Eşinin İngiltere’de Türk öğrencilerin sorduğu “ilkokulda türban konusunda ne düşünüyorsunuz” sorusuna “olamaz” cevabı vermesi, kendisinin de eşiyle aynı görüşte olduğunu açıklamasından sonra Başbakan Erdoğan’la ortaya çıkan ters durumdan canının sıkıldığı anlaşılan Cumhurbaşkanı Gül açıklamalarına devam ediyor. “Türban konusundan bıktığını” söylüyor, “nedir bu konuş, konuş, herkesi serbest bırakın isteyen istediğini giysin. Zaten bu konu üniversitelerle ilgili, onun dışında bir tartışma yok” diyor, “Türkiye hak ve özgürlüklerde AB gibi bir ülke olacaktır” diyor. Hepsi de önemli cümleler, öyle “dinle, geç” sözler değil ama iyice irdeleyerek dinler veya okursanız. Ki öyle yapmak zorundayız çünkü çok basitmiş gibi gösterilen konuların derinliğinde binbir sonuç, binbir anlam var. Bir kere hep tekrarladığım gibi “türbana özgürlük” olarak başlatılarak bugüne getirilen konuyu “bırakın herkes istediğini giysin” diye açıklamak yanlıştır, bu yanlış siyasetçi tarafından yapılınca halk da yapıyor ve ortaya “birileri çok özgürlükçü de, başkaları onlar gibi değil” şeklinde yanlış bir değerlendirme çıkıyor ki 2011 seçiminin ana malzemesidir. Oysa şu anda Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan dahil birçok siyasetçi, yazar, akademisyen yaptıkları açıklamalarla “özgürlükçü” bir görünüm sergiliyor değiller. Bir yanda sanki parçası olmaya çalıştığımız Batı’daki diğer laik devletlerde “dinlere eşit mesafede durma ve devletin tek bir dine ayrıcalık tanıyor görünmemesi, her inançtaki vatandaşa eşit hak ve özgürlük tanınması” için kurallar yokmuş, bunlar Batı’da yıllar önce düşünülüp “insan hakları” sözleşmelerine konmamış, Türkiye bunları yine yıllar önce imzalamamış da “sadece türbana birileri yasak koymuş” aldatmacası topluma senelerdir enjekte edildi.Türkiye gibi “çoğunluğu Müslüman” olan ülkelerde demokratik rejimlerin İslam diktatörlüğüne geçişinin hep önce kadınların tesettüre sokulmasıyla başlatılıp yayıldığı, bunun sonucunda Türkiye’nin yeryüzünde “demokratik rejim”e sahip tek ülke olarak kaldığı, o nedenle laik devlet kurallarını “aynı şartlarda olmayan” Batı ülkelerinden de daha sıkı uygulamak zorunda olduğu anlatılmadı. Çünkü din konusu oy almak için en kolay konuydu ve halka “devlet alanlarında dini kıyafet yasağı”nın bilimsel açıklamasını yapmak yerine, bunu yapmaya çalışanlar için “Bakın diğer partiler sizin türbanınızı yasaklıyor” demek müthiş kazançlıydı. Yıllardır yapılan budur ve hala sürüyor. Mesele “türban yasaklaması” değil, mesele “dini kıyafetlerin eğitim kurumları ile devlet dairelerinde giyilip giyilmemesi”...SEÇİM MALZEMESİ YAPMAYINYani sizin söyleyip durduğunuz gibi “herkes istediğini giysin”in gerçekteki açılımı “her din ve inanıştan olanlara, aynı dinde de türban ve çarşaf gibi- farklı kıyafetleri giymek isteyenlere” serbestlik tanınması... Bunu açıkça söyleyebiliyor musunuz, hayır... Çarşafı ağzınıza alıyor musunuz, hayır... “Sadece türban için özgürlük” nasıl açıklanıyor o zaman? Daha doğrusu neden açıklanmıyor, devamlı sorduğumuz halde anlatılmıyor? (12 Eylül darbecileri ile 27 Nisan muhtıracısının hiç ağza alınmadığı gibi...)Cumhurbaşkanı Gül istediği kadar “söz konusu yalnızca üniversitelerdir” desin, yeni anayasada böyle olmayacağını o da biliyor. Ama madem ki sıkılmaktadır ve “başka önemli konular var” demektedir o zaman şimdiden partilere “2011 seçiminde türbanı propaganda malzemesi yapmamaları, din konusunu siyaseten istismar etmemeleri” için bir çağrıda bulunsun. “Konunun sadece üniversitelerle ilgili olduğunu onların da açıklamasını” AKP hükümetinden istesin, zaten bunu yaptıkları anda CHP ile anlaşarak çözmeleri mümkün olur.Ama dinin siyaseten istismarı böylece biter mi, tabii ki hayır. O zaman da “laikliğin anlamını millete dinsizlik olarak anlatmaktan başlayıp farklı mezheplere uzanan” başka istismar malzemeleri çıkarılır, işte laiklik de tam bunun için gereklidir zira din bir kez siyasete, devlete karıştı mı işte böyle sonu gelmiyor... Cumhurbaşkanı toplum yararına bu çağrıları yapmalıdır, en azından kimlerin uymadığı anlaşılır!
