Bugüne kadar başka iktidarlar döneminde de öğrenci protestoları olmuştur, sadece türban için ne gösteriler yapılmıştır ama hiçbir zaman bugünküne benzer bir polis kini ve şiddeti görülmemiştir. Başbakan Erdoğan’ın rektörlerle Dolmabahçe’de yaptığı toplantıyı protesto etmek isteyen öğrencileri yerlerde sürükleyerek tartaklayan, kızları tekmeleyip birinin “bebeğini düşürmesine yol açan”, kaçan öğrencilere bile copla saldıran polisler gibi son derece ciddi bir konuda Bakan Egemen Bağış (hem de AB müzakerecisi)espri yapabildi. Onun “öğrenciler orantısız güç kullanmış” şeklindeki garip, anlamsız cümlesine, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in aynı derecede anlamsız “onlar kadrolu öğrenciler” sözüne (pes yani, insaf yani bütün üniversitelerde protesto var, hepsi mi kadrolu) karşılık Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise “silahsız öğrencilere aşırı güç kullanılmış” açıklaması yaptı. ‘İNSANİ DUYGULAR’ MESELESİAKP içinden doğru ve insani tepki verebilen; sadece Arınç ve Zafer Üskül oldu. Kaldı ki aynı şiddeti her vatandaşın girebildiği TBMM’ye Sevigen’in davetlisi olarak girmek isteyen öğrencilere de uyguladıklarını TV’lerden izledik. Peki İsrail’in Gazze halkına gösterdiği şiddete “insani duygularla” karşı çıkanların kendi gençlerine “bebek düşürtecek” bir şiddete, ölümüne vurulan coplara karşı çıkmaması, tam aksine Başbakan ve Bakanı Egemen Bağış gibi iktidarı temsil eden isimlerin polis yerine öğrencileri suçlaması nasıl bir çelişkidir? İsrail askerlerinin Mavi Marmara’da “kendilerine karşı koyanlara” orantısız güç kullanarak öldürmesinin yanlışlığı kadar yanlış değil mi bu olaylar?Dün Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde de öğrenciler; polis şiddeti konusunda hiçbir eleştiri yapmayan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’ya yumurtalı protesto yapmışlar. Önce ekleyelim, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olayın arkasından hemen Adalet Bakanı ile aynı sözlerle tepki vererek “Yumurta atılmasını doğru bulmadığını” söylemiş ama “öğrencilerin demokratik yolla protesto etmesinde bir sorun olmadığını” da eklemiş.‘BEYİNSİZ’ DİYEN KOMİSYON BAŞKANIBurhan Kuzu ise yumurtalı protestodan sonra SBF Dekanı’nı istifaya çağırırken, eylem yapan öğrencilere de “beyinsizler” diye hakaret etmiş. Bir Meclis komisyon başkanına hiç yakışmayan tavır olması bir yana eğer istifadan söz edecekse önce “öğrencilere düşman askerine, teröriste saldırır gibi bir kinle saldıran”, kapalı salonda bile biber gazı sıkmaktan çekinmeyen polis nedeniyle Emniyet Genel Müdürü ile İçişleri Bakanı’nın istifasını istemeli.Bize ödüller veren İngiltere’de polis, öğrencinin şiddetiyle bile karşılaşsa elindeki kalkandan başka bir şey kullanamaz . Ayrıca gelen mektuplarda “Gazi Mahallesi’nde polise saldırarak gösteri yapanlara bile bu şiddet uygulanmıyor” diyenlerin, “eğer öğrenciler türbanlı olsaydı yerlerde sürüklerler miydi” diyenlerin sayısı az değil onu da söylemiş olayım. Eğer insani insafı sadece dine bağlı sanıyorlarsa, görev sınırlarını bile böyle çiziyorlarsa sonuçta Bardakoğlu’nun defalarca söylediği gibi türban takan da Müslüman, takmayan da değil mi efendim? Takdiri kendilerine kalmış değil. Burhan Kuzu’nun Bakanı ve Emniyet Müdürü’nü istifaya davet etmesini bekliyoruz. ***‘Wiki CHP’ değil, ‘Wiki ABD’..Tüm dünyayı ayağa kaldıran, binlerce internet sitesinin yayınlanması önlenemesin diye yardıma koştuğu Wikileaks belgeleri’nde Türk hükümetiyle ilgili bilgileri önemsemiyor gibi davranan iktidar partisi ile kendisine yakın gazete ve gazeteciler, hatta karikatüristler olayı ters yüz etmeyi de başarıyor. Örneğin belgelerde muhalefet partilerine ait suçlama olmamasına rağmen “ana muhalefet partisi de suçlanmış gibi” yazıyor çiziyorlar.Oysa ABD büyükelçileri tarafından kendi devletlerine (diğer ülkeler yanında) Türkiye’deki karanlık olaylar hakkında verilen bilgiler açıklama yapmaktan kaçılamayacak kadar ciddi. Örneğin “İsviçre bankalarındaki hesaplar” konusunda CHP’ye “İsviçre’de araştırın varsa paralar sizin olsun” gibi gayri ciddi (ve tabii İsviçre’nin bu bilgileri kişilere vermediğini de bilerek) teklifler yerine zaman geçirmeden, hesapların aktarılabileceğini akla getirmeden hemen “Adalet Bakanlığı yoluyla” bu bilgiler istenip alınabilirdi. Hatta bunu yaparken, hükümet üyelerinin Arap ülkelerinde de benzer hesaplarının olup olmadığı açıklanabilirdi... Neden yapılmadığı anlaşılmıyor.Başbakan Erdoğan, açıklama yapmadığı belgeler konusunda haklı olarak soru soran ana muhalefet partisine “size Wiki CHP diyelim” diyerek işi espriye vurmuş ama bu kez tutmaz. Zira Wikileaks belgelerini CHP çıkarmadı, suçlamaları o yapmadı . Mutlaka diyeceklerse; ABD’ye “Wiki ABD” demeleri gerekiyor, zira belgeler onlara ait. Bunu yapamıyorlarsa şakayı bırakıp ‘seçime giden bir ülkede’ halka gerçekleri anlatmalarının tam zamanıdır!
