YARSAV’ın içinden çıkıp ona rakip olarak faaliyete başladığı günden bu yana “iktidar partisinin yargıyla ilgili tüm politikalarına ‘özellikle Anayasa Mahkemesi eski raportörü ve derneğin de eşbaşkanı Osman Can’ın söylemleriyle destek veren” Demokrat Yargı Derneği referandum öncesinde de yoğun bir “EVET” kampanyası yürütmüştü. Oysa her tür baskıya karşılık bağımsız yazabilme mücadelesi veren gazeteci ve hukukçular “yüksek mahkeme üyelerinin yürütme ile Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesini sağlayacak” değişikliklerin yargı bağımsızlığını tümüyle ortadan kaldıracağını, bunun da antidemokratik baskılara yol açacağını ellerinden geldiğince anlatmaya çalıştılar o süreçte... Ama Meclis’te uzlaşma olmadan, tartışılmadan, tek parti tarafından hazırlanıp emrivaki halinde ortaya çıkan, bu nedenle de meşru sayılamayacak değişiklikler sonuçta yine popülist söylemlerle, asıl tehlikeyi yaratacak değişikliklerin arasına sıkıştırılan olumlu ama aslında Anayasa’da olması bile gerekmeyen maddelerle yanıltarak kabul ettirildi ve “halkoyuna sunularak” bir de üstüne meşrulaştırıldı.UYARANLAR “BEYAZ TÜRK” DEĞİLDİ!Şimdi, o günlerde “neden HAYIR” sorusunun gerçek cevaplarıyla anlatılan mahzurlar açık şekilde görülmeye başlandı tabii... Böylece ülke için hayati konuların siyasete alet edilmemesinin, yüksek mahkemelere seçilecek üyeler için yapılan bir oylamanın seçime ya da güven oyuna asla dönüştürülmemesinin önemi de anlaşıldı. Demokrat Yargı Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin’in şu andaki durumu açıkça anlatması Demokrat Yargı Derneği’nin “olumsuz durumlarda tepki de verebileceğini” ilk kez göstermesi açısından önemli bir gelişme ama artık neye yarar ki? Ertekin; Adalet Bakanlığı’nın “kendi bürokratlarının da içinde olduğu listeyi seçtirmek için 2 bin kişiyle sahada çalışma yürüttüğünü, hakim ve savcılar üzerinde baskı kurduğunu, Bakanlığın bazı adayları ‘çekilmeleri için tehdit ettiğini, bazı hakim ve savcılara ise çeşitli vaatlerde bulunulduğunu” açıklamış. “Cemaatler ve hükümet yanlısı avukatların hakim ve savcıları etkilemeye çalıştığını” ileri sürmüş. Bunları dikkatle okumak lazım, çünkü iktidar partisinin referandum öncesinde “HAYIR” diyen herkesi darbeci ilan etmesi unutulmamıştır, artık Türkiye’de karşı yönde görüş bildirenlerin hepsine “rakip bir parti” ya da “Beyaz Türkler” muamelesi çekilmektedir, oysa bu açıklamaları yapan yargı derneği, bugüne kadar hep iktidar politikalarını onaylamış bir dernektir.SIRADAN BİR ZEKA YETERLİYDİHSYK ile Anayasa Mahkemesi’ne seçilecek üyeler Türkiye’de yakın gelecekteki gelişmeler ve hatta seçim süreci öncesinde ve sürecindeki eylem ve söylemlerle öylesine yakından ilgili olacak ki o üyeler için “tehdit”ten “cemaat” faaliyetine, “Adalet Bakanlığı’nın sahada çalışma yürütmesi”ne kadar her şeyin denendiği görülüyor. Ama aslında zaten adayların halihazırda kürsü hakimi olmaları gerektiği için Adalet Bakanlığı bürokratlarının aday bile olamaması lazım, bir de üstüne Orhangazi Ertekin’in dediği gibi “yargı bağımsızlığı” açısından da olamaması lazım. Ama “her şey göze alınınca” olmayacak yoktur bu ülkede, oldurulur... Bütün bu tablo, yüksek yargının yıllardır talep ettiği, Avrupa ülkelerinin bu nedenle değiştirdiği ama bizde bunun da aksi şekilde halka anlatıldığı; “HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarının bulunması”nın, hakimler için soruşturma iznini Bakan’ın vermesinin, yetkileri azaltılıyor gibi gösterilirken aslında arttırılmasının ne kadar yanlış olduğunu da iyice ortaya koydu. Böyle bir antidemokratik, baskıcı ortam orada dururken ve mahkeme üyelerini siyasetçiler belirlediğinde bu ortamın daha da kötüye gideceğini anlamak için sıradan bir zeka ve bilgi bile yeterliyken “yapılan değişikliklerin demokratikleşme olduğunu” millete yutturmak için göbeğini çatlatan yazar ve akademisyenler daha şimdiden ortaya çıkan baskıları duyunca acaba bu çabalarına pişman olacaklar mı bilemem, işin içine siyaset girince, bu şekilde liberal ve demokrat görünülebilir yanılgısı eklenince pişmanlık filan da olmuyor.Ama zaten artık olsa neye yarar, daha önce söylediğim gibi; bundan sonra Marko Paşa’ya anlatmak gerekir ancak... Ertekin’in anlattıkları ile ilgili olarak “İstanbul Üniversitesi’nde kendisine YÖK tarafından özel kadro açtırılan” Osman Can ne düşünüyor acaba ben en çok onu merak ediyorum!
