'Diyanet’e sormak laikliğe aykırı' ise...

5 Kasım 2010

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’na önemli bir soru sormuştum biliyorsunuz; ortaya çıkarak daha önce yaptığı konuşmaların aksine “türban takmanın din emri olduğu ve bunun aksini düşünenlerin kör ve sağır olması gerektiği” benzeri laflar ettiğinde, böylece kadınları ‘türban takan dindar, takmayan değildir’ gibi yanlış sınıflamalara sokan siyasetçilere destek verdiğinde” sorulan bir soruydu. Ona ‘türbanın dayandırıldığı Nur Suresi ile çarşaf benzeri bir örtünün tarif edildiği Ahzap Suresi’nde ilgili ayetlerdeki ifade birbirinin aynı, buna göre eğer türbanın dini vecibe olduğunu savunuyorsanız çarşafı da aynı şekilde savunuyor musunuz’ demiştim ve bu herkesin anlaması açısından cevaplanması gereken bir soruydu. Bardakoğlu, Müslüman kadınlar arasında ayırım yapabildiği gibi köşe yazarları arasında da ayırım yapıyor olmalı ki bazı yazarları arayıp “bizi sen de anlamazsan kim anlayacak” diyerek açıklama yaparken (sadece bu lafı ayrı bir yazı konusu olabilir, neden birileri onu daha iyi anlamak durumunda mesela) bu soruyu cevaplamadı. Oysa türbanın serbest olduğu Arap ülkelerinin üniversitelerinde uzun süredir “çarşaf da serbest olmalı” tartışması yaşanıyor ama yapmadı. Unutmadan, unutturmadan bekliyoruz açıklamasını...Eğer Nur ve Ahzap surelerinde olduğu gibi; bir surenin inme nedenleri, tavsiye niteliğinde veya emir niteliğinde oluşu göz önüne alınmıyorsa “kadınları evlerinden çıkarmayın” diyen surelere de ne kastettiğine bakılmadan hemen uyulmalı mı, bunları da açıklamalı, sonunda “kadının dindarlığı”na laf söylenmektedir, üzerinde durulması gerekiyor çünkü bu sınıflamaların daha acımasızca yapıldığını gördük, gelecekte de göreceğiz. Şimdiden herkes bilsin değil mi? Her ne kadar Kur’an “oku, sana gerekli her bilgi burada mevcut” diyorsa da madem ki Diyanet açıklamalıymış bunları da açıklasın. Ali Bardakoğlu son konuşmasında “Yasa düzenlemelerini Diyanet’e sormak laikliğe aykırıdır” demiş. “Atatürk’ün gösterdiği önemi kimseden görmedik, onun için resepsiyonlara katılmıyorum” demiş, “Diyanet olarak siyasetin dışında kalmayı başardık” demiş. Son haftalarda iki partinin “okullarda türban”la ilgili tartışmaları sırasında yaptığı açıklamalar siyasetin dışında kalmadığını, kesinlikle bir partiye destek vermekte olduğunu göstermişti bu bir. Yasa düzenlemelerini Diyanet’e sormak laikliğe aykırı ise AİHM’nin kararını beğenmeyerek “ulemaya sorsunlar” diyen Başbakan’a bunu o zaman halkın önünde neden anlatmamış ve yanılmalarına yardımcı olmuştu, bu iki... Ve eğer yasa düzenlemelerinde görüş almak laikliğe aykırı ise kısa süre önce “imamların görevinin camiyle sınırlı olmayıp hayatın her alanında toplumda kanaat önderliği yapmaları gerektiğini” söylediği konuşması laikliğe aykırı değil midir, bu da üç... Bir öyle, bir böyle açıklamalarla milletin kafası iyice bulandırıldı, gerçek hangisidir öğrenebilir miyiz artık? Seçim barajı düşerse terör bitermiş!Öyle enteresan olaylar oluyor ki ‘pes’ demekten biz yoruluyoruz. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş “Seçim barajının düşürülmesi bile Kürt sorununun çözülmesi için kapıları sonuna kadar açar” demiş, yani büyük ölçüde kürt sorunu=terör sorunu olduğuna göre “terörü durdurur” demiş oluyor. Bu durumda sormaz mısınız; neden referandum öncesi yeterince bu konuyu haykırmadınız, seçimde de el altından AKP’nin anayasa değişikliğine destek verdiniz diye. Durun şimdi, hele bu seçim de aynı barajla yapılsın ve iktidar yine Meclis’te hak etmediği kadar koltuğa sahip olsun ondan sonra yeni anayasada istediklerinizin hepsini gerçekleştirir. Aynen BDP’li Hasip Kaplan’ın “yeri gelir PKK’da Meclis’e girer” lafı gibi... Yeni anayasa tüm israrlara rağmen “seçim sonrasına” bırakılıyor. Çünkü orada terör örgütüne genel af da olacak, eyalet sistemine geçiş ve Güneydoğu’yu veriş de, Türklük tanımının değişmesi de, PKK’nın tüm diğer talepleri de. Ama milli iradeye bu seçim öncesinde “nelerin verileceğini” öğrenme hakkı yok. Milli iradeye “kendi milletvekilini seçme” hakkı da yok, köprüyü geçene kadar bunlar uyutulacak, milli irade her türlü oyalanacak. Eh, muhalefet partileri iç kavgalarla zaman kaybediyor veya uyuyorsa her şey olabilir değil mi, nitekim olmaktadır. (CHP’nin bu konuda verdiği soru önergelerini biliyorum. Ama soru önergelerine cevap bile verilmiyor, bu nedenle halkın gündemine getirilmesi lazım!)Bu arada “acaba PKK neden aniden karar değiştirerek eylemsizliği seçim sonrasına kadar uzatıverdi” sorusunu hiç sormadan “evlatları dağda olanlar bi sevindi, bi sevindi” tarzında yazılar döşenenleri de ilgiyle izliyorum, haydi şu soruyu da soruversinler, hiç değilse evlatlarını bugüne kadar “toprakları korumak için şehit vermiş analar”ı da rahatlatmış olurlar!

Devamını Oku

'Baykal’ı aday yapacak'mış.. İşte Sav’ın parti sevgisi!