ABD’nin dünya ülkeleriyle ilgili büyükelçi raporları ve istihbarattan oluşan en gizli bilgilerini ele geçirip yayınlayarak kıtalar çapında olay yaratan Wikileaks’i önlemeye çalışan kurum ve şirketler ile “bilgisayar eylemcileri” arasında tam bir savaş sürüyor. Batı ülkelerinin medyaları ile kamuoyunda “Wikileaks ve sahibi Assange’a destek” artarken uluslar arası ‘hacker’lar onları köşeye sıkıştırmaya çalışan kuruluşların sitelerine saldırılar düzenliyor. Bu kapsamda; Wikileaks’in bağışlarını toplayan Paypal’ın sitesi hesabı kapatmasından sonra çökertilmiş, hesabını donduran İsviçreli Switzer Post’un sitesi de aynı eylemle karşılaşmış.Assange’a terörist diyen hükümet kurumlarının ve Wikileaks’e zarar veren diğer kuruluşların sitelerine saldırıların devam edeceği bildirilmiş. Bu eylemleri yapan hacker grupları “Wikileaks ile herhangi bir organik bağlarının olmadığını ama aynı demokratik hedefleri paylaştıklarını” bildiriyorlar. Öte yanda tüm dünyada yüzlerce siber-demokrasi grubunun “alan ve sunucu sorunuyla karşılaşan Wikileaks”e kendi alanlarını yönlendirerek ayna görevi yaptıkları daha önce duyulmuştu, sindirme operasyonları ve sahibi Assange’ın İngiltere’de tutuklanmasından sonra ise bu sitelerin sayısı bir haftada 50’den 1000’e çıkmış.ABD’NİN KANKASINDAN DESTEKİngiliz gazeteleri ise İngiltere’de tutuklanan Wikileaks’in sahibiyle ilgili “polisten sızan bilgileri” gazete ve internet sitelerine taşımaya başlamışlar. Gazeteler tutuklamanın; İsveç’te birlikte yaşadığı feminist bir kadın ve onunla birlikteyken iki kez beraber olduğu bir başka kadın tarafından yapılan “partneri istemesine rağmen ilişki sırasında korunmuyor” şeklindeki şikayet nedeniyle olduğunu ve bunun İsveç yasaları yüzünden “tecavüz gibi yansıtıldığını” bildiriyor. ABD’nin yapışık kardeşi durumundaki İngiltere’nin, kendi ülkesinde olsa tutuklama nedeni sayılmayacak bir olaydan dolayı Assange’ı tutuklamış olması ise “Wikileaks’i susturma çabalarına karşı dünya çapında büyüyen tepkiyi” daha da arttırıyor ve sitenin “basın özgürlüğünü korumaya çalışan” bir gönüllüler ordusu tarafından korunması sağlanıyor.GERÇEK DEMOKRASİ FARKIGördüğümüz gibi Türkiye’de son birkaç yıldır medya özgürlüğüne yapılan acımasız siyasi baskının benzeri, ABD başta olmak üzere “birçok dünya ülkesinin hükümetlerine ciddi sorunlar yaratan ‘gizli belgelerin yayınını durdurmaya yönelik’ olarak bu kez bazı Batı hükümetleri tarafından yapılıyor. Ama durumların benzemesine karşılık ortada çok önemli bir fark var; demokrasiye bağlı toplumların, basın kuruluşlarının, internet sitelerinin bu baskılara topluca karşı çıkması.. Belgelerin yayınlanması için destek vermesi.. İşte bu olayı sonuca götürecek asıl güç de bu.. ‘Gerçek demokrasi’ ile “demokrasiymiş gibi yapmak’ arasındaki farkı, aydınların ‘aydına yakışır davranması ile davranmaması’ arasındaki farkı bilmem görebiliyor muyuz.Wikileaks belgeleri açıklığa kavuşmadan kapatılamayacak kadar büyük fırtınalarla sürecek gibi görünüyor.Başbakan, Şener’e neden kızmadı?Dünyada bunlar olurken Türkiye’de hala ABD’li diplomatların gizli yazışmalarda verdiği bilgiler, yolsuzluklar, suçlamalar hakkında hiçbir açıklama yapılmadı. İktidar partisinin “bu olayları araştırmak üzere kuracağını söylediği komisyon” acaba kuruldu mu, kurulduysa ne zaman bir açıklama duyulacak bilinmiyor. Ama eğer bu belgelerdeki ciddi iddialar da Deniz Feneri soruşturması gibi sonuçlanmayacaksa en azından “Wikileaks belgelerinde kendisiyle ilgili yazılan ve bakanlıktan ayrılma nedenini ‘ o kadar çok yolsuzluk vardı ki bir bakan dayanamayarak istifa etti’ şeklinde veren bilgileri doğrulayan” Abdüllatif Şener topluma bu yolsuzluklarla ilgili açıklama yapabilir, yapmak görevi olmalıdır. Ayrıca; ana muhalefet partisinin “Wikileaks belgelerindeki büyükelçi imzalı iddiaların açıklanmasını” istemesine bile çok kızan Başbakan Erdoğan’ın; AKP hükümetinde ‘Başbakan yardımcılığı’ yapmış ve ‘adil düzen’ günlerinden başlayarak yıllarca en yakınında bulunmuş olan Şener’in bu açıklamasına neden kızmadığını ve “ispatlamayan alçaktır” benzeri bir tepki vermediğini anlamak da mümkün değil. Verseydi, Şener’in suçlamalarındaki doğruluk payı ortaya çıkardı.“Yolsuzlukları görmek isteyen DDK raporlarına baksın” da diyen TP Genel Başkanı bildiklerini halka açıklamak için ne bekliyor?Suçlu cezadan kurtulmamalı!Mehmet Haberal’ın mahkum ettirdiği hakimleri cezadan kurtarmak için yapılan yasa teklifi kabul edilirse hukuka aykırı karar veren hakimler, mahkeme kararlarını uygulamayan bürokratlar ve işkence yapan polislere dava açılamayacak. Hani her konuda “tamamen aksi doğru olsa bile” Batı ülkelerinde de böyle olduğunu söylüyorlar ya, bize bir örneklerini göstersinler hangi Batı ülkesinde buna adalet deniyor.Örneğin; işkence yapan veya öğrencilere şiddet uygulayan polisler yerine kurumun ceza alması doğru ise.. Partilere kapatma davalarını önlemek için neden “kurumlara değil, kişilere dava açılmalı” demişlerdi? Bu sorunun cevabını talep ediyorum. Eğer yasalar “çıkara göre oyuncak” olmadıysa!