Başbakan Erdoğan’ın Kızılcahamam’da yaptığı “bol cumhurlu” konuşmayı dinlerken de aklıma çelişkiler, sorular takıldı durdu. Soru sormaya programlanmış beyin de böyle çalışıyor işte ne yapacaksınız... Soru sormanız “cebren ve hileyle” engellense de soru üretimi bitmiyor. Başbakan Erdoğan yine sanki “devlet alanlarında dini simge ve ibadetlerin kısıtlanması” Türkiye’de keşfedilmiş gibi, demokrasi sınırsız özgürlük anlamına geliyormuş gibi bu kurallar Avrupa ülkelerinde ve ABD’de yokmuş gibi “cumhura ait hiçbir yer cumhura yasaklanamaz” diyor örneğin... O zaman niye her sıkıştığımızda AB’yi örnek gösteriyoruz? AİHM kararları neyi anlatıyor mesela?“Milletin hakkına, hukukuna sahip çıkmak”tan söz edince bu kez; sözü edilen “millet” her yapılanı, her söyleneni onaylayan uyumlu(!) kullar demek herhalde diye düşünüyorum, zira sorgulayan, tartışan, tartıştıran, eleştiri getirenlerin millet değil illet olarak görüldüğü ve tasfiye edildiği ortada. O zaman, yine kafa karışıklığını önlemek için “yeni bir laiklik tarifi” gibi “yeni bir cumhur tarifi” de gerekiyor. Ve tabii bir de her hakkının düşünüldüğü söylenen cumhurun “kendi vekilini seçmesine izin verilmemesi” meselesi var. Bir numaralı demokratikleşme şartı olan “kendi milletvekilini seçme hakkı” bir türlü liderden alınıp halka verilmiyor. Herşeyi bilen, yüksek mahkemelere kimin üye seçmesine karar verecek kadar teknik hukuk bilgisine sahip olan cumhurun vekilini seçemeyeceğine, liderin daha doğru karar vereceğine(!) inanılıyor. Her nedense? Cumhurun bunu soracağı gün gelecektir herhalde. İşte böyle arkadaşlar, bir “cumhur” lafı çok şey hatırlatıyor icabında!*****Özal konusu ve düzmece CD’ler!İktidarın istediği şekilde konuşan ve davrananların kazançlı çıktığı, davranmayanların ise ‘alnının teriyle yaptığı işini bile kaybedebildiği’ ve türlü çeşitli sıkıntılarla karşılaştığı biliniyor. En iyi örneklerden biri referandum öncesinde “yüksek mahkeme üyelerinin Meclis çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek olmasının” bağımsızlık ve tarafsızlık sağlayacağını her fırsatta empoze ederek “beklenen hizmeti” fazlasıyla veren ve kendisine YÖK tarafından İstanbul Üniversitesinde özel kadro açtırılan “eski AYM raportörü” dür sanıyorum.Bu durum malum olduğuna göre yıllardır siyasette veya bir başka alanda önemli bir kazanç elde edememiş olan Ahmet Özal’ın iktidara yanaşmasının bir nedeni anlaşılabilir, nitekim “Barzani’yle iş görüşmeleri” filan yazılıp çiziliyor. Peki acaba son günlerde annesiyle birlikte “Özal’ın ölüm nedeni”ne kilitlenmelerinin arkasında ne var, bunu yapmaları kime ne kazanç sağlayabilir? Tahminimin ‘bu olayın sonunda gelip orduya veya açıkça ordu denmese bile Ergenekon isimli pek esrarengiz, kimde ve nerede başlayıp nerede bittiği asla çözülemeyen örgüte fatura edileceği’ olduğunu daha önce yazmıştım. Son günlerde Ergenekon iddiasıyla içeri tıkılan ve aylar, yıllardır duruşma bekletilen askerlerle(özellikle denizciler) ilgili iddiaların düzmece olduğu, CD’lere özel olarak yerleştirildiği “bilirkişi ve TÜBİTAK raporlarıyla” ortaya çıkıyor (Emekli Dz Binbaşı Levent Pektaş ve teğmen Tarık Ayabakan davaları gibi.) Eğer böyle giderse aylardır mahkum hayatı yaşatılan ve onurlarıyla oynanan askerlere yapılan haksızlık toplum vicdanını fena halde rahatsız edecektir ki bu sorgulama işinin artık uzun sürelerle oyalanması da giderek zorlaşmaktadır. İşte tam bu sırada “Özal’ın ölümü ile ordu arasında bir ilişki” kurulması bugüne kadarki tutuklamaları, baskıları,haksızlıkları mazur gösterme açısından gayet yararlı olabilir. İnsanların “bakın sebepsiz değil bu yapılanlar, Özal’ın ölümünün arkasından da ordu çıktı” veya “Ergenekon çıktı” demesi az şey midir? Ahmet Özal’ın, babasından bahsederken aniden Eşref Bitlis’in ve Uğur Mumcu’nun adına geçmesi, Güldal Mumcu’ya yaptığı “bunları araştırın” çağrısı hep aynı noktaya doğru ilerlediğini gösteriyor.Bu kadar boğuşacağına hala neden saç analizini yaptırmadığını bilen var mı?
Acaba biz de artık “Cumhuriyet” kelimesini ağzımıza almadan “resepsiyon meselesi” demek zorunda mıyız, yoksa o günler biraz daha sonra mı gelecek bilmiyorum ama Cumhuriyet’in “gidiş yoluna sokulduğu” artık gelişmelerden izlenebiliyor. Her neyse, benim değinmek istediğim konu Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhuriyet resepsiyonu ile ilgili yaşadığı sorun. Bu yıl Cumhurbaşkanı Gül “eşli olarak” ve tek resepsiyon yapacağını açıkladıktan sonra hemen ‘Cumhuriyet değerlerini koruma sorumluluğu altında olan’ CHP’nin bu resepsiyona katılıp katılmayacağı tartışılmaya başlandı, partinin Grup Başkanvekili Muharrem İnce “katılmayacaklarını” söylerken Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu “Daha zaman var, belli değil” dedi, kısacası nurtopu gibi yeni polemiklerimiz ortaya çıktı. Malum onlarsız yaşayamayız, işimiz ortalığı karmakarışık edecek yeni tartışmalar yaratmak ve bunların yardımıyla istenen adımların atılmasına halkı alıştırmak. Bu arada tabii, siyasetçiler arasında en aklı başında görünen, güzel konuşmalarıyla sivrilen Muharrem İnce gibi bir isim de yıpratılırsa, istifaya filan zorlanırsa ne ala...Çankaya’da resepsiyonların “eşsiz yapılıyor olması” yıllardır tartışma konusudur, haklı bir tartışma gibi görünmektedir çünkü cumhurbaşkanlığı konumuna çıkmış bir siyasetçinin eşinin ‘türban nedeniyle’ resepsiyonlarda onun yanında olamaması üzücü bir durumdur. Ama yine popülizmden ve siyasi taraf olmaktan uzaklaşıp olaya bilimsel şekilde baktığınızda (ben bilimci olarak eğitim gördüm, böyle bakarım, doğrusu da budur, bilimci olmaya bile gerek yok) Çankaya resepsiyonu meselesi “AKP şunu dedi, CHP bunu dedi, bakalım ne yapacaklar” meselesi değildir. Sonuçta popülist söylemler siyasette ve TV’lerde tekrarlana tekrarlana sadece Türkiye’ye özgü çözümler “anlık olarak ve sonuçları düşünülmeden” bulunmaktadır (son anayasa değişikliği de aynı yöntemin eseri, keyfi, demokratik kurallara temelde aykırı şekilde yapılmıştır) ama doğru yöntemin bu olduğunu gerçeklere saygılı hiç kimse söyleyemez.