Deniz Baykal’ın bugüne kadar “bir daha genel başkan adayı olmayacağına” dair bir açıklama yapmaması, tam aksine ilk fırsatta tekrar ortaya atlayacakmış gibi davranması yüzünden bazı gazetelerin bu durumu istismar ederek ve Baykal’ın sözlerini kullanarak “Kemal Kılıçdaroğlu ile seçime kadar” benzeri başlıklar attığını yazmış, Baykal’ın bir daha genel başkanlığa aday olmayacağını açıklaması gerektiğini söylemiştim. Bu Baykal veya aynı şartları yaşamış, toplum değerlerine aykırı bir ilişkisi ortaya çıkmış herhangi bir parti başkanı için hele de iktidar tercihi olabilecek bir ana muhalefet partisi başkanı için bir tercih değil zorunluluktur. (Özel yaşam kişilere aittir ama böyle önemli bir görevde iseniz dünyanın her yerinde durum farklıdır.)Oysa görüyoruz ki o böyle davranmıyor, hiçbir şekilde tekrar genel başkanlığa aday olmaması gerektiğini siyaset bilimciler ve deneyimli siyasetçiler söylerken kendisi yeniden ortaya çıkabileceği duygusunu ortadan tümüyle kaldırarak ortamın gereken huzura kavuşmasını sağlamıyor, hele de böylesine zorlu bir dönemde partisini rahatlatmıyor. Son olarak TBMM’deki odasında “kendisine yakın milletvekilleriyle görüşerek hala kurultay zorlaması yaptığı” haberi duyuldu. CHP yönetimi “seçimli bir kurultaya gerek duyulmadığını, bunun seçim sonrası olabileceğini” açıkladıktan birkaç gün sonra Baykal’ın “seçimli kurultaya giderek Parti Meclisi’ni değiştirmek gerekir. Aksi takdirde CHP seçim öncesi büyük sıkıntı yaşar” şeklindeki sözlerinin yayınlanması eğer partinin istikrarlı bir havaya dönmesini ve bu iç tartışmalar yerine “ülkenin çok önemli sorunlarına yoğunlaşmasını” önleme gayreti değilse nedir?ÖNDER SAV GİBİ...Eski Genel Sekreter Önder Sav partide ikinci bir genel başkan gibi engellemeler yapıyor, milletvekillerini bölüyor, huzursuzluk yaratıyordu. Tam o gitti, ortam durulmuş gibi görünürken bu kez kendisi ortaya çıktı. Baykal artık genel başkan değildir, bu konularda kararı kendisi veremeyeceği gibi milletvekillerini bölüp kışkırtması da olacak şey değildir. O zaman parti yönetiminin verdiği kararları tartışmalı hale getirmek kendisine ne kazandıracak? Evet şu anda CHP Parti Meclisi’nde çok sayıda “Önder Sav’a yakın isim” bulunuyor ama Genel Başkan’ları bundan rahatsızlık duymuyor ve “konu şimdilik kapanmıştır” diyorsa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı “MYK değişikliği ile gereken yapılmıştır” açıklaması yapmışsa Baykal’ın tam aksi yönde bir taleple ortaya çıkmasının nedeni nedir? Yeni bir kurultayla kendi adamlarını PM’ye doldurmak ve “gölge başkan” olmak mı? Parti içi demokrasi varsa milletvekilleri elbette görüşlerini açıklar ama böyle bir durumda Baykal’ın yaptığı bununla açıklanacak gibi değildir, asıl yapması gereken “bir daha genel başkanlığa aday olmayacağını” açıklayarak birilerinin kendisini “ortalığı bulandırmak için” koz olarak kullanmasını artık önlemektir. Bakalım ne zaman yapacak!Küçük boyacı okuyacak! Dün VATAN’da “Atatürk için saygı duruşunda bulunurken fotoğrafı çıkan”, küçük yaşında bir hayat dramı sayılacak olaylarla karşılaşmış, bu nedenle eğitimini de yarıda kesmek zorunda kalmış olan boyacı Aykut Keskin’in “eğitimini üstlenmek istediğimi” yazmıştım. Bazı okurlarımız yorumlarında “Ruhat Hanım o size ulaşamaz, lütfen siz arayın” dediler, tabii ki bu gibi haberlerde kendim de hemen arıyorum, gazeteci maaşımdan ayırarak çok şükür bugüne kadar imkansızlık içindeki çok sayıda öğrencinin eğitimini sağladım, halen bir öğrencim “doktor olmak üzere” eğitimini tamamlama safhasında. Hemen hiçbiri bu yardımı kendisine benim yaptığımı öğrenmeden eğitimlerini tamamladılar. Aykut Keskin’in durumunda öğrenmemesi mümkün değildi, dün onunla konuştum, Zonguldak Valisi Erdal Ata’nın ve Milli Eğitim Müdürü Harun Girgin’in aynı gün onunla ilgilenip görüştükleri ve kendisine valilik tarafından her ay periyodik olarak yardım yapılacağı, eğitiminin sağlanacağı haberi de çıktı biliyorsunuz...Yarıda bıraktığı Endüstri Meslek Lisesi Müdürü de eğitimini tamamlayabileceğini söylemiş, bunlar çok sevindirici gelişmeler. Ben de yardımcı olacağımı ve bu yardımların kesilmesi halinde beni aramasını söyleyerek ona telefonumu verdim. Kısacası; günde 5-10 TL kazancıyla dedesine yardımcı olmaya çalışan Aykut artık sıkıntı çekmeden yaşayacak ve okuyacak. Ama Aykut bu durumdaki tek çocuk mu?DİĞER YOKSUL ÖĞRENCİLER VE UNICEFTabii ki değil, Türkiye’de eğitimini farklı nedenlerle yarıda kesmek zorunda kalmış veya hiç okula başlayamamış on binlerce çocuk var. Birkaç gün önce UNICEF Türkiye Milli Komitesi Yönetim Kurulu Üyesi ve Hürriyet gazetesi yazarı Sedat Ergin’den gelen mektup UNICEF’in son zamanlarda bu çocuklara eğitim kazandırmak için yoğunlaştığı “telafi eğitimi”ni ve sadece gönüllü katkılarla çalışan bu kuruluşa yardım ederek bizim de onlara destek verebileceğimizi anlatıyordu. Her ay sadece 25 TL vererek bile onlara çok büyük katkı sağlayabiliriz. Ben hemen bir form doldurdum ve bunu hayatım boyunca sürdüreceğim. Siz de 81 ilde okul dışı kalmış çocuklarımıza yardım etmek isterseniz (bu devletin görevi değil mi diye düşünmekte haklısınız ama devlet maalesef onları göremeyecek kadar siyasi kavgalara boğulmuş durumda, israfın sınırı yok ama bu eksikler sürüyor): Bilkent Üniversitesi 0312 290 3390-91 nolu telefonlardan bilgi alabilirsiniz.(NOT: Okurlarımız arasında da Aykut’a yardım etmek isteyenler var. Aykut Keskin’e ulaşabileceğiniz telefon numarası: 0372 253 74 09)