Bildiğiniz gibi “Kadına Karşı Şiddetle Uluslararası Mücadele” haftası da geçti, bizde ise bunları yazmak, haykırmak için özel günler, haftalar yetmez, devamlı yazsak bile aynı olayların tekrar tekrar yaşandığını, hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Onun için kendi mücadelemizi bütün umursamazlıklara rağmen sürdürmek zorundayız. Birkaç gün önce haberdi, ben de Türkiye’de töre cinayeti veya aynı çağdışı saçmalık nedeniyle ile çocuk yaşta kızları intihara zorlamak, yine çocuk yaşta kızları evlendiren babalar ve onlarla utanmadan evlenen kazık kadar adamlar, bunların hepsine verilmesi gereken ve hakimlerin de saçmalayarak vermediği cezalar gibi en önemli şiddet olaylarından biri olan bu eylemi atlamayacağım. Isparta’da 9 yaşındaki kız çocuğa taciz davasında (bu vahşet olayından, “tecavüz” demekten utandığımız için haberler hep “taciz” diye veriliyor) mahkeme heyetinin 3. kez “çocuğun ruh sağlığının bozulup bozulmadığına dair rapor istemesi” acılı babayı çileden çıkarmış. “Maddi açıdan sıkıntıya da düştüklerini, evleri ile çaycılık yaptığı dükkanı sattığını, diğer çocukların kızıyla alay etmesi ve söylentiler nedeniyle ilçede huzurlarının da kalmadığını” söyleyen adamcağız haklı olarak isyan etmiş. Sebep “Adli Tıp” denen kurumun bir kez daha skandal yaratması... Birinci raporda “mağdur çocuğun ruh sağlığının bozulmadığını” bildirirken ikincide tam aksi yönde karar vermesi... Böylece zaten çocuk yaşta karşılaşan bir en iğrenç eylemle çocuğun ve ailenin kurul önünde çirkin olayı tekrar tekrar hatırlamak, yaşamak, sorgulanmak zorunda bırakılması ve Adli Tıp’ın hatasının bedelinin onlara ödetilmesi... Acaba bu mahkemelerin hakimlerinin çocukları benzer bir olayla karşılaşsa “ruh sağlığı bozuldu mu” diye sorulmasını ister ve beklerler miydi karar vermek için? Bir çocuğun (hatta yetişkinin) ruh sağlığını bu olay da bozmazsa ne bozar?Hiçbir Batı ülkesinde mağdur çocuklara böyle bir işkence yapılmıyor, mahkemeler yıllarca sürmüyor, adli tıplar oyalamıyor ve tecavüzcüler en kısa zamanda en ağır cezaları alıp en az 15-20 yıl hapse mahkum oluyorlar. Sadece adaletin yerini bulması için değil, toplumun; diğer çocuk ve kadınların da güvenliği için... Bu rezalete ne zaman son verilecek, çocuk tecavüzcüleri ne zaman en ağır cezalarla lanetlenecek ?Kadın Bakanı’nın veya TBMM’de Güldal Mumcu’ya mektup yazmakla uğraşan “Kayıp ve Mağdur Çocukları Araştırma Komisyonu” Başkanı’nın bir gayretini görebilir miyiz acaba? Bu çocuk ve ailesinin, aynı durumdaki diğer çocukların mağduriyetine son verilmesini bekliyoruz.İlkokulda türbanla uğraşacaklarına bu sorunları çözsünler! Film beğenmek ipotek altında! En az yirmi yıldır beğendiğim filmler ve oyunlar için yorum yaparım, nasıl bir sinema tutkunu olduğum bilinir, son zamanlarda “film eleştirisi” maskesi altında açılan kampanyaların benzerine de, kendi fikrini söylemek yerine filmleri beğenenlere sataşanlara da rastlamadım... Ahmet Hakan, son olarak Müjdat Gezen’in “Memlekette Demokrasi Var” filmi için benim ve iki yazarın daha yazdıklarını köşesine almış, benim yazdıklarımı “övgüye boğan”, diğerlerini ise “soğukkanlı eleştiren” ve “yerin dibine batıran” olarak kendince sınıflayıp yazmış.“Allah sadece tek yoruma maruz kalan sinema seyircisine acısın. İyi ki memlekette demokrasi var” diye de konuyu bağlamış. Doğrudur, farklı yorumları okumak iyidir, böylece bir fikir edinir, aklınız yatarsa gider görür ve kendi kararınızı verirsiniz. Tabii ki yazan ve yeterli birikimi olduğuna inanan herkes film yorumu da yapabilir, yapılmaması gereken; büyük emeklerle hazırlanmış filmlere günlerce olumsuz kampanya açmak, konudan yönetene, oyuncularına kadar kötüleyecek neden aramaktır. Allah önce bununla karşılaşan ekiplere ve seyirciye acısın.GÜVEN ÖNEMLİAyrıca, bırakın “herkesin kendine ait zevkinin, beğenisinin tartışılamayacağını, eleştirilemeyeceğini”, her konuda olduğu gibi burada da ‘gazetecinin yorumlarına ne kadar güven duyulduğu’ önemlidir, siyaset yazıyorsanız da böyledir, başka konularda da.. Gazetede de böyledir, TV programında da.. Bu güven ise ancak yıllar içindeki tutarlılığınıza göre oluşur, eğer sizin her “doğru, iyi veya kötü” dediğiniz için çoğunluk aksini düşünüyorsa kısa süre sonra önerilerinizi, görüşlerinizi ciddiye alan kalmaz.. O zaman başkalarıyla uğraşmaktan vazgeçin de okuyucu hangi yoruma, eleştiriye inanacağına kendi karar versin.Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim; bir komedi filmi için nasıl “içi boş” denebilir? Bu tür filmler basit konular etrafında türetilmiş esprilerle döner, çünkü adı üstünde öncelikli amacı güldürmektir. Amerikan yapımı komedi filmlerinde anlamlı içerik mi arıyoruz; Hangover, Meet The Parents, şu anda gösterimde olan Due Date, American Pie ve diğerlerinde aradık mı? Kaldı ki burada çok değişik bir konu ve bugünle bağlantı var (demokrasi bu kez siviller eliyle aynı noktada).. Yine de herkes görüşünde serbesttir ama tabii son söz okuyucuya ve izleyiciye aittir.Tekrarlayayım; ben Memlekette Demokrasi Var filmini kahkahalarla izledim, bu arada Ateş Böceği Ercan’dan söz etmeyi unutmuşum filme renk katıyor, keşke onu daha çok izleyebilsek! ( Av Mevsimi filmini de izledim, kısa süre içinde yazacağım.)