‘BEN YAPTIM OLDU’ YÖNTEMİEvet, Bayan Gül’ün eşiyle birlikte resepsiyonlara katılmasını hemen herkes arzu eder, bununla birlikte; Gül bu göreve talip olduğunda “laik devlet özelliğini, devlet alanlarında özellikle de ‘devleti temsil eden’ konumda hangi şartların geçerli olduğunu” biliyordu. Şimdi aynen YÖK Başkanı’nın Meclis’te tartışılmadan, kesin bir karar, uzlaşma ortaya çıkmadan öne atılıp “bakın ben çözdüm bile” emrivakisi yapması gibi, bir emrivaki ile bu kararı vermesi tartışma götürmez de, sadece Muharrem İnce’nin tepkileri mi götürür diyeceğiz?.. Bu yanlıştır ve haksızlıktır. İnce “Bu yapılan, ilköğretimde ve kamuda da türban taktırmanın Çankaya’dan başlangıcı mı acaba” diye soruyor. Son günlerde yine üniversitede türban tartışmasının “ilk ve orta öğretimde, kamu dairelerinde türban”la birlikte yürütülüyor olması, TV’lerde, gazetelerde bazı yazar ve akademisyenlerin “buralarda da türban kaçınılmazdır, türbanlı hakim, öğretmen olsa ne olur” gibi kalıpları tekrarlayıp durması bu endişeyi gayet haklı kılmaktadır. Kimse “ben özgürlükçüyüm, onlar değil” kolaycılığının arkasına saklanmasın, türbanlı öğrencilere “çok daha rahat şartlarda yurtların sağlandığını, türbansız olanlardan bu imkanların esirgendiğini, seçim öncesi dağıtılan oy karşılığı hediyeler (!) gibi ‘türban takma karşılığı’ sağlanan çıkarları” öğrenciler yıllardır anlatıyor. Yani konu sadece “inancı için örtünenler” değil, bu da ilköğretim, orta öğretim ve kamu dairelerine türbanın tümüyle hakim kılınması için yapılacak özel çalışmalar sonunda gelinecek noktanın, tüm olasılıkların önceden düşünülmesi gerektiğini gösterir ki bu adımlar ilk kez Türkiye’de atılıyor değildir. Son olarak Gazze’lilerin Hamas için söylediği “önce bunun özgürlük hareketi olduğuna inandık, şimdi baskılardan başımızı kaldıramıyoruz, keşke onlara oy vermeseydik” sözleri bir süre önce TV’de gösterilmişti. MALEZYA’YI TÜMÜYLE UNUTAMAYIZKısacası bir kez başlatıldı mı, ülke “laik devlet” ilkesinden uzaklaştı mı arkası çok hızlı geliyor ve sonradan pişmanlıkları da kimse dinlemiyor (AİHM’nin Türkiye için verdiği kararlar da aynı noktaya işaret eder). Bu nedenle, olayı “ayırımcılık yapılıyor” benzeri kaçışlarla basite indirgemeden ve son gelişmelerle artan hassasiyetleri de dikkate alarak Cumhurbaşkanı Gül’ün de, Başbakan Erdoğan’ın da “Türkiye’ye yeni bir laiklik tanımı gerekli” çıkışının ve aynı sıralarda “tek Cumhuriyet resepsiyonu yapılması” kararının arkasında “ilköğretimden başlayarak tüm devlet alanlarında türbanın serbest bırakılacağının olmadığını” net şekilde ve en kısa zamanda açıklamaları gerekir. Bu endişe sadece Muharrem İnce’de değil, toplumun büyük kesimlerinde mevcuttur. Yapılan bilimsel araştırmalar Anadolu’da (her ne kadar birileri bu örneklere gıcık olsa da) Malezya’dakinden farksız ‘radikal dinci ve mezhepçi’ baskıların çoktan yerleştiğini göstermektedir, ayrıca bu baskılar dışında; eleştirel görüş bildiren (ki her dönemde gazetecinin görevidir) köşe yazarlarına, TV programlarına, STK’lara, Cumhuriyetçi olarak tanınan kişi ve kurumlara yapılan baskıları, haksızlıkları önleyecek hiçbir “sistem garantisi” kalmadığı ortadadır ve tüm bu nedenlerle popülist yaklaşımlardan uzak ciddi açıklamalar topluma karşı bir borçtur. Sonuç olarak, Kemal Kılıçdaroğlu dahil herkesin bu yaklaşımlara aldanmadan karar vermesi ve gerçekçi, dikkatli açıklamalar yapması gerekiyor.
Bugün yazılarım ‘dün’ ile başlıyor, çünkü dün yazdıklarımın devamı gibiler. Dün ‘Mahalle baskısı’ ile ilgili yazımda ‘bu şekilde laikliğe de külahı ters giydirerek, onu ‘bireysel özgürlüklerin sınırsızlığı’ şeklinde yorumlayarak olmaz, ya tanımını değiştirirsiniz veya Türkiye’nin laik devlet özelliğini kaldırırsınız demiştim, yazımla aynı gün Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun “Türkiye laiklik ilkesini yeniden yorumlamalı, biz böyle düşünüyoruz. Örneğin başörtüsü meselesi laiklikle değil, bireysel özgürlüklerle ilgilidir” dediği konuşması yayımlandı. Bu da konunun YÖK Başkanı’nın özel izinleriyle, özel garantileriyle bırakılmayacağını, yapılacak yeni anayasada laikliğe Türkiye’ye özgü bir tanım getirileceğini gösteriyor. Türkiye bugün dünyadaki diğer tüm Müslüman çoğunluklu ülkelerde olduğu gibi “kökten dinci, baskıcı” bir rejime dönüşmeden kalabilmesini “laik rejimine” borçludur, Arap gazetecilerin “Biz Türkiye gibi olamadık, çünkü laik bir rejime sahip değiliz” diyen yazıları Türk gazetelerinde de yayımlanmıştır. Bugün işareti verilen değişikliğin neleri kapsayacağını, Türkiye’yi de adım adım o ülkelerdeki baskılara sürükleyip sürüklemeyeceğini, mezhep kavgalarına, aynı dinden olan insanların bile “dini uygulama tercihlerine” yapılacak ağır baskılara yol açıp açmayacağını bilmiyoruz. AKP hükümetinin daha önce “üniversitede türban”la ilgili anayasa tasarısı hazırladığı günlerde aynı partiden siyasetçi ve belediye başkanları “arkasından hemen devlet daireleri ve ilköğretim okullarının geleceğini” tekrar tekrar söylemişlerdi, bugün de hepsi bir arada tartışılıyor ve hükümetten bu konuda kesin ve net bir itiraz duyulmuyor.CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce’nin dün bu konuda yaptığı konuşma, “asıl istenenin ilköğretim ve devlette türban” olduğunu söylemesi sebepsiz değil, çünkü devamlı dillendirilmektedir... Acaba, ilköğretimde