4 Kasım 2010

Adana milletvekili ve daha sonra senatörü olan babamın 25 yıl neredeyse kesintisiz şekilde “lider tarafından değil halkın oylarıyla seçilerek” TBMM çatısı altında bulunması, benim siyasetin içine doğmuş olmam, devlet adamı ile politikacı arasındaki farkları yakından izleyerek yetişmem gazetecilik yaşamım boyunca ve özellikle de son yıllarda Türkiye siyasetinde oynanan oyunları çabuk fark etmemi sağladığı gibi maalesef daha tahammülsüz olmama da neden oldu. Çünkü o yıllarda ve daha sonrasında da siyasi hatalar ‘hiç olmuyor’ değildi ama partilerde bugünkü kadar gözü kara bir gidiş, kendi çıkarı için her şeyi yok etmeye varacak bir çirkinlik yoktu. Ayrıca hep ‘nasılsa düzelir’ diye bekleyip hiçbir şeyin düzelmediğini, tam aksine daha da kötüye gittiğini görmek insanda sabır diye bir şey bırakmadı. Seçim sürecine girildiği sırada, ülkede üstü örtülen ve sorgulanması gereken birçok gelişme olurken Önder Sav ve ekibi ile ‘şimdilik Kılıçdaroğlu’nun yanında’ görünen ama bence koltuğu tekrar kapacak bir fırsat çıksa asla kaçırmayacak olan Deniz Baykal’ın tavırları inanılır gibi değil.. Aslında perde arkası oyunlarda sınır tanımadığı baştan beri bilinen Önder Sav’ın sonsuza kadar koltuğu bırakmayacağı, partiyi yok etmeye mal olsa da “Hakkı Süha Okay’ı veya ortam müsaitse kendisini” genel başkan yapmak üzere her şeyi göze alacağı gizli saklı bir durum değildi, son haftalarda adamlarının yaptığı “Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarıyla çelişki yaratan” konuşmalar da bunu ortaya koyuyordu. Geçen Pazar yazımda sorduğum ‘Muharrem İnce ne yapmaya çalışıyor’ sorusunda da haklı olduğumu şimdi daha iyi görüyorum. BİTMEYEN İHTİRASSon durumda ise Önder Sav’ın koltuğu kaptırmamak için artık açıkça “genel başkan seçimli olağanüstü kurultay” planı peşinde olduğu anlaşıldı, şimdi bunun cevabını bekliyorlar. Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı CHP Genel Başkanı’nın yaptığı değişikliğin doğru olduğunu bildirdi, umarız “olağanüstü kurultay” konusunda da sırf bitmeyen ihtirasları uğruna kendi partilerine zarar vermeyi göze alanlara bu fırsatı vermeyecek bir karar çıkar. Öte yanda Önder Sav’ın; açığa çıkan ilişkisi nedeniyle istifası sonrasında “Kılıçdaroğlu’nun başkan seçileceği günlerde sırt çevirip desteğini çektiği” Deniz Baykal’ı yeniden aday yapmak istediği de haberler arasında. Baykal’ın dün CHP’deki olaylı saatlerde yaptığı “olan biteni büyük bir üzüntüyle izliyorum, derin bir acı duyuyorum” açıklamasının son derece yetersiz, “parti içinde ‘koltuk elden gidiyor’ diye Genel Başkan’ın isteğine aykırı olarak Parti Meclisi’ni toplamanın, sonrasında da ona savaş açmanın yanlışlığını anlatan” ifadeler kullanmak yerine yangına körükle gittiği konuşmasını da bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Yüzde yüz emin olunamasa da her zaman için “istemem, yan cebime koy” anlayışı geçerlidir böyle durumlarda. Bırakın “rejim ve bölünme tehlikesi taşıyan” böyle önemli bir süreçte CHP’nin üzerinde bulunan sorumluluğu, bu nedenle asla genel başkan tartışması yaratılamayacak olmasını, yine bu nedenle Önder Sav ekibine geçit verilmemesi gerektiğini... Baykal’ın böyle bir umudu tekrar taşıması halinde seçimde ve her zaman; genel başkanının özel durumu nedeniyle CHP’nin “aile yaşamına önem vermeyen, evlilik dışı ilişkiyi benimseyen bir parti” antipropagandasıyla karşılaşacağına şüphe yoktur ve bu antipropaganda referandum döneminde bile, genel başkan değilken bile rakip lider tarafından yapılmıştır. Eğer sorumluluk diye bir duyguları varsa Baykal’ın uzun genel başkanlık süreci yeterli sayılmalı ve bir daha genel başkanlığı kesinlikle gündeme gelmemelidir. Ama “intihar” etmek ve ülkeyi de peşlerinden sürüklemek niyetinde iseler onu bilemeyiz.“Tek doğrucu” Ahmet Bey! Günlerdir susayım diyorum ama o susmuyor. Oktay Ekşi’nin “yarım yüzyıllık gazetecilik hayatında ilk kez” bir hataya düşmesi sonunda istifa ettiği günden bu yana vuruyor da vuruyor. Haydi buna susalım, çünkü kendisi her ne kadar orduya, yargıya ve başkalarına en ağır hakaretler edildiğinde böyle israrlı bir tepki ortaya koymamış ise de herkese aynı şeyi yapacağını her gün kafamıza kakarak tekrarlamakta. Tekrarlasın ona da peki, ama başka yazarların “kardeşim iyi hoş da bugüne kadar vatandaşa, gazetecilere, yargıya, orduya, ‘Ergenekoncu, terörist’ etiketi yapıştırılarak cezaevine tıkılan insanlara ve dahi hayatını ‘teröristle mücadeleye adamış olanlara’ en ağır hakaretler yapılırken kimsenin sesi çıkmamıştı” hatırlatması yapmasını neden diline doluyor? Kendisi farklı düşünüyorsa herkes onun görüşünü paylaşmak zorunda mı? Tek doğrucu olarak tescil filan mı edildi? Evet, ciddi bir hata yapılmıştır, “anasını satmak” deyimini Türkçe’ye kazandıran o değilse de, deyimi kullananlar gerçek anlamda “ana satmak”tan söz ediyor değillerse de yapılan yanlıştır ve bedeli ödenmiştir. Ama eğer eşitlik varsa hakaret eden diğer gazeteciler de, karikatüristler de, siyasetçiler de aynı bedeli ödemelidir. Ahmet Hakan karşı çıksa da! Sav’ın ‘laiklik’ savı! Bugüne kadar genel sekreter olarak üstün yetkilerle donatıldığı için “ikinci genel başkan” rolü oynayan Önder Sav yetkilerini azaltacak tüzük değişikliğine uzun süre direnmiş, partinin Yargıtay Başsavcısı’ndan iki kez uyarı almasında önemli, rol oynamıştı. Kılıçdaroğlu kontrolü eline alıp Sav’ın parti içindeki gücünü kaybetme durumu ortaya çıkınca bu kez “CHP içinde laikliği tartıştırmayız, sağa yanaşarak, CHP’ye hayatında oy vermemişlere şirin görünerek partinin mayasını bozamazlar” benzeri söylemlere sarılmaya başladı. Türkiye’de yalan, iftira artık siyasette yer bulur ve insanlardan da tepki görmez hale geldi, doğrudur ama buna rağmen Sav’ın bu fırsatçı ve garip savına inanacak kimse çıkmaz. Çünkü kendisinin yerine Genel Sekreter olan Süheyl Batum gibi isimler de, Kılıçdaroğlu’nun kendisi de laiklik çizgisinden sapmayı düşünemezler. Ama bunun yanında “CHP’ye hayatında oy vermemiş seçmen” diyerek bugüne kadar birçok kesime sırtını dönmüş kadroların gidip yerine “her kesime ulaşmak” amacında olanların gelmesi olumsuz değil tam aksine olumlu bir değişikliktir, Sav’ın da çıkarlarını unutup ülkeyi düşünmesi gerekir!

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu ‘tek çözümü’ başardı!

