Kurban Bayramı için Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’dan başlayarak iktidar partisinin önde gelen isimlerinin bayram mesajlarını okudum, hiç birinde “daha özgür, daha demokratik bir ülkede nice bayramlar” dileğine rastlamadım. Bu en önemli dilek çünkü istediği kadar ekonominin iyiliğinden, Batı’yla olan iyi ilişkiler vs’den söz edilsin vatandaşların kendini özgür hissetmediği, düşüncelerini açıklamaktan, hatta telefonla konuşmaktan, evinde ailesiyle konuşmaktan korkar hale geldiği bir ülkede neye yarar?
Örneğin Gül “Türkiye’deki ekonomik, demokratik gelişmeler, çoğulculuk, komşularımızda takdirle izleniyor. Türkiye köklü bir değişimden geçiyor, bunlar büyüme sancısı, pozitif sancı” demiş... Akla ilk gelen soru; sancı sadece “büyüme” ile mi bağlantılı, sadece “pozitif” sancı mı yaşanmakta, yoksa negatif sancıların duyulması mı önlenmekte? İkinci soru, hangi demokratik gelişmeden söz ediliyor?.. Anayasa değişikliği yapılırken, her şeyden önce milletin Meclisi’nin demokratikleşmesini sağlamak üzere seçim sistemi mi değiştirildi? Halka liderler yerine “kendi milletvekilini seçme hakkı” mı verildi? Milletvekili dokunulmazlığı “kürsü ile” sınırlandırılarak suçluların “cezalandırılma yerine ülke yönetmelerinin” önüne mi geçildi?
Yüzde 10 barajı düşürülerek “meclis’e girebilen partilerin” hak ettiğinden çok daha fazla koltuk kapması ve bunu da kendi başarısı gibi göstermesi mi engellendi? Gösteri yapan, slogan atan, pankart açan öğrencilerin hemen polis tarafından derdest edilip sürüklenerek götürülmesi ve tutuklanması mı önlendi, cezaevine atılan öğrenciler mi çıkarıldı? Tek bir kadın hakkını diline dolayan ve diğerlerini hiç görmeyenler tarafından töre cinayeti ve her türlü kadın cinayetinin, tecavüzlerin azalması için “kadın haklarını” savunacak çözümler üretilip uygulamalar mı yapıldı?
CUMHURBAŞKANI DA ÖZGÜR DEĞİL!
Yoksa son AB İlerleme Raporu’nda yine yer alan “medya baskıları”ndan utanıldı da bundan sonra medya başta olmak üzere yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları gibi demokrasinin can damarı kurumlar mı özgürleştirildi? Artık daha önceki iktidarlar döneminde olduğu gibi “gazeteciler, akademisyenler korkusuzca, işlerini kaybetme veya daha da kötü cezalardan çekinmeden” hataları mı eleştirebilecekler?
Cumhurbaşkanı Gül maalesef bırakın sıradan vatandaşları- kendisi ile eşinin bile herhangi bir konuda özgürce düşüncesini açıklayamayacağını “deneyle sabit” şekilde görmüş bulunuyor. Bu nedenle “demokratik gelişme”den söz etmesi de “pratiğe uymayan bir teori” olarak kalıyor. Çoğulculuğa gelince; Toplum sözleşmesi olan Anayasa’da “yüksek mahkemelerin tüm üyelerini iktidar partisi ile yine aynı partiden olan Cumhurbaşkanı’nın seçmesini sağlayan” en önemli değişikliği muhalefet partilerini ve bütün demokratik kesimleri katmadan tek başına hazırlayan bir hükümetin daha sonra da “uzlaşma” aramaması, muhalefet partilerini tümüyle sistem dışına itmesi midir acaba çoğulculuk?
Her şeyden önce “medyanın büyük çoğunluğunu kendi medyası haline getiren ve onun dışında farklı hiçbir sese, hiçbir eleştiriye hayat hakkı tanımayan bir iktidar” ile “demokratik gelişme” arasında bağlantı kurulamaz. Türkiye’de çok şeyin değişmekte olduğu doğrudur ama asıl önemlisi “tüm değişim” bittikten sonra ülkenin nasıl bir şekle geleceğidir... Ve işin daha da acı tarafı “tablonun parlak tarafı”nın tuzu kuru kişilerce ve Batı tarafından aralıksız desteklenerek “gerçekleri örttüğü” bir ortamda bütün bunların düzeleceği ümidinin de giderek ortadan kalkmasıdır. İşte Bayram mesajlarını biraz düşününce bunları görüyorsunuz!
Evren’e 90 yaşında ceza bal gibi olur!
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu birkaç gün önce “12 Eylül darbesini yapanların cezalandırılması” ile ilgili bir açıklama yaptı. Malum; referandumda alınan “yüzde 58” oyun içinde çok sayıda “bu sözün tutulacağına inandırılanların” oyları vardı, hatta MHP tabanından bile bu şekilde oy koparılmıştı. Eh şimdi birileri soruyor tabii, ne oldu 12 Eylül’ün cezalanması diye... Zira öte yanda referanduma sunulan Anayasa değişikliklerinde de “12 Eylül Anayasası ile getirilen birçok madde” tüm tepki ve uyarılara rağmen olduğu gibi korundu, kısacası 12 Eylül olduğu yerde duruyor.
Burhan Kuzu, 12 Eylül darbesinin baş aktörü Kenan Evren’den söz ederek “Adam gelmiş 90 yaşına, ahı gitmiş vahı kalmış. Ne yapacaksınız, hapsedemezsiniz olsa olsa göz hapsi olur” diyordu. Bu açıklamadan herşeyden önce Burhan Kuzu’nun “kendini yargı yerine koyduğu ve onların adına karar verdiği” anlamı çıkıyor ki bunu yapmaya hakkı olmadığını herhalde bir hukukçu olarak iyi bilmesi gerekir. İkinci olarak, 90 değil 100 yaşında da olsa darbe yapmış birinin yargı karşısına çıkarılması engellenmemelidir, çünkü yine bir hukukçu olarak bizden iyi bilmesi gerekir ki burada önemli olan mutlaka hapse girmesi değil, işlediği suç nedeniyle hüküm giymesi ve tarihe bu şekilde geçmesidir.
Özellikle de yıllardır “ispatlanamayan iddialarla, imzasız ihbar mektupları ve düzmece CD’lerle” yüzlerce insanın cezaevine tıkıldığı, mahkum hayatı yaşatıldıkları gibi kendilerine “darbeci, terörist” etiketlerinin yapıştırıldığı, aynı etiketlerin çoluk çocuklarına da taşıtıldığı, bu bayram ve daha önce kaç bayramı (başkaları 5 yıldızlı otellerde keyfederken) ailelerinden uzak geçirdikleri, en değerli bilim adamlarına/ kadınlarına, terör mücadelesi yapmış askerlere aynı nedenle ağır hakaretlerin reva görüldüğü bir ülkede bundan kaçılamaz. Eğer siz “darbelerle mücadele ediyoruz” diyor, Batı’yı bile dört koldan buna inandırıyorsanız o zaman gerçek darbeye, darbecilere, muhtıracılara hak ettiği cezanın verilmesini sağlayacaksınız.
Bu da Deniz Feneri davasına dönmesin, bekliyoruz. Ayrıca aynı nedenle Erbakan’ın cezası affedildi, oysa orada kamu hakkı vardı ve bu yetkiye de kimse sahip olmamalıydı. Peki şimdi “ev hapsi için bile çok yaşlı” dediğiniz Erbakan Hoca neyle meşgul söyler misiniz?

