Son yıllarda Türkiye’de siyaset artık “eylemden çok söylem” haline getirildi. Hiçbir medeni ülkede iktidarların her gün ama her gün aksatmadan devamlı konuştuğu, sanki muhalefet partisiymiş gibi devamlı şikayet edecek konu bulduğu, ya medyayı veya muhalefet partilerini halka şikayet ettiği, o partilerin de suçlamalara cevap yetiştirmek zorunda kaldığı görülmez, bizde ise durum bu... Ve tabii seçim süreçlerinde iyice her şey bir yana bırakılıp kavgalara, entrikalara yoğunlaşılıyor.Artık kim kime daha başarılı çelme takarsa, kim yalan yanlış masalları halka daha iyi empoze ederse o puan kazanıyor. Tam bir çağdışı politika anlayışı vesselam. Seçim yaklaşırken yine bu tabloların öne sürüleceği görülüyor. Örneğin BDP çıktı “CHP ile ittifak” gibi olmayacak bir söylem ortaya attı, CHP Genel Başkanı “Biz kimseyle ittifak düşünmüyoruz” dedi ama aynı gün Başbakan “Onlar kiminle işbirliği yapacaklarını tartışıyorlar” benzeri sözlerle CHP’yi BDPile işbirliği içinde gösterme fırsatını kaçırmadı. Eğer Kılıçdaroğlu bu açıklamayı yapmakta biraz daha gecikseydi Başbakan’ın iddiası inandırıcı bile olabilirdi.Ve bir yandan rakip partiye çalışan Baykal ve onun bu gayretini farklı nedenlerle destekleyen medya kesimleri, bir yandan gerçek rakiplerin gayretleriyle CHP “BDP ile ittifakı düşünüyor” havası yaratılabilirdi. Aynen referandum öncesinde “tamamen aksi bir durum mevcutken” CHP ile BDP’nin ve hatta PKK’nın aynı çizgide olduğunun, “Hayır”ı desteklediğinin iktidar partisi tarafından tekrar tekrar söylendiği ve halk yanıltıldığı gibi...REFERANDUMDA BDP KİMİ DESTEKLEDİ?Bunu daha BDP’nin boykot kararı açıklanır açıklanmaz da yazmıştım, sonra da defalarca yazdım. Referandumda BDP pekala “Anayasa değişikliğinde yüzde 10 barajı düşürülmedi ve bizim diğer taleplerimize de yer verilmedi, oyumuz ‘Hayır’ olacak” diyebilirdi. Bunu neden demediği merak konusu oldu, oysa durum açıktı, böylece BDP kendisine verilecek oyları durduruyor ve bölgeden gelen birçok mektupta anlatıldığı gibi teşkilatları ile de AKP’ye çalışarak verilecek tüm oyların “Evet” çıkmasını sağlıyordu.Eğer kendisi de oylamaya katılsa yükselen oy sayısı içinde “Evet” oranları “yüzde 58’i bulacak kadar” yüksek olmayabilirdi. Öte yanda “boykot” kararı ile “Evet’in karşısındaymış gibi” bir durum yaratarak “CHP ve MHP ile BDP ve PKK’nın aynı çizgide gösterilebilmesine ortam sağlamış” da oluyordu. Bunu ‘bir taşla kaç kuş’ sözleriyle referandum öncesinde yazmıştım. Şimdi aynı işbirliğinin devam ettiği görülüyor... BDP’nin, kendisinin sol parti olduğunu iddia ederek ve “sanki böyle bir ihtimal varmış gibi” ortaya attığı teklif ve “bizimle işbirliği iktidara götürür” sözleri yine anında AKP tarafından “kiminle işbirliği yapacaklarını tartışıyorlar, bu da bizim gücümüzü gösterir” şeklinde kullanılıverdi.Eh, bir yandan da AKP ile aynı sözleri tekrarlayan Baykal ile destekçilerinin faaliyeti eklenince insanların kafası 4 koldan bulandırılmış oluyor tabii... Kendine saygı ve etiğin önemi de bu gibi durumlarda daha iyi anlaşılıyor...ÖCALAN NEDEN SUSTU?Ahmet Türk son konuşmasında da “Kürt sorununun barışçıl, demokratik çözümü”nden söz etmiş ve “silahların susmasını sağlayacak güç Öcalan’dır” demiş. Peki Öcalan’ın birdenbire susmasının nedeni nedir? PKK’ya yakın isimlerin söz ettiği “devletle görüşme” de seçim sonrasına bırakılan yeni anayasada hangi “barışçıl ve demokratik” çözümlerin garantisi verildi ki “size referandumdan sonra 10 gün zaman veriyorum” diyen Öcalan sustu ve PKK’nın eylemsizlik kararı seçim sonrasına kadar uzatıldı? Aslında BDP ve PKK ile anlaşan kimlerdir?Bu yöntemin başarılı olduğu görüldüğü için dikkatler yine başarılı manevralarla “gerçeğin tam aksi yöne” çekiliyor ve bu çarpıklığı ancak milletin dikkati düzeltebilir. Söylenecek tek söz ‘dikkat’!(Not: Referanduma kadar da teröre ara verilmişti, acaba seçim sonrası için aynı garantiler geçerli olacak mı, yoksa PKK’nın önce silah bırakması şart koşulmadan yapılan bu görüşmeler yüzünden; terör eşliğinde “hadi bakalım verdiğiniz sözleri tutun” baskıları tekrar mı başlayacak o da belli değil tabii!)***Karar zor değil, çocuk alınmalı!Tam Adli Tıp’ın ve mahkemelerin yeni bir skandalını yazmıştım ki bu haberi gördüm. Konya’da 16 yaşındaki kız çocuk (ismini yazmayın şu çocukların, yaşamları cehennem oluyor, yazmayın!) babasının zoruyla kendisinden 16 yaş büyük biriyle imam nikahıyla evlendirilmiş, 6 ay işkence görmüş, defalarca isteği dışında ilişkiye zorlanmış yani tecavüze uğramış. Şimdi 13 haftalık hamileymiş, çocuğu istemiyor ama 10 haftalık yasal süreç geçtiği için kararı Konya Aile Mahkemesi verecek deniyor. 1- Türk yasalarına ve imzalanan uluslar arası sözleşmelere göre 18 yaş altı çocuk sayılıyor, bu nedenle önce “çocuğu ilişkiye zorlayan” ve maalesef “baba” sınıfında olan adamın da, ilişkiye giren ve çocuğa işkence eden yaratığın da en ağır şekilde cezalandırılması gerekir. Sonra da “bir çocuğun çocuk doğurması, üstelik istemediği bir ‘tecavüz çocuğu’nu doğurması” kabul edilemeyeceği için hamileliğin sonlandırılması gerekir. Burası “Ahmedinejad’ın İran’ı” olmadığına göre (onun 16 yaşı evlilik için yeterli gördüğünü İran basını bile yazamamış ve “17-18 dedi” diye yazmış) bu “hakimin zor kararı” filan değil, doğru karardır, önce hayattaki çocuğu kurtaracak karar verilmelidir.2- Hamilelik daha 13 haftada ve “süre geçmiş olsa da” bu ülkede 12-13 haftalık hamileliklerde kürtaj yapılmadığına da kimse inanmaz.3- Canım benim, sanki memlekette tüm yasalara harfiyen uyuluyor da kala kala bu çocuğun mağduriyetini sonlandıracak yasa kaldı.Her zaman sormaya devam edeceğim, çok yakında bu durumu; yöneteceğim uluslar arası bir kadın konferansında da duyuracağım; Kadın ve Aile Bakanı, kadın milletvekilleri ve kadın örgütleri neredeler? Bu olayların hiçbirinde neden sesleri çıkmıyor?
CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişi ile başlayan yükselişi yurt dışında ilgiyle izlenirken yurt içinde rakip partilerin seçimden aylar önce işi gücü bırakıp karşı propagandalara başlamasına neden oluyor. Türkiye’de artık oy söz konusu olduğunda siyasi etik filan da dinlenmediği için bu karşı propagandalarda sınır, gerçeğe bağlılık filan ortadan kalkıyor. VATAN’ın Londra temsilcisi Jan Devletoğlu’nun röportaj yaptığı Financial Times’ın etkili yazarlarından David Garner “CHP’deki değişimi olumlu buluyoruz. Baykal’lı CHP seçim kazanamazdı ama Kılıçdaroğlu kazanabilir” demiş.O bunu söylerken, artık kimsenin “bir seçim kazanacağına inanmadığı, muhalefeti pek seven” Baykal ise gittiği düğünleri miting alanı, kendi partisini de “rakip parti” sanarak atışlarını sürdürüyor. Bugüne kadar hep muhalefette kalma nedenlerinin başında Genel Merkez binasına çekilip sadece bazı şehirlerde ve varoşları bile dışlayarak varlık göstermesi, katı politikalarıyla büyük kesimleri kaybetmesi gelmiyormuş gibi devamlı Kılıçdaroğlu’nun daha geniş kitleleri benimseyen ve rakip partilerin koz olarak kullandığı konuları ortadan kaldırmaya yönelik politikalarını “adeta bir başka partinin genel başkanı havasında” eleştirip duruyor. BU “SABIK BAŞKAN” ÖRNEĞİ DÜNYADA YOK!“Gün olur iktidarda, gün olur muhalefette oluruz ama CHP Türkiye’nin bu noktaya gelmesini sağlamış partidir” diyor örneğin... Evet, doğru bu noktaya gelinmesinde kendisinin başkanlığındaki CHP’nin hatalarının da payı oldu, ne belediyelerde ne seçim dönemlerinde gereken çalışmalar yapılmadı, yoksul halk kitlelerinin sorunlarına yönelik projeler ortaya konamadı. Ve hiç iktidarda da olunamadı, muhalefette olmak yeterli bulundu. “Partisinin 25 yıldır iktidara gelmediğini” Meclis’teki koltuğundan söyleyen Baykal’ın kendisi değil miydi? Şimdi yeni bir genel başkan bunun aksini; iktidar olacağını söylüyor, referandumda partisinin oylarını arttırdığını net şekilde ortaya koyuyor, peki o zaman “sabık başkan”ın bu üzüntüsü, bu intikamcı garip çabası neye yorulmalıdır? “İktidar olmak için kestirme yollar aramak, iktidara teslim olmak, politikalarına destek vermek, dümen suyuna girmek” gibi sözleri yenileşme süreci yaşayan kendi partisine (ve üstelik seçim sürecinde) söylemiş bir başka eski genel başkan örneği bugüne kadar Türkiye’de de, diğer ülkelerde de görülmemiştir. Hani başkanlıkta olduğu uzun yıllar içinde başarılı olmuş, politikaları tutmuş bir siyasetçi olsa “akıl veriyor” diyeceksiniz, bütün seçimlerde iktidarı kaybetmiş biri olarak neyin aklını veriyor acaba? Daha önce de yazdığım gibi Deniz Baykal hala CHP’nin aleyhine olacağını bile bile- genel başkanlık hayali içinde yaşamaktadır, bu nedenle; sırf Kılıçdaroğlu’nu yıpratmak üzere partisine “rakip bir parti milletvekilinin yapacağı çıkışlarla” zarar vermekten çekinmemektedir ve bir önlem alınmadığı takdirde bu akıl almaz faaliyeti seçimde de sürdüreceği ortadadır.SADAKAYA SON VERECEKKılıçdaroğlu; bazı gazetecilerin de desteğiyle sürdürülmekte olan bu yıpratma ve kışkırtmaların önünü “iktidar politikalarına destek vermediğini ama hiçbir sorunu ve kesimi dışlayıcı politika da izlemeyeceğini” halka net şekilde anlatarak ve partisinde her kafadan farklı bir ses çıkmasını da önleyerek (özellikle sabık başkanın adamlarını) kesmek durumunda ve en büyük gücü de “aile sigortası, sadakadan sosyal hakka geçiş” umudunu halka vermesi ile yarattığı farklılık olacak. Yıllardır hiçbir iktidarın yapmadığı bu işi “ben gerçekleştireceğim” demesiyle; varoşlara, her bölgeye gideceğini, geniş emekçi kesimlerin satın alma gücünü yükselteceğini, gelir bölüşümünü düzelteceğini, sendikal hakların geliştirileceğini söylemesiyle yarattığı farklılık da...“Aile sigortası ile; geliri olmayan ve düşük gelirli ailede düzenli aylık olarak kadının banka hesabına yatacak, kimse ailelerin yoksul olduğunu bilmeyecek” demesi, her tür bölünmeye karşı olduğunu “ayrışmayı neden marifet sanıyoruz” sözleriyle anlatması da onun gücü olacak. Çünkü dürüst, çalışkan, topluma ve demokrasiye saygılı, kimsenin tuzağına düşmeyecek kadar akıllı ve sabırlı, güven verici... (Üstelik sinirleri de çelik gibi sağlam görünüyor.)Türkiye’de özlem duyulan da bu özellikler zaten, onun için kötü niyetli saldırılar “yapanı” vuracaktır!