bile kalmayıp çocuk yuvalarına ineceği bugünden görülen türban, bütün eğitim kurumlarına ve devlet dairelerine yayıldığında, halihazırda tüm Anadolu illerinde bilimsel araştırmalarla ortaya konan mahalle baskıları (ki birçok ilde Alevi kadınları bile türbansız sokağa çıkamaz hale getirmiştir) büyük kentlerde de iyice arttığında hangi laiklik tanımı Türkiye’yi eski haline döndürebilir?.. Konu sadece türban değildir zira, oruç, namaz için mescide veya camiye gitme ve her çeşit ibadeti hatta hadisleri kapsayan baskılardır, diğer Müslüman ülkelerde görülen bizde de son birkaç yıldır görülmeye başlanan baskılardır.Bu baskılar ortaya çıktığında, “sistem başarısız oldu, değiştirelim” diyecek birileri olsa bile artık din kavgalarına yol açmadan geri dönüşü mümkün müdür? Olmadığını dünyadaki örnekler gösteriyor. Burhan Kuzu “türbanın laiklikle değil, bireysel özgürlüklerle ilgili olduğunu” söylüyor ama bireysel özgürlüklerin laiklikle yakından ilgili olduğunu söylemiyor, oysa bir hukukçu olarak; adı üstünde “insan hakları”, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konudaki kararlarının gerekçelerini incelemiş olması gerekirdi. AİH Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesinde “din ve inançları açıklama özgürlüğünün mutlak olmadığı, bu özgürlüğün belli şartlarla yasayla sınırlanabileceği öngörülmüştür” diyor. Bence yanında “uymayıp sonunda özgürlüklerini toptan kaybeden ülkeler de umrumuzda değildir” yazmalıydı... Aslına bakarsanız acaba sonunda “hem Müslüman hem laik olunmaz” noktasına mı varılacak diye merak ediyor insan, gidiş onu gösteriyor!Tecavüz cezası vermekten korkuyorlarsa işi bıraksınlar!Dünkü yazımda “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisindeki tecavüz olayının “tecavüzcülerden birinin tecavüz mağduru ile evlenmesinin diğer suçluları kurtardığını” gösteren bölümlerin yanlış algılamalara neden olacağını, 2005’te yürürlüğe giren yeni ceza kanununa göre tecavüz mağduru şikayetten vazgeçse, evlense bile suçluların hepsinin hapisle cezalandırılacağını anlatmıştım. Aynı şekilde çocuk tecavüzü olaylarında “çocuğun rızası olup olmadığına bakılması” gibi bir budalalık, ahlaksızlık da ceza kanunlarından diğer maddeyle birlikte kaldırıldı. Bunun yanında Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler, örneğin; ‘BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ var, burada 18 yaş altındakiler ‘çocuk’ kabul ediliyor ve onlara karşı işlenen suçlarda ‘cezanın artması’ öngörülüyor. Peki bunlar bilinirken neden çocuklar korunmuyor, neden devamlı örnek gösterilen AB ülkelerinde görülmezken Türkiye’de her gün alçak sapıkların kadın ve çocuk tecavüzü haberleri duyuluyor, neden gereken ağır cezalar verilmiyor? Mesela “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisinde tecavüzcülerin evlenerek kurtulma sahnesinde “Bu madde TCK’dan 2005 yılında çıkarılmıştır, artık tecavüz suçlularının evlenerek cezadan kurtulması Türk yasalarına göre mümkün değildir” gibi bir alt yazının geçmesi birçok kadını sapık saldırganların elinden kurtarabilecek bir önlemdir, bu kanalların hukukçuları neden düşünmüyor, RTÜK öpüşme sahnelerini takip edeceğine neden bu konulara eğilmiyor?En eski kadın kuruluşu olan Türk Kadınlar Birliği’nin Başkanı avukat Sema Kendirci “yasaların değişmesi için kadın hukukçuların yıllarca çalıştığını ama yasaların düzgün şekilde uygulanmayarak kağıt üzerinde bırakıldığını” söyledikten sonra Mardin’de 28 sapığın tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki kız çocukla ilgili soruma şu cevabı verdi: “Artık çocuğun rızası diye bir madde yok, bunu öne sürerek, iyi hal ve zaman aşımından söz ederek böyle ağır bir suç cezasız bırakılamaz. Bu suçta hapis cezası üst sınırı 12 yıl ama çocuk olduğu için her suçluya ceza arttırımı da gerekir. 28 tecavüzcüyü cezasız bırakan karar büyük ihtimalle Yargıtay’da bozulacaktır, bununla birlikte devletin yani burada Adalet Bakanlığı’nın verilen cezaların adil olup olmadığını izlemesi gerekir, bu görevidir ama yapılmıyor.” Devlet izleme, koruma, önleme görevlerini yapmayınca olayların artarak sürmesi de önlenemiyor tabii. Çarşamba günü gazetede haberdi; “15 yaşında kız çocuğun doğurduğu bebeğin babası kızın amcası çıktı”. Bu rezil olaylar Batı’da binde bir duyuluyor, çünkü orada çocukların ve kadınların (aynı zamanda ailelerinin de) tüm hayatını karartan tecavüz olaylarının ya da “balkondan düştü, kendi rızasıyla geldi” benzeri, doğruluğu kanıtlanamayan iddiaların peşi bırakılmıyor ve suçlular 30-40 yıldan daha hafif cezalarla kurtulamıyor.CİNAYETLER DE CEZASIZ! Türkiye’de ise cinayetler ve adı “kaza” olan trafik cinayetleri bile cezasız... Birkaç gün önce İstanbul Esenyurt’ta ters şeride giren kamyon okuluna gitmek üzere olan Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisi 20 yaşındaki Dilara’yı ezerek öldürdü, tabii bütün ailesinin de psikolojik olarak öldürüldüğünü söylemek yanlış olmaz. Haberlerde “Bursa’da 5 kişiyi öldüren şoförün serbest bırakılması” hatırlatılıyor, “Bu da öyle olacaktır” deniyordu. Beni arayan Kadın Haklarını Koruma Derneği Başkanı Gönül İşler bu olayın “yüzde yüz kasten adam öldürme suçuna girdiğini”, cezanın mutlaka böyle verilmesi gerektiğini söyledi, hakim ve savcıların görevlerini doğru yapmadığından şikayet etti. Yalnız avukatlar değil tüm toplum “cezaların uygulanmamasından” şikayetçi, tüm toplum feveran halinde, peki yasaları uygulamayan savcı ve hakimlerin mazereti nedir, Adalet Bakanlığı hiç değilse bunu sorabilir mi acaba?Yoksa korkuyorlar mı ceza vermekten? Suçlu yerine mağdur cezalandırmalarının sebebi bu mu? Eğer öyleyse hemen bıraksınlar bu işi, adaleti sağlamak korkaklıkla olamaz çünkü!