Wikileaks belgelerinde birçok ülkenin yanında Türkiye siyaseti ve siyasetçileri ile ilgili çok sayıda belge ve bilgi için hükümet ve ona yakın gazeteler bugüne kadar hep “dedikodu, iftira, yalan iddia” diyorlardı ama ABD’nin “bunları doğrulayarak istihbaratın büyükelçileri tarafından toplanmış olduğunu” resmen kabul etmesi ve dünya ülkelerinden özür dilemesinden sonra durum değişmiş görünüyor.AKP’nin Wikileaks’te yayınlanan gizli belgeleri incelemeye aldığı, bunun için MKYK’dan “bir komisyon kurulması kararı” çıktığı ve ABD’li diplomatlara dava açmak için hukuki yolların araştırılacağı haberi duyuldu. Bu iyi bir haber çünkü olay; kavgayla, gürültüyle, ciddi iddiaların araştırılmasını ve halkın bilgilendirilmesini isteyen partilere hakaretle, Aşık Veysel’in “aldanma cahilin kuru lafına” dizeleriyle kapatılamayacak kadar önemli... Ama yine de “hukuki yolların araştırılması için komisyon” lafını duyar duymaz insanın aklına bu şekilde savsaklanarak unutturulan veya komisyonu olup da bugüne kadar bir çözüme ulaşmamış konular geliyor.BAŞBAKAN’LA TERS DÜŞTÜÖte yanda Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç, Başbakan Erdoğan’ın aksine Wikileaks’teki gizli belgelere inandığını Cumartesi günü yaptığı konuşmayla açıklamış oldu. Diyor ki;“Bu Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın bir zafiyetidir. Bu yanlışlığı yaptığı için de zaten Amerika dünyanın pek çok ülkesinde, Türkiye de bunun içinde olmak üzere sevilmi-yor.” Sözlerinden hem doğruladığı, hem de ABD’ye büyük öfke duyduğu anlaşılıyor ki “en gizli bilgilerinin sızdırılabilmiş olması” gerçekten de zafiyettir ama konunun bu kısmı aynen ‘belgelerin elde edilişinin yasa dışı olması gibi” aslında bizi ilgilendirmiyor. Yalnız bu cümlelerinde “ABD’nin söz konusu gizli belgeleri sızdırarak yapılan yanlış nedeniyle sevilmediği” anlamı var ki bence böyle bir genelleme doğru sayılmaz.KENDİNİ YÖNETENİ TANIMAK Her ülke halkı (hele de önünde seçim varsa) kendisini yöneten ve buna tekrar talip olan bir parti hakkındaki gerçekleri duymak; yolsuzluklar, rejimle ilgili gizli hedef, medyayı baskı altına almak için planlı cezalar, seçimde işe yarıyor diye orduyu yıpratma, ihalelerde hile gibi iddialardaki doğruluk payını anlamak ve gelecekte tekrarlanmasını engellemek ister. Bunlar yapılmışsa ‘ortaya çıkmış olması’ ülke adına şanstır ve bu da -başka birçok neden olmakla beraber- ABD’nin sevilmeme nedenleri arasında sayılmaz. Tam aksine...İsrail’i suçlayıp hedef saptırmanın milleti inandırabileceğini düşünen bazı uyanıklar, belgelerin; dünyanın bir ucundan öbürüne, kıtaları kapsadığını da unutuyor(!) ve dönüp dolaşıp “belgelerin maksatlı olduğunu, belli bir ülkenin korunduğunu” aralara sıkıştırıyorlar ama Arınç’ın bu tuzağa düşmemesi, sorulduğunda “emin olmadığım şeyi söylemem” demesi iyi olmuş. Daha açıklanmayan çok belge var, İsrail’le ilgili olanlar da çıkarsa şaşırırlar. Ayrıca, kim korunursa korunsun, ABD “bu bilgilerin bizim büyükelçilerimiz tarafından yazıldığı doğrudur” diyorsa söylenecek söz kalmış mıdır? ŞENER AÇIKLAMALIYDI!Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener de Wikileaks’e inandığını “Bakanlığı bırakma nedenim de o belgelerde var. ‘Hükümette o kadar çok yolsuzluk var ki bir bakan bıkıp usandı, istifa noktasına geldi’ diyor” sözleriyle ortaya koydu. Böylece, iktidar partisinin içinden gelen ve uzun süre partinin ilk üç isminden biri olan Şener gizli belgelerdeki “yolsuzluk iddialarını” doğrulamış oluyor. Ama açık konuşmak için Wikileaks’i mi bekledi, o olmasaydı bunları açıklamayacak mıydı merak ediyor insan. Röportajlarında bugüne kadar çoğu kez kaçamak cevaplar vermiştir de!Sonuçta konunun özeti; Aşık Veysel’in sözlerinin muhatabı bu durumda ABD’dir, onlara söyleyebiliyor muyuz, hayır. O zaman bunu iç tartışma haline getirip yine polemiklerle zaman kaybedeceğimize diğer çözümlere başvurarak milletin bilgilendirilmesini sağlamak gerekiyor.“İddia eden ispatlar” mı?Başbakan’ın “iddia eden ispatla mükelleftir. Masum olan masumiyetini ispatla mükellef değildir” sözlerine takılan okuyucularımız; yüzlerce insan “kendisiyle bir ilgisi olmadığını söylediği” suçların imzasız ihbar mektuplarıyla gönderilmesi sonucunda yıllardır cezaevinde. Onlar neden “ispatla mükellef” tutuluyor? Neden imzasız iddiaları gönderenlerin ispatlaması bugüne kadar hiç söylenmedi de tam aksine iddialar gerçek sayılarak tutuklandılar diye soruyor. Bu sorunun cevabı bende yok, hükümet üyelerinde varsa okurlarımızı bilgilendirmek isterim.