Dün “dini konularda toplum kesimlerini bölen, bir kesimi ‘manevi değerlere önem vermiyor’ gibi gösteren köşe yazıları”ndan söz etmiş kimsenin başkalarının inancı, değerleri ile ilgili bu tarz yorumlar yapmaya hakkı olmadığını belirtmiştim. Bazı parti ve siyasetçiler ‘oy toplamak için’ kendini daha dindar, rakip partileri ise manevi değerlerden uzak gösterme çabasını sürdürüyor, hatta şimdi işi mezhep farklılıklarına bile getirmeye başladılar, onlara “Kur’an’ın; aynı kitaba inanan insanların bölünmesini, başkalarının inancı hakkında konuşmayı yasakladığını” bin kez hatırlatsanız da fark etmiyor, çünkü işin içinde çıkar olunca her şeyi göze alanlar var ama hiç değilse bunu gazetecilerin alışkanlık haline getirmemesi lazım. Tabii onların da siyasi ya da maddi bir beklentileri yoksa... (Bakınız TRT’de yandaş gazetecilere verilen programların ‘izlenmediği somut verilerle görülmesine rağmen’ milletin paralarından verilen büyük rakamlarla sürdürülmesi.)BAŞKASININ İNANCINA DİL UZATMAK!Bugün “kurban kesiyorum” diye hayvanlara işkence yapmanın dinde yeri var mı sorusuna cevap aramak istiyorum. Yıllarca yazılarımda ve “Her Açıdan”da ülkenin önde gelen din bilimcileriyle dini konularda röportajlar yaptım. Bunlar arasında eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, onun hocası Saim Yeprem, yeni Diyanet Başkanı Mehmet Görmez, din konularını çok sayıdaki kitabında kusursuz şekilde açıklayan Yaşar Nuri Öztürk, “Evrensel Çağrı” Kur’an mealini yazan Mustafa Sağ ve ismini sayamayacağım kadar fazla din uzmanı vardı. Gelen yorumlarda soran oluyor, söyleyeyim; aslına bakarsanız dini bilgileri yetersiz kişilerin bu gibi isimlerle din sohbeti yapması mümkün değildir.Antakya ve Suriye’de aldığı eğitim nedeniyle Arapçayı ana dili gibi konuşan ve Fransızca’nın yanında “din bilgisi” derslerine de giren öğretmen annemden küçük yaştan başlayarak (okulda verilen dersler dışında) yoğun din eğitimi aldım. Kısacası; Hayrünnisa Hanım’ın çocuklarını “küçük yaştan manevi değerlerle yoğurarak yetiştirdiğini” yazan yazarlar oldu, biz de aynen öyle yetiştirildik. Bu olmasaydı bile “Oku, bu kitapta sana gerekli tüm bilgiler var” diye başlayan Kur’an’ı doğru anlayacak akıl ve birikime sahip kişilerin bunları yazabileceği de açıktır. Aynen “anlayan” birinin başkalarının inancına dil uzatmayacağı, bunu yapmanın “Allah’a ortak koşmak” olduğunu bileceği kadar açık!MERHAMETİ, İNSANLIĞI ANLATAN DİNDönelim kurban kesme meselesine... Bunlar riskli konular, çünkü hemen “Bakın kurban kesmeyi bile eleştiriyorlar” şeklinde yüzeysel, kolaycı, çıkarcı tepkiler ortaya çıkabilir ama bunu da göze almak gerekiyor... Kurban Bayramı “kurbanlık hayvanların cehennemi” demek değildir. Konunun “Beyaz” veya diğer renklerdeki Türklerle değil “insanlığı, insafı, merhameti” temel almış olan Müslümanlık’la ilgisi vardır ve sokaklarda yaralı boğaları kovalamak, kasap olmadığı halde eline bıçağı alıp hayvanlara dakikalarca can çekiştirmek, denizi bile kana bulamak böyle bir dinin bir parçası, bir emri olamaz. Hz. Peygamber’in kendisi “hayvanın acı çekmesinin asgariye indirilmesini” söylediği gibi geçen yıl Diyanet İşleri “elektro şok” yöntemiyle acı çektirmeden kurban kesmenin olabileceğini bildirmiş, birçok din uzmanı da onaylamıştır. Bunları yapmayanların hiç değilse kesimleri uzmanlara bırakması, hayvanlara acı çektirmemesi gerekir, Türkiye genelinde ise hala sadizmden farksız kesimler yapıldığına göre bunun nedenini sorgulamanın, medeni adımlar atılmasını istemenin zamanı gelmiştir.Hac Suresi 37. Ayette “kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır, O’na sadece sizin takvanız ulaşır, sizi doğru yola iletmesinden dolayı, iyi davranmanız için bunları sizin istifadenize verdi” diyor, eğer yapılan “bir canlıya vahşi işkence” ise buna iyi davranış denebilir mi? Kurbanda “fakire yardım” esas olduğuna göre, Diyanet ve din uzmanları “parasının da bağışlanabileceğini” söylediğine göre bunu da göz önüne almak, örneğin ihtiyaç içindeki asker ve şehit ailelerine yardım olarak “Mehmetçik Vakfı”na, kimsesiz çocuk yurtlarına bağışlamak uygun bir çözüm olarak düşünülebilir.Kurban üzerinden ona buna “manevi değer” suçlaması yapacağımıza bunları tartışmak gerekiyor.***BDP’nin teklifi tuzak mıydı?Sanki kendisi “ırk bazında siyaset yapan” bir parti değil de sol parti imiş gibi önce BDP’den CHP’ye “seçimde sol partiler olarak ittifak yapalım” teklifi geldi. Sırrı Sakık “95’ten 2007’ye kadar BDP geleneğinde partilerle emek özgürlük cephesi içinde işbirliği yapıldığını” filan söyledi. Ama CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Her parti istediği açıklamayı yapabilir ama bizim kimseyle ittifak arayışımız yok. Hedefimiz; tek başına iktidar” dedi. Durum bu iken dün Başbakan Erdoğan’ın bu ittifak teklifi ile ilgili sorulan bir soruya CHP’yi kastederek “Şimdi birleşme için ‘şunlarla yapalım mı, yapmayalım mı’ diye tartışıyorlar, bu bizim gücümüzden kaynaklanıyor” şeklinde cevap verdiği duyuldu. Bir partinin genel başkanının yalanladığı, kesinlikle olamayacağını söylediği bir ittifak teklifinin Başbakan tarafından bu şekilde değerlendirilmesi çok gariptir ve hiç şüphe yok aynı şey kendisine yapılsa fena halde öfkelenir, “izansızlık”tan başlayıp “edepsizliğe” kadar uzanırdı. Referandum öncesinde de BDP’nin “boykot edeceğiz” lafını alıp sanki MHP ile CHP de aynı şeyi söylemiş veya “boykot” ile “hayır” aynı şey demekmiş gibi akıl almaz şekilde “Bakın işte CHP-MHP-BDP-PKK aynı çizgide” iddialarında bulunduğu, bu iddiaları daha sonra da rahatça sürdürdüğü için artık BDP’nin durup dururken CHP’ye ittifak teklif etmesinin bile iktidar partisine ‘birleşmeyi tartıştılar’ deme fırsatı yaratmak üzere danışıklı dövüş olarak yapıldığını düşünmek mümkün. Oysa BDP “terör örgütünün siyasi uzantısı” havasını koruduğu sürece onunla aklı başında hiçbir partinin ittifak yapması beklenemez, tabii Güneydoğu’dan oy almak için gözleri kararmamışsa... (Malum orada seçim terör örgütünün tehditleri, ağır baskıları eşliğinde yapılıyor ve koskoca devlet bunu hep seyrediyor.)