Okurlarımızın çoğu “yeter artık, başka konu yok mu, sadece türbandan söz ediliyor” demekteler ve haklılar da ama konu önemli ve YÖK Başkanı’nın müdahaleleri, açıklamaları tartışılmayacak gibi değil. Ayrıca tartışmaya daha şimdiden ilköğretim okullarının ve devlet dairelerinde çalışanların da dahil edilmesi ayrı bir önemli tartışma konusudur.Bazı okurlar “türban işi kaç yıllık konu? 50 hatta 20-30 yıl önce bu tarz bir türban mı vardı, o zamanki kadınlar Müslüman değil miydi” diye soruyorlar ki o da ayrı bir tartışma konusudur, bu tarz bir baş bağlamanın yıllar önce Refah Partisi döneminde özel olarak birileri tarafından öğretildiği ve kadınlara, genç kızlara empoze edildiği o birileri tarafından yazılmış, anlatılmıştır. Ama unutuluyor ve madem ki bugün “inancım için türban takıyorum, okumak istiyorum” diyen öğrencilere çözüm aranmaktadır, tartışmak kaçınılmazdır. Ama bu tartışmanın popülizmden, tribünlere oynamaktan uzak şekilde, tüm boyutları ve olayları ortaya koyarak yapılması gerekir.Örneğin ortaya çıkıp “laik rejim gereği herkes tüm özgürlüklere sahip olmalı” diye görünüşte çok özgürlükçü ama temelde yanlış laflar edeceğinize “Türkiye’ye özgü bir laiklik tarifi yapılsın, gerekiyorsa laik devletten vazgeçilsin” demeniz gerekir çünkü laikliğin; devletin din ve inançlara eşit yaklaşımının anlamı bu değildir; “inancı gereği türban takan” kadınlara üniversitede özgürlük tanınıyorsa, “inancı gereği farklı dinsel giysiler, örneğin çarşaf giyenlere” de (rozet takılıyorsa izin neden verilmiyor), tüm din ve inanışların dini simge ve giysilerine de aynı özgürlüğün tanınması demektir her şeyden önce... Ama nedense (!) konuşan siyaset bilimci ve hukukçular bunu hep es geçiyor. Aynı şekilde laiklik “azınlıkta olmaları durumunda bile diğer inanışlar üzerinde, aynı dinden olup da o dini simge ve kıyafetleri kullanmayan vatandaşlar üzerinde en ufak bir baskının olmamasını devleti sağlaması” demektir.YÖK BAŞKANI DEVLET Mİ? Ki tam bu noktada devlet olarak ortaya YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın çıktığını görüyoruz. Onun, tam iki parti bunun tartışmasını yaparken ortaya fırlayıp ‘insiyatifi iktidar ve muhalefet partilerinden alması’ ve diğer kurumların yöneticilerine ‘ağzını açar açmaz dört koldan haddi bildirilirken’ onun bu kadar fütursuz davranmasına susulması akla soru işaretleri getirir. Örneğin; acaba CHP’nin her seçim öncesinde propaganda olarak kullanılan, siyasi istismar malzemesi yapılan bu konuya artık ortak bir çözüm aranması için yaptığı teklifin önünü kesmek, “bakın onlara bırakmadık, biz çözdük bile” demek midir anlamak zor. Ama bir nedeni olduğu kesin, aksi takdirde AYM ve Danıştay kararlarını yok sayarak ve ayrıca Meclis’ten önce öne atılmasına tepki gelirdi.AVRUPA’NIN EKSİKLİĞİ (!)Şimdi YÖK Başkanı ‘üniversitelerde baskıların ortaya çıkmamasının garantisi’ olarak da kendisini ve YÖK’ü gösteriyor, “Garanti ediyorum, başörtüsüz öğrenciler bizim güvencemiz altında” diyor. Demek ki bu kuralları sözleşmelere, yasalara koyan Avrupa ülkelerinde bir Yusuf Ziya Özcan olmadığı için onlar bu kadar kolay çözememişler, yaşanan örnekleri inceleyerek, tüm ihtimalleri düşünerek uzun çalışmalar yapmak, bilimsel belgeler hazırlamak gereği duymuşlar... Türkiye’de daha önce serbest bırakıldığı zaman da ihtimaldir ki yine bu nedenle sorun çıkmış ve tekrar kısıtlama getirilmişti, Özcan’ın garantisi ve her dem destekçi köşe yazarlarının popülist görüşleri o zaman olsa (!) gerek kalmazdı herhalde... Bu noktada bazı gazeteci ve bilimcilerin “Baskı ortaya çıkarsa o zaman da başı açıkların hakkını savunuruz” sözleri de oldukça iyimser. Bunları söylemeden önce; bugün halihazırda ‘medyadan sivil toplum kuruluşlarına, yargıdan üniversitelere ve herhangi bir konuda karşı görüş açıklayan herkese yapılan baskıların durdurulamamasına, toplumun korkudan konuşamaz hale gelişine bir çözüm savunmayı deneseler daha iyi olmaz mı? Öyle bir durumda kendilerinin dinleneceğine dair bir güvenceleri var mı? Tabii ‘YÖK Başkanı dışında’ demek lazım.Umalım da gelişmeler onları haklı çıkarsınÖVelakin türban daha önce serbest bırakıldığında tek baskı öğrencilere yapılmamış, inanç ve ibadetleri temel alan; iftar ve namaz vakti ders olmasın, kız ve erkeklere ayrı sınıflar açılsın, kız öğrencilere erkek hocalar ders vermesin türü istekler, din temelli çatışmalar çıkmış, bunlar TV’de de öğretim üyeleri tarafından anlatıldı. Acaba YÖK Başkanı benzer olayların çıkmamasını nasıl sağlayacak, üniversitede benzer taleplere ve bunların şiddet olaylarıyla desteklenmesine nasıl bir çözüm bulacak? Bunlara da “siyasi partilerden önce” el atar ve açıklarsa öğretim üyeleri mutlu olacaktır sanıyorum. *****Fatmagül’deki durum yok artık, tecavüzcü cezalandırılacak!Siyasi kavgalardan, olaylardan fırsat bulmak mümkün değil ama toplumun kanayan yarası olan “kadın ve çocuk tecavüzleri” ile “bunların suçlularına hak ettikleri cezaların verilmemesi” artık bir gün bile zaman kaybetmeyecek kadar önem taşıyor. Ayrıca tecavüz konusunda “Fatmagül’ün Suçu ne?” dizisindeki yanıltıcı durumun potansiyel suçlulara cesaret verebileceği gibi çok ciddi bir ihtimal de var ortada. ***2003 yılında gazetelerde bu konu ile ilgili olarak çıkan tüm haberlerin küpürleri var elimde, onları inceliyorum. Yasaları hazırlayan iki hukukçu profesörün bana açtığı, o günün parasıyla 150 milyarlık davaları (ki bugüne kadar bir gazeteciye açılmış en yüksek tazminat ve ceza davalarıydı) anlatan haberler bunlar...Davalar çok daha önce, 2002 öncesinde “Medeni Kanun ile Türk Ceza Kanunu’nda yapılacak değişiklikler tartışılırken” yazdığım yazılar nedeniyle açılmış,aralarında eski Bakan Önay Alpago, o sırada KADER Başkanı olan Hülya Gülbahar, Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci, Mor Çatı Kadın Sığınağı’nın kurucusu Avukat Canan Arın’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda avukatın gönüllü olarak beni savunması sonucunda hemen hepsi kazanılmıştı. Duruşmalar sırasında halkın adliye koridorlarını doldurarak verdiği destek de gazete manşetlerinden verilen fotoğraflarla belgelenmiştir. (O yıllardaki toplum duyarlılığı ve tepkileri , STK’ların özgürce görüş açıklaması, onlara verilen önem bugün var mı?)Davaların kazanılması,zafer aslında kadın haklarının, kadın davasının zaferiydi. O hukukçular (ve bizler, bir avuç kadın gazeteci) yıllar boyu bu haklar için mücadele vermiş ve çağdışı yasa maddelerinin getirilmesine engel olmuşlardı. Bu mücadelenin en önemli nedenleri arasında; Medeni Kanun’da; “boşanma sırasında kadın ve erkeğin edinilmiş malları eşit paylaşımı”nın sağlanması, TCK’da ise; “çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası olup olmadığına bakılması” ile “toplu tecavüz olaylarında, tecavüzcülerden birinin mağdurla evlenmesi durumunda hepsinin cezadan kurtulması” maddelerinin önlenmesi vardı. Ve sonuçta bu insanlık dışı maddeler ceza kanunları arasına giremedi. Bugün “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisindeki toplu tecavüz olayında “tecavüz mağduru tecavüzcülerden biriyle evlenince diğerleri serbest kalır” durumu artık Türk yasalarında yoktur. Tecavüz suçu artık “şikayete bağlı bir suç” değildir, mağdur şikayetten vazgeçse de yasa suçluların cezalandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Çocuk tecavüzlerinde ise “çocuğun rızasını arama” şeklindeki skandal mazeret ortadan kalkmıştır. Bu maddeler TCK’yla birlikte 2004’te kabul edilip 2005’te uygulanmaya konmuştur. Peki o halde Mardin’de 13 yaşındaki kız çocuğa tecavüz eden 28 kişi nasıl cezasız kurtulabildi? Bu karara neden olan savcı ve hakimler suç mu işledi? Yarın Türk Kadınlar Birliği Başkanı, avukat Sema Kendirci’nin bu konudaki açıklamasını yazacağım.