3 Kasım 2010

Ben meslek yaşamım boyunca hiçbir partinin iç işlerine karışmadım, bunun hele de baskı tarzında israrlı ifadelerle müdahalenin “gazetecinin üstüne vazife” olduğunu hiç sanmıyorum. Bizim basın olarak görevimiz (ortada artık eskisi gibi bağımsız, eleştiren bir basın da kalmadı ama) yapılan ciddi yanlışlara dikkat çekmek ve uyarmaktır hepsi bu. Kaldı ki gelinen noktada buna ne kadar sadık kalırsanız kalın eğer iktidar medyasına dahil değilseniz yine de bir bahane bulunarak işinizin engellenmesi mümkün olabiliyor. Her neyse konumuza gelelim, daha Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği ilk günlerden başlayarak ‘Önder Sav’ın CHP içinde kendine ait gruplar oluşturmasının ve ikinci bir genel başkan havasında faaliyetler yürütmesinin yanlış olduğunu, bunun ilerde ciddi sorunlar yaratacağını, Kılıçdaroğlu’nun arkasındaki delege ve halk desteği ile bunu engelleyecek güçte olduğunu ve yapması gerektiğini’ zaman zaman yazdım. Son olarak 31 Ekim Pazar günkü yazımda ‘seçim sürecine girildiği aylarda CHP’nin kaynayan bir parti görünümünden kurtulmasının, her kafadan bir ses çıkmasının önlenmesi gerektiğini ve çözümün bu olduğunu’ vurguladım ki gerçekten de son tabloya bakınca başka bir çözüm görünmüyordu. “BEN YOKSAM PARTİ DE YOK OLSUN” ANLAYIŞI Parti teşkilatlarıyla uzun yıllar içinde geliştirdiği yakınlığı ile Kılıçdaroğlu’na ‘genel başkanlık seçiminde destek veren’ Sav bunu adeta bir gizli bir tehdit unsuru gibi kullanarak; Kılıçdaroğlu’nu etkileyebiliyorsa o yolla, etkileyemiyorsa parti içindeki kendi adamlarını öne sürerek sürekli “ikinci güç odağı” konumunu korumaya çalışmaktaydı ve bu da Kılıçdaroğlu’nun partisini tümüyle kontrol edebilmesini ve “hizipleşmenin onun döneminde de devam ettiği” görüntüsünden kurtarmasını imkansız kılıyordu. Nitekim dün Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun “Kendisinin yokluğunda Parti Meclisi’nin toplanamayacağı, bunun hukuken geçersiz olduğu” yönündeki açıklamasına rağmen PM’yi daha az üyeyle olsa da toplaması, kendi kadrosundan olan Hakkı Süha Okay’a da başkanlık yaptırması ve toplantı sonrası yaptığı çirkin açıklama ‘siyaset tarihine girecek bir hırs ve intikam ibret belgesi’dir. Şu sözlere bakın: “Genel Başkan Parti Meclisini yönetmezse bu PM’nin toplanamayacağını sanmıştır, oysa işte toplandı ve onun yokluğunda Genel Başkan Yardımcısı pekala başkanlık etti. Bu anlayış başka partide yürüyebilir ama bu partide yürümez. CHP’de Genel Başkan tasallutu vardır”. Partinin sağa yanaştığı gibi suçlamaların filan da yer aldığı öyle bir konuşma ki tam bir utanç belgesi! Bugüne kadar bir genel sekreterin “partisini ve genel başkanını düşüreceği durumu zerre kadar düşünmeden” buna benzer bir konuşma yaptığı, partinin genel başkanına alenen savaş açtığı, ‘parti içinde ayrı bir parti’ gibi ortaya çıktığı, “ben yoksam parti de yok olsun” anlayışı ortaya koyduğu görülmemiştir. Ve bu davranışıyla Önder Sav bugüne kadar “o gitmedikçe bu parti kendini toplayamaz” diyenleri haklı çıkarmıştır. Sav’ın aslında kendisini görevinden alacağını anladığı Kılıçdaroğlu’nu yıpratarak yerine geçme ya da Hakkı Süha Okay gibi yakın adamlarından birini geçirme hayali de olabilir (bu hayalden bazı milletvekillerinin haberi vardı) ama ülkenin içinde bulunduğu kritik günlerde çevirdiği bu entrikalar onu siyasetten tümüyle silecek kadar yanlış adımlar olmuştur. KOLTUK BABANIZIN DEĞİL!Medyaya açklama yapan bazı CHP milletvekillerinin de Önder Sav’a yardımcı olduğunu ve “Önder Sav’ı tasfiye edeceklerdi, nedir Sav’ın kusuru” benzeri sözlerle onu korurken Kılıçdaroğlu’na saldırdığını, bu büyük hatayı paylaştığını gördük. Sav’ın kusuru kendini genel başkan sanmasıydı. Asıl Genel Başkan ise yeni “Merkez Yürütme Kurulu”nu açıkladığı güzel ve özgüven sergileyen konuşmasında “Hukuka saygılı bir parti olarak gerekeni yaptıklarını” söylerken “parti içi çekişmelerin yarar sağlamayacağını, koltukların kimsenin babasının malı olmadığını ve sonsuza kadar kalsınlar diye verilmediğini, ‘koltuğumu alırsanız başka işler yaparım’ denemeyeceğini” vurguladı. Türkiye’de ‘çirkin siyaset’ yapanların yöntemini ortaya koyan sözler bunlar... Kılıçdaroğlu, karşısındaki niyeti tam olarak anlamış, tüm tehditleri göze alıp gerekeni yaparak “gerçek bir lider” olduğunu göstermiştir. Sav şimdi Yargıtay’a gideceğini açıklamış, koltuk ve hırs uğruna her şeyi yapacağı zaten bilinmektedir, bunu yapacak ve ‘rakipleri olan partiler ile onlara ait medya’ya daha uzun süre malzeme verecektir ama en azından ‘ne yaparsa yapsın hak ettiği cevabı alacağına’ artık şüphe yok. Kılıçdaroğlu’na ve yeni MYK üyelerine ‘değişimin hayırlı olmasını’ diliyorum. Umuyorum halk bu gelişmeleri ‘dört koldan yapılacak yanıltma gayretlerine aldanmadan’ değerlendirir!

Devamını Oku

Ateşkes için ne vaat edildi, açıklayın!