Efendim “kadın milletvekilleri orada ne iş yaparlar, memlekette bu kadar çocuk kadın tecavüzü var, hâlâ çağdışı töre cinayetleri devam ediyor sesleri çıkmaz, sadece ‘türban ve taş atan çocuklar’la uğraşılır, bunlarda göz-kulak-duyu yok mudur” diye merak edilirken nihayet biri konuşmuş. Daha doğrusu yazmış, hem de “Kayıp ve Mağdur Çocuklar Araştırma Komisyonu Başkanı bir AKP milletvekili, TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’ya yazmış (Meclis’te en garip açıklamaları komisyon başkanlarının yapması adet mi oldu?). Hem de Genel Kurul sırasında memleket sorunlarına kafa yorması gereken bir zamanda yazmış. Üzerinde durmak gerekir, bu olaylar öyle tesadüfen falan ortaya çıkmıyor zira, hepsi planlı, programlı milletin kafasına bir şeyler kazımak için yapılıyor. Halide İncekara isimli vekil “Uğur Mumcu gibi birini ve onun mirasını taşımak”tan başlayıp “faili meçhul cinayetlere” gelmiş... “Bu kadar güçlü bir istihbarat varken Uğur Mumcu’nun katilleri nasıl bulunamıyor”muş...”Neredeyse Kars’ta öldürülse İzmir’den duyulan sesi göz önünde bulundurarak Ankara’nın göbeğinde işlenen cinayet nasıl faili meçhul kalmış. Ona eş olmak, evlat olmak insanın uykuları kaçar”mış... Vee bu zeka fışkıran sözler sonunda gelip “Genel Kurul’da yazılan mektup”un asıl amacına dayanıyor. Yukarda “Kars’ta öldürüleni İzmir’e” duyurmuştu, çünkü zaten Ankara’nın cinayetleri filan umursadığı yok. Ve sonunda şöyle buyuruyor; “insanların belki de en yakın arkadaşları tarafından yok edildiğini hayal etmek bile insanın tüylerini ürpertiyor. Cinayet davalarının handikaplarından biri de katilin uzaklarda aranmasıdır. Yeterli delil yoksa kuşku düşmanları üzerine yoğunlaşır ama bazen de hiç ummadığınız, dost zannettiğiniz biri cinayetin faili olur.” Resmi internet sitesinde yayınlanan yazıda “İsrail Büyükelçisi’nin yemeğinde Uğur Mumcu’ya sorulan ‘ölümden korkmuyor musunuz’ sorusu belli ki Güldal Mumcu’nun zihnine de kazınmış ki basına verdiği demeçlerde ‘çok şey bilmiyorum’ dedi” cümlesi de var. Anlaşılan Halide İncekara isimli “araştırma komisyonu” başkanı araştırmadan dedektifliğe atlamış, elde ettiği bulgularla da (!) kesin açıklamalar yapıyor. Bir yandan “faili meçhul” derken öte yandan faillerin bir adını vermediği kalıyor. Bu ve bütün diğer “Güldal Mumcu’yu rahatsız etme” kastıyla söylenmiş acımasız sözler yetmemiş Güldal Mumcu’yu “aynı şeyin kendi başına gelme ihtimali” ile de rahatsız etmiş. Daha ne haksızlıklar, ne saçmalıklar duyacağız bakalım.FAİLİ MEÇHULLERİ NEDEN ARATMADINIZ?Dersiniz ki kendisi 8 yıldır iktidarda olan ve bu “faili meçhul” cinayetleri araştırıp faillerinin bulunmasını sağlaması gereken partinin değil de bir muhalefet partisinin milletvekili... Dersiniz ki vekili olduğu parti bunları araştırmak istiyor da Güldal Mumcu veya partisi engelliyor... Gerçekten artık bu çağdışı ‘kendi suçunu başkasına yükleyiverme’ işgüzarlığı sıktı yani CHP yıllardır “faili meçhul cinayetlerin araştırılıp aydınlatılması için” soru önergeleri veriyor (hepsinden basın da bilgilendiriliyor) bu önergeler her seferinde AKP oylarıyla reddediliyor. Şimdi Halide İncekara hemen aynı sitede bunun nedenini açıklasın. Hem engelleyip, hem de şikayet etmek ve üstelik yaşadığı büyük üzüntü ve kaybın yanında bu nedenle bir kez daha mağdur edilen Güldal Mumcu’yu rahatsız etmek nedenmiş herkes öğrensin.Yapamıyorsa da ondan ve milletten özür dilesin. TBMM Başkanvekili’nin“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazısının altında oturmasını yazmayı bildiğine göre millet egemenliğine bu saygıyı da gösterir herhalde!“Beyaz Türkler”i bırakın, din ne diyor?Artık moda oldu malum, önce siyasetçiler tarafından ‘oy avlamak üzere başlatılan kutuplaştırma, bölme çabaları “din bir kesime aittir, diğer kesimler ya yeteri kadar dindar değildir veya dine karşıdır” söylemleri şimdi gazeteciler ve hatta siyaset bilimciler tarafından kullanılmaya başlandı. Bunların bazılarının iki de bir yazılarında “milletin değerleriyle kavgalı jakobenler” benzeri sözleri kullanması şaşırtıcı gelmiyor, zira onların bu tarz keskin genellemeleri, kutuplaştırmaları yıllardır biliniyor ama örneğin bunu “tarafsız yazabilen” gazeteciler yapınca durum değişiyor.“Milletin değerleriyle kavgalı” sözü de, “Beyaz Türkler’in kurban kesmenin sıradan bir hayvan boğazlama olmadığını anlaması gerektiği” de aslında toplumun Müslüman kesimlerini kendi kafasına göre bölme ve “dini değerlerden uzak olma iddiasını onlara yakıştırma” eylemidir. Yine yeni icatlardan olan“Beyaz Türkler” bir kraliyet ailesinden, asalet ünvanı olan soylardan filan gelmediğine göre bu ifade de “eğitimli, sorgulayabilen, Cumhuriyet değerlerine de önem veren” insanları kastediyor ki onların aynı zamanda “dini değerlere de önem vermediğini” hiç kimse söyleyemez, hiç kimse böyle bir iddiada bulunamaz (bu özelliklere sahip kesimlerin ‘deyimler icad edilerek’ suçlanmasına da ancak Türkiye’de rastlanır.) Oy derdine düşmüş siyasetçiler dışında tabii... DİNİ DEĞERİ ASIL BİLMEYENLER!Madem ki bazı gazeteciler dini konularda toplumu bölüp “başkalaştırma” faaliyetinde bulunuyor, o zaman işin dini tarafına bakmak da gerekir. Herşeyden önce Müslümanlıkta “insanların dini durumları, inançları ile ilgili karar verme hakkı” hiçbir kula verilmemiştir, bunu yapmaya kalkanların hepsi; yalnızca Allah’a ait olan bu hakkın kendinde de olduğunu sanarak en büyük günahı işlemektedirler. Aynen “Hz. Peygamber’den 150 yıl sonra ortaya çıkarılan ve aslında Kur’an’da yasaklanmış olan mezhepler üzerinden Müslümanları bölerek ayırma ve dışlama” gibi... (Merak edenlere araştırıp öğrenmelerini öneriyorum.)Şimdi demek ki neymiş; milletin değerlerinden uzak, kurbanın anlamını bilmiyor gibi suçlamaların kendisi “en büyük günah”mış, bunu yapanların önce kendi değerlerini incelemeleri gerekiyormuş.