Artık en önemli kurumların, en ciddi olayların önemsizleştirilmesine Türkiye alıştı maalesef. Neredeyse alışılmadık, kanıksanacak hiçbir şey kalmadı ama yine de şaşırıyor insan.Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan (HSYK) Başkanvekili Kadir Özbek’le birlikte 7 üyenin istifası için önce Demokrat Yargı Derneği eşbaşkanı Osman Can’ın “Çok da önemli değil, fazla önemseyecek bir şey yok” dediğini TV’de duydum ve ‘acaba Cumhuriyet tarihinde ilk kez görülen bu tablo önemsizse, daha nasıl bir olay önemli sayılabilir Osman Can için’ diye düşündüm. Bu arada aklıma “Cumhuriyet’in kendisinin bile önemsizleştirilmeye çalışıldığı günler yaşanırken bunun lafı mı olur’ düşüncesi de gelmedi değil ama devam edelim... Daha sonra Başbakan Erdoğan’ın, partisinin grup toplantısında söylediği “Dört dörtlük şovdur, 14 Ağustos’a kadar çalıştırılıyordunuz da ondan sonra mı bu iş bitti, geç de kaldınız” gibi vurguları okudum, demek ki Osman Can durup dururken öyle konuşmamış, Başbakan’ın sözleriyle birebir örtüşeceğini yine biliyormuş.Referandum sürecinde HSYK sadece “üzerlerindeki siyasi baskıdan, kurumun başında israrla tutulan Adalet Bakanı ile müsteşarının sık sık toplantılara katılmayarak istemedikleri konularda kurul kararlarının çıkmasını engellediklerinden, Adalet Bakanlığı’na şikayetlerini defalarca bildirmelerine rağmen cevap alamadıklarından” söz etti. Başka nasıl bir seçenekleri kalmıştı, topluma durumu nasıl anlatabilirlerdi ki? Yoksa herkesin sınırsız konuşma, hakaret etme, medyayı susturma gibi her tür hakkı bulunurken yargının hiçbir ifade özgürlüğü olmamalı mıdır? (Diyorum size ‘ifade özgürlüğüne bu dönemde yeni tanım lazım’ diye.)YARGI ‘SİYASİ RAKİP’ Mİ?Adalet Bakanı ile müsteşarın o kurulun başından alınarak demokratik, hükümetten bağımsız hale getirilmesi yıllardır gündemde. Engellemeler her zaman yazıldı, çizildi. AB de raporlarında bu bağımsızlığın sağlanmasını istedi... Buna rağmen kurula “Rahat durmadınız, hep siyaset yaptınız, biz hesabımızı millete veriyoruz, siz de milletin kararlarına saygı duyun” gibi açıklamalar hukuka ve görevlerine aykırı hiçbir eylemde bulunmayan HSYK üyelerine haksızlık olduğu gibi, yargı kurumlarını ‘siyasi rakip’ görme havası yansıtan sözlerin bir başbakandan duyulmasını anlamak da mümkün değil.Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu her demokratik ülkede çok önemlidir, buradan veya diğer yüksek yargı kurumlarından toplu bir istifa her ülke için tarihe geçecek önem taşır, hiçbir söz de bu önemi azaltmaz. Devletin üç erkinden birini (yasama, yürütme, yargı) oluşturan yargı ile yürütmenin, yine hiç görülmemiş şekilde bitmeyen bir kavga içinde olması üzücüdür. Ama tabii, “yakında hepsinin üyelerini yürütme seçince sorun kalmayacak, üç erk ‘tek erk’ olacak” diye düşünüyorlarsa bir şey denemez. Olacağı da budur!*** Millet ‘yeni anayasa’yı bekliyor!Başbakan Erdoğan 12 Eylül’de referandumun hemen arkasından yaptığı konuşmada yeni anayasa için Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’ya “Hemen çalışmaya başla” demişti. Kuzu Başbakan’ın sözüne uymamış gibi görünüyor, zira iki üç gün önce “yeni anayasa için takvim Ekim 2011’de başlar” dedi.Öte yanda Başbakan, ana muhalefet partisinin bu konuyu kısa sürede birlikte halletme tekliflerine “CHP referandum öncesi Anayasa değişiklikleri için ‘seçime kadar yapılamaz’ demişti, şimdi ‘yeni anayasayı hemen bitirelim’ diyor, bu ne ciddiyetsizlik” sözleriyle karşı çıktı. Oysa CHP’nin de, anayasa hukukçularının da, hatta AKP’nin daha önceki anayasa değişikliği için çalışan birkaç hukukçudan biri olan Prof. Serap Yazıcı gibi isimlerin de (hatırlayalım; “Bu Meclis kira kontratı bile yapamaz” demişti) karşı çıktığı konu “halkın değil liderlerin seçtiği milletvekillerinden ve bu seçim sistemi ile oluşmuş bir meclis yüzde 10 barajı ve daha birçok nedenle milli iradeyi yansıtmayacağı için kabul edilemez” oluşuydu. (Tabii ki öylesine önemli ve teknik bir konunun çözümü de halk oylaması olamazdı aslında ama olduruldu.)Yani mesele ‘süre’ değildi, doğru şartlar altında, gerçekten “milletin iradesini yansıtarak” yapılmasıydı. Şimdi muhalefet partileri “oldu bittiye getirileceğine Meclis’te tartışarak, uzlaşarak yapalım” diyorlar.Buna rağmen 8-9 ay neden yetmesin?.. Diyelim ki yetmedi; en azından millete “milletvekilini seçme hakkı liderden alınıp halka verilecek mi yoksa yine ‘milli irade seçiyor’ masalı ile uyutulacak mı, 12 Eylül Anayasası ile getirilen ama “darbe Anayasası’ndan kurtulacaksınız” sözleriyle propagandası yapılmasına rağmen Anayasa değişiklikleri arasına (tüm israrlar umursanmayarak) alınmayan ‘yüzde 10 barajı ve YÖK’ün kalkması sağlanacak mı, Güneydoğu sorunu ile ilgili hangi çözümler yeni anayasada yer alacak” gibi en önemli konular seçimden önce kesinlikle açıklanabilir.“Yetiştiremeyiz, takvim Ekim 2011’de başlar” sözü halka yetecek bir açıklama değildir. Anayasa değişikliğini kısacık zamanda bitiren komisyonlar, yeni anayasada yer alacak değişiklikleri seçime kadar yetiştirmeli ve hükümet de millete anlatmalıdır.“Milli iradeye saygı” bunu gerektirir.