3 Kasım 2010

Ortada son derece önemli ama üstü başarıyla örtülüveren böylece de halkın dikkatinden kaçırılan bir durum var. Öylesine önemli ki Türkiye’nin çok yakın geleceğinde olacak büyük bir değişikliğin taşlarını döşüyor... Kısaca bakalım tabloya; BDP ve PKK’nın başı Öcalan defalarca “istekleri yerine getirilmediği takdirde terörün devam edeceğini” söylediler. BDP bazen “silahların susması için barışın hükümet barışın önünü açmalı” gibi sözlerle daha örtülü bazen de “ülkeyi cehenneme çeviririz” diyerek açıkça terörle tehdidi sürdürdü. Öcalan’ın referandum öncesi ve sonrasında “talepler konusunda ilerleme olmazsa Ekim sonunda terör yeniden başlar, ben de karışmam” anlamındaki açıklamaları aynı şekilde gayet açık ve netti, nitekim Ekim’in son günü Taksim’de terör saldırısı oldu. Şimdi bu saldırıdan sadece iki gün sonra birdenbire “PKK’nın eylemsizlik kararının genel seçimlere kadar süreceğini, Öcalan’ın birden fikir değiştirerek ‘olumlu adımlar beklenmektedir, eylemsizliği uzatın’ dediğini” duyuyoruz. Eski DTP eş başkanı Aysel Tuğluk o arada “Devlet yetkilileriyle bir kez daha görüşme gerçekleştirildiğini, görüşmenin çok önemli olduğunu, niteliksel ve ciddi bir görüşme olduğunu” açıklıyor. BDP “İmralı’daki Parti Merkezi”nden önceden defalarca haberi verilmiş olan terör saldırısına da “provokasyon” diyerek geçiştiriyor, sanki o saldırı hiç olmamış gibi mutlu, mesut konuşmalar yapılıyor ve olay kapatılıyor. Peki bu kadar önemli görüşmelerde neler söylendiğine neden hiç değinen yok, ortaya çıkan dehşet verici tabloyu kim açıklayacak?KRAL ÇIPLAKHerkes pek ılımlı, pek olumlu havada konuşmalar yaparken kim “kral çıplak” diyebilecek? Ama kral çıplak, hem çok çıplak, hem de birçok nedenle çıplak... Bir kere Aysel Tuğluk’un sözleri de, Başbakan’ın sözleri de “devletin terör örgütüyle temas”ı uzun süredir yürüttüğünü gösteriyor. Bu arada örgütün kanlı katliamları sürdüğüne göre devlet o uzun süreçteki temaslarda başarısız olmuş demektir. Peki şimdi iki gün içinde hangi söz verildi ki Öcalan ve BDP aniden ağız değiştirdiler ve saldırının hemen arkasından Ahmet Türk’ün “silahların susmasını isterken barışın önünü kapatırsak mesafe alınmaz” sözlerindeki barışın önü açıldı, asla beklemeyeceğini bildirmekte olan Öcalan ağız değiştiriverdi? Taksim saldırısının ertesi günü yazımın başlığı ‘Taksim’de yeni anayasa terörü’ idi ki olay aynen budur, Taksim terörü yeni anayasa nedeniyle yapılmıştır. Öcalan ile BDP’nin “Güneydoğu’da özerk Kürdistan”dan başlayan ve hepsi önce “Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin değiştirilmesini” gerektiren talepleri açıkça belliydi, Taksim’deki eylem “Öcalan’ın tehditlerinin gerçekleşeceğini, örgüt üzerindeki gücünü” anlatmak üzere yapıldı. Aynen Habur’dan onun çağrısıyla gelen PKK’lılar gibi... Ama eğer PKK “Öcalan’ın daha önce dediği gibi hükümetin oyalamayıp bunları hemen gerçekleştirmesi için” terör saldırılarını sürdürseydi iktidar partisi Anayasa’da “nelerin verileceğini” açıklamak zorunda kalacak, bunun sonucunda şüphesiz kendi tabanının bile tepkisiyle karşılaşacak, oyları ciddi şekilde düşecekti. Oysa “PKK’nın taleplerinin seçimden sonra karşılanacağı” söylenirse terör örgütü kesin bir söz karşılığında birkaç ay daha bekler değil mi efendim? Zaten kış da geliyor, teröristin saklanma mevsimi, bir taşla kaç kuş!ABD SALDIRIYI BİLİYORDU! Dün Cumhuriyet gazetesinin manşetinde “ABD Büyükelçiliği’nin kendi vatandaşlarını Cumartesi gecesi Taksim’de yapılacak ‘Cadılar Bayramı partisi’ne katılmamaları için uyardığı, böylece bir anda ABD’lilere ait bütün rezervasyonların iptal edildiği” haberi vardı. Haber, partinin organizatörü Özcan Işık tarafından verilmişti ve Işık “ertesi sabah saldırıyı duyduklarında şok olduklarını, ABD’lilerin bunu önceden bildiğini” söylüyordu. Bu ne alçakça bir tezgahtır düşünebiliyor musunuz; ABD’si de AB’si de “Güneydoğu’yu içine alan Kürdistan”ı kendi çıkarları açısından (hem ABD’nin Kuzey Irak’ta çıkacak sorunları bu şekilde Türkiye’ye yüklemesi hem de bölünmüş bir ülkeyle başa çıkmanın kolaylığı) destekliyorlar, büyük ihtimalle bu söz çok önceden PKK’ya verildi ve her zamanki gibi onların çıkarları için terör, ölüm ve her şey geçerli... Öte yanda Türk Hükümeti de “seçimden sonra bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini” millete açıklamıyor.MİLLİ İRADE GERÇEĞİ ÖĞRENSİN Hükümet önce; terörü bildiği halde neden sustuğunun hesabını ABD’ye sormak, sonra da dış destekli terör eylemlerinin durması karşılığında “PKK’ya hangi sözün verildiğini, ne karşılığında eylemsizliğin uzatıldığını, kısacası yeni anayasada neler olacağını” halka mutlaka açıklamak zorundadır. Bu nasıl bir demokratik rejim ki ülkeyi yönetenler en önemli adımları emrivaki olarak atıyor ve toplumu oldu-bittiye getiriyorlar, şimdi de devamlı her konu “2011 seçimlerinden sonra”ya bağlanıyor. Oysa seçim bir kader kısmet oyunu değildir, millet “bölünme” konusunda da, “dini kıyafetlerin tüm alanlarda serbest bırakılması” konusunda da yapılacakları seçim öncesinde öğrenme hakkına sahiptir. Bu yazıda “yeni anayasanın neden gizlendiğini” kendi düşünceme göre açıkladım, bu konuda açık ve net bilgi verilmediği takdirde “iddiamın doğrulandığını” kabul edebiliriz. ***Sağlık Bakanı “kadınla tokalaşmıyor” mu?Birçok konuda hükümet üyelerinin “çok yadırgadık” açıklamaları duyuluyor ya aslında yadırgamadan söz etmeye başlayınca hiç sonu gelmez. Hepimiz neleri neleri fena halde yadırgıyor ve ‘gulp’ diye yutmak zorunda kalıyoruz. Mesela bu; Köşk’te orada buradaki resepsiyonlara, yemeklere, toplantılara, yurt dışı gezilere davet edilen gazetecilerin (genel yayın yönetmenleri dışında) hep aynı isimler, hep iktidarın istediklerini yazıp söyleyen isimler olmasını, eleştiri yapan tek bir kişiye 8 yıldır tek bir davet yapılmamasını yadırgıyoruz, zira artık iyice netleşen bir durum var. Bence son olarak en yadırganacak olay Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Köşk’teki 29 Ekim resepsiyonunda Hayrünnisa Hanım’ın elini sıkmamasıydı. Bakanlıktan yapılan açıklamada bunun nedeni için “protokol akışından kaynaklanmış anlık bir durum” deniyor ama özellikle de ‘istenen her konuda uygun bir açıklamanın mutlaka bulunduğu’ bir dönemde hiç mi hiç inandırıcı değil. Dün bu nedenle gazetelerde yayımlanan fotoğraflarda Bakan’ın önü ve arkası bomboş, insanlar kapıda durdurulmuş, onun geçmesini bekliyorlar, yani bir acele, sıkışıklık filan söz konusu değil. O zaman “el sıkmayı önleyen” bu protokol akışı neyin nesidir? Aslına bakarsanız resepsiyona hiç gitmemekten çok daha garip, anlaşılmaz olan bu davranışa Cumhurbaşkanı Gül ve eşi de “yadırgayan bir bakış” bile fırlatmadıklarına göre durumun biliniyor olabileceği geliyor akla; acaba Sağlık Bakanı kadın eli sıkmıyor mu? “İnanışım gereği kadın eli sıkmıyorum” diyenler de var ama bir bakan, üstelik bir doktor bu anlayışta olabilir mi? Olabiliyorsa kadın hastalarına nasıl baktı? Doğrusu cevabını birçok kişi gibi ben de merak ediyorum, Bakanlık Basın Müşavirliği son günlerde çekilmiş bir ‘kadınla tokalaşma’ fotoğrafı yayınlatırsa bu konu anlaşılır. Önemsiz değil, tam aksine çok önemli çünkü!

Devamını Oku

Taksim’de ‘yeni anayasa’ için terör!

