak mutlaka parti aleyhinde kullanılacağı için de kalmamalıydı. Nitekim Hüsamettin Cindoruk gibi deneyimli siyasetçiler de aynı noktaları açıkladılar. Ve aylar sonra Baykal’ın konuşmasına kızan Başbakan Bursa mitinginde ona “Bir kasette duman oldun gittin” lafını söyleyiverdi. Eğer Baykal hala genel başkan durumunda olsaydı çok daha fazlası söylenecekti.Bilmem şimdi neden “istifa etmeli” dediğim anlaşılabiliyor mu?*** Zülfü Livaneli efsanesi!U2’nun solisti Bono, birlikte sahneye çıkmaya ikna ettiği Zülfü Livaneli’ye gösterilen sevgi ve ilgiye, binlerce kişinin onun şarkılarını ezbere bilmesine şaşırmış. “Titredim” demiş.Bence Zülfü Livaneli’yi daha iyi tanısa şaşırmazdı. Onun Türkiye’nin efsane sanatçılarından biri olduğunu, müziğe bir ömür verdiğini, şarkılarının halk ezgisi haline geldiğini bilirdi. “Dünyanın en ünlüsü”nün yanında bile o Türk toplumu için “daha büyük star”dır. Başarılarıyla gurur duyuyoruz!

Devamını Oku

'Hayır' çıkarsa savunursunuz!

8 Eylül 2010

Dün diğer konuşmaları yazmıştım, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun NTV’de yaptığı konuşmada da çok önemli noktalar vardı.“Evet çıkarsa gelecek baskıyı toplum yaşayarak görecek” diyor. Bunu anlayabilmek için geleceği, yüksek mahkemelerin de siyasi gücün emrine girmesini beklemeye bile gerek yok; gazetecilere, gazetelere yapılan ağır baskıya, tarafsız olduklarını söylemeleri bile suç gibi karşılanan sivil toplum kuruluşlarına yapılan tehditlere, toplumu (milli iradeyi) kararında özgür bırakmayarak Dışişleri Bakanı’nın bile “Hayır çıkarsa dünyaya halk sivil anayasa istiyor argümanını savunamam” şeklindeki baskısına, “Hayır çıkarsa ekonomik travma yaşanır” şeklindeki diğer önemli baskıya, Hayır afışlerinin belediyeler tarafından indirilmesine ama Evet afişlerinin her köşeye asılmasına, Hayır broşürü dağıtanların dövülmesine (kadınların bile), milletin bırakın telefonda konuşmayı, aile arasında konuşmaya dahi korkar hale gelmesine bakmak yeterlidir. Ki Kemal Kılıçdaroğlu bunların hepsine değinmiş.“Hayır çıkarsa anayasa değişikliği tüm kesimlerin katılımı ile, Meclis’te uzlaşma ile tekrar hazırlanır. Hatta yenisi yapılır, içine asıl demokratikleşmeyi sağlayacak maddeler; örneğin milletvekilini milletin seçmesi, yüzde 10 barajı, dokunulmazlık konuları eklenir. Yargı bağımsızlığının korunması uzun uzun tartışılır ve sonunda dünyaya böyle gösterilir.“Hayır” çıktığı takdirde; iktidar partisi milli iradenin bu kararını da olgunlukla karşılar, ülkeyi gergin ortamlara sürüklemezse söyledikleri gibi ekonomik travma filan da olmaz.Öne sürülen, toplumu korkutma amacı sözlere bakılınca referanduma bile gerek olmadığı sonucu ortaya çıkıyor.Bunları söyleyenlere göre tek bir çözüm var, başkası kabul edilemez. Sanki Evet çıkmazsa kıyamet kopacak gibi bir telâş içindeler.Oysa belki de tam aksi doğru. Nereden biliyorlar?“Saygın terörist” olabilir mi?Başbakan Erdoğan canlı yayında “Terörist silâhlı olduğu için terörist, silâhı bıraktığında terörist olmaktan çıkar, saygın bir vatandaş durumuna düşer. Olması gereken budur” demiş.Öncelikle cümle “saygın bir vatandaş durumuna yükselir” olmalıydı ama tek hata burada değil.Terörist dağda, sınırda yıllarca çiçek toplamıyor; askere saldırı düzenliyor, sivile saldırı düzenliyor, şehirlerde terör eylemi yapıyor. Yakıyor, yıkıyor, planlı ve acımasız katliamlar yapıyor.Silâhı bıraktığı andan itibaren “bir daha can kaybı olmaması için” af getirilecekse getirilir. Ama affa uğrasalar bile yıllarca cinayet işlemiş insanlar “hiçbir suça karışmamış, topluma ve devlete saygılı, düzgün yaşamlar sürdüğü için saygı sınıfında bulunan vatandaşlarla eşit” duruma gelmezler.Herhalde birilerinin, tabii ki hukukçuların ve siyasetçilerin de bu noktayı vurgulaması lâzım. Aksi takdirde diğer suçluların; katilin, tecavüzcünün, hırsızın, yolsuzluk yapanın da eyleme son verdiği anda “saygın vatandaş” olması gerekir ki özellikle işlediği suçun cezasını çekmeyen birinin bu konuma yükselmesi ve bunun açıkça ifade edilmesi olacak şey değildir, suça teşvik anlamında bile alınabilir.Suç işlediği kanıtlanmadığı, somut deliller gösterilmediği halde, “Beni hangi nedenle cezaevinde tutuyorsunuz?” sorusunun cevabını alamadıkları halde yüzlerce insan “darbe planlama” iddiasıyla yıllarca mahkûm hayatı yaşarken bunun söylenmesi daha da anlaşılmaz bir durumdur.Söylenen o kadar çok şey havada asılı bırakılıyor ve açıklanmıyor ki buna da bir açıklama geleceğini sanmıyorum.27 Nisan muhtırasına neden susulduğu sorusunun cevabı geldi mi ki buna gelsin?

Devamını Oku