Son haftalarda 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü oğlu Ahmet Özal ve eşi Semra Özal tarafından yeniden gündeme getirildi ve öyle görünüyor ki daha uzun süre gündemden düşmeyecek. Özal, değerli ve deneyimiyle Türkiye’de daha uzun yıllar yararlı işler yapacak, engin vizyonu olan bir siyasetçiydi, erken kaybı gerçekten üzücüdür ama yıllar sonra neden bugün bu konunun gündemden düşmez hale geldiği de merak konusu olmaya başladı.Ahmet Özal “Ben yıllardır bu konunun araştırılmasını istedim ama yapılmadı” sözleri örneğin... Evet, defalarca söylemiştir ama bugün olduğu kadar israrla gündemde tutmadı, medya da bugünkü kadar üzerinde durmadı. Acaba neden bugün birdenbire herkes tutum değiştirdi, nasıl oldu da bu kez iddiaları yeterli ilgiyle karşılaştı? Acaba normal vatandaşlar için bile böyle bir şüphe halinde Adli Tıp’ta veya ilgili her kurumda kan tahlili, saç analizi mümkün iken bir eski cumhurbaşkanı için bunca yıldır bu tahlillerin hiçbir şekilde yapılamaması ne derece inandırıcıdır?Sadece ‘görünene, söylenene hemen inanmak’ yerine olayı sorguluyorum, çok soru var çünkü. Birbirini tutmayan açıklamalar da var, mesela amca Korkut Özal daha önce “saçların ABD’de incelendiğini ve zehirlenme sonucu çıktığını” söylemiş, Ahmet Özal bunu yalanlıyor. O zaman acaba Korkut Özal bu yalana neden gerek duydu, bunu yapmak ona ne kazandıracaktı, merak etmez misiniz? Ahmet Özal “Bana saç analizinin Türkiye’de yapılamayacağı söylendi, ancak FBI’da yapılabiliyormuş, bizim böyle bir analiz için maddi gücümüz yok” diyor ki bu da maalesef pek inandırıcı değil, Türkiye’de Alman Hastanesi’nde bile yapılabildiğini duymuştum ama diyelim ki yapılamıyor, o kadar kalabalık, hali vakti yerinde ve çevresi güçlü dostlardan oluşan Özal ailesinde bunca uzun yıllardır bir tahlil parasının denkleştirilememiş olması mümkün mü?En çok dikkat çeken ise şu; Ahmet Özal son derece kesin bir dille ve tekrar tekrar “babasının ölmeden birkaç ay önce Houston’da kontrolden geçtiğini, kalbinde hiçbir sorun bulunmadığını” söylüyor. Oysa bundan birkaç yıl önce özel doktoru Cengiz Aslan, Semra Özal’la birlikte Habertürk’te “Özal’ın ölüm yıldönümü nedeniyle hazırlanmış” bir programa çıkmış ve “Houston’da ona kalbinde problem olduğunun doktorlar tarafından söylendiğini, acil olarak anjiyo yapılması gerektiğinin anlatıldığını buna rağmen Özal’ın önceden planlanmış programına devam etmekte israr ettiğini, kısa süre sonra geri dönüp anjiyo yaptırmaya da söz verdiğini” açıklamıştı. Seyahatin geri kalan bölümünde ise bacak damarındaki tıkanıklık nedeniyle zorlukla yürümüş ve acı çekmiş. Doktoru ve yakın dostu olan Dr. Aslan, Özal’ın ölmeden önce “Türkiye’nin sorunlarını çözmek için bir riski göze alacağım” sözleriyle ise “cumhurbaşkanlığını bırakıp yeniden siyasete döneceğini” kastettiğini söylüyordu. Yanında bulunan Semra Özal o gün “hayır, Houston’da ona kalbinde sorun olmadığı söylendi” dememişti çünkü bunu en iyi bilecek kişi doktoruydu.BAŞKANLIK SİSTEMİ VE FEDERASYON MESELESİ!Dr. Cengiz Aslan bu tartışmalar sırasında hastası ve dostunun sağlık geçmişi ile ilgili konuşmadı ama Ahmet Özal’ın bunları bilmiyor olması mümkün müdür? Değilse neden devamlı “Houston’da kalbinde sorun olmadığı söylendi” diyor, merak ediyor insan. Bütün bu çelişki ve soru işaretlerine rağmen Turgut Özal’ın saç analizi ve gerekiyorsa otopsi en kısa zamanda yapılarak konu açıklığa kavuşturulmalıdır, Ahmet Özal “Otopsi tercihim değil, ölmüş insanı yerinde rahatsız etmemek gerekir” diyor ama konuşmalarında ciddi iddialar var ve tek çözüm buysa iddiaları sürdürmek yerine izin vermeleri gerekir. Bunun yapılmasındaki gerekliliğin önemli bir nedeni daha var.Son günlerde merhum Özal’la ilgili TV programlarındaki bazı konuşmalarda adeta ölümünün gündemde tutulmasından istifade ile özellikle iki konuda; Güneydoğu’da özerk bölge ve ona paralel olarak gündemden düşürülmeyen başkanlık sistemi tartışmalarında “Bu iki konuyu zaten Özal da istemişti” diyerek sorumluluğa onu ortak etme gayreti göze çarpıyor. Satır aralarına öyle ifadeler konuyor ki (örneğin bir gazetecinin, Talabani’ye ‘Güneydoğu’yu da içine alan bir Kürdistan’ın kurulmasını onaylayacağını, böylece Kürt sorununun çözüleceğini’ söylemişti, ben Talabani’nin kendisinden duydum” açıklaması gibi) inanmak çok zor.SONUNDA ORDUYA MI BAĞLANACAK?Ayrıca, “Özal’ın ölmesini isteyenlerin Güneydoğu’da diyalog yoluyla çözüme karşı olanlar” ifadesi sık sık tekrarlanırken de katliamlar yapan terör örgütü değil de ordu kastediliyor gibi, şu anda açıkça söylenmiyorsa da yakında başlanacaktır, öyle görünüyor. Ahmet Özal’ın Pazar günü VATAN’dan Lütfü Özel’e verdiği röportajda da bu imalar var. Kısacası sonuç bir yerlere bağlanacak da ortam oluşturuluyor gibi.Bu nedenlerle en kısa zamanda olayın aydınlatılması ve Turgut Özal’ın adının siyasi istismara konu edilmesinden kaçınılması gerekiyor bence.