ABD’nin gizli belgelerinde ‘imzasız’ değil, büyükelçilerinin imzası ile verilmiş ve Amerika’nın da “büyükelçilerimiz görevlerini yaptılar” açıklamasıyla kabul ettiği bilgilere ‘dedikodu’ muamelesi yapmanın abesle iştigal olduğunu yazıyoruz ama bu gerçek ortada kapı gibi dururken hala “iftira, gayrıciddi” gibi tanımlar israrla kullanılıyor. Şunu da ekleyeyim, çalışmalarından çok memnun kalmış olmalılar ki 2004-2010 yılları arasında görev yapan büyükelçilerin üçü de; Eric Edelman, Ross Wilson ve James Jeffrey yine çok önemli görevlere getirilmiş, terfi ettirilmişler.Yani, bir doktor okurumuzun da vurguladığı gibi “yazı yazmasını bilmeyen, vizyondan uzak, Türkiye’yi anlayamamış” gibi yorumların yapıldığı bu isimler terfii rütbe olmuşlar. Bizde bu tür açıklamalar, yorumlar ise devam ediyor. Başbakan Erdoğan yine “meseleyi düşünmeden, tartışmadan iddia ve iftiralara sarılmak” tan söz etmiş, “Olmayan şeyin belgesi olur mu? Biz, muhalefet ve medya da dahil ülke kurumlarının geniş ufukla geleceğe bakmasını, bu aziz millet kadar büyük ve itibarlı olmalarını istiyor, bunun mücadelesini veriyoruz” demiş. Erdoğan, “Bu belgelerin içeriğinden ziyade yayınlayanların niyeti sorgulanıyor” da dedi ama ABD’nin yalanlamak yerine tekrar tekrar doğruladığı, sızdırıldığını kabul ettiği ve birçok dünya ülkesini kapsayan belgelerin Türkiye ile ilgili içeriğinin önemi kesinlikle bu şekilde küçümsenemez.Halkın dikkatini dağıtmak üzere yanlış adresler gösterilmesi de siyasi etikle bağdaşmaz.MUTLAK ÇÖZÜMÖncelikle tekrarlayalım, eğer “olmayan şey” veya “şeyler” ise bu durumda ABD Dışişleri Bakanı’nın “sorulara hazırız” teklifi kabul edilir, bu iddiaları imzasıyla yazan büyükelçilerin açıklamaları, kanıtları istenir, gerekiyorsa yargı yoluyla bunların açıklanması sağlanır, İsviçre konusunda örneğin en azından “hesaplar neden Türkiye’de değil de orada açılmış” sorularını cevaplamak üzere ‘bankalardan o yılları içeren kayıtlarla ilgili açıklama’ resmen talep edilir. Ama “ülkenin zor zamanları için düşünülmüş örtülü ödeneğin bakanlar tarafından bir spor klübüne harcanması”, belediye başkanlarıyla anlaşarak ihalelerin eşe dosta verilmesi ” dahil önemli yolsuzluk iddialarının ve tabii siyasi iddia ve olayların söz konusu olduğu belgeler için “olmayan şey” denemez.Ve işin daha da önemli yanı; asıl bu olayların açığa çıkarılması “aziz milletin büyüklüğü ve itibarı” için çok önemlidir. O kurumlardan önce ülkeyi yöneten iktidarlardan bunu sağlayacak ‘geniş ufuk’ beklenir. İNSANLAR İÇERDE, HAHAM KAYIP!“Muhalefetin iddia ve iftiralara tartışmadan sarılıp sevinç çığlıkları atarak medet umması” ndan da sözetmiş Başbakan.. Oysa muhalefet bu olayın üzerinde durması gereken şekilde durmuyor bile..Öte yanda madem ki “iddia ve iftiralara tartışmadan sarılmamak, sevinç çığlıkları atmamak” gerekiyormuş, bir hahamın ipe sapa gelmez iddialarıyla, imzasız ihbar mektuplarıyla yıllardır (tek bir kanıt bulunamadığı halde) hapislerde çürütülen insanlara, bu iddiaların ‘kesinmiş, kanıtlanmış gibi” daha ilk anda manşetlerden, iktidara ait TV’lerden aylarca gündemi kilitleyecek şekilde ve en ağır hakaretlerle verilmesine, arama-gözaltı-tutuklama kararlarına sevinç çığlıkları atılmasına, siyasetçilerin mağdur pozunda yaptığı açıklamalara, bunların referandum ve seçim malzemesi olarak kazanç sağlamasına (bu da Wikileaks belgelerinde var) ne demeli?Ya hesap sorulması veya gözden uzaklaştırılması istenen herkesin ‘nerede olursa olsun’ mutlaka bulunduğu bir soruşturmada Ergenekon iddialarını başlatan bu hahamın izini kaybettirmesine ve kendisinden bir kanıt bile istenmemesine ne demeli? Burası adaletin olduğu yer değildir, onun için varmış gibi öfke gösterileri de havada kalıyor.Oysa hak, hukuk, adaletin birgün herkese gerekebileceğini hesaba katmak gerekir. Hükümet, olayların açığa çıkmasını samimi olarak istiyor, seçimden önce halkın öğrenme hakkına saygı gösteriyorsa ABD orada ve bekliyor , hemen başvurmalı!*****Öğrenciye demokrasi gerekmez!Son zamanlarda sık sık duyulan haberlerin bir benzeri daha yaşanmış dün.. Başbakan Erdoğan ’a protesto gösterisi yapmak için Ankara’dan İstanbul’a gelen 150 öğrencinin otobüsü Çamlıca ’dan geri çevrilmiş, yolda Kurtköy ’de dinlenme tesisinde inmelerini de polis engellemiş. Kabataş ’ta öğrencilerin protesto gösterisi yine polis tarafından engellenmiş, her iki olayda da arbede çıkmış ve bazı öğrenciler polis tarafından ciddi şekilde tartaklanır, gözaltına alınırken biber gazı da kullanıldığı için bayılanlar olmuş.Haydi yumurta atmak demokratik hak sayılmaz diye tartaklayıp gözaltına alıyor ve hatta günlerce tutukluyorlar , peki sadece gösteri yapmaları nasıl polis gücüyle önlenebiliyor, gösteriyi yasaklayan bir kanun mu var, yoksa şimdi de onu mu çıkaracaklar? PKK’lı teröristlerin İstanbul’a girmesini ve otobüse molotof kokteyli atarak gencecik öğrencinin ölmesini engellemeyen, PKK destekçilerinin gösterilerini uzaktan izleyen polis ne hakla öğrencileri dövüp gözaltına alabiliyor ve İstanbul’a girmelerine engel oluyor? Hani şu ‘gözle görülmez, bir türlü bulunmaz demokrasi’ daha da artmıştı, “AB uyum paketleri ile suçlulara karşı şiddetin önlendiği” bakan isteğiyle filmlere bile konmuştu? Bu gençler suçlu olmadıkları halde ve demokrasilerde gösteri hakkı olduğu halde bu şiddet, gözaltı vs nedir?ÜNİVERSİTE AÇILIMIBütün medya tepki gösteremediği için (haydi liberaller konuşun bakalım) olay aynen sürüp gidiyor ama İçişleri Bakanı demokrasilerde polisin buna hakkı olup olmadığı sorusunu cevaplamak zorundadır. Bir de, gözaltı ve tutuklama olmasına rağmen öğrencilerin protesto haklarından vazgeçmediği görülüyor. Bu durumda “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak Anayasa değişikliğine ‘Hayır’ diyenleri bile adeta seçimde oy kullanmış gibi görerek ‘sahil açılımı yapacağını’ söyleyen” hükümetin bir de üniversite açılımı yapması iyi olur. Böylece hükümet üyelerinin neden her gittikleri üniversitede protestoyla karşılaştıkları anlaşılır belki..