Hayrünnisa Gül birkaç gün önce İngiltere’de “İlköğretimde başörtüsü olamaz çünkü o yaşta bir çocuk kendi rızasıyla başörtüsü takmaz” dedi. Cumhurbaşkanı Gül kısa süre sonra eşini destekleyen bir açıklama yaptı. Doğal olarak ertesi gün Cumhurbaşkanı ile eşinin sözleri Başbakan Erdoğan’a soruldu, kendisinden farklı düşüncelere kızan Erdoğan’ın buna da kızması beklenirdi ama o açıkça kızmak yerine “seçimden sonra bu tartışma bitecek, seçim sonrasını önemsiyorum” sözleriyle verdi cevabı. Anlaşıldığı kadarıyla “herkes istediğini söylesin, yeni anayasada ‘yasak alan’ kalmayacak” demiş oldu.Bunun üzerine dün Cumhurbaşkanı Gül de sözlerini “Sayın Başbakan’la özgürlük anlayışımızda bir farkımız yoktur. Bu konularda fazla konuşulmasını gereksiz görüyorum, önümüzde daha ciddi meseleler var” diyerek değiştirdi. Eğer bu mesele diğerleri kadar önemli değilse Gül’ün “yeni anayasada türban konusu seçim propagandalarının ana malzemesi olmasın” da demesi gerekecek çünkü durum budur. Diğer tarafta eğer Başbakan’la aralarında “ilköğretimde türban” konusunda bir farklılık yoksa ya kendisi eşi Hayrünnisa Hanım’la farklı görüşte demektir veya Başbakan da “ilköğretimde türban olmaz” diye düşünmektedir. Peki mesele üzerinde her gün açıklama yapacakları kadar önemli olduğuna göre ve bu tür soru işaretleri ortaya çıktığına göre, konuya özel TV programları yapıldığına göre millet neden iz sürerek bu soruların cevabını aramak zorunda bırakılıyor da “yeni anayasada ne olacağını kendilerinin bildiği” konuları halka açıklamaktan israrla kaçınılıyor?POPÜLİST SÖYLEM GERÇEĞİ YENER! Siyasetçi (veya gazeteci) olarak türban meselesini “özgürlük anlayışı” ifadesiyle açıklamaya kalktığınız an içinden çıkılamayacak bir yanlışı başlatmış olursunuz. Aynen siyasete din konusunu sokup onun istismarını başlatan ve artık hiç bitmeyecek duruma getirenler gibi... Çünkü demokratik ve özellikle laik-demokratik bir devlette “özgürlüğü sadece belli kesimlere, belli din ve inançlara sağlamak” kabul edilemez. Devlet bir dinin, sadece bir mezhebine ayrıcalık tanıyamaz. Bu nedenle de “türbana özgürlük” söylemi zaten baştan yanlıştır, “tüm din ve inanışların kıyafetleri devlet alanlarında, ilkokuldan başlayarak tüm eğitim kurumlarında serbesttir” demeniz gerekir. İktidara yakın gazetecilerden sonra Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın da türbanı “özgürlük anlayışı”na bağlaması, devlet hukukunun gerçeklerini anlatan bu açıklamalarımızı bile bir süre sonra anlamsız kılacak, popülist söylemler yine gerçeklerin üstünü örtecektir.Türkiye’de devlet alanlarında, eğitim kurumlarında belli bir dinin, belli bir mezhebine özgürlük isteyen herkesin “eşitlik ilkesi” gereği “tüm din ve mezheplere” aynı hakların tanınmasını istemesi ve “türban özgürlüğü” yerine “bütün dini simge ve kıyafetlere özgürlük” tanımını kullanması gerekiyor. Özgürlük anlayışları arasında fark olmadığı açıklanan Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Gül’ün bu konuyu nasıl halledeceklerini en kısa zamanda açıklamaları çok yararlı olur!“Karalama kampanyası” başka, farklı görüş başka! Ahmet Hakan dün; benim medyada israrla bazı kişilere, filmlere karşı karalama kampanyası yapanlarla ilgili yazıma cevap olarak bir yazı yazmıştı. Doğrudur, buisimler arasında başta kendisi vardı ama sadece ondan da söz etmiyordum. Olsun, ne dediğine bakalım biz... Benim ve kendisinin aynı konu veya şahıslar hakkında farklı görüşler, yorumlar yazmamızın iyi olduğunu, “böylece fikirlerin yarıştığını”, ayrıca övmenin de yermenin de köşe yazarlarına bahşedilmiş bir nimet olduğunu bildiriyor. Normal olmayan ise benim bu tavrı “Nasılsa kalem bende, önüme gelene tokadı çarpayım da gücümü anlasınlar” diye yorumlamam imiş. Hemen her konuda “siz başkalarının dediklerine bakmayın, en doğrusu budur” diyerek defalarca yazdığına göre yine en doğrusu onun görüşü olmalıdır ne diyeyim... Ama kendi tepkimi anlatabilirim, ben farklı görüşlerden, övmekten ya da yermekten söz etmiyordum elbette, kampanya halinde kötülemekten, başka görüşleri yalanlayarak üstüne basa basa her gün yazmaktan, insanların yaptığı işleri (örneğin bir hukukçunun “yapmadığı halde” yasaları kasıtlı olarak farklı yorumladığını, özgürlükçü olmadığını iddia ederek) karalamak, onlara etiketler yapıştırmaktan söz ediyordum. Ki görüşüme göre bu “köşe yazarlarına bahşedilmiş nimetlerden” sayılamaz. Aynen “görevini yapan köşe yazarlarını susturmak” gibi kendisinde olmayan bir yetkiyi var sayan siyasetçilerin durumu gibi... “Basının özgürlüğü sınırlıdır, bunu aşarsa yargı devreye girer” diyen siyasetçilerin “yargının devreye girmesini gerektirecek bir hatası olmayan, görevini düzgün şekilde yapan gazetecilerin özgürlüğünün elinden alınması”nı açıkladığına nedense hiç rastlanmıyor ama bu bizim kendi içimizde özeleştiri yapmamıza engel sayılmaz. Keşke siyasetçi de benzer özeleştirileri kendine yapabilseydi.En güzel 10 Kasım fotoğrafı Dün VATAN’da manşet üstü çıkan ve “boyacı çocukla müşterisini 9.04’te ayakkabı boyanırken, 9.05’te ise karşılıklı saygı duruşunda gösteren” fotoğraf, geçen yıllarda “Anıtkabir’de gözyaşını silen asker” fotoğrafından sonra bugüne kadar gördüklerimin en güzeliydi. Yoksul olduğu anlaşılan boyacı çocuğun yüzündeki “Ata’sına içten saygı ve sevgi ifadesi” o kadar net okunuyordu ki bakarken gözlerim yaşardı... Bu yıl “en iyi fotoğraf” ödülünü alır mı bilmem ama ben kendi ödülümü hemen ona verdim, çeken muhabiri gönülden kutlarım. (Not: Yazımı yazdıktan sonra boyacı küçük Aykut Keskin’in hayat dramını, eğitimini de yarıda bırakmak zorunda kaldığını VATAN sitesinde okudum ve bir kez daha onu bağrıma basma duygusu yaşadım. Beni arasa eğitimini üstlenmek istiyorum.)