31 Ekim 2010

PKK dün sabah Taksim’de 32 kişinin yaralandığı canlı bomba saldırısını üstlenmedi, bir sözcüleri “bizim haberimiz yok” dedi ama görünen köy kılavuz istemez tabii. Öcalan daha Eylül başında “Size referandumdan sonra 7-8 gün zaman veririm, taleplerimiz yapılmadığı takdirde olacaklara karışmam” diye tehdidini savurmuştu. O günlerde en önemli şey “yüksek yargının ele geçmesi” olduğu için kulak asılmadı. Kısa süre önce Öcalan “ay sonuna kadar size zaman” tehdidini tekrarladı, iktidar bu kez de “Çankaya’da türban” tartışmalarıyla meşguldü yine umursanmadı. PKK’nın “tek taraflı ateşkes” dediği süre de dün bitti, bu durumda ne eylemin, ne de “kimin yaptığı”nın tartışılacak hali kalmış mıdır? Bunu “Provokasyon” diye veya “kalkınmış modern Türkiye’nin engellenmesi, barajların engellenmesi” diye değerlendirebilir misiniz, tabii ki bu gerçeği saptırmak olur, yanıltmak olur. İstenen şey açıkça anlatılmıştır; “Türkçenin ‘ikinci dil’ olacağı özerk Kürdistan” talebi, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinde yapılması istenen “Türklük tanımı, kurucu unsur olma” gibi değişiklikler detaylarıyla hükümete bildirilmiştir (biz bile kaç kez duyduk) ve şimdi “artık bu işi savsaklamayın, yoksa terörü büyük şehirlere taşırız” denmektedir. Yani hükümetin “Yeni anayasa seçimden sonra hazırlanacak, tartışılacak” açıklamasına millet yine sussa ve bir seçime daha belirsizliklerle gitmeyi kabullense bile terör örgütünün susmayacağı ve daha aylarca beklemeyeceği ortadadır. Zaten BDP de “yeni anayasanın seçim öncesinde bitirilip açıklanmasını” referandum ertesinde istemişti. Demek ki ne olacak; iktidar partisi bu süreyi kendi hesaplarına göre uzatma gayretinden hiç değilse “ülkenin vatandaşlarının canını korumak için” vazgeçmek, başlattığı “Kürt açılımı”nın arkasını getirmek, yeni anayasada neleri kabul edeceklerini açıklamak durumunda kalacak... Bir terör örgütünün baskılarıyla ve kanlı saldırılarını önlemek için onunla pazarlığa girişmek son derece acı, hele de Türkiye gibi “Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip” bir ülke için korkunç bir durum ama maalesef gelinen noktada bu yapılacak gibi görünüyor. Terör eylemlerinin gölgesinde, PKK’nın “önce silah bırakmasını, terörü bitirmesini” şart koşmadan, terör uzmanlarına bile danışmadan başlatılan açılım tartışmaları ve Öcalan tarafından açıklanan “pazarlıklar” sırasında; yapılanın yanlış olduğunu söyleyen, “bugünkü duruma gelineceği” uyarısı yapanlara, itiraz eden muhalefet partilerine “anaların ağlamasını istiyorlar, terör sürsün istiyorlar” diyenlerin şimdi başlatılan süreçte neler söyleyeceği merak konusudur. Devlet adamlığı ile “politikacılığın” farklılığı bu gibi olaylarda nasıl da ortaya çıkıyor! Oktay Ekşi “gerekeni yaptı” ama...Yılların deneyimine sahip, ülkenin en önemli yazarlarından biri, bir başyazar olarak maalesef ciddi bir hataydı Oktay Ekşi’nin yazdıkları... Ve bir özür yazısıyla telafi edilmesi de mümkün değildi, hangi hükümet olsa değildi çünkü gazeteciler de “sınırlarını bilmekle, o sınırları aşmamakla” yükümlüdürler. Basın etiğine, kurallarına bağlı kalmakla yükümlüdürler. Her ne kadar bazı gazete ve gazeteciler kural, etik takmadan bugüne kadar istedikleri kişi ve kurumlara ağızlarına geleni söylemiş, akıllarına geleni yazmışlarsa da, onlara ne dava açılmış ne işlerinden olmuş değillerse de basına kuralları ve etiği hatırlatan “Basın Konseyi”nin başkanı ve en büyük gazetenin başyazarı olan Oktay Ekşi’nin aynı hatalara düşmesi ve ağır bir hakareti kullanması büyük bir talihsizliktir. Evet, Türkiye’de hatanın, boşboğazlığın sınırı yoktur ve çoğu bırakın cezalandırmayı; ödüllendiriliyor ama bu durum maalesef ‘telafisi imkansız’ durumlardan biri ve evrensel basın kurallarını bilen, uzun meslek yaşamında bunlara bağlı kalmaya özen gösteren Oktay Ekşi de bunu hiç şüphesiz herkesten çok takdir ediyordur. Ona saygı duyan bir meslektaşı olarak “yıllarca çalıştığı gazetesinden böyle talihsiz bir olayla ayrılmış olması”nın beni üzdüğünü belirtmek isterim. Dün baktım bazı meslektaşları “biz çirkinliği yapan herkese tepki gösteririz, ona da gösteriyoruz” diyor, aksi takdirde yapılandan çalıştığı gazete ve diğer yazarların da zarar göreceğini, aynı hatayla özdeşleştirileceklerini anlatıyorlardı. Çok doğru, bu genellemeler yapılıyor ve kişilerin hataları koca kurumların aleyhine kullanılıyor. Bu etkileşme okuyucu için de geçerli, kişisel hatalardan yararlanarak kurumları yıpratmak isteyenler için de... Ama yukarda değindiğim gibi yine burada da ortaya çıkan bir çifte standart var; Bugüne kadar bazı bilindik gazete ve gazeteciler, bazı siyasetçiler istedikleri kişilere, devletin TSK gibi, Anayasa Mahkemesi gibi en önemli kurumlarına, rektörlere, Türkan Saylan gibi “sivil toplum abidesi” olmuş bir bilim kadınına ağızlarına geleni söylediklerinde (ki hayatını sağlığı pahasına bu ülke insanının gelişmesine adamış bu örnek insan için bazı internet sitelerinde en iğrenç yalanlar devam etmekte ve kimse sesini çıkarmamakta bu rezilliği durdurmamaktadır), manşetlerden ağız dolusu hakaretler savurduklarında, gazetecilere her tür hakaret, aşağılama reva görüldüğünde kimseden bir tepki duyulmuyor. Örneğin Tokat’taki PKK saldırısını örgüt üstlenene kadar geçen zamanda bunu TSK’ya yükleyen, ordunun “kendi askerlerini en alçak saldırıyla katlettiği” gibi görülmemiş bir suçlamayı ona yakıştıranlar daha hafif bir hakaret mi yapmışlardır? “Askerini satan, hatta arkadan vuran ordu” daha hafif bir hakaret midir? Oktay Ekşi “doğru yol”u gösterdi ama hiç değilse bundan sonra herkesin aynı yoldan gitmesi, kişilere- kurumlara hakaret edenlerin hangi işi yapıyor olursa olsun istifa etmesi gerekir. Bazılarına sınırsız koruma sağlamak, görmezden gelmek kabul edilemez.

Devamını Oku

Cumhuriyet töreninde “Cumhuriyet Partisi” neredeydi?