Buna “severek öldürmek” veya “överek vurmak” deniyor, çaktırmadan vurmaya çalışanlar kullanıyor... Deniz Baykal’ın son konuşmasında partisiyle ilgili söyledikleri aynen böyle, hele bazı sözleri iyice öfkeden, hasetten gözlerinin karardığını gösteriyor maalesef, normal siyasetçi sınırlarını aşıp hatta yıkıp geçiyor. Oysa dikkat, bumerang gibidir ölçüsüzlük, “bir sıçradım çekirge” dersiniz, ikide veya üçte döner sizi vurur... Konuşmasının ‘Anayasa değişikliği ve referandumla ilgili genel doğrular’ kısmına diyecek yok, bunlar daha önce söylendi, yazıldı ama tekrar tekrar anlatılması gerekiyor ki referandum kasıtlı olarak aceleye getirildiği için anlamadan oy verenler de anlasınlar.Baykal bu konuda: “Değişiklikler kapsamlı olarak tartışmaya açılamamış, basın susturulmuş, muhalefet etkisizleştirilmiştir” diyor ki doğrudur (dün “demokratik gelişme nerede” sorusuyla ben de aynı noktalara değinmiştim.) “İkinci 12 Eylül Anayasası yapıldı, demokrasi darbe yedi” diyor ki zaten 12 Eylül Anayasası ile gelen birçok madde korundu, bunların üstüne bir de “yüksek mahkemelerin tümüyle iktidar yönetimine girmesi, kuvvetler ayrılığının toptan ortadan kalkması” başka şekilde açıklanamaz... “Yüzde 42 büyük yenilgi yaşamış gibi bir hava yaratıldı, oysa Anayasa bakımından yüzde 58 çok büyük zafiyettir, siyasi bakımdan başarı kabul edilemez” diyor, doğrudur; anayasa toplum sözleşmesi olduğu ve toplum yaşamını düzenlediği için aslında demokratik bir ülkede “halkın yarısına yakınının istemediği önemli bir anayasa değişikliğinin kabulü” mümkün değildir. Bunlar doğrular... Sonra CHP’ye geçiyor ki konuşmanın temeli bu zaten ve bakın nasıl vuruyor.TEDİRGİNLİK VARSA...Bir yandan “CHP’nin yenilenip geliştiğini” söylüyor, sonra “yenileşme tartışmalarının tedirginlik yarattığını görüyorum. Bu tedirginliğin bir sorun, sıkıntı yaratmasına eminim CHP izin vermeyecektir, değişimi ‘dönüşüm’ noktasına taşımayacaktır” diyor. Yenileşme tartışmaları tedirginlik yarattı çünkü kendisinin ve Önder Sav’ın koltuk kavgaları ve yeni yönetimin dibini oyma gayretleri kendi partilerine zarar verdi. Öte yanda; yenilenen ve “agresif, sert ve keskin çizgilerle büyük kesimleri karşısına alan” politikasından kurtulmuş, halka yakın bir ana muhalefet partisinin kendilerine çok daha ciddi bir rakip olacağını gören diğer partiler de ilk günden beri bin çeşit yalanla Kemal Kılıçdaroğlu’na duyulan güveni sarsmaya çalışıyorlar. Bunlar bir araya gelince “tedirginlik” ortaya çıkması doğaldır. Deniz Baykal eğer böyle bir tedirginlikle karşılaşmışsa önce gerçekleri o kişilere anlatması, sonra da tedirginliği millete anlatacağına samimiyetle ‘partisinin yönetimini’ uyarması gerekir. Doğru ve dürüst siyaset, dürüst davranış budur. Onun böyle davranmaya niyetli olmadığı baştan belliydi, genel başkanlıktan gitmesine neden olan olayın bir daha aynı göreve talip olmamasını da gerektirdiğini bilmesine rağmen “bu talepte bulunmayacağını” söyleyerek ortada devamlı bir “yönetim tartışması varmış havası” yaratmak isteyenlerin önünü kesmediği gibi ikide bir “kurultay, kurultay” diye tutturarak yönetimin açıklamalarını geçersiz kılmaya, bir anlamda rakiplerine koz vermeye devam etti.“SABAHA KADAR AĞLAYACAK”MIŞ!Ama son söyledikleri hepsinin üstüne tüy dikecek nitelikte... “Borusu ötenin peşine takılarak muhalefet olmaz”mış. “Kazanacağız diye çalışıp seçim kaybetmenin ne olduğunu sabahlara kadar ağlayarak anlayacaklar”mış. “Ortak duyguyu, sevinci, hüznü, yenilgiyi yaşamış olacaklar”mış. Bir siyasetçinin gözünü; kendi partisine ‘yenilgi tüyoları verecek kadar’ hırs bürüdüğünü görmek doğrusu çok acı ama işte bugüne kadar Cumhuriyetçi kesimde büyük kitlelerin CHP’ye oy verirken “Baykal’a rağmen” demelerinin nedenlerinden biri onun bu yönüdür. Diğer nedenler arasında “muhalefette kalmayı, aynı oyu muhafaza etmeyi yıllar boyunca yeterli sayan Baykal anlayışı” vardır ki işte ilk günden beri “iktidar olmak üzere çalışacağını” söyleyen Kılıçdaroğlu ile aralarındaki büyük farkların en önemlisi budur. Onun için Baykal “yenilgi tavsiyelerini” kendine saklamalı, moral bozmaya çalışmaktan vazgeçmelidir, zira çok çirkin bir tablo yaratıyor bu.Referandum sürecinde kendisine yakın bir kadın milletvekilini halka “iktidar partisinin anayasa değişikliğine destek veren” konuşmalar yaparken görenler oldu, bu da inanılır gibi değil ama ben aynı olayın seçimde de yaşanabileceğine artık inanıyorum. Bu koltuk hırsı, o yenilsin bana belki ortam doğar ümidi (kaç seçim kaybedip yerinden kıpırdamayan biri bu hayali nasıl taşıyor bilinmez) hala varken “ülkenin geleceği”nin bile ikinci plana itilmesi çok da ihtimal dahilindedir. Kısacası, öyle görünüyor ki CHP bir mücadele de Baykal faktörüne karşı verecek!