Bu konuyu dün de yazmıştım, devam ediyorum. Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım İngiltere’de Türk öğrencilerin sorularına “ilkokulda başörtüsü olmaz, o yaşta bir çocuk kendi isteğiyle başını örtmez” cevabını verdi. Hemen arkasından Cumhurbaşkanı Gül “eşini destekleyen” bir açıklama yaptı. Bu konu haklı olarak Başbakan Erdoğan’a soruldu çünkü CHP’nin “üniversitede türban sorununu birlikte çözelim ama bize onunla birlikte “ilk ve orta öğretim ile devlet dairelerini” de gündeme getirmeyeceğinizin sözünü verin” teklifine “tamam bu iş bitmiştir, anlaşamadık” diyen kendiydi, bu sözden sonra da “cumhura hiçbir yer yasaklanamaz” dediği bir konuşma yapmıştı. Başbakan Erdoğan’ın Gül ile eşi tarafından yapılan “ilkokulda türban olmaz” açıklamalarına kızacağı sır değildir ama o seçim öncesi çekişme çıkarmanın zararlarını bildiği ve nasılsa kendi isteğini eninde sonunda, her yönteme başvurarak kabul ettireceğine de emin olduğu için tartışmaya girmeden net sonucu söyledi; “Yeni anayasa çıkınca tartışma kalmayacak. Milletvekili seçimi sonrasını önemsiyorum”... Tam bu noktada bu sözlerin ne anlama geldiğini anlamak için müneccim olmak gerekmiyor sanırım... Neden gerekmiyor haydi onu da anlatayım.GEÇMİŞ OLSUN! Başbakan, yeni anayasada tüm alanlarda türbanın serbest bırakılacağını anlatmıyor olsaydı “Ben de Sayın Cumhurbaşkanı ve eşiyle aynı fikirdeyim, ilköğretimde olmaz, yıllardır üniversitede türban konuşuluyor, çözülecek mesele budur” der ve tartışmayı kapatırdı. Ama zaten bunu söyleyecek olsaydı daha önce CHP’ye söylerdi ve uzlaşma içinde bir çözüm aranmasını sağlardı değil mi? Burada ‘hiç anlamamaya yeminli olanların bile anlaması gereken’ budur, aynen yıllardır “Kürt sorunu, kültürel haklar, demokratik çözüm” ve benzeri tanımlar altında gizlenen asıl isteklerin “Güneydoğu’da özerk Kürdistan, Öcalan dahil genel af ve yeni anayasada yapılacak diğer değişiklikler” olması gibi “üniversitede türban” tartışması da bir başlangıçtı sadece... Arkadan “ilköğretim dahil bütün alanlar”ın geleceği daha önce (yine tek başlarına 6 anayasa hukukçusuna hazırlattıkları değişiklikler sırasında) AKP’li siyasetçiler tarafından söylenmişti, bugün artık Başbakan söylemektedir. Bunu rahatlıkla söylüyor çünkü “12 Eylül’le hesaplaşacağız, darbelerle hesaplaşacağız” diyerek, beklenti yaratarak MHP’den bile oy koparıldığı referandumda görüldü. Sonradan hesaplaşma filan olmadığı, olmayacağı da görüldü, ne 12 Eylül darbesi ne de 27 Nisan muhtırası ağızlara bile alınmadı ama geçmiş olsun, bu niyetle oy verenler bir aspirinle bir bardak su içecekler artık... Ve aynı yöntemin bugünden itibaren “yeni anayasada ‘her alanda türban’ ile Güneydoğu” konusunda kullanıldığını, beklenti yaratarak oy almanın inceliklerini, “Sivas’tan öteye gidemiyorlar” diye seçmen kışkırtarak ( özerk Kürdistan beklentisi başka faktörleri de devreye sokar mı dersiniz) diğer partilerin Güneydoğu illerine girmesinin önlenmesini bir kez daha izleyecekler. “Bize söz verdiniz, hani 12 Eylül’le hesaplaşma” sorusunu bile soramayan seçmen de aynı olayları tekrar tekrar yaşamaya müstehaktır o başka mesele.PKK BİLİYOR, MİLLETE YASAKÖnemli sorular var ortada, bunlardan biri; Başbakan’ın “Seçim sonrasını önemsiyorum, yeni anayasa çıkınca tartışmaya yer kalmayacak” sözüyle ilgili. Türkiye eğer iddia edildiği gibi “hala bir demokrasi” ise (bence medyası, yargısı, üniversiteleri, sivil toplumu baskı altında susturulmuş bir ülke olarak değil. İddiadan söz ediyorum), çok önemli değişikliklerin yapılacağı bu sözlerle de anlaşılan yeni anayasayı milli iradenin, oy verecek seçmenin de önemseme hakkı yok mudur? Bu hak sadece Başbakan’a özgü değilse, kendisinin bildiği anlaşılan yeni anayasa neden “seçim öncesinde” halktan sır gibi saklanmaktadır? Henüz belli değilse o nasıl bu kadar emin şekilde biliyor, belliyse halktan niye gizleniyor? AKP’nin kendi tabanının da örneğin “Güneydoğu ve PKK” ile ilgili neler yapılacağını seçimden önce duyması neden yasak? “Bitmedi” de diyemezler çünkü Başbakan’ın konuların birini bildiği zaten kendi sözleriyle ortada, diğerini ise PKK’nın da bildiği bir iki hafta öncesine kadar tehdit yağdırırken birdenbire “devletle önemli bir görüşme yaptık ve eylemsizlik kararını seçim sonrasına uzattık” diyerek yaptığı ani karar değişikliğinden anlaşıldı. O zaman bu ‘terör örgütü ile liderinin anayasada kendilerine verilecek şeyleri milletten önce öğrenmesini” millete nasıl açıklayacaklar acaba? Hani “milli irade her şeyin üstünde” ydi, terör örgütünün bildiğini bilmesine izin verilmeyen milli iradeyi bu parlak sözlere nasıl inandıracaksınız? (Bu durumda “PKK ile aynı çizgide” iddiası da kime yapışır acaba?)Sonuç; 2011 seçimlerinin anahtar stratejisi “anayasanın gizlenmesi” olacak; bir yandan “benim cumhuruma hiçbir alan yasaklanamaz” sözleriyle cumhurun ruhu okşanıp “seçim sonrasında ilkokulda ve her yerde türban” beklentisi yaratılacak, diğer tarafta teröristleri sandık başında bekleterek seçimin kontrolünü elinde tutan PKK da yeni anayasa beklentisiyle bu işi keyifle yapacak. Nasılsa artık Türk tipi demokrasi de istendiği zaman TBMM’nin diğer partileri buzdolabına kaldırılabiliyor, seçim sonrasının ne önemi var? Sonunda ‘Cumhurbaşkanı Gül ile eşinin düşüncelerinin ne önemi var’ noktasına da geleceğiz tabii, izlemeye devam edin.