Bildiğiniz gibi ülkemizde darbe yapanlar, muhtıra verenler cezalandırılmıyor, mahkum edilmiyor ama yapmayanlar “gelecekte bir gün yapmak niyetindeydiniz” diye mahkum ediliyor. (Hatırlar mısınız bilmem, şüpheli diye sorgulanan bir kadına “Telefonda büyükhanım demişsiniz Büyükanıt’ı mı kastettiniz” diye sorulduğu, onun da “hayır kayınvalidemi” cevabını verdiği haber olmuştu.)Sanki istendiği zaman şartları oluşturmak çok zormuş gibi, 12 Eylül darbesini “Ama efendim, 12 Eylül öncesinde şartlar çok kötüydü, kan akıyordu, sokağa çıkılamıyordu” mazeretiyle alkışlayanlar, övgüler dizenler, 27 Nisan muhtırasını ağzına almayanlar da nedense bu noktaları hatırlatanlara pek bozuluyorlar.Kendileri henüz bir sonuç alınmamış soruşturma için “Eğer Ergenekon iddialarına inanmazsanız, ben de size Ergenekoncu derim” diye insanları TV’lerde şirretlikle etiketleme hakkını bulanlar, yazılmış hayali listelerin üstüne atlayarak meslektaşları için “İşte ordunun yararlanacağı isimler” diye karalama gayretinde bulunanlar 12 Eylül sonrasındaki hallerini, “darbe ve darbecisever”liklerini hiç de mahzurlu görmüyorlar.Ne pişkinlik değil mi?12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce Başbakan olan, buna rağmen darbenin ağır mağduriyeti kendisine yaşatılan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (Eko Enerji Dergisi’ne verdiği röportajda) dönen dolapları gayet net açıklayan bilgiler vermiş. Diyor ki; “Sıkıyönetim, Ecevit hükümetinin 78 senesi sonunda kurduğu bir olaydı. Türkiye sıkıyönetimlik hale gelmişti ve azınlık hükümeti Türkiye’yi bu batağın içinden çıkarmaya çalışıyordu. O zaman sıkıyönetim yöneticilerine ‘ne isterseniz verelim yeter ki akan kanı durdurun’ dedi ama yapmadılar. ‘11 Eylül gününe kadar akan kan 13 Eylül’de nasıl durdu’ diye sordum ‘yetkimiz yoktu’ dediler. ‘13 Eylül günü yetkiniz nereden çıktı’ dedim. Sıkıyönetimin bütün yetkileri vardı”...Açıklamasının devamında; “Akan kanla darbeye meşru zemin yaratıldığını, askerin 12 Eylül öncesinde anarşiyi, terörü, soygunu önleme çağrılarına kulak tıkadığını yani tertibin organizatörü olduğunu” söylüyor. ZARARSIZ (!) DARBE“Kanlar akıyordu, çünkü Evren’in Çankaya’ya çıkması gerekiyordu. Bu kanların niye durmadığını biliyorlar ve bunun hesabını veremezler” sözleri, bugüne kadar 12 Eylül’ü “pek de zararsız hatta sevinçle karşılanan bir darbe” sayanları acaba hala hiç mi kendine getirmez, utandırmaz?Darbe komuta heyetinin “12 Eylül darbesine 1 yıl önce karar verip, yeni yeni cinayetlerle olgunlaşmasını beklediği” itirafı da mı onları kendine getirmez?Evren için ‘suç duyurusu’ yapıldı, “Mahkeme onu çağırıp hesap soracak” dendi ama arkası gelmedi. 27 Nisan’ın sorgulanacağı günün de asla gelmeyeceği gibi...Şimdi, bu iki somut ‘darbe- muhtıra’ vakası ortada özgürce gezinir ve 3 maymunlar oynanırken ‘darbe yapılacaktı, şöyle böyle olacaktı’ diye yüzlerce insana duruşma beklettirmeye öfke duymak çok mudur? Ne acı, ne dayanılmaz bir çelişkidir bu, yazıklar olsun!*****Haydi değiştirin ifade özgürlüğünü!Gerçekten de öyle, madem ki her şey yenileniyor, değişiyor, ifade özgürlüğünün günümüz Türkiye’sinde ne anlam ifade ettiğinin de iyice açıklanması şart oldu.Bu ‘nasıl bir haktır, kimlerin kullanmasına izin vardır, kimlere yoktur, söylendiği gibi demokrasiyle ilgisi var mıdır, yoksa birileri bizimle dalga mı geçmektedir’ açıkça anlaşılmalı.Zira örneğin Anayasa değişiklikleri Anayasa Mahkemesi’nde karar aşamasında iken neredeyse tüm hükümet üyelerinin hatta Mahkeme raportörünün “yargıyı etkileyecek” her türlü sözü, mesela birini alalım; “Anayasa Mahkemesi bunu onaylamazsa tarihi hata yapar, millet iradesine karşı gelmiş olur, ülke karışır” gibi telkinleri “ifade özgürlüğü”ne giriyor. (Ki bu baskılar kapatma davası sırasında da, Anayasa değişikliği sırasında da dava mahkemedeyken AB destekli olarak yapıldı. AB yöneticilerinin Mahkeme’ye hakaret ettiği bile görüldü ve ses çıkmadı.)Bir yanda durum bu iken diğer tarafta CHP’lilerin Hanefi Avcı’yı Silivri’de ziyaret ettikten sonra “Emniyet artık devletin kontrolünde değil. Duyduklarımızdan dehşete düştük” gibi bir sözü “yargıyı etkilemek, kanuna aykırı davranmak” oluyor ve yasaklanıyorlar. Yüksek yargıya, orduya en ağır hakaretler ifade özgürlüğüne giriyor, Tophane saldırısı gibi bir dehşet olay “mahallelinin ifade özgürlüğü” sayılıyor ve suçlular serbest bırakılıyor ama üniversite öğrencilerinin gösteri yapması polis şiddeti, gözaltı ve yasal ceza ile karşılanan bir suç eylemi oluyor. Halka bir açıklama bile yapılmıyor.Son olarak Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner arasındaki “türban” polemiği ortada ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir problemin olduğunu gösteriyor. Arınç türbanın “insanın kendini ifade etmesi”, dolayısıyla bir ifade özgürlüğü olduğunu söyledi. Aynı konuşma içinde TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in “Türbanın sonunda kamuya gelmemesi mümkün değil” sözlerinin de ifade özgürlüğüne girdiğini göz ardı ederek; “İsmi Ümit ama ümitlerimi boşa çıkardı, sözlerini okuyunca tüylerim diken diken oldu. Özgürlükçü görünüyor ama arkadan korkularla, vehimlerle bendeki kredisini tamamen tüketmiş durumda” dedi... Oysa Ümit Hanım Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşlarından birinin temsilcisi ve sözleri bu kuruluşun görüşünün ifadesi...Bülent Arınç’ın konuşmasına göre, acaba özgürlükçülüğün ve ifade özgürlüğünün gereği, ciddi adımların atılması sürecinde hiç endişe, korku belirtmemek midir? Öte yanda Başbakan Yardımcısının böyle bir açıklaması gerek bu kuruluş, gerekse diğer sivil toplum kuruluşları (ve herkes) üzerinde “Aman görüş bildirip de kredimizi tüketmeyelim, özgürlükçü görüntümüze de halel gelmesin. Ne olur ne olmaz, bak kredisi tükenenlere neler oluyor” tarzında bir baskı oluşturmayacak mı?Bence gerçekten de ifade özgürlüğüne yeni bir tanım bulmanın zamanıdır, eskisiyle yürümeyeceği ortada çünkü!