30 Ekim 2010

“Çankaya’da türban” konusu ayrı bir konudur, bir partinin veya kurumun; “kişilere ya da başörtüsünün kendisine” tepkisi değildir, bir partinin “tabanı ile ilgili bir mesele” hiç değildir, olamaz, ama gel gör ki bunu millete doğru dürüst anlatabilen tek bir siyasetçi, siyaset bilimci, tek bir Allah’ın kulu çıkmıyor. Hep kısır, abuk sabuk, insanı canından bezdiren kavgalarla, karşılıklı hakaretlerle günler tüketiliyor. Çankaya’daki resepsiyona isteyen çıktı, istemeyen çıkmadı ki çıkmayanlar arasında Başbakan’ın eşi de vardı. Peki ya Meclis’teki Cumhuriyet Bayramı kutlamasında sadece 3 CHP milletvekili bulunmasına ne demeli? Kimse bu haberin üstünde durmadı, belki dikkatlerden kaçtı ama doğrusu benim dikkatim çok rahatsız oldu. Nasıl olmasın, haydi diğerinde mazeretiniz var, TBMM için nasıl bir mazeret göstereceksiniz? “Biz Türkiye Cumhuriyetini kuran partiyiz” demeyi biliyorsunuz da Meclis’teki Cumhuriyet törenine neden katılmıyorsunuz, bunun mazereti olur mu? Yanılmamak için yılların siyasetçisi, eski İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in de görüşünü aldım, bazı CHP’li siyasetçilerle de konuştum; hepsi bunun mazereti olamayacağını söylediler. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu acaba milletvekillerinin orada olması gerektiğini fark etmedi mi? Parti içinde ayrı bir parti gibi her şeye hükmeden, her taşın altından adı çıkan ve her nedense bir türlü koltuğu elinden alınamayan Genel Sekreter Bay Önder Sav bunu göremedi mi? Yoksa bu gibi önemli hatalar özel olarak, Kılıçdaroğlu’nu yıpratıp yerine yeni bazı isimler gündeme getirmek için filan mı tasarlanıyor? MUHARREM İNCE’NİN SORUNU NE?Parti içi çekişmeler, entrikalar bitmek bilmedi, gazete köşelerinde espri konusu olmaya başladılar ama hala farkında değiller. Ne onun farkındalar, ne de millete anlatılması gerekenleri kesinlikle anlatamadıklarının... Kısa süre öncesine kadar örneğin Muharrem İnce’nin parti içi entrikalara karışmayacak, yanlışları düzeltmek için de elinden geleni yapacak ilkeli bir siyasetçi olduğunu düşünüyordum, ama bir süredir yapmakta olduğu açıklamalar, özellikle de “Çankaya’ya çıkmayacağız, bu karar da yalnız bana ait değildir” sözlerini devamlı tekrarlayıp durması bu görüşümde yanılmakta olduğum duygusu verdi bana. Ne yapmak istiyor acaba, onun da sıkıntısı Genel Başkanı’nı zor duruma düşürmeye çalışmak, cadı kazanı gibi kaynamakta olduklarını söyleyenlere yeni konu yaratmak mıdır, yoksa gerçekten ‘yükselmeye doyulmuyor’ mu? Görünüşe bakılırsa ki bakılıyor; seçime kısa bir süre kala CHP, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘genel başkanlıkta yeni’ oluşundan yararlanan birilerinin akıllarınca onun dibini oymaya çalışmasıyla içten içe parti olarak yıpranıyor, ortaya kesin bir ‘yönetim zafiyeti’ tablosu çıkıyor ve ülkenin en büyük iki partisinden biri olan partinin de hele seçime giderken-bunu yapmaya hakkı yoktur. KILIÇDAROĞLU GEREKENİ YAPMAK ZORUNDA! Hiçbir tartışma doğru zeminde götürülemiyor, hiçbir konuda gerekli açıklamalar doğru şekilde yapılamıyor, Anayasa Mahkemesi’nden ikinci kez “tüzük uyarısı” gelmiş Kurultay toplanamıyor, ‘eski başkanın adamları bir başka telde, Önder Sav Bey’in kulisleri ve kendi adamları bir başka telde’ bu işin yürümeyeceği ortadadır. Kemal Kılıçdaroğlu ilk iş olarak ‘genel başkanın rolünü çalma, partide hakimiyet kurma’ hevesinden vazgeçmeyecek olan Önder Sav’ın bu rolünü derhal elinden almak, onun etkisinden milletvekillerini kurtarmak, gerekiyorsa daha da köklü bir değişikliği kimsenin gözünün yaşına bakmadan yapmak, partisine hakim olmak zorundadır. Orası mahalle klübü olmadığına göre yanlış konuşmalar, lideri yalanlayan açıklamalar, Cumhuriyet törenine katılmamalar kabul edilemez. Bugün Türkiye’de cumhuriyetçi, Atatürk ilkelerinin ve devrimlerinin, laik-demokratik rejimin korunmasını isteyen kitlelerin gideceği adres bu parti ise, aynı çizgide bir başka parti güçlenecek ortam bulamamışsa CHP’nin bu sorumluluğu taşıması gerekir. Entrikalarla boğuşmaktan şu anda yapamıyorlar!*****Yargı destekli taciz! Sanatçı Beren Saat Asmalımescit’te bir mekanda arkadaşlarıyla eğlenirken bir erkekler grubunun sözlü tacizine uğramış ve oradan nasıl kaçacağını bilememiş. Duyunca ‘İstanbul gibi bir şehrin, en kaliteli şekilde eğlenilebilen güzel bir köşesinde bile terbiyesizlikte sınır tanımayan, bu kadar iğrenç gençler olabiliyor demek ki’ diyor insan... İzlediği dizinin bir kurgu olduğunu, kadınları taciz eden veya daha da ileri gidenlerin ancak ‘sapık yaratıklar’ olduğunu, normal medeni bir insanın ‘sapık gibi davranmaması gerektiğini’ bilmeyen sersemlerin hiç umulmadık yerde bile ortaya çıkabileceğini gösteren bir olay bu... Eğlence mekanlarının anlaşarak böyle kişilerin fotoğraflarını, isimleriyle birlikte kapılarına asmaları ve hiçbir restorana, klübe almamaları iyi bir çözüm olabilir, keşke yapsalar. Öte yanda, yargının ‘çocuklara toplu tecavüz’ olaylarının sapıklarını bile serbest bırakabildiği ülkede neyi tartışıyoruz ki? Bu çağdışı eylemler “yargı destekli”dir!

Devamını Oku

İşte “Büyükanıt muhtırası”nın rolü!