Öyle bir haber duydum ki bu “4 koldan başlatılan yıpratma kampanyaları”nı pek güzel açıklıyor. Hani bakarsınız aynı anda birçok gazetenin birçok yazarı tek bir kişiyle, çoğu kez de aleyhte söylenecek bir şeyin kolay kolay bulunamayacağı kişilerle ilgili yoğun aleyhte propaganda başlatmış, merak edersiniz “nasıl oldu da hepsi aynı günlerde aynı iddiaları bulmuşlar” diye... Bir tanıdığım; “keskin şekilde taraf olan, adeta bir partinin amigosu, bir ideolojinin militanı gibi çalışan” gazetecilerden birinin, yanında iken arayarak kısa süre içinde “kendisiyle birebir aynı görüşleri paylaşan” başka gazetecilerle yaptığı telefon konuşmalarından söz etti birkaç gün önce... Ağzı bir karış açık kalarak dinlediği bu konuşmalarda gazeteci karşısındakilere “aynı kişilere birlikte saldırmak üzere” taktikler veriyormuş. Düşünebiliyor musunuz, haddini bilmez, kaleminin değerini anlamaktan aciz insanların medyayı ne hallere getirebileceğini? Aynen kızdığı kişilere bulduğu her tür suç aletiyle saldırıya geçen ruh hastaları gibi bunlar da kalemlerini anlaşarak ortaklaşa “satır gibi kullanan” ruh hastaları durumundalar... Ve demek olay gayet de açık açık yapılıyor ki yanlarındaki dehşete düşerken kendileri en ufak rahatsızlık, en ufak “duyulursa ne olurum” korkusu hissetmiyor. Bir kısmı böyle yazıyor, bazıları da kendini dev aynasında görüp, “nasılsa kalem bende önüme gelene çarpayım tokadı da gücümü anlasınlar” diye zahir... KAN DAVASI GİBİ...Son günlerde en çok dikkati çeken hedeflerden biri “New York’ta Beş Minare” filmi... Büyük paralar ve emekler harcanarak yurt içinde ve dışında harika çekimlerin yapıldığı, bugüne kadar yerli prodüksiyonlarda denenmemiş tekniklerin kullanıldığı ve izleyenlerin çoğunun da beğendiği, etkilendiği bir film. Ama olabilir, herkes her filmi beğenmek zorunda değil tabii, nitekim beğenmeyenler de “gazeteci ölçüleri içinde” neleri beğenmediklerini yazdılar. Ama “sen neymişsin be abi” havasındaki bazıları maalesef bunu “adeta bir kan davası” havasında günlerce üst üste “beğenenler gaz veriyor inanmayın onlara, bakın ben gaz vermiyorum” diyerek yazdılar ki aynı tavrı Oktay Ekşi’nin istifası konusunda da yapmışlardı. Bu ‘okuyucunun kendi özgür yorumuna yazar tarafından ipotek konması’ anlamına geldiği gibi kendi görüşünü yazan tüm diğer yazarlara da saygısızlıktır.“REJİM BEKÇİSİ”YMİŞ!Yine aynı “kan davası” bu kişiler tarafından CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum’a karşı sürdürülüyor. Bir partide bir değişim yaşanmış, hangi partide olsa hiç değilse o yenileşme ve heyecan dönemine saygı olarak bir süre beklersiniz, kaldı ki bazı partilerin bu süreçlerinde kendinizi paralayarak “yağlama, parlatma yarışına” girmiştiniz, kaldı ki söz konusu kişi siz aksini düşünseniz de- ülkenin en saygın, en tanınmış anayasa hukukçularından biridir, o zaman ne bu acelecilik, işgüzarlık? Ona daha çıktığı anda darbe vurmak üzere birilerine sözünüz filan mı var? Neymiş efendim “özgürlükçü değil” miş. “Rejimin bekçisi gibi yasa yorumu yapar”mış. Birileri sürekli olarak rejimin altını oymak üzere yasalara takla attırmaya kalkınca ülkenin sorumluluk hisseden hukukçuları da doğruları anlatıyor, o zaman da bu beylerin “bekçi” suçlamasıyla karşılaşıyor. Tek ama tek nedeni bir anayasa hukukçusu olarak “devlet alanlarında türban ile anayasa ilişkisi”nden söz ediyor olması... Peki bu alanlarda “dini simge ve kıyafet sınırlamaları”nı Süheyl Batum mu bulmuş, bugüne kadarki uygulamaları o mu yapmış, Türkiye yüksek mahkemelerinin ve AİHM’nin kararlarını o mu vermiş, hayır.O sadece bunları anlatmaya çalışmış... CHP, iktidar partisine “haydi gelin üniversitede türban sorununu çözelim ama bize bundan sonra sıranın ‘ilk ve orta öğretim ile devlet dairelerine’ gelmeyeceği, onun istenmeyeceği sözünü verin” dediğinde hemen “tamam anlaşma sağlanmadı, bu iş kapanmıştır” diyerek yan çizen o mu olmuş, hayır. (Burada karikatürist arkadaşımız “ben yapamam” demese, bir dansöz karikatürü de “kıvıran diğer taraf” için çizmesi gerekir aslında. Zira kıvırtma nedeni “türban” kozunu seçimden önce kaptırmamak)... Bakın Hayrünnisa Hanım türbanlı ama “ilköğretimde başörtüsü olamaz” dedi, eşi Cumhurbaşkanı Gül onu destekledi. Başbakan bunu söylememişti, onunla birlikte bir kesime göre de bu ne kadar “özgürlükçü olmayan” bir görüş, aynı ifadeyi kullanacak mısınız?! Türbanlı olmayan ama aynı şeyleri söyleyenleri de rejim bekçisi yapıyorsunuz isteyince? Bütün bu alakasızlıklara rağmen, bir uzman olarak açıklama görevini yapmış olan Batum’a söz konusu yakıştırmaları yapmak veya söylemediği sözleri söylemiş gibi ortaya atıp konuşmak son derece anlamsız ama anlayışla karşılamak lazım. Süheyl Batum da Kemal Kılıçdaroğlu gibi doğallığı, dürüstlüğü ve birikimi ile halka yakın, siyasette başarılı olacak, bulunduğu partiye yararı dokunacak bir insan. Bu durumda onun rakiplerine yaranmak isteyen de vuruyor, tipik Türk alışkanlığı olarak başarısının önünü kesmek isteyen de. Bu alışkanlıklar, çelmeler bizim kültürde eskiden beri olduğu için “güneş balçıkla sıvanmaz” benzeri sözler de bize aittir malumunuz... 21. Yüzyıl Türkiye’sinde aynı lafa gerek duyuluyor maalesef!*****Özgürlük buraya kadar! Hayrünnisa Gül “ilköğretimde başörtüsü” ile ilgili görüşünü açıklar açıklamaz Özgür Der Başkanı da bir açıklama yapmış ve Cumhurbaşkanı’nın eşini “pudrayla beyazlaşmaya çalışan zenci”ye benzetmiş. Tabii aslında son derece şanslı bir kadın olan, refah içinde mutlu bir hayat sürmüş, sonunda eşiyle birlikte devletin zirvesine çıkmış, şu anda da kraliçe hayatı yaşayan, çocukları henüz 15 yaşındayken şirketler kurmuş birine “zenci”liği nasıl ve neden yakıştırdığı anlaşılmaz... Ona gelene kadar “hiçbir hata yapmadığı halde işi siyasetçiler tarafından elinden alınmış, alnının teriyle, bileğinin gücüyle elde ettiği kazancı kaybettirilerek maddi- manevi zarara uğratılmış” insanlar, üniversite bitirdiği halde işsiz on binlerce genç, yıllardır ispatlanamayan iddialarla hapiste çürüyen insanlar, onların sıkıntı çeken aileleri, Güneydoğu’da tecavüze uğradığı için aileleri tarafından intihara zorlanan çocuk yaşta kızlar ve daha ne zenciler var bu memlekette... Ama yakıştırmış, zaten tek problem de bu değil; adında “Özgür” bulunan bir derneğin bir vatandaşın (cumhurbaşkanı eşi olsa da, olmasa da ki burada “eşini desteklediğini” söyleyen Cumhurbaşkanı Gül de söz konusu) özgür görüşlerine saldırı da bulunması... Bu nasıl anlayıştır ki özgürlük “sadece kendisi gibi düşünüyorsa” var, aksi takdirde yok. Detay filan değil bu, olayın özü... Ortada bir misyon var, sen nasıl taş koyarsın meselesi. Anlatılıp duran “özgürlük masalı” aynen böyle işte, ortaya koydukları için teşekkür gerek!