Kurban Bayramı için Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’dan başlayarak iktidar partisinin önde gelen isimlerinin bayram mesajlarını okudum, hiç birinde “daha özgür, daha demokratik bir ülkede nice bayramlar” dileğine rastlamadım. Bu en önemli dilek çünkü istediği kadar ekonominin iyiliğinden, Batı’yla olan iyi ilişkiler vs’den söz edilsin vatandaşların kendini özgür hissetmediği, düşüncelerini açıklamaktan, hatta telefonla konuşmaktan, evinde ailesiyle konuşmaktan korkar hale geldiği bir ülkede neye yarar?Örneğin Gül “Türkiye’deki ekonomik, demokratik gelişmeler, çoğulculuk, komşularımızda takdirle izleniyor. Türkiye köklü bir değişimden geçiyor, bunlar büyüme sancısı, pozitif sancı” demiş... Akla ilk gelen soru; sancı sadece “büyüme” ile mi bağlantılı, sadece “pozitif” sancı mı yaşanmakta, yoksa negatif sancıların duyulması mı önlenmekte? İkinci soru, hangi demokratik gelişmeden söz ediliyor?.. Anayasa değişikliği yapılırken, her şeyden önce milletin Meclisi’nin demokratikleşmesini sağlamak üzere seçim sistemi mi değiştirildi? Halka liderler yerine “kendi milletvekilini seçme hakkı” mı verildi? Milletvekili dokunulmazlığı “kürsü ile” sınırlandırılarak suçluların “cezalandırılma yerine ülke yönetmelerinin” önüne mi geçildi? Yüzde 10 barajı düşürülerek “meclis’e girebilen partilerin” hak ettiğinden çok daha fazla koltuk kapması ve bunu da kendi başarısı gibi göstermesi mi engellendi? Gösteri yapan, slogan atan, pankart açan öğrencilerin hemen polis tarafından derdest edilip sürüklenerek götürülmesi ve tutuklanması mı önlendi, cezaevine atılan öğrenciler mi çıkarıldı? Tek bir kadın hakkını diline dolayan ve diğerlerini hiç görmeyenler tarafından töre cinayeti ve her türlü kadın cinayetinin, tecavüzlerin azalması için “kadın haklarını” savunacak çözümler üretilip uygulamalar mı yapıldı?CUMHURBAŞKANI DA ÖZGÜR DEĞİL!Yoksa son AB İlerleme Raporu’nda yine yer alan “medya baskıları”ndan utanıldı da bundan sonra medya başta olmak üzere yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları gibi demokrasinin can damarı kurumlar mı özgürleştirildi? Artık daha önceki iktidarlar döneminde olduğu gibi “gazeteciler, akademisyenler korkusuzca, işlerini kaybetme veya daha da kötü cezalardan çekinmeden” hataları mı eleştirebilecekler?Cumhurbaşkanı Gül maalesef bırakın sıradan vatandaşları- kendisi ile eşinin bile herhangi bir konuda özgürce düşüncesini açıklayamayacağını “deneyle sabit” şekilde görmüş bulunuyor. Bu nedenle “demokratik gelişme”den söz etmesi de “pratiğe uymayan bir teori” olarak kalıyor. Çoğulculuğa gelince; Toplum sözleşmesi olan Anayasa’da “yüksek mahkemelerin tüm üyelerini iktidar partisi ile yine aynı partiden olan Cumhurbaşkanı’nın seçmesini sağlayan” en önemli değişikliği muhalefet partilerini ve bütün demokratik kesimleri katmadan tek başına hazırlayan bir hükümetin daha sonra da “uzlaşma” aramaması, muhalefet partilerini tümüyle sistem dışına itmesi midir acaba çoğulculuk? Her şeyden önce “medyanın büyük çoğunluğunu kendi medyası haline getiren ve onun dışında farklı hiçbir sese, hiçbir eleştiriye hayat hakkı tanımayan bir iktidar” ile “demokratik gelişme” arasında bağlantı kurulamaz. Türkiye’de çok şeyin değişmekte olduğu doğrudur ama asıl önemlisi “tüm değişim” bittikten sonra ülkenin nasıl bir şekle geleceğidir... Ve işin daha da acı tarafı “tablonun parlak tarafı”nın tuzu kuru kişilerce ve Batı tarafından aralıksız desteklenerek “gerçekleri örttüğü” bir ortamda bütün bunların düzeleceği ümidinin de giderek ortadan kalkmasıdır. İşte Bayram mesajlarını biraz düşününce bunları görüyorsunuz!***Evren’e 90 yaşında ceza bal gibi olur!TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu birkaç gün önce “12 Eylül darbesini yapanların cezalandırılması” ile ilgili bir açıklama yaptı. Malum; referandumda alınan “yüzde 58” oyun içinde çok sayıda “bu sözün tutulacağına inandırılanların” oyları vardı, hatta MHP tabanından bile bu şekilde oy koparılmıştı. Eh şimdi birileri soruyor tabii, ne oldu 12 Eylül’ün cezalanması diye... Zira öte yanda referanduma sunulan Anayasa değişikliklerinde de “12 Eylül Anayasası ile getirilen birçok madde” tüm tepki ve uyarılara rağmen olduğu gibi korundu, kısacası 12 Eylül olduğu yerde duruyor.Burhan Kuzu, 12 Eylül darbesinin baş aktörü Kenan Evren’den söz ederek “Adam gelmiş 90 yaşına, ahı gitmiş vahı kalmış. Ne yapacaksınız, hapsedemezsiniz olsa olsa göz hapsi olur” diyordu. Bu açıklamadan herşeyden önce Burhan Kuzu’nun “kendini yargı yerine koyduğu ve onların adına karar verdiği” anlamı çıkıyor ki bunu yapmaya hakkı olmadığını herhalde bir hukukçu olarak iyi bilmesi gerekir. İkinci olarak, 90 değil 100 yaşında da olsa darbe yapmış birinin yargı karşısına çıkarılması engellenmemelidir, çünkü yine bir hukukçu olarak bizden iyi bilmesi gerekir ki burada önemli olan mutlaka hapse girmesi değil, işlediği suç nedeniyle hüküm giymesi ve tarihe bu şekilde geçmesidir. Özellikle de yıllardır “ispatlanamayan iddialarla, imzasız ihbar mektupları ve düzmece CD’lerle” yüzlerce insanın cezaevine tıkıldığı, mahkum hayatı yaşatıldıkları gibi kendilerine “darbeci, terörist” etiketlerinin yapıştırıldığı, aynı etiketlerin çoluk çocuklarına da taşıtıldığı, bu bayram ve daha önce kaç bayramı (başkaları 5 yıldızlı otellerde keyfederken) ailelerinden uzak geçirdikleri, en değerli bilim adamlarına/ kadınlarına, terör mücadelesi yapmış askerlere aynı nedenle ağır hakaretlerin reva görüldüğü bir ülkede bundan kaçılamaz. Eğer siz “darbelerle mücadele ediyoruz” diyor, Batı’yı bile dört koldan buna inandırıyorsanız o zaman gerçek darbeye, darbecilere, muhtıracılara hak ettiği cezanın verilmesini sağlayacaksınız. Bu da Deniz Feneri davasına dönmesin, bekliyoruz. Ayrıca aynı nedenle Erbakan’ın cezası affedildi, oysa orada kamu hakkı vardı ve bu yetkiye de kimse sahip olmamalıydı. Peki şimdi “ev hapsi için bile çok yaşlı” dediğiniz Erbakan Hoca neyle meşgul söyler misiniz?