29 Ekim 2010

Defalarca yazdık, TV programlarında söyledik; madem ki “darbe hazırlığı vardı” diyen imzasız ihbar mektuplarına “gerçek” muamelesi yapılarak yüzlerce sivil-asker vatandaş kanıtı, delili hala bulunamayan iddialarla cezalandırılıyor, kanıtlanmış gibi yıllarca cezaevlerinde ömür ve onur tahribatına uğruyor, hak-hukuk ayaklar altına alınıyor, ülke aylar boyu “darbe olacaktı” iddialarıyla çalkalanıp millete korkular salınıyor, o zaman bunu yapanların gerçekten “darbe cezalandırması” peşinde olduğunu ortaya koyması gerekir dedik. ‘Ortada 12 Eylül darbesi gibi kanlı bir darbe, tam seçim öncesinde Bay Büyükanıt’ın keyfi olarak yazmış olduğu 27 Nisan muhtırası var, haydi sorgulayın, cezalandırın, halk görsün’ dedik. Bugüne kadar her ikisinin de mimarları özenle korundu, 12 Eylül darbesi, bu darbeden sonra yapılmış anayasa ‘referandum öncesinde’ dillere dolandı; “şöyle hesap soracağız, böyle bitireceğiz” söylemleriyle saf vatandaşlar inandırılarak oylar toplandı ama bugün hiç ağza alınıyor mu, duyan varsa söylesin... 12 Eylül Paşası’na tek soru soran yok. Aynı şekilde 27 Nisan Paşası’nı ağzına alan da yok, aylar yıllar boyu manşetlerinden “iddialar üzerine” asker-sivil-gazeteci-bilim adamı-bilim kadını demeden hakaretler yağdıran malum gazete ve gazeteciler de aynen iktidar partisi gibi bu iki somut askeri müdahaleye karşı tek satırcık karalayıvermediler her nedense, merakla bekledik olamadı. Demek ki muhtıranın oy getirisi takdir edilmiş, muhtıra pek zararsız, hatta pek yararlı bulunmuş.Tabii bu büyük çelişkiyi düşünmeyen, sorgulamayan bir toplum ve muhalefet partileri olunca işler de kolayca yürüyor, yanlışlar, haksızlıklar alıp başını gidiyor.“ORDU MÜDAHALE TEHDİDİNDE BULUNDU”Oysa Meclis ve ülke cumhurbaşkanlığı sürecine girdikten, Gül’ün 24 Nisan 2007’de aday olmasından üç gün sonra Büyükanıt’ın yaptığı bu girişim sadece bu süreci ciddi şekilde etkilemekle, onun seçimini kolaylaştırmakla kalmamış, alelacele erken tarihe alınan genel seçimde iktidar partisinin yaratılan “mağdur pozisyonu”ndan fazlasıyla yararlanmasına da yardımcı olmuştu. İşlevi bununla da kalmıyordu, ortaya çıkarılan “ordu darbe yapacaktı” iddiaları, bütün o karmaşa, her gün bir yenisi piyasaya sürülen ihbarlar, suçlamalar bu muhtıra ile; onları destekleyen, “bakın ordu müdahaleleri ortadan kalkmış değil” duygusunu topluma salan gerçekçi bir ortama da sahip olmuştu. Artık o andan sonra yüzlerce kişiye bir günde verilecek arama, gözaltı, tutuklama kararları bile zor eleştirilebilecek, bu iddiaları desteklemek, TSK’yı ve onunla birlikte yargı dahil istedikleri tüm devlet kurumlarını yıpratmak isteyenler ve dahi “dış desteklerle” en müsait ortamı bulabileceklerdi. Netekim(!) aynen öyle oldu, hala da sürüyor. The Economist; 27 Nisan muhtırasının “ordunun 30 yıldır darbe, muhtıra gibi antidemokratik bir girişimi olmadığı, uzun yıllardır demokrasiye saygılı davrandığı” imajını nasıl değiştirdiğini ve bu muhtıranın sonsuza kadar ‘kullanılacağını’ net şekilde ortaya koyan bir yazı yayımlamış; “2007’de generaller eşinin türbanlı olması nedeniyle Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi halinde müdahale tehdidinde bulunmuştu. Tehdit işe yaramadı” diyor. Bu “arkadan darbe yapacaklarını muhtıra ile anlatmışlardı” ifadesidir ve Bay Büyükanıt istediği kadar “darbeye hevesleneni akıl hastanesine koysunlar” benzeri sözlerle kendini temize çıkarmaya çalışsın “kendi başına yazdığı muhtıra ile kendi kurumuna yapıştırdığı darbeci etiketi” işlevini görmüştür, görmeye de devam edecektir. Aslında yalnızca bu yazı Büyükanıt’a “yaptığının hesabının sorulması” için yeterlidir. Altına son model zırhlı araç vererek ödüllendireceklerine sorgulamayı başlatsınlar, bundan israrla kaçınmayı sürdüreceklerse cezaevlerinde çürütülen insanları, hayatını terörle mücadeleye adamış ve sonunda terörist muamelesiyle karşılaşmış askerleri hemen serbest bıraksınlar. Onların tutuklanmasında oynadığı rol bile 27 Nisan Paşası’nın uykularını hiç kaçırmaz mı acaba? Müjdat Gezen’in Atatürk heykeli! Dün gazetelerde “Türkiye’nin gururu” sanatçılarından biri olan Müjdat Gezen’in Kadıköy Ziverbey’deki Müjdat Gezen Sanat Merkezi önüne koyduğu Atatürk heykelinin açılışı vardı. Haberini gazeteden okurken, bırakın yeni heykelini dikmeyi “bu topraklara ve bu millete özgürlüğünü veren, bu nedenle de kuşaklar boyu aynı katıksız sevgiyle anılan Atatürk”ün adını kullanmaktan kaçınanlar, ona duyulan sevgiyi azaltmak için “yazılmış tarihi bile yalanlamaya çalışanlar” olduğunu düşündüm. Her şeyin değiştiği, insanların bugüne kadar inandığı tüm değerlerin yıpratıldığı böylesi bir ortamda Müjdat Gezen’in okulunun önüne Cumhuriyet Bayramı’nda Atatürk heykeli koyması, “O buradan Kadıköylüleri selamlayacak, Kadıköylüler de onu” sözleri, gerçek bir sanatçı gururu ile “köklerine, Ata’sına duyduğu saygıyı özgürce ortaya koyması” aynı duyguları taşıyan milyonlarca kişiyi duygulandırmayacak gibi değildi.Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in yaptığı heykel çok da güzel olmuş... 29 Ekim’de doğan Gezen’i her iki nedenle gönülden kutluyorum, umarım daha uzun yıllar “Atatürkçü, cumhuriyetçi bir sanatçı olarak” topluma, gençlere örnek olmayı, değerli katkılarını sürdürür.

Devamını Oku

Türkiye’de suçların hepsi 'maydanoz'!