Konuştuğum her yaştan, her kesimden vatandaş, bize yazan okurların hemen hepsi CHP’deki değişimden büyük mutluluk duyduğunu mutlaka bir şekilde ifade ediyor ve “Bundan sonra CHP’nin diğer partilere çok daha ciddi bir rakip haline geleceğini umduklarını” söylüyorlar. Daha önce oyunu CHP’ye verdiğini söyleyenlerden gelen mektupların çoğunda ise “son yıllarda Baykal ve Sav faktörlerine rağmen, birçok şeyi onaylamamalarına rağmen kendilerini mecbur hissettikleri için oy verdikleri, bundan sonra zorlanmadan oy kullanacak olmaktan mutluluk duydukları” mesajları var. CHP’nin bunları iyi değerlendirmesi, hiçbir zaman rehavete düşmeden ve artık iç tartışmalarla tek gün kaybetmeden işine yoğunlaşması gerekiyor. Bundan sonra “ulaşamadığımız kesimlere de, varoşlara da ulaşacağız” söylemini de bırakarak, uygulamaya geçmeleri, sadece varoşlara değil herkese ulaşmaları ve onlar tarafından ulaşılabilir olmaları, medyayla da iyi ilişkiler kurmaları, programlarını, projelerini paylaşmaları gerekiyor. KAZANÇ DEĞİL, BİTİŞ!CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum’un; “seçimli kurultay düşünmediklerini, tüzük kurultayı için ise genel seçim sonrasının öngörüldüğünü” açıklaması iyi olmuş, çünkü partiyi sürekli olarak kurultay havasında tutarak istikrarsız bir ortam yaratmaya uğraşan, böylece değişimin yarattığı rüzgarı önlemeye çalışanlar hep aynı konuyu kurcalayıp duruyorlar. Bunda eski genel başkan Deniz Baykal’ın hala bugüne kadar “sanki kendisi bir ara mutlaka geri dönecekmiş gibi” yapılmış yorumlara, yazılmış haberlere kesin bir cevap vermemiş olmasının da büyük rolü var. Mesela şöyle haberler çıkıyor (ki bu iki gün önce çıktı); “Seçime kadar Kemal... CHP eski lideri Baykal, genel başkan adaylığı konusunda 2011 seçimleri sonrasını işaret etti”... Şimdi o “ne yapayım, ben yazmadım ya” filan diyebilir ama eğer kendisinin tavrı bu tür “partisine zarar, bileğinin gücüyle seçilmiş genel başkana da ‘geçici başkan’ havası verecek” haberleri önleyecek şekilde olsaydı bu haberler çıkamazdı. Her ne kadar “seçilmiş başkan görev başında” benzeri sözler etse de gelecekte bir gün için umut kapısını kapatmadığını, fırsat bulursa çıkacağını da hissettiriyor. Bu kendisine yapılsa hoşuna gider miydi, ayrıca doğru mudur, dürüst bir tarz mıdır düşünmesi lazım. Partiye kötülük yapmakta olup olmadığını da düşünmesi lazım. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Fuat Keyman dün VATAN’da Mine Şenocaklı’ya verdiği röportajda; “CHP’de yaşanan değişimden olumlu sonuçlar çıkmasını, değişimin devamının gelmesini beklediğini” söylerken “CHP bugün Kılıçdaroğlu’nun ‘ana aktör’, Baykal’ın ‘kilit aktör’ olduğu bir dönemden geçiyorÖSav ancak Baykal ile anlaşarak, Baykal’ın dönüşü temelinde kazanabilir, ama bu bir kazanç değil bitiştir de” diyordu. İşte Baykal bu sözleri iyi düşünmeli... Yaşadığı olaylardan sonra Genel Başkanlığa geri dönmesinin partisine ve sonuçta ülkeye vereceği zararı aklından çıkarmayarak bundan sonra “partinin akil adamı” olmakla, deneyimleriyle yarar sağlamakla yetinmeli. Biliyoruz, bu koltuk aşkı bir kez tadıldı mı sonu gelmiyor ama Baykal en kısa zamanda “Bir daha genel başkanlığa aday olmayacağını” açıklayarak bu konudaki istismarlara son vermeli... Bunu yapıp yapmaması parti sevgisinin gerçekliğinin de testi olacak!Hayrünnisa Hanım “ortaokul için” ne düşünüyor? Türkiye’de birçok olay iç içe olduğu için gelişmeleri de o gözle izlemek gerekiyor. Örneğin AKP hükümetinin, ana muhalefet partisi tarafından yapılan “üniversitede türban sorununu birlikte çözelim ama ‘bunun arkasından ilk-orta öğretim ve devlet dairelerinin gelmeyeceğinin’ garantisini verin” teklifini elinin tersiyle itmesi ve aynı sırada “8 yıllık eğitim”in de “3+3+2” haline çevrilmek istenmesi düşünülmelidir. Acaba ilk ve orta öğretimle ilgili ne gibi planlar var ki birdenbire 8 yıllık eğitim yine rahatsız etmeye başladı? Kime ne zararı dokunuyor ki kafayı bir kez daha buna taktılar? Bunların uzun uzun tartışılması, gözlerden kaçırılarak yine ‘oldu bitti’ye, emrivakiye getirilmemesi gerekiyor.Zira sıra “okullarda türban” tartışmasına geldiği gibi “laik rejimlerin çoğunda, farklı inanıştaki vatandaşların baskıdan korunması, devletin de tüm din ve inanışlara eşit mesafede durması gereği olarak devlet alanlarında dini kıyafet kısıtlaması” öyle bir hale getirildi ki adeta sadece Türkiye’ye ve sadece türbana özgü bir karar... Oysa tek bir dinin, tek bir mezhebine ait kıyafete ayrıcalık tanınması tümüyle eşitliğe ve laikliğe aykırıdır ama bunları hukukçuların ve siyaset bilimcilerin anlatmasına fırsat verilmeyince biz anlatmak zorunda kalıyoruz. Her neyse, “devlet özür dileyecek” tarzı açıklamalar yapan Muş Alpaslan Üniversitesi’nin Prof olan rektörüne de anlatmak gerekiyor, bugüne kadarki uygulama kafadan yapılmış olsaydı AİHM davaları kabul ederdi. Hiç mi duymamış, yoksa ikbal uğruna mı yanlış konuşuyor?CUMHURA KISITLAMACumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım da İngiltere’de konuşmuş ve “ilköğretimde türban isteyen öğrencilerle ilgili” bir soruya “ilkokul öğrencisi kendi isteği ile başörtüsü takmaz, zamanı gelince kararını verir” demiş. Şimdi demokrasiyi “kuralsızlıklar, yasaksızlıklar rejimi” zannedenleri de benzer açıklamaları “türbansız bir kadın” yaptığında hemen türban üzerinden onun inancını sorgulamaya başlayan ukalaları da kızdıracak bu sözler... Ayrıca Başbakan CHP’nin birlikte çözme teklifini reddettikten sonra “cumhura hiçbir yerde kısıtlama olamaz” demişti, o da kızacak. Ama madem ki söylendi o zaman Cumhurbaşkanı’nın eşine bende iki soru sormak isterim ki İngiliz gazeteciler bilse mutlaka sorardı; Hayrünnisa Hanım çok genç yaşta evlenirken türbana geçmeye kendisi mi karar vermişti yoksa bir baskı olmuş muydu? İlköğretimde kendi isteğiyle başörtüsü takamayacak olan kızlar ortaöğretimde yeterli olgunluğa erişmiş sayılır mı? Bence Hayrünnisa Hanım’ın sözlerine rağmen yakında bu tartışma nasıl olsa yapılacak.