Açık ve nettir; sadece Türkiye değil Rusya’dan Çin’e, İtalya, Almanya, Fransa’dan İran’a kıtaları kaplayan bir istihbarat olayı için “yalnız Türkiye’ye yapılmış ve özellikle Türk hükümeti hedef alınmış” gibi tavır almak veya İsrail’e zaten tepki içinde olduğu bilinen büyük kitleleri kolayca inandırabilir diye buna da “İsrail’in işidir” demek olmaz ama bizde malum “olmaz” yoktur, herşey oluyor. Bazı köşeler “artık Wikileaks duymak istemiyorlar”mış, o zaman bu konuyu izlemeyecekler, çünkü diğer ülkeler de üzerinde duruyor ama seçime giden bir ülkede söz konusu iddialar geçiştirilecek gibi değildir. Perşembe akşamı bir TV kanalında siyasi tartışma programı moderatörü “ama ABD ‘We are sorry’ dedi, bu üzgünüz demektir özür anlamına gelmez, belgeleri kabul etmiş değil” diye kendini paralıyordu ama henüz Obama’nın ve Clinton’un kameralar karşısında resmen ülkelerden özür dilediğini bile bilmediğinden konuşmacılara sormaktaydı..BAHÇELİ MİLLİYETÇİLİK DERDİNDE!Ülkenin geçmişi ve gelecek planlarıyla ilgili önemli iddialar, belgeler ortaya çıkmışken ve bunların açıklığa kavuşması yine ülke için gerekliyken MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin, olup bitenleri bile izlemediğini gösteren, çağın gerisinde kalmış siyaset anlayışıyla konuşmasına ise yorum getirmek bile imkansız... “Türkiye’ye internet sitesiyle zehir saçıyorsa, onlara inanmak yerine AKP’yi tutmak vatan görevi, milliyetçiliktir” diyor. Burada milli takımların maçından söz edilmiyor, önemli olan o parti, bu parti de değil, milliyetçilik hiç değil, hatta bu söz tam bir bilinçsizlik örneği, komedi... Söz konusu olan; iddialardaki hukuksuzluklar, yolsuzluklar,ülkenin rejimiyle, medyaya yapılan planlı baskılarla ilgili bilgiler, AB ve herşey. Bu durumda olayı sorgulamak, toplumun ve muhalefet partilerinin hakkıdır, ülke adına görevidir.Böyle bir açıklama da; eğer maksadı “iktidar partisinin yine bir mağduriyet yaratmasını önlemek” filan değilse ucuz popülizm yapmaktan, seçim yatırımından başka bir şey değildir..AMERİKA NOKTAYI KOYDUABD sadece özür dilemekle ve “ilişkilerimizi etkilemesin” diye rica etmekle kalmadı, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley, Wikileaks belgeleriyle ilgili olarak “Durumun ciddiyetinin farkındayız. Bunun etkisini minimuma indirmek için elimizden geleni yapacağız” dedikten sonra “Dışişleri Bakanlığı ve diğer kurumlara rapor sunmak diplomatlarımızın sorumluluğudur, diğer ülkelerin diplomatları da aynı şeyi yaparlar” diyerek konuya noktayı koydu. Aynı sıralarda ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da “İnsanların haklı olarak soracağı birçok soru olacaktır, bunlara hazırlıklıyım, dünyadaki mevkidaşlarımla bunları tartışmayı bekliyorum” dedi, İngiltere, İtalya ve birçok ülke “ilişkilerinin zedelenmeyeceği” açıklaması yaptı. Şimdi, söz konusu gizli yazışmaların, bilgilerin sahibi olan ülke açıkça kabul ettikten sonra artık bakanların veya onları mutlu etmek isteyen gazeteci gruplarının “yalan, iftira, fitne çıkarmak için yapılmış, dedikodu” benzeri yorumlarla veya “artık Wikileaks duymak istemiyoruz” gibi güldürecek vurgularla iddiaları etkisiz kılmaya çalışmasının anlamı var mıdır?BUGÜNE KADAR AÇIKLAR MIYDI?“AB’ye alınmayacağımızın uzun süredir biliniyor olduğu” şüphelerini pekiştiren iddialardan, açıkça anlatılan yolsuzluk iddialarına, “iktidarın rejimle ilgili gizli hedefi olduğu” istihbaratından “yabancılara borsa hisselerini satmaları için” yapılan uyarılara kadar ABD’den açıklama istenmesini gerektiren çok konu var. Dün ‘İsviçre bankalarının hesaplar hakkında bilgi vermediğini, bu nedenle tercih edildiklerini’ yazmıştım ama tabii Başbakan Erdoğan’ın bunu İsviçre’den kendisinin talep etmesi durumunda işler değişir. Adalet bakanlıkları aracılığıyla kısa sürede net cevap alınabiliyormuş. Konya Milletvekili Atilla Kart kendisi hakkında ortaya atılan bir iddianın araştırılabilmesi için AİHM’ye başvurarak “dokunulmazlığının kaldırılmasını sağlamalarını” istemişti, Erdoğan da kızıp öfkeleneceğine, sorgulayanlara hakaret edeceğine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun önerdiği gibi araştırmayı kendisi talep ederek bu konudaki soru işaretlerini kestirme yoldan ortadan kaldırabilir. Bu imkana sahip olduğuna göre zaten yapması gereken budur.“ABD’nin elinde banka hesabıyla ilgili bilgi olsa bugüne kadar çoktan açıklardı” diyenler de var ama ABD bu istihbaratları en çok ihtiyacı olduğu zamanlara saklayarak ülkelerin iç politikasında da rol oynuyor, bunu bilmiyor muyuz? Füze kalkanı projesini bize fatura etmekten, Güneydoğu ile ilgili planlarına, Ortadoğu projesi ile radikal dinci ülkeleri kontrol altına almaya kadar daha ne beklentileri vardı, hiç taş koyar mı, zamanını bekler. Onun için onların da iddialarının verilerini istemek, gerekiyorsa iddiayı yazan büyükelçiden yargı yoluyla ispatını talep etmek bize düşer. Hepsi de kendi içimizde kavga etmekten daha kolay ve doğru çözümlerdir!