Şaka değil gerçekten fanatik izleyici kitlesi varmış meğer Her Açıdan’ın. Hem de bir tatil günü, hem de 3.5 saat olmasına rağmen... Üstelik belli bir yaş grubu değil; 16-85 grubu düşünebiliyor musunuz? Beni bile hayrete düşürdü gördüklerim, bu kadarını tahmin edemezdim... Keşke bana yazdığınız o muhteşem mektupları, satırlarınızdan fışkıran takdir ve sevgi ifadesini, “Pazar günlerimizin anlamı sizdiniz, bize çok şey öğrettiniz, Her Açıdan’ı sabırla özlemle bekliyoruz, hala neden yoksunuz, programınız yakın tarihin en başarılı haber programıydı” ve benzeri cümlelerinizi, özellikle Ekim başından beri yağan telefon ve mesajları Her Açıdan’ın sıradan bir program olduğunu zanneden veya başarısını kendince nedenlere bağlamaya çalışanların gözüne yapıştırabilseydim. Keşke sadece yurt içinde değil, yurt dışında da beni görür görmez gelip aynı şeyleri söylediğinizi, öğrencisinden emeklisine hepinizin söze “biz Pazar günleri asla Her Açıan’ı izlemeden sokağa çıkmayız” diye başladığınızı, “Türk mahallelerinde o saatlerde hayat durur” dediğinizi dinletebilseydim. ‘Bu yıl herhalde program yapmayacağım’ dediğimde yüzünüzde beliren tarifsiz üzüntü ifadesini görebilselerdi. Çünkü yine şu anda olduğu gibi biriken ve her biri benden mutlaka cevap beklediğini söyleyen yüzlerce mektuba cevap yazamayıp tek bir kısa açıklamayla sizleri bilgilendirmeye çalışsam da bundan fena halde rahatsız olan birileri çıkabilir ve adeta görevlendirilmiş gibi saldırıya geçebilir (referandum öncesinde neden ekranda olmadığımı sorup bana “sorumluluğunuz var, biz size güvenmiştik nasıl olur da böyle bir zamanda çekilirsiniz” diye kızan izleyicilerime cevap verdiğimde bunu yaşadım.) Tabii bunlar, Her Açıdan gibi yıllarca reyting rekortmeni olmuş bir programın kaybolmayacağını, kaybolmasın diye benim herhangi bir gayret göstermeme gerek olmadığını, zamanı geldiğinde (ki o “zaman” bu ülkede medyanın özgürlüğünü tekrar kazandığı, iktidarların eleştirilebildiği, gerçeklerin özgürce tartışılabildiği zaman olacaktır) bilmeyen kişiler... Her Açıdan’ın başarı nedeninin “özgün olmasında, izleyicisiyle dürüst ve içten iletişim” özelliklerinde, konuklarının kalitesinde , olayların kalbine inebilen farklı sorularında ve analiz yeteneğinde , net şekilde geleceği görebilmesinde olduğunu anlayamayanlardır. Ki 22 yıllık gazete ve TV deneyimiyle hazırlanan program için yüzeysel, basit başarı nedenleri bile yazanlar çıkabildi... Sineye çekiyorum şimdilik, çünkü cevabın yine iş ile, zamanı geldiğinde bıraktığın noktadan “daha da güçlü şekilde başlayarak” verileceğini öğretti bana hayat... Sabretmeyi, bir gün sana kötülük yapanların “çok güvendikleri güçlerini” bir anda kaybedebileceklerini, hiçbir kötülüğün cezasız kalmayacağını öğretti. Her neyse, fazla uzatmadan merakınızı gidermek istiyorum; medyanın içinde bulunduğu baskılara rağmen bazı kanallardan yaz başından beri teklifler geldi (yayın sırasında “istersem Pazar günleri kendi programını bana bırakabileceğini” söyleyen meslektaşlarım oldu, çok teşekkürler), ama mevcut durumda kanalların çoğunda “tek parti hükümdarlığı ve baskıları kurulmuşken” başlamak kolay değil... Ben de en az sizin kadar bu ayrılığın bitmesini istiyorsam da acele ederek bir hata yapmamayı da düşünmem gerekiyor ve bunu takdir edeceğinizi umuyorum. Zira yayınlandığı her hafta rakipsiz zirvede kalan bir programın tekrar başladığında bir daha yerinden oynamaması(oynatılamaması) ve yurt dışındaki tüm izleyicilerine de ulaşabilmesi lazım. Her Açıdan için özellikle harcanan gayretin “onun gerçekleri anlatmaktaki gücünden” kaynaklandığını, referandum ve seçim öncesi ekranda olmamasının bazı partilere vereceği rahatlığı hatırlamak gerekiyor.Ayrılık uzarsa merak etmeyin, bir gün mutlaka bitecek, hangi baskı sonsuza kadar sürebilmiştir ki? Hepinize çok teşekkürler, ben de sizi seviyorum! (NOT: İsteyen herkes asistanım Nükhet’e başvurarak Her Açıdan izleyici mektuplarını görebilir, bu konuda yazı yazacak olanlara ise özellikle önerilir.)***AB Raporu’nda övgü yok!Her ne kadar artık Güneydoğu’daki bölünmeyi gerçekleştirmek üzere yorumlar yapacaklarını, desteklerini de ona göre vereceklerini biliyor olsak da... Brüksel’den “Tüm AB haberleri Today’s Zaman gazetesinin denetiminde veriliyor” benzeri haberler gelse de... AB’nin son raporundan söz edeceğiz yine... Bazı gazeteler her zaman yaptıkları gibi son AB İlerleme raporu için de “olmayan övgüler”den söz ediyorlar. Oysa övgü filan yok. Anayasa değişikliği için de yok... Asıl “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak” değişikliklerin yanında aynı pakete olumlu (ama anayasaya girmesi bile gerekmeyen) maddeler konmuştu, raporda onlar için “AB’nin bazı beklentileri karşılandı ama bu değişikliklerin hazırlanma ve kabul sürecinde sivil toplumun ve siyasi partilerin katıldığı bir tartışma süreci yaşanmadı. Avrupa standartlarına uygun şeffaf uygulama anahtar öneme sahip olacak” deniyor. Zira yüksek mahkemelerin “Avrupa ile hiçbir benzerliği olmayan, demokratik şekilde oluşmamış bir parlamentoda, tek parti-tek lider tarafından seçilmesini sağlayacak” bir sistemin getirilmesini övecek bir AB’ye ilerde hesap sorulur, onun için övemezler. Aslında bu rapor “HSYK’ya hala Adalet Bakanı’nın başkanlık etmesini, hakim- savcı soruşturması açılabilmesi için kararı da onun vermesini” eleştiriyor ama son durumda Bakan’la müsteşarın yanına bir de müsteşar yardımcısının eklendiğini, bu önemli yargı kurulunun artık iyice bakanlık emrine girdiğini hiç fark etmiyor. Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmamış olmasını, basın özgürlüğünün ortadan kalkmış olmasını, yolsuzlukların yaygın olduğunu, tutukluluk süresinin uzunluğunu vurguluyor ama bunların düzeltilmesi için bir baskı yapmadığı görülüyor. Oysa bazı davalar sürecinde Anayasa Mahkemesi’ne uyguladıkları ağır baskıları unutmak mümkün mü? Kısacası arkadaşlar, ben bu AB’nin samimiyetinden çok şüpheliyim çok... AB ülkelerinde yaşayan dostlarım da bu duyguma öyle hak veriyorlar ki bilseniz!***BAYRAMSevgili okurlarım hepinizin mübarek Kurban Bayramı’nı en iyi dileklerimle kutluyor huzurlu, mutlu, sağlıklı bir bayram ve tatil diliyorum. En içten sevgilerimle...