Çok şey söyleniyor ve geçiliyor ama neyin doğru, neyin yanlış olduğunun anlaşılması ülkenin geleceği açısından son derece önemli. Bakın referandumda oylar “12 Eylül’ün, darbelerin muhtıraların hesabı sorulacak” diye alındı, hesap yerine 12 Eylül’ün mimarı Kenan Evren’in maaşına 1000 TL’ye yakın zam bir defada yapıldı, darbe yapmayan, demokrasiye saygılı hangi vatandaşa böyle bir hak tanınıyor? 27 Nisan muhtırası ise yabancı basın tarafından “ordu darbe yapacağını ima etmişti” şeklinde değerlendirilirken hala kimse hesabı ağzına almıyor. Yüksek Seçim Kurulu‘nun yerel seçimlerde yaptığı gibi “referandum oylarını sandık bazında açıklamamakta” israr etmesi de nedense ağza alınmıyor, YSK’nın keyfine mi kalmıştır şeffaflığı önleme kararı? Bütün bunlar Başbakan Erdoğan’ın “MHP lideri çıkıyor ‘Taksim’deki canlı bomba neyse açılım da aynısıdır’ diyor. İşte kalkıp o illere gitmezseniz, oraları görmezseniz, GAP’ın bölge için ne mana ifade ettiğini hissetmezseniz böyle olur(...) Halk oylaması öncesi terörle aynı hizada duranların maalesef referandum sonrasında da hizayı bozmadığını görüyoruz. Dünyada muhalefet böyle hareket etmez, eğer ülkenin çıkarı varsa gelir desteğini verir” sözlerinden aklıma geldi. Başbakan diğer liderlerin sözlerine çok kızıyor oysa kendi sözlerinde onları haklı olarak kızdıracak öyle ağır suçlamalar ve hakaretler var ki... MHP lideri bu tek cümlede ne kastettiğini açıkça ifade edememiş olabilir, bununla birlikte Taksim’deki canlı bomba olayı ile açılımın yakın ilişkisi olduğu doğrudur.Açılım diye başlanan süreçte açılımın ne olduğunun anlatılmadığı; bir iki partinin değil tüm partilerin genel başkanları ve tüm sivil toplum kuruluşları tarafından dile getirilmişti. Türkiye o süreçte “ne yapılmak istendiğini” anlayamadı ama gelinen noktada “asıl açılımın seçim sonrasına bırakılan yeni anayasada olacağı, PKK ile BDP’nin artık açıkça ifade ettikleri tüm taleplerin karşılanacağı” görülüyor. Öyle olmasaydı iktidar partisi çıkıp topluma hiç değilse “yeni anayasa; tarif edilen İspanya modelinin uygulanmasına, yani Türkiye topraklarında bir özerk Kürdistan kurulmasına izin vermeyecek, teröriste ‘Öcalan’ı da kapsayacak genel af çıkmayacak, BDP’nin söylediği gibi terörist TBMM çatısı altına girmeyecek, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerindeki ‘bölünmez bütünlük, vatandaşlık tanımı’ değişmeyecek” güvencelerini verebilirdi(ve tabii laiklik tanımını da değiştimeyeceklerini), bunu yapamıyor. Yapmadığı gibi hala aynı haksızlığı sürdürerek PKK ile muhalefet partilerini “aynı çizgide” gösteren söylemi sürdürüyorlar, böylece dikkatleri bu iddianın tam aksine “PKK’nın aniden fikir değiştirerek eylemsizliği seçim sonrasına kadar uzatmasındaki nedenin ‘yeni anayasa için verilen sözler’ olduğundan” uzaklaştırdıklarına mı inanıyorlar bilinmez ama ortada ciddi bir yanıltmaca bulunduğuna şüphe yok. ÜLKE ÇIKARI VAR MIYDI?Referandum öncesinde muhalefet partileri “AKP tarafından tek başına, diğer partilerin görüşü alınmadan hazırlanıp, üç gün zaman verilerek ‘haydi bizi destekleyin ve yaptığımız Anayasa değişikliğine Evet deyin’ şeklinde sunulan” değişikliklere tepki göstermişlerdi. Tepkilerinin nedeni “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak ve referandumun asıl amacı olan iki maddenin” demokrasiye zarar verecek olmasıydı ki bugün iktidarın eline geçen HSYK ve yakın gelecekte Anayasa Mahkemesi’nin kararları bu tepkilerin haklılığını gösterecektir. BDP’nin “karşı çıkıyor” görünmesinin sebebi tümüyle başkaydı, onlar sadece “yüzde 10 barajının düşürülmemesini” öne sürerek boykot yapacaklarını söylemişlerdi ama sonunda el altından, il örgütleriyle “Evet” için çalıştıkları anlaşıldı, Güneydoğu’da çıkan sonuç da bunu doğruladı. Nedenler tümüyle farklı olmasına ve aslında terör eşliğinde, terör korkusuyla yürütülen açılımla terör örgütünün cüretini, taleplerini arttıran ve onlara “işte sonunda kazanıyoruz” dedirten muhalefet değil, iktidar partisi olmasına rağmen AKP referandum öncesinde “CHP, MHP ile BDP, PKK aynı safta” şeklindeki haksız söylemi tekrarlayıp durdu. Şimdi; dünyada muhalefet partilerinin “ülkenin çıkarı varsa destek verdiğini” söylemesi de ilgisiz bir benzetmedir, zira referandumla yapılan değişiklikte “ülke çıkarı olmadığına” inanan yüzde 42’lik büyük bir kesim vardı. GAP’ın da bu konuşmada yeri yoktur aslında çünkü kimse “GAP’a yatırım yapılmasın, Güneydoğu kalkınmasın” demiyor, mesele “Türkiye bölünmesin” tartışmasıdır, adına yıllardır “demokratik hak veya Kürt sorunu” denen talepler artık oraya vardırılmıştır. Siyasette “doğruya, dürüstlüğe, gerçeğe bağlılık” ilkesi ortadan kalkınca halka her şey söylenebiliyor ve bugün muhalefet partilerinin Güneydoğu illerine girmekte yaşadıkları zorluk da buradan kaynaklanıyor; “gerçek dışı söylemlerle beyin yıkama”dan...O partilerin yapması gereken şey referandum ve açılım konularını, PKK’nın nerede durduğunu tekrar gündeme getirerek gerçekleri millete anlatmak ve “yeni anayasanın da seçim öncesi açıklanmasını” sağlamaktır.