ABD “büyükelçilerimiz görevlerini yapmıştır” derken İçişleri Bakanı Atalay’ın hala “gayriciddi dedikodularla diplomasi yapmak” iddiası veya Cumhurbaşkanı Gül’ün “bilgileri İsrail’in sızdırdığını” ima eden sözleri konuyu hafife alma veya dikkat dağıtma gibi oluyor... Ayrıca diplomasiyi, hele de Amerika’nın yön vermek istediği tüm ülkelerle ilgili istihbaratları her zaman topluyor olduğunu gayet iyi bilecek kişilerin “ABD’nin en gizli belgelerinin başka ülkeler tarafından sızdırıldığını” söylemesi de pek anlaşılır bir durum değildir. Ki bu noktada muhalefet partilerinin “kızmak ve kendilerine hesap sormak yerine ABD’ye hesap sorulması” konusundaki önerileri çok doğrudur. ABD bu kadar ciddi ithamlarda bulunurken nasıl olmuş da bu kadar iki yüzlü davranabilmiş ve her şeyi gizli saklı tutarak Türkiye’nin iç ve dış politikalarını onaylıyor görünmüş (iç politika üstüne vazife değildi ama hiç eksik kalmadı), medyasıyla destek vermiş, bunlar da başka sorular... Nasıl bir dost ülke, nasıl bir müttefiktir ki Türkiye’nin rejimiyle ilgili, medya gruplarına yapılacak Maliye baskılarının önceden Bakan tarafından yabancılara ifşasıyla ilgili önemli iddiaları gizi tutabiliyor?Bunu yapmasının “Ortadoğu hakkındaki kendi gizli projeleri”yle mi bağlantısı var, bunlar hep soru işaretidir. Öte yanda bu belgelerde Rusya’nın PKK’ya silah sağlaması gibi başka önemli konulardan da söz ediliyor, “yalan olduğuna, iftira olduğuna” inanılacaksa bunun da mı araştırması yapılmayacak?İSİMLİ VE İSİMSİZ!Başbakan Erdoğan’ın İsviçre’de 8 ayrı hesabı olması konusunu zaten soruşturmak imkansız, İsviçre bankaları hesaplar hakkında bilgi vermediği için, gizliliğin kesin olması nedeniyle hep “tercih edilen” bankalardır, bu konuda tek seçenek kendisinin açıklamalarına güvenmektir ama doğrusu “geçmişte hesabında 1 milyar dolar olduğunu söyleyen gazetecinin şu anda Ergenekon’dan yattığını” söylemesi gerçekten talihsiz bir açıklamaydı... Siyasetçilerin konuşmadan önce iyi düşünmesi gerektiğini bir kez daha gösteren bir açıklama... Çünkü bu sözler CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da hemen söylediği gibi “Ergenekon tutuklamalarının darbe iddiası üzerine yapıldığı bildiriliyordu, Başbakan’ın kızdığı kişiler, aleyhine yazan gazeteciler de mi Ergenekon iddiası ile tutuklandı” sorusunu haklı olarak ortaya çıkarır.Eğer kastettiği “Ergenekoncu olduğu için bana bu suçlamada bulundu” ise o zaman da aradan üç yıl geçti hala tek somut delilin çıkmadığı, imzasız ihbar mektuplarıyla yürütülen bir “çete iddiası”na bu kadar emin şekilde inanırken, ismi cismi belli ABD büyükelçilerinin raporlarına hiç inanmamak arasında çelişki olduğu görülür. Kısacası siyasetçilerin konuşurken iyi düşünmeleri gerekiyor. Şimdi üzerinde durulacak konu bu büyükelçi raporlarının detaylarının ABD’den istenip istenmeyeceğidir. Ülkelerin gündemini altüst eden, partilerini birbirine düşüren bu belgelerin hesabını vermek zorundalar. Kaçırılmayacak bir film!Türk filmi diye yine birileri burun kıvırabilir, hatta “New York’ta Beş Minare”ye yaptıkları gibi günlerce kusur aramaya çalışabilir, onunla da yetinmeyip beğenenlere burun kıvıran kompleksliler çıkabilir ama bunlar son yıllarda Türk sinemasının giderek çok iyi bir noktaya geldiği gerçeğini değiştiremez. Son iki üç yıldır uydurma yabancı filmlere gideceğime bunları keyifle izliyorum, Salı akşamı da Müjdat Gezen’in başrolünü oynadığı “Memlekette Demokrasi Var” filmini gala gecesinde izledim ve bugüne kadar hiç işlenmemiş, son derece zor bir konunun böylesine başarıyla beyaz perdeye aktarılmasına inanamadım. Bunda tabii ki Gezen gibi büyük bir ustanın büyük rolü var ama İlker Ayrık, Gülçin Kantarcıoğlu, Nejat Birecik, Sümer Tilmaç, konuk sanatçılar Tamer Karadağlı, Şafak Sezer ve inanın tüm kadronun oyunları da çok etkileyici. “Memlekette Demokrasi Var” Adnan Menderes’in Yassıada’da olduğu ama idamının da yaklaştığı (sanıyorum 61 yılı olmalı) günlerde Yassıada’nın karşısına düşen bir köyde geçiyor. Köyün delisinin denizin altından adaya çıkan bir tünelden geçerek Menderes’i kurtarmaya, köy jandarmasının başçavuşunun da bunu önlemeye çalışmasını anlatan filmde Süleyman Nebioğlu’nun yazdığı senaryo son derece başarılı... Karakterler büyük bir ustalıkla seçilmiş, sanatçılar da müthiş bir doğallığı yakalamış olduğu için zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Hüzünlü bir konunun kahkahalarla izlenen esprili sahnelerle ustaca harmanlanarak verilmiş olması, yıllardır unutturulan Zeki Müren şarkılarının, TV yerine radyoların ve eksiksiz tüm detayların yarattığı hava sizi de içine çekiyor.Köyün delisi Baradan’ın, başbakanlığı sırasında tesadüfen köyden geçen Menderes’e; “Adnan Bey, Adnan Bey bu ‘Vatan Cephesi’ filan fasa fiso” diye bağırdığı, Menderes’in şaşırarak “Benim arkamda millet var” cevabını vermesi üzerine “Sen bu milleti hala tanımadın mı? Seni sallandırdıkları zaman arkanda kimse olmayacak” dediği sahneler, Deniz Gezmiş’in idamı ile “demokrasi arayışı” arasında kurulan bağlantılar ve daha birçok dialog unutulmayacak şekilde zihinlere kazınıyor.O günlerden yarım yüzyıl sonra hala demokrasiyi mumla aramakta olan bir ülkede mutlaka izlenmesi gereken bir film bu... “Keşke Baradan gibi başka deliler de çıksaydı da Türkiye o vahşeti yaşamasa, utancını taşımasaydı” dedirten bir film... Ve tabii; Baradan rolünü kim “yaşamı boyunca hiçbir baskıdan çekinmeden görüşlerini her zaman özgürce dile getirmekten çekinmeyen” Müjdat Gezen kadar içten ve doğal oynayabilirdi ki? Bu filmi sakın kaçırmayın!