İtiraf etmeliyim ki yabancı üniversitelerden veya kuruluşlardan verilen ödüllere pek güvenmem, zira çoğu durup dururken, pek beğendikleri için olmaz. Genellikle ya o üniversitenin, ya o ülkenin bir çıkarı vardır, ya o kişi ‘Türkiye’ye tarihi kini ve talepleri olan bir ülke-grup lehine’ tarihi bile yalanlayacak konuşmalar yapmıştır (bu durumda Nobel verildiği bile oluyor) ki bugüne kadar bu örnekleri bize yeterince izlettiler veya birileri çok güzel kulis faaliyeti yürütmüştür. Örneğin son yıllarda her konuda (referandum, Anayasa Mahkemesi’ndeki davalara destek vs) kulis faaliyetinin Davutoğlu ve Bağış gibi isimler tarafından aralıksız yapıldığını sık sık duyduk, buna iktidara yakın ve yurt dışı ilişkileri iyi bilen bazı gazetecilerin de katıldığı aynı şekilde duyulduÖ Daha önceki yıllarda iktidarların “şimdi dışarıdan öyle bir destek açıklaması alalım ki bizim tezlerimizin ne kadar doğru olduğunu herkes anlasın ama bunu nasıl sağladığımızı tahmin edemesin” şeklinde bir düşüncesi, faaliyeti olmadı, kimin aklına gelirdi ki? Ama siyasi partiler yerli yabancı think-thank kuruluşlarından yardım almaya başlayalı beri artık her şey akla geliyor ve uygulamaya konuyor. Bu nedenle efendim ben artık AB İlerleme Raporları’na bile şüpheyle bakıyorum, hiçbir şey sebepsiz değil, olsaydı “AB ülkelerinde yargının hükümetlerden bağımsızlığı sağlanmaya çalışılırken” Türkiye’de bunun tam aksinin yapılmasını onaylıyor görünemezlerdi. Her neyse açıkçası herkes gibi (taksi şoförleri bile “nasıl oldu” diye soruyor) ben de Cumhurbaşkanı Gül’e birdenbire İngiltere’nin Chatham House isimli önemli düşünce kuruluşundan verilen ödüle şaşırdım, demek Cumhurbaşkanı Gül bizlerin duymadığı bir takım büyük işler yapmış olmalı ki diğer ülke liderlerini “devlet adamlığı”nda geçerek “2010 Devlet Adamı” ödülünü kazandı diye düşünüyor insanÖ Merak ediyor, öğrenip gurur duymak istiyor. Ve sonunda, küçük bir haber olarak verilen velakin merakımı gideren önemli bir haberi gördüm gazetede: Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer iki yıl önce girdiği Chatham House Mütevelli Heyetine “Gül’ü seçmelerini” kendisi önermiş ve sonra da seçildiği için gurur duymuş. Tabii ki bu ülkelerin tercihlerinde kendi plan ve projeleri, yaptırmak istedikleri şeyler, Türkiye’ye gelecekte “kankaları ABD ile birlikte vermek istedikleri şekil” gibi nedenler rol oynuyor, kendi çıkarları olmadan günahlarını bile vermiyorlar (bakınız AB üyeliği meselesi) ama yine de böyle bir ödülün verilmesinde Suzan Sabancı Dinçer’in rol oynamış olması güzel bir şey, bu nedenle Cumhurbaşkanı Gül ile birlikte o da kutlanmayı hak ediyor, az başarı değil doğrusu. ***‘Demokrat Medya’nın ‘demokrat’ına ne oldu?Bildiğiniz gibi son zamanlarda bir moda da her derneğin başına bir “demokrat” sözcüğü eklemekÖ Böylece “öyle olamıyorsan hiç değilse olduğuna isminle inandır mı denmek istiyor bilemem ama “Demokrat Medya” diye bir dernek kurulduktan, kurucularının sadece iktidara çok yakın medyadan isimler olduğu, geride kalan medyaya yapılan ağır siyasi baskıları “hiç fark etmiyor gibi” davrandıkları ve hatta “medya özgürlüğünün had safhada olduğunu, asıl şimdi çok sesli hale geldiğini” söyledikleri görüldükten sonra (afedersiniz izninizle biraz gülmeliyim) ben bu derneğin başındaki “demokrat” sözcüğünü hemen kaldırmaları gerektiğini düşünmüş, yazmıştım daÖ Baksanıza son AB İlerleme Raporu’nda da “gazete ve gazetecilere baskının arttığından, Doğan Medya Grubu’na açılan vergi cezasının hala sürdüğünden, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından” söz ediliyor ama bu derneğin umurunda değil, onlar hala “harika basın özgürlüğü var” diyorlarÖ Gerçi doğru, kendilerinin de bulunduğu kesime sınırsız özgürlük, parti genel başkanlarına hakaret özgürlüğü bile tanındığı, her tür imkan da sağlandığı için dünyanın böyle olduğunu sanıyor, medyada artık tek bir sesin duyulduğunu, istenmeyen isimlerin aynen bir seçim öncesinde açıkça çağrı yapıldığı gibi- tek tek ekarte edildiğini fark etmiyor olabilirler. Ama işte bütün bu durumlar nedeniyle isimleri “Demokrat Medya” olamaz derken bir de baktım ki “demokrat” kelimesi derneğin isminden çıkarılmış. Öyle olmalı çünkü Salih Memecan’ın başkanı olduğu “Medya Derneği” şeklinde çıkıyor ilgili haberlerin hepsi. Aslında doğru karar olmakla birlikte, bu kez de “Medya” ile tüm medya kuruluşlarının, gazetecilerin temsilcisi imişler gibi bir yanılma yaratacak, özellikle de yurt dışındaÖ Hazır isimle oynamaya başlamışken “sadece kendilerini anlatan daha uygun bir isim” mi arasalar acaba, zaten hazırda mevcuttu hatırladığım kadarıyla!