Şimdi herkes “New York’ta Beş Minare” filminden söz ediyor ve bu daha uzun süre devam edecektir, zira film hak ediyor. Ben sinema tutkunu olduğum için filmi evde değil, gürültülü galalarda değil, gösterimi başladıktan sonra sakin sakin bir sinemada izlemeyi severim, yine böyle yaptım. İzlerken daha ilk yarım saatte önce Mahsun Kırmızıgül’e bir ‘Bravo’ çektim, çünkü bugüne kadar gazete haberleri, sansasyonel olaylar, çekişmeler ve konuşmalarla hiç vakit kaybetmeden sanatıyla, yeteneğiyle gündemde kalmayı başaran; bu kendine, mesleğine, başkalarına saygılı sanatçı yıllar içinde öyle istikrarlı bir başarı çizgisini korudu, asıl mesleği olmayan sinemada da hem oyuncu, hem yönetmen ve senaryo yazarı olarak öyle kendini aştı ki son filmini de görünce insana ancak şapka çıkarmak kalıyor. Filmi aynı zamanda yönetmek ve mimiklerinin kusursuzluğuna varıncaya kadar böylesine başarılı bir oyun çıkarmak her babayiğidin harcı değil. İSLAM ŞİDDET DİNİ DEĞİL, CİHAD BU DEĞİLHaluk Bilginer dini bilgileri, İslam felsefesini aktardığı “Hacı” rolünde kendisinden beklendiği gibi olağanüstü bir performans sergiliyor, Mustafa Sandal yine asıl mesleği müzik olan bir sanatçı olmasına rağmen polis ajanı rolünde gayet başarılı, bundan sonra sinemada, dizilerde “ben de varım” diyecek kadar iyi, Engin Altan da yardımcı oyuncu olarak rolünün hakkını fazlasıyla vermiş ki zaten yetenekli bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Kısacası “New York’ta Beş Minare” yerli ve yine özenle seçilmiş yabancı sanatçılarıyla, mekan seçimi, aksiyon başarısı ve her şeyiyle dört dörtlük bir film. Gelelim bence filmin özü olan sahnelere; Asıl teröristbaşının yakalanıp cezaevinde Hacı’nın yanındaki hücreye konduğu ve onun, acımasız cinayetleri kendisine polis müdürü tarafından “bu mu senin Allah’a olan inancın” diye sorulduğunda; “İslam’da amaca ulaşana kadar cihad vardır ve adam öldürmek de sevaptır” benzeri sözleri kinle söylemesinden sonra Hacı’nın “Hayır, bu doğru değil, cihad insanları Allah yoluna yöneltmek demektir, İslam başkalarının canını almaktan söz etmez, Hz Peygamber “canını, malını korumak için, zorunlu olarak savaşmıştır ve 23 yıllık peygamberlik yaşamında sadece 2 ay savaşmıştır” dediği sahne bence filmin asıl mesajını verdiği sahneydi. Ve bugün dünyada da, Türkiye’de de Kur’an’da Müslümanlığın ilk yayılmaya başladığı yıllar için yazılmış ayetleri yanlış yorumlayarak İslam’ı bir şiddet dini olarak yorumlayıp dünyaya da böyle tanıtanlara verilmiş en doğru, en güzel mesajdı. İkinci olağanüstü sahne benim de gözyaşlarımı tutamadığım “Bitlis’te, gözleri görmeyen yaşlı annesiyle kavuşma” sahnesiydi, Suna Selen’in bu kısacık sahnelerde akıllardan çıkmayacak müthiş oyunu, dede ve Bilginer için gerçekten de “harika” dışında bir tarif bulmak zor. Oyuncu seçimindeki başarı ise yine “Mahsuuun”u getiriyor akla. SANAT ÖZGÜR OLMALIDIR!Bazı sahnelerde “zorlama replikler” ise kimse kızmasın beni güldürdü. Bunlardan en çok aklımda kalanı ajan Acar’ın Hacı’nın karısına söylediği “Merak etmeyin Avrupa Birliği uyum yasalarından sonra Türkiye’de çok şey değişti, artık işkence yok” lafı idi ki duyar duymaz akla “iktidara selam çakma”yı getiriyor, ister istemez güldüm. Dün gazetede bu sözleri Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın önceden senaryoyu okuyarak eklemiş olduğu haberini görünce bir kez daha güldüm, ne gözmüş bendekiÖ İşin içinde bir parmak bulunduğunu hemen hissetmek. Belki başkaları da olmuştur bilemem amaÖ Bildiğim bir şey varsa kendine güvenen, konusunu tarafsız yorumlamak isteyen, haksız bir desteğe gerek duymayan bir senarist senaryosunu “herhangi bir iktidar partisi bakanına” okutarak ondan ilave yapmasını istemez, buna izin de vermez. Burada hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyeceğim zira üstelik Bağış bu işten çok hoşlanmış olmalı ki “gelecekte de aynı şeyi yapmak niyetinde olduğunu” açıklıyor. Bu da demektir ki filmlerde satır aralarına siyasi mesajlar pek kolaylıkla yerleştirilebilir, usta gözlerden kaçmasa da büyük kitleleri etkileyebilir. Bunun yapıldığını fark edersem kendi adıma bir daha “Kırmızıgül filmi” izlemeyeceğimi söylemek isterim, filmler bakanların değil toplumların yansıması olmalı, sanat da medya gibi “bağımsız, özgür” olmalıdır. Türk medyası bu özelliğini kaybetti, sıra sinemaya mı geldi?*****“Türk Malı”nın şansı! Komedi dizilerine bayılırım, bütün Türkler gibiÖ Doğduğumuz günden başlayarak “sorunları hiç bitmeyen, sıkıntılı haberleri tek bir saat ara vermeden üstümüze çöken,Meclis’i de hep kavgada olduğu için çözümleri vatandaşın aradığı” bir ülkede yaşayınca, insan stres atmak, gülme ihtiyacını karşılamak için komediye sarılıyor. Her neyse, hele gerçek güldürü ustaları varsa içinde doyamam izlemeye ben, mesela “Cennet Mahallesi”ni oynadığı süre içinde hemen hiç kaçırmadım, Müjdat Gezen ile Melek Baykal’ın bir araya geldiği oyun kaçar mı, keşke onları daha sık birlikte izleyebilseydik. Uzun süredir keyifle izlediğim bir başka komedi dizisi “Türk Malı”Ö Binnur Kaya ve Şafak Sezer doğrusu iyi bir ikili oldular, diğer oyuncular da başarılı, karakterler iyi seçilmiş, espriler farklı ve dizi tuttu. Ama bir süre sonra dizilerin korkulu rüyası ortaya çıktı, espriler tekrara düşmeye başladı ve işte tam bu noktada iki büyük güldürü ustasının; Melek Baykal ile Özkan Uğur’un kadroya katılması büyük bir şans oldu, dizi renk ve hareket kazandıÖSonra bir baktık kıymetini bilememişler, oynadığı her dizide,hatta her reklamda harikalar yaratan Özkan Uğur dört bölüm sonra kaçmış. BÜYÜK SANATÇI GİZLENİR Mİ? İzlemeye asla doyamadığım Melek Baykal devam ediyor ama bence onun sabrını taşırmak için de özel gayret gösteriyor gibiler (ayıptır söylemesi, sokak ağzıyla “oha” oluyorsunuz, sanki saklıyorlar sanatçıları izleyiciden), gerçekten doğru dürüst rol vermeyecekseniz bu kadar büyük sanatçıların orada işi ne, ayıp olmuyor mu onları bekletip dururken eski kadroyla devam etmek ve süs gibi iki sahnede çıkarmak?.. Olay dikkatimi en çok “Abiye ile Erman’ın ilkokul maceraları”nda çekmişti, okul sahneleri öyle zorlama uzatılmış, Melek Baykal’ın rolü ise öyle kısa tutulmuştu, oysa “genç komşuya kur yapan kaynana” rolünde Baykal öylesine başarılı bir oyun sergilemekteydi ki ‘çok yazık olmuş, harcamışlar diziyi’ diye düşünmüştüm. Mesele budur, Baykal’ın “Türk Malı”na bambaşka bir tad kattığını senaryo yazarları artık görmelidir, koca ülkede zaten bir avuç gerçek sanatçı var, onların kıymetini bilmek gerekir!