Bu dönemde herhangi bir siyasi yolsuzluk olayı duyduğumda, özellikle de bunları yazan gazete ve gazetecilere tepki gösterildiğini gördüğümde aklıma hemen daha önceki iktidarlar döneminde medyanın durumu geliyor. O yıllarda medyanın büyük kesimleri (karikatüristler dahil) iktidarlara angaje olmadığı, iktidar partileri de “şu medyanın büyük kısmını ele geçireyim, geçiremediklerimi de ağır baskılarla tepki veremez hale getireyim de ortalık benim için gül bahçesinden farksız olsun” demediği ve herhangi bir baskıya tüm medya onurlu şekilde, dayanışmayla karşı çıktığı için gerçeklerin üstü örtülemezdi.Başbakanlar, parti liderleri yine kızar, köpürürler, yazarlara küserlerdi ama bugünkü gibi bir tablo, tehditler, yazarların işine engel olmalar, bu yönde telkinler söz konusu olamazdı. Mesut Yılmaz bugün bile yazdıklarımdan dolayı bana kızgındır, Tansu Çiller’in bana telefon ederek “size ne yaptım ki bu kadar üstüme geliyorsunuz” demesi, kendisiyle ilgili konular detaylı olarak tartışıldığı için TV programlarımı engellemesi unutulacak olaylar değildir. Ama işte mesele “size ne yaptım ki” meselesi değil, yanıldıkları nokta bu... Mesele “işini hakkıyla yapmak ya da yapmamak, iktidarlar yerine Türkiye’nin gazetecisi olmak ya da olmamak” meselesi ki Çiller’in bu yıl içinde de telefon ederek “sizi milletvekili yapalım Ruhat Hanım” dediğini, benim de teşekkür ederek ‘böyle bir niyetimin olmadığını, olsaydı da yazdıklarımın değişmeyeceğini’ söylediğimi sizlerle paylaşmıştım. Kısacası gazeteci mesleğini doğru yapmak niyetindeyse o iktidar, bu iktidar hiç fark etmez arşivler ortadadır, isteyen o günlerde yazılan, çizilenleri de inceler... Farkeden sadece “baskıların boyutunun giderek büyüdüğü”dür o kadar.“KESİN DEĞİL” DENEMEZ!Yani arkadaşlar diyeceğim o ki; bu Wikileaks’te açıklanan belgeler ANAP, DYP, MHP, CHP veya bir başka iktidar döneminde de ortaya çıkmış olsa medya eğer gerçek medya ise aynı şekilde sorgulaması, açıklığa kavuşturulmasını istemesi gerekir, ilgili iktidarın da onlara kızmak yerine sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Şimdi gelelim Wikileaks belgeleriyle ilgili son duruma...Cumhurbaşkanı Gül “Bu belgelerin ifşa edilmesinin zamanlamasını anlamlı bulmadığını” söyledi, Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin “Bu bilgilerin bir internet sitesinde yayınlanması politik amaçlıdır. ABD’ye rağmen yayınlandığı kanısında değilim” dedi, Başbakan Erdoğan’ın olaydan iki gün sonra yaptığı açıklamada özellikle muhalefeti suçlayan bazı cümleleri ise şöyle;“Brüksel’de, Paris’te Türkiye’yi yabancılara şikayet edenler en çok yabancı diplomatların hezeyanlarına sarılmış durumda... Birileri benim kadar sabırlı olamadı, Wikileaks’in yayınladığı çok az bilgiyi fırsat görüp buradan hükümete nasıl saldırırız diye düşündüler... İftira ve iddia ithal etmeye başladılar... Yabancıların ne idüğü belirsiz olan iftiralarına sahip çıkamazsın... Ana muhalefet lideri gitsin iddiaları ortaya atanlara sorsun...” Bütün bu açıklamalar ortaya çıkan belgelerin ya iftira, yalan olduğunu veya sanki sadece, özellikle Türkiye’nin hedef alındığını ima ediyor, daha doğrusu milleti buna inandırmayı hedefliyor. Oysa... “Politik amaçlı” olduğu kesindir zira İtalya’dan Fransa’ya, Almanya’dan Azerbaycan’a, Japonya’ya, Suudi Arabistan’a, Mısır’dan Kanada’ya, Çin’e ve daha birçok ülkeye kadar siyasi gizli bilgiler, konuşmalar, iç ve dış politikalar ortaya dökülmüş ama bunların yalan olduğu söylenemeyeceği gibi sanki sadece Türkiye’den söz edilmediği için “zamanlamanın anlamlı olduğu” da iddia edilemez.ABD KABUL ETTİ!“ABD’ye rağmen yayınlanamayacağı” sözü ve bunlara “iftira” demek de tümüyle anlamsız kalır çünkü bu belgeler ABD ile birçok devlet başkanının ve ülkelerin ilişkisini bozacak kadar kötü konuşmaları ve suçlamaları içerdiği için ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton hem Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlu’ndan hem de diğer ülkelerden kameralar önünde özür dilemiş, bu belgelerin ABD’ye güveni sarsacağını da söylemiştir.Dikkat edelim; belgeleri yalanlamadı, kabul etti ve; “Gizli belgelerin sızmasından üzüntü duyduklarını, bu durumun ABD’nin ikili ilişkilerine zarar verdiğini, başkalarının hayatını tehlikeye attığını” söyledi. Obama da yalanlamadı ve Gül ile Erdoğan’ı arayarak “İlişkilerimize zarar vermesin” dedi. Durum böyle olduğu ve “gizli hedef”ten bakanlarla ilgili ciddi yolsuzluk raporlarına, Mehmet Şimşek’in yabancılara verdiği borsa tüyolarına, örtülü ödeneğin banka hesabı gibi kullanılmasına kadar çok sayıda suçlama söz konusu olduğuna göre iddiaları araştırmalarını yalnız muhalefet partilerinden istemek yanlıştır. Muhalefet partilerinin araştırma ve sorgulama konusunda olduğu gibi, iktidar partisinin de “ABD’nin doğruladığı iddiaları” cevaplama konusunda kaçmaması gereken önemli bir sorumluluğu vardır, seçim yaklaşırken halka gerçekleri anlatmak topluma karşı borç sayılmalıdır.