29 Ekim 2010

AKP ‘görevi kötüye kullanma’ suçunun cezasını yarıya indirmek üzere yasa teklifi vermiş, her zaman ‘en ciddi olayları son derece basit ve önemsiz göstermekte’ pek mahir olan Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da “Yerinde bir teklif, biz zaten buna ‘maydanoz suç tiplemesi’ deriz” sözleriyle arka çıkmış... “Biz deriz”deki “biz” ile kimi kastediyor belli değil, zira ülkenin hukukçularının , en önemli suçlardan biri olan ve sonuçta ‘zimmete para geçirmek’ ten ‘onlarca trilyonluk ihalelere fesat karıştırma’ ya, mevkiden yararlanarak ülkenin ‘medya, yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları’ gibi demokratik kurumlarına baskı uygulamaya, medya patronlarına yazarlarını atması için alenen çağrı yapmaya, devlet destekli derneklerin “topladıkları bağışları cebe atmasına”, mahkemelerin kararlarına siyaset karıştırılarak haksız tutuklamalar yapılmasına kadar çok sayıda suçu içeren bir ceza maddesine “maydanoz suç nasılsa” diyebileceğine inanmak zor. Bu suçun cezasının arttırılmasını,böylece belediyelerden tüm diğer kuruluşlara kadar “görevle ilgili işlenmiş suçların hak ettiği şekilde cezalandırılacağını” herkesin anlamasını isteyecek yerde bir (veya iki) siyasetçi neden “bu suçun cezası insin” der ki? Memlekette konuşacak, önerge verecek konu mu yok ve ayrıca bunu savunmak koskoca Anayasa Komisyonu Başkanı ’na mı kalmıştır merak ediyor insan... Ama ağızlarını yormasınlar çünkü sadece bu değil Türkiye’de artık tüm ağır suçlar “maydanoz” haline dönüştü, ortada adalet de kalmadı, ceza alan da..Yüksek mahkemelerin tüm üyeleriyle siyasi iktidarın emrine girmesinden sonra geriye kalan ‘kırıntıların’ yok olduğu da kısa sürede görülecektir ama işte mesele hep gelip dayanıyor “toplumların layık oldukları gibi yönetilmesi”ne... Bir ülkenin aydınları, medyası, yargı üyeleri bile adeta siyasi partilermiş gibi kutuplara ayrılır, asli görevlerini, sorumluluklarını unutur ve yanlışları eleştirmek yerine siyasi gücün her eylemine destek verirlerse “medya derneğinden yargı derneğine” kadar tüm kuruluşları isimlerine “demokratik” kelimesini ekleseler de sonuçta demokrasinin, adaletin uçup gitmesine yardımcı olurlar ve son pişmanlık da hiç fayda etmez. Hatırlayalım; Referanduma kadar Anayasa değişikliklerine cansiperane destek veren ( ödül olarak “diğer eşbaşkan”a üniversitede özel kadro açıldı ama) Demokrat Yargı Derneği’ nin eşbaşkanı Orhangazi Ertekin hemen referandum ertesinde “HSYK üyelerinin seçiminde Adalet Bakanlığı’nın uyguladığı baskıyı görünce” o Anayasa değişikliklerinin nelere malolacağını anlayarak tepki göstermişti. Aynı şekilde katıksız destek veren Taraf gazetesinin 25 Ekim Pazartesi günkü manşet haberi ise “ AKP şeffaflığın üstüne şal örttü, AKP’liler devletin denetlenmesi için kritik önemdeki Sayıştay Kanunu’nu eleğe çevirdi, kanun teklifindeki ‘hesap verme ilkesi’ iptal edildi” idi. Aylar boyunca aksini savunup milleti inandırdıktan sonra bunları şimdi söylemenin ne anlamı var, ne faydası var? Bu tablodaki kendi rollerini unutturabilir mi? Her neyse bütün bu durum artık en ciddi olayların “maydanoz” olduğunu yerince anlatıyor,itiraz edenlerin de “üstüne bir bardak su içmeleri” gerekiyor.Adalet dediğin budur!Alman mahkemesi “Deniz Feneri” davasını tekrar açıp “meslek edinilmiş dolandırıcılık” la suçladığı Zahit Akman ’ı ve onunla birlikte asıl failler dediği diğer isimleri ifade vermeye çağırdı. Yani öyle zaman aşımı, unutma-unutturma, kesin suçluları koruyup suçunu bilmeyenleri cezalandırma gibi olaylar yok, suç işleyen cezasını alana kadar dosya asla kapatılmıyor. Türkiye’de ise hala bu dava sonuçlandırılıp, suçlular cezalandırılmadığı, topluma da bunun nasıl “dini duygu istismarı ile soygun” olduğu anlatılmadığı için “Avrupa’da görülmüş en büyük bağış yolsuzluğu” denilen yolsuzluk ortada kalakaldı, Derneğin Almanya’da büyük paralar toplamaya devam ettiği gazetelere manşet oluyor. “Allah yolunda yardım topluyoruz” dendi mi Allah’ın adını bile kötüye kullananlar olamayacağını düşünen insanlar, trilyonlarca liranın yok edildiğini düşünmeden hala para yatırmayı sürdürüyor. İşte “adaletin alaturkası” diye buna denir, hukuk ‘guguk’ haline böyle çevrilir, dünya da senin komedi adaletinle haklı olarak alay eder. Alman hükümeti adaletin ne olduğunu bir olayla daha anlatmış Türklere... Almanya’dan Türkiye’ye götürülüp zorla evlendirilen kadına “Almanya’ya dönme hakkı” tanıdığı gibi “Almanya’da herhangi birini zorla evlendiren kişilere önce 5 yıl hapis cezası, hemen arkasından da sınırdışı edilmesi” kararı alınmış. Medeni, toplumu koruyan hükümet ve yargı böyle olur işte. Türkiye ise “çizilen onca pembe tabloya,geliştiğine dair anlatılan onca masala rağmen” bir arpa boyu bile yol almış olmadığını, bırakın zorla evlendirmeyi (henüz oyuncakla oynayacak yaştaki kız çocuklar ülkenin her köşesinde torun sahibi ‘yaşlı ama utanmaz’ larla başlık için evlendiriliyor) en ağır cezaları vermesi gerekirken; çocuklara toplu tecavüz olaylarında tecavüzcülerinin tümünü serbest bırakan mahkemeleriyle açıkça ortaya koyuyor. Kadın cinayetlerinde bile yasaların uygulanıp ömür boyu hapis cezası verilmesi gereken suçlulara hafifletici neden, iyi hal vs bahaneleriyle hafif cezalar vererek ortaya koyuyor. Adalet dediğin Almanya’daki gibi olur, vatandaşa kendini güvende hissettirir, suçlara caydırıcılık sağlar. Bunları okuyan, düşünen hakimlerin yüzü hiç mi kızarmıyor acaba? Yoksa düşünmekten de mi vazgeçtiler?*****Kırılgan cumhuriyet!Yıllar öncesinden başlatılmıştı “Atatürk’ün kurduğu laik-demokratik-muasır medeniyetler düzeyini hedefleyen, ilkelerini sahiplenen cumhuriyet”e saldırılar... Onu beğenmiyor, ilkelerden devrimlere ve hatta bu ülkenin vatandaşlarına özgürlüğünü veren “büyük önder”in şahsına yapılan saldırılar. Ne yapıp edip onu yıkacaklarını, yerine yenisini kuracaklarını söylüyorlar, bunun adına da sanki koca cumhuriyet bir ideolojiden ibaretmiş gibi “Kemalizm’in çöküşü” filan diyorlardı. Bütün Batı’nın, hatta savaşta yendiği komutanların bile önünde şapka çıkardığı bir kahraman, aynı demokrasiye sahip olamayan ülke vatandaşlarının “ Bizde bu rejim olmadığı için demokrasiden mahrumuz” dediği sistem her türlü saygısızlıkla, yıpratma faaliyetiyle karşılaştı yıllar boyunca. Ve sonunda cumhuriyete kastedenler hedeflerine adım adım yaklaştılar. Türkiye’yi dünyadaki tüm diğer Müslüman çoğunluklu ülkelerin kurtulamadığı “kökten dinci, baskıcı” rejimlere benzemekten koruyan ve bu özelliğiyle onu “dünyada tek demokratik Müslüman ülkesi” yapan özelliği de, vatandaşlarını ve toprağını bölünmekten koruyan “üniter devlet” özelliği de, baskılardan koruyan denetleyici kurumlarının tümü de artık tehlike altında... Ve bu tehlikeyi siyasi görüşü ne olursa olsun ülke vatandaşlarının büyük çoğunluğunun hissettiği araştırmalarla ortaya konuyor. Kısacası “Türkiye Cumhuriyeti o kadar da kırılgan değil canım” diyen siyasetçiler gerçeği, çok yakın gelecekte, seçimden hemen sonra ortaya çıkacak tehditleri ve bu tehditlere karşılık yapacak hiçbir şey kalmadığını söylemiyorlar. Cumhuriyet artık “kırılgan” hem de “fazlasıyla kırılgan” dır, öyle kırılgandır ve öyle planlı, misyonlu bir gidiş vardır ki artık olup biteni “bugüne kadar görmeyen” gazete ve akademisyenler bile itiraf etmek zorunda kalıyorlar. 22 yıldır ilk kez bu kadar üzgün bir 29 Ekim yazısı yazıyorum ve hala da çözüm bulunabileceğini umuyorum. Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun!

